• Ah! Taş olsak, toprak olsak; denecek çağ geldi...
  • Ama işte günler akşam oldu, kış geçip bahar geldi, yaz gidip sonbahar oldu, parça parça, sanki çöp çöp aktı bitti; kederim de geçti gitti, daha doğrusu dibe indi; çünkü ne de olsa bir şeyler kalıyor, nasıl söyleyeyim... Sanki insanın yüreğinin üstüne bir taş oturuyor!
  • Filozof : taşın ne olduğunu bize kendisi anlatmalı
    Din insansıları : O taş olarak yaratıldı
    Bilim insanları : Yüz binlerce yıl gerekli
    Edebiyatçılar : onun taş olduğunu kim söyledi
    Sanatçı : Sanat
    Erkek : kadın
    Kadın : bu cümlede bana bir taş mı geldi
    Çocuk : kale direği
    Ben : monica belluci (hepsi gibi bir şey)
  • Bir kez her şeyi anlatarak ruhumdan atabilirdim ve belki de böylece o ağır yükten ve o bitmek tükenmeyen eskiye takılıp kalmaktan kurtulurdum; belki de yarın kaderimle karşılaştığım o yere gidebilir, aynı salona girebilirim hem de ondan ve kendimden nefret etmeden. İşte o gün, ruhumu tıkayan taş koparak yuvarlandı ve bütün ağırlığıyla tüm geçmişin üzerine çöktü ve yeniden dirilmesini engelledi. Bütün bunları size anlatmak bana iyi geldi. Şimdi kendimi daha hafiflemiş ve neredeyse mutlu hissediyorum. Bunun için size teşekkür ederim.
  • 452 syf.
    ·16 günde·Beğendi·10/10
    Uzun zamandır çok sevdiğim hakkında gördüğüm videoları, makaleleri ve haberleri kaçırmadığım bir şahsiyet Elon Musk. Kendisi hakkında bu kadar farklı noktadan bilgi aldığım için işleri hakkında öğrenebileceğim çokta şey yoktur diye düşünerek kitabını (Elon Musk - Tesla, Spacex ve Muhteşem Geleceğin Peşinde - Ashlee Vance)
    okumamıştım. Daha sonra Barış Özcan’ın bir videosu üzerine eşim “şu adamın biyografisini alda bir okuyalım, merak ettim” dedi. Aldım ama dayanamadım, önce ben okudum :).

    Lise ve Üniversite çağında hayat insana toz pembe görünür. Zamanı gelecek ve her taş yerine oturacak sanarsınız. Sonra yıllar geçer bir bakarsınız ki “atı alan üsküdarı geçmiş”. Bende hiç bir zaman hırslı bir insan olamadım. Fakat sonra farkettim ki hırs olmayınca hiç bir şey olmuyormuş. Şansla ilgili şöyle bir söz var, “Şans hazır olma durumu ile fırsatların bir araya gelmesidir”. Eğer fırsatlar önünüze geldiğinde siz onu farkedecek kadar hazır olmazsanız asla o fırsatı yakalayamazsınız. Konu buraya nereden geldi derseniz, Elon Musk sahip olduğu hırs sayesinde fırsatlarını kendisi yaratmış ender insanlardan birisi.

    Gerçekten kitabı okurken kendisine hayranlığım bir kat daha arttı. Yanlış anlamayın çok zeki, çok mükemmel, çok eksiksiz bir insan olduğu için değil. Aksine iş hayatında duygusuz, zalim ve gerçekten çok zor bir insanmış. Fakat hayatta, gençliğinde dahi, kaybedecek bir dakikası olmadığına inanmış. Bunun erken yaşta farkına varmak gerçekten çok büyük bir avantaj.

    Bugün sahip olduğu bütün şirketleri ter ve gözyaşı ile kurmuş ve büyütmüş desek yalan olmaz. Sadece kendisinin değil, çalışanlarının da terini ve gözyaşını almış. SpaceX firmasının fırlatmalarını izlediniz mi bilmiyorum, ben izlerken “vay be” diyorum. Orada çalışmak ne kadar mükemmel birşey olmalı. Adamlar haftada 90 saat çalışıyormuş. Proje yetiştirmek için çocuğunun doğumuna gidemeyen var. Tesla keza öyle, sıfırdan neredeyse bütün parçalarını kendin ürettiğin bir otomobil yapmak. İnanılmaz bir çaba, emek ve çalışmanın sonucu bunlar ortaya çıkmış. Çalışanlar Elon Musk’a hayran olmakla birlikte ondan oldukça çekiniyorlar. Hatta bir çalışan şöyle bir yorum yapıyor;

    “Bana göre Elon'un en kötü huyu sadakat ya da insani bağlılık konusundaki eksikliğidir. Çoğumuz onun için yıllarca yorulmak bilmeden çalıştık ve hiç düşünülmeden bir çöp gibi kenara atıldık. Belki bunlar diğer çalışanların aklını başına getirmek ve korkutmak için planlı olarak yapılmıştı, belki de sadece insani ilişkilerden oldukça uzaktı. Açık olan şey ise onun için çalışanlar mühimmat gibidir: Tükenene ve dışarı atılana kadar belirli bir amaç için kullanılan bir sey.”

    Yani Elon aslında çok sert bir çalışma disiplinine sahip. İş söz konusu olduğunda ise oldukça talepkar. Hatta kitabı okurken kurduğu her şirkette mutlak ve tek hakim olma çabası içerisinde yakınlarını dahi ezmekten çekinmediğini görüyorsunuz. Buna rağmen onun iş disiplininden öğrenecek çok şey var.

    Musk aslında gecikmeleri ile ünlü birisi. Ne SpaceX’de ne de Tesla’da hiç bir zaman söz verdiği teslim tarihlerine uyamamış. Fakat kendisini şöyle savunuyor “Belki verdiğim tarihlere uyamadım ama hiçbir zaman söz verdiğimin harici bir ürünle karşınıza çıkmadım.”

    Bir biyografi okurken bu kadar kendimi kaptıracağımı hiç beklemezdim. Adeta kitabı elimden düşüremedim diyebilirim. Meraklılarına şiddetle tavsiye ederim. Hayata yeni atılmayı bekleyenlere ise kesinlikle tavsiye ederim. İş dünyası adına okuyacağınız en güzel kitaplardan birisi olabilir.
  • Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn- cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür hanım? Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör- meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz dü- şünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tut- mak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de? Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi- diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka- tından? Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bi- lincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö- nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım. Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece. Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım. Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa? Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va- rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya... Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal- gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya- kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür hanım? Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü- reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka- ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle? Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko- nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz? Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko- nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya... Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan. Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü, iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de. Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya- şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz... Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par- çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü- nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy- gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir; ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen- cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla. Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan... dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de... Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka- lıplarından. Beni duy ve anla. Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa? Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı- maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü- rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? Kim ne diyebilir ki? Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim. İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına, ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı- rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm. Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so- kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?
    #sukruerbas
  • Derken bir taş Kâbe'ye isabet etti. Kâbe'nin içindekiler secdeye kapanırken gök gazaba geldi. Kulakları sağır edici bir gümbürtünün ardından gözleri köreltecek bir şimşek çaktı