• Ve yine bana insanın kaderi kendi çabasına bağlı değil mi diye soruyorsun. Evet insanın kaderi kendi çabasına bağlıdır ama bu ahirete ait sonuçlar için geçerli, dünyada insanın başına neyin geleceği bilinmez. Bak şöyle bir örnek var, bir koyun, sürüden ayrılıp komşu bağın çiçeklerine yönelir, o sırada çoban taş atar. Koyun bilir ki çoban onun iyiliğini istiyor, itiraz etmez geri döner. Bizim de böyle işte arkadaşım. Bir hata işleriz, bir yoldan çıkarız ve Allah musibet taşını atar bize. Bir günah, kılmadığımız bir namaz, kırdığımız bir kalp vs sonrasında hep bir taş atılır. Kimi taşlar hemen önümüze düşer geri dönmemiz gerektiğini anlarız, ama kimi taşlar da başımızı yarar, işte o zaman cidden Rabbimizin rızasına ters bir şey yapmışızdır. Peki insanın kaderi kendi çabasına bağlıysa ve insan her çabayı gösteriyorsa neden taşlar atılıyor diye sorabilirsin. Manevi yönden ve ibadet açısından insan tam uygun davrandığını düşünebilir. Koyun, sürüsüyle yolundan çıkmadan yürüyordur. Ama yavaş yürüyor, kapasitesinin alıntıda yürüyor, biraz taşlansa en önde hızlı yürüyenlerden olacak. İşte yine böylece Allah, ibadete imana muvaffak olmuş kulunu daha fazla mertebe atlasın diye musibetle taşlıyor. Çok uzağa gitme, Peygamber Efendimiz sav'i düşün. Onun hâşâ ne günahı vardı ki, onun hâşâ ne gibi büyük hataları vardı ki, o ibadet ve itaatin en doruk seviyesinde değil miydi ki, Allah Celle Celaluhu, Habibini en yüksek mertebeye çıkarmak için altı evlat acısı ile taşlamıştır. Gerisini var sen düşün arkadaşım. O yüzden hayat sana yan çizdiğinde bu Allah'ın seni önemsediğini gösterir. Senin kendini düzeltmeni ya da geliştirmeni istiyor senden. Derler ki Firavun bir an bile Allah'a yalvarmasın diye, Allah ona küçücük bir baş ağrısı bile çektirmemiştir.
    Bak bu işin manevi boyutu. Maddi sebepler olarak düşün bir de. Senin bir bahçen var, fidanları diktin, gübresini verdin, güneş pırıl pırıl parlıyor tepede ve suyunu bol bol verdin. Sonra bekledin fidan tomurcuk verip büyüsün diye. Tüm sebepler hazır gibi dimi, ama sebeplerin ipi de Allah'ın elinde arkadaşım. Yaptığın hatadan seni döndürmek için bir taş atacak sana. Önüne atmak isterse bahçen mahsul vermez o sene, kafana atmak isterse bahçen kurur bir daha da yeşermez. Bu taşın büyüklüğünü de ya senin hatanın büyüklüğü belirler, ya da Allah'ın seni yükseltmek istediği mertebenin büyüklüğü belirler.
    Bu kadar uzun yazdığım için kusura bakma lütfen. Ama bunun da bir sebebi var. Bunu da uzunca anlatacağım gibi.
    "Şu sağ elindeki nedir, ey Musa?"
    "O, benim asamdır, dedi, ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkelerim; benim ona başkaca ihtiyaçlarım da vardır."( Taha Suresi 17-18)
    Bir rivayet vardır. İmam Gazali rüyasında Hz. Musa Aleyhisselamı görür. Hz. Musa as, İmam Gazaliye dini sorular sorar. Ama İmam Gazali her sorunun cevabında lafı uzatır. En sonunda Hz. Musa as kızar, der ki "Soruların cevabını daha kısa verebilirdin, cümleleri neden uzatıyorsun" İmam Gazali der "Allah sana sağ elideki nedir diye sorduğunda sen sadece asamdır diye cevap vermedin, cümleleri neden uzattın" Hz. Musa der ki "O an Allah'ın huzurundaydım, Asamdır deyip geçsem huzurda duruşum çok çabuk bitecekti, ben de asanın işlevlerini sayıp süreyi uzattım." İmam Gazali der "İşte ben de senin huzurundan hemencecik mahrum olmamak için cevaplarımı uzatıyorum"
    Böyle küçük bir anektod işte, neden uzun yazdığımı anlarsın.
  • Kelâm Dostum Ercan Ergene ile çay eşliğinde yazarak geçen sıradan bir diyalog...

    Ercan Ergene:
    İnsanların yüzüne yüzüne çarptığı duyarlılıkları,
    Sığdıramadık yere göğe ve çarmıha,
    Benim benden sıyrılan bir sıtkım var.
    Onların şartlı sevgileri
    Onların 3+1 hayalleri,
    Onların tutarsız tutarlılıkları..

    Efrahim Yılmaz:
    Onlar ki tertemiz hiç kullanmadikları vicdan taşır
    Adalet mülkün temeliyse mümkün olmayanın temeli ne?
    Baksana temel fıkrası gibi hayatlar
    Ne yazık ki gülen çok ve hepsi de mutsuzlar
    Ne muhteşem bir çelişki ya Râb!
    Hep meraktan, içimi kemiren derin su'aller sel oldu
    Avuçlarımı açmadan dua ettim diye mi el oldular..

    Ercan Ergene:
    Şair şiirinde neyden bahseder.
    Cevabı olmayan soru işaretlerini sonu gelmeyen üç noktalarını
    Kalp mi ki bu cümle dedikleri şey ki onarılmak ister.
    Allah'ım bir ipucu ver.
    Başımdan aşağı kaç tas su döksem,
    Temizleyebilirim kalp kırıklıklarımı.

    Efrahim Yılmaz:
    Baştan aşağı gusül aldırırabilir belki bir tebessüm
    Belki dediysem şayet tutmaz artık hiçbir abdest
    Destur verdim karışabilirsin herkese
    Dur sakın ağlama ! Estağfirullah.
    Niyetim bu değil, ağlatmak olsaydı eğer adını verdiğim çiçeği yağmurlu havalar da dahi sulamazdım ki.
    Vakit tamam ! sen yolcu, benim de yolunda daha çok şiir yazmam gerek..

    Ercan Ergene:
    Unutmadım, seninle bir hesabım vardı ama diğer yandan da ertelenmiş morotoryum.
    Her şey güzeldi oysa ki seninle bir gün Allah'ı anmıştık.
    Bana kul hakkıyla gelme diyen Allah'ı anmıştık.
    Sevgilim! Makro Ekonomi neden günümüz ilişkilerinden bahsetmez, bir fikrin var mı?
    Hani bir keresinde yere göğe sığdıramadığımız hayalleri iki göz odaya sığdırırız sanmıştık.

    Efrahim Yılmaz:
    S'anmıştık sadece şimdilerde
    Kesin dönüş var bir gün, her şiir ölümü tadacak
    Kalem tutuştu elimde, tüm yeryüzü alfabeleri acımtrak
    Son olsun !
    Söz olsun bu konu kapanacak
    Çünkü biliyorum yıllar sonra gelen nasılsın mesajı hep açık bırakılan kapılardan girer ve kale içten düşer.
    Ey kélam dostum Ercan, şimdi sigarandan çek, çayını yudumla ve unutalım bilmem bu kaçıncı şiiri de..
  • Bir sarı çiçek bulmalı şimdi.Oturup başına bir türkü söylemeli :
    ‘’Ben bağrımı toprak sandım taş imiş / Meğer taşa tohum ekilmez imiş .‘’ Bir sarı çiçek olmalı şimdi.Başında türkü söyleyen adama dönüp bir şiir okumalı :
    ‘’Taş taş değildir bağrındır taş senin / Nereni nasıl yaksın söyle bu ateş senin.’’ Adam çiçek kokmalı o an, çiçek türkü yakmalı.Adamın yüzü sararmalı mahcubiyetten,
    Çiçeğin yüzü ağarmalı aşktan . Çiçek yüzünü adama dönmeli, adamın yüzü çiçeğe dönmeli. Adamla çiçek bir olmalı. Erimeli çiçek adam. Bir kalp kalmalı ondan geriye.
    Yokladıkça Allah, kokladıkça ah diyen bir kalp… ‘’ Elif lâm ra ‘’
    İşte bütün hikaye …
  • Resûl-i Kibriya Efendimizin akıl, kalp ve ruhlara hitap eden konuşması karşısında Ebû Leheb şaşkına döndü. Eline bir taş aldı ve Kainatın Efendisine firlatarak, "Helâk olasıca! Bizi bunun için mi çağırdın?" diye adice bağırdı.
    Bundan başka, o anda dinleyenlerden hiçbir muhalefet gelmedi. Sadece fısıltı halindeki konuşmalarıyla dağıldılar

    Bu hareketleriyle Ebû Leheb, artık İlâhî nefret ve azabı haketmiş oluyordu. Resûlullah'a olan şiddetli düşmanlığı, bitmez kin ve nefreti kendisine pahalıya mal oldu. Çünkü Cenab-ı Hak, inzal buyurduğu Tebbet Suresi'yle korkunç akibetini şöyle haber veriyordu:

    "Elleri kurusun Ebu Leheb'in! Zaten kurudu, mahvoldu. Ne malı fayda verdi ona, ne kazandığı! O, alevli bir ateşe girecek. (Peygambere eziyet ve hakaret-
    e bulunan) karısı da (cehennemde) odun hamalı olarak (oraya girecek); boynunda bükülmüş bir ip (zincir) olduğu halde..."