• Günlerden 9 Temmuz galiba. Saat gecenin biri. Tüm duygularım tükendi mi, yoksa çok mu yoğun, adlandıramıyorum, çünkü hayatımda hiç ölümü beklememiştim şu ana kadar. Ölüm bana hiç gelmez sanırdım, onu tanıyana dek. Ama Azrail dadandı, gitmek bilmiyor. Birbiri ardına hızla gelip gidiyor yakınıma. Ama böylesi korkulu bir bekleyişim hiç olmamıştı. Eğer anneysen, bir an düşün, yavrunun başı üstünde dönüp dolaştığını, her saniye aldı mı canını diye nefesini yokladığını. Ağlamak ne güzelmiş meğer yasak olunca, anladım. Ağlamak bile yasak bana, gözlerimin dolması bile yasak. Tek istediğim, sel gibi, çağlayan gibi, hiç kontrol etmeden boşalması gözlerimden yaşların. Kuru kuru, için için ağlamak çok acı veriyor. Bazen kendimi ruhu alınmış mermer heykellere benzetiyorum, vursalar, kurşunlasalar işlemeyecek bir heykele. Hareket ediyor, yaşamak için yiyor, konuşuyor, ama ruhu uzaktan kumandaya bağlı. lnsan ne kadar yalnız, yaşamak ne çaresiz ve ne zavallı, kaderin ne oyun oynayacağını boyun bükmüş bekliyoruz, zaman ne gösterecek diye. Keşke yukardan bakan heykelin ruhu da taş olsa ve acı çekmese, acı çekmenin sonu yok, bundan daha acısı yok.
    Korkuyorum, çok korkuyorum, dua bile edemiyorum kabul olmazsa diye. Bu kötü rüyadan kızımla beraber uyanmak istiyorum.
  • Vakit Kemal’e Erdi


    Bugün hava çok güzel güneş kızgın bir kor Alevi gibi yakıp kavuruyor ortalığı demek istememde diyemiyorum,malesef soğuk bir Aralık sonundayız,hava her zamanki gibi kasvetli,gökyüzü bütün mahlukata emir verip,esin gürleyin taş üstünde taş baş üstünde baş koman yiğitlerim edasında Malkoç oğlu gibi bir o yana bir bu yana savuruyor önüne geleni.Metin babaya gidiyorum baş sağlığına,aslında çok da evden çıkma taraftarı değilim.İnsan böyle zamanlarda belli eder kendini herkes iyi gün dostudur aslında kimse kötü gün dostu olmak istemez ağır gelir,zordur başkasının derdine derman olmak.Kendimi tanıtmadım değil mi!;

    Banada Emre Usta,Emre baba,Emre dede derler,İki kız babası ve bir sürü torunum var.Sağolsun hanımım anlayışlı olmasa belki bu zamana bile zor gelirdik.İkimizde emekliliği zorla hakettik hatta kendimizi savaşçı gibi görüyoruz ,kolay mı bu devirde emeklilik.Hanım sürekli gidip yerleşelim memlekete deyip duruyor,kırk sene olmuş burdayız,ne biçim memleket anlamadımki iki sevgili gibiyiz bir küsüp bir barışan,memlekette bir hafta durup canımız sıkılarak geri dönüyoruz ,ne var bu kadar bizi bağlayan anlamadımki!,artık iyiden iyiye yaşlandım baksana merdivenleri bile zorla iniyorum elimde babamdan kalma bastonla,bir kaç yadigarı kaldı rahmetlinin.Dağ gibi adamdı babam,herkesin babası gibi,evlatları için kendi yaşamını feda eden,gözünü budaktan sakınmayan nice Anadolu insanı gibi,dışarı çıkıp temiz havayı ciğerlerime çekiyorum,oda ne bol bol egzoz dumanı ,Allahtan durak yakın da fazla beklememe gerek kalmıyor.İhtiyarlığın güzel tarafı bedava Akbil ve sana yer veren güzel insanlar.Kadıköy’e doğru yola çıkıyorum aklımda binlerce düşünceyle.......


    Metin baba iyi adamdır ama çok duygusal be kardeşim.Bu dünyada acımasız olacaksın desemde olmuyor kim kazanmış kötülükten,camdan dışarı bakarken bir sürü anı sanki yanımda film şeridi gibi gösteri sunuyorlar,bunların hepsini ben mi yaşadım,geçmişteki bir sürü hatalı davranışı ne akla hizmet yaptım.İnsanın evladı olunca anlıyor bir çok şeyi,düşünsenize bir babasın evini geçindirmek için her şeyi yaptığın halde yetmiyor,derdini anlatacağın omzuna yaslanıp ağlayacağın kimse yok,hep dik hep mağrur görünmek zorundasın,sensin evin direği sen sağlam,güçlü olmak zorundasın,Malkoç oğlumusun be mübarek...Bu havalarda aklıma hep Mirkelam’ın şarkısı takılır,o an kulakların çınlasın başka birini andığında,unutulmaz,unutulmaz...Sonra ne hikmetse bu fasulye yedi buçuk lira ,git aklımdan kör şeytan,düşünüyorum da çok yanlış şeyler öğrenip adet edinmişiz.Bir insan otuz beş yaşında öğrenir mi Azrail isimli bir meleğin kuranda yer almadığını yada ne bileyim,saygının,adaletin,merhametin,hoşgörünün Allah tarafından delilleriyle açıklandığını,bilemedik,bilemezdik,araştırmadan,incelemeden,sorgulamadan,kesin deliller elde etmeden,dedektiflik yapsam bu yaşdan sonra becerebilir miyim acaba,havalardan mıdır nedir yine kasvetli bir günümdeyim vakitte yaklaştı artık göreceğimi gördüm,galiba otobüs bunalttı beni baksana istavrit gibi dizilmiş millet,ter,parfüm,sarımsak,balık,bütün kokular birbirlerine karışmış,yapay bir mutsuzluk var insanların üzerinde,sanki Mayıs sıkıntısı filmini andırıyor ortam,az sonra biri bağıracak;durun siz kardeşsiniz, yok o filim başkaydı galiba amman yaşlılık böyle bişey,aklımız yerinde çok şükür,ya anne annem gibi kimseyi hatırlamasam ,son nefeste konuşamayıp sadece ağlasam,dokunabilir misiniz gözyaşlarıma ellerinizle,bilmezdim şarkıların bu kadar güzel ve kelimelerin kifayetsiz olduğunu demiyor mu şair,diğeri durur mu,başlıyorum yüksek sesle;kaç kadeh kırıldı sarhoş gönlümde bir türlü kendimi avutmadım deyip şarkı söylemeye,millet garip garip bana doğru bakmaya başladı.Aldırış etmeden;şöför bey evladım,gaymağam,ağzının balını yediğim müsait bir yerde indir de neşemizi bulalım diyorum,amca zaten bulmuşsun bulacağını deyip atıyorlar aşağıya alelacele.

    O kadar dedim,bu fasülye yedi buçuk lira türküsü daha uygun diye,yok illa Müslüm Gürsese bağladın olayı,az bir rahat dur geldin kaç yaşına,yalnız soğuk falan ama deniz havası da muhteşem sadece bir fark var,Deniz’in kendine has kokusu yok,halbuki memleket havası böylemi,iki kilometreden alıyorum kokuyu ,o kendine has tuzlu hırçın,ehlileştirilmemiş dalgaların asi çığlığını,yıllardan beri dokusundan bir şey kaybetmemiş öyle saf öyle temiz kelepçelenmiş ayrılamaz kalbime ellerimiz,işte bu bizim hikayemiz diye bağırmaya başladım yine,şu bankta soluklanıp doğru limana oyalanmak yok....

    Bir süre sonra etrafta kalabalık toplanmış,insanlarda bir homurtu,Metin’in sesini duyuyorum kalabalık arasında,kendimi seyrederken buluyorum, herkes konuşuyor kaygılı ürkek çekingen,Metin bağırıyor Allahım bu nasıl bir sınav beni arkadaşlarımla mı sınıyorsun diye.Ben kenardan sesleniyorum da kimseye duyuramıyorum,boğazıma düğümlenmiş sanki kelimeler,çok uzun zamandır yaşamış gitmeyi haketmişim herkes gibi.Çocuklarım çok ağlarlar mı acaba,hele eşim,bu kadar yılı birlikte geçirdik,ağladık güldük,sevindik ve üzüldük.Yalnızlık zor zanaat ,artık film bitiyor vakit Kemal’e erdi,son bir kez sevdiklerine sarılmamak ne kadar kötüymüş,kuzularıma sizi çok seviyorum diyememek,Hadi uzatmayalım bu kadar acı çiğ köftede bile yok.....

    Metin başımda sarsıyor beni Emre Emre diye bir an kendime gelip oturuyorum olduğum yere ,Arkadaş bana baş sağlığına gelip kendin nereye gidiyorsun ulan demez mi?,ya bir ağız tadıyla ölemedik arkadaş deyip sarılıyorum Metin’e ,kardeş başın sağolsun, çok severdik Metinle Ragıbı,Ölenle ölünmüyor kalk da gidelim üşüteceksin deyip giriyor koluma,aklımda yine o malum türkü bu fasülye yedi buçuk lira,Efendim duyamadım bir şey mi söyledin Emre diyor, Metin ile tutuyoruz limanın yolunu ,Ragıpın anısına......
  • Çocuğun gördüğü düştür barış.
    Ananın gördüğü düştür barış.
    Ağaçlar altında söylenen sevda sözleridir barış.

    Akşam alacasında, gözlerinde ferah bir gülümseyişle döner ya baba
    elinde yemiş dolu bir sepet;
    ve serinlesin diye su, pencere önüne konmuş toprak testi gibi
    ter damlalarıyla alnında...
    barış budur işte.

    Evrenin yüzündeki yara izleri kapandığı zaman
    ağaçlar dikildiğinde top mermilerinin açtığı çukurlara,
    yangının eritip tükettiği yüreklerde
    ilk tomurcukları belirdiği zaman umudun,
    ölüler rahatça uyuyabildiklerinde, kaygı duymaksızın artık,
    boşa akmadığını bilerek, kanlarının,
    barış budur işte.

    Barış sıcak yemeklerden tüten kokudur akşamda
    yüreği korkuyla ürpertmediğinde sokaktaki ani fren sesi
    ve çalınan kapı, arkadaşlar demek olduğunda sadece.
    Barış, açılan bir pencereden, ne zaman olursa olsun
    gökyüzünün dolmasıdır içeriye;
    gökyüzünün, renklerinden uzaklaşmış çanlarıyla
    bayram günlerini çalan gözlerimizde.
    Barış budur işte.

    Bir tas sıcak süttür barış ve uyanan bir çocuğun
    gözlerinin önüne tutulan kitaptır.
    Başaklar uzanıp, ışık! Işık! - diye fısıldarlarken birbirlerine!
    Işık taşarken ufkun yalağından.
    Barış budur işte.
    Kitaplık yapıldığı zaman hapishaneler
    Geceleyin kapı kapı dolaştığı zaman bir türkü
    ve dolunay, taptaze yüzünü gösterdiği zaman bir bulutun arkasından
    cumartesi akşamı berberden pırıl pırıl çıkan bir işçi;
    barış budur işte.

    Geçen her gün yitirilmiş bir gün değil de
    bir kök olduğu zaman
    gecede sevincin yapraklarını canlandırmaya.
    Geçen her gün kazanılmış bir gün olduğu zaman
    dürüst bir insanın deliksiz uykusunun ardı sıra.
    Ve sonunda, hissettiğimiz zaman yeniden
    zamanın tüm köşe bucağında acıları kovmak için
    ışıktan çizmelerini çektiğini güneşin.
    Barış budur işte.

    Barış, ışın demetleridir yaz tarlalarında,
    iyilik alfabesidir o, dizlerinde şafağın.
    Herkesin kardeşim demesidir birbirine, yarın yeni bir dünya
    kuracağız demesidir;
    ve kurmamızdır bu dünyayı türkülerle.
    Barış budur işte.

    Ölüm çok az yer tuttuğu için yüreklerde
    mutluluğu gösterdiğinde güven dolu parmağı yolların
    şair ve proleter eşitlikle çekebildiği gün içlerine
    büyük karanfilini alacakaranlığın...
    barış budur işte.

    Barış sımsıkı kenetlenmiş elleridir insanların
    sıcacık bir ekmektir o, masası üstünde dünyanın.
    Barış, bir annenin gülümseyişinden başka bir şey değildir.

    Ve toprakta derin izler açan sabanların
    tek bir sözcüktür yazdıkları:
    Barış
    Ve bir tren ilerler geleceğe doğru
    kayarak benim dizelerimin rayları üzerinden
    buğdayla ve güllerle yüklü bir tren.
    Bu tren, barıştır işte.

    Kardeşler, barış içinde ancak
    derin derin soluk alır evren.
    tüm evren, taşıyarak tüm düşlerini.
    Kardeşler, uzatın ellerinizi.
    Barış budur işte.
    Fakir Baykurt
    Sayfa 116 - Yannis Ritsos (Çeviri:Ataol Behramoğlu)
  • Bir gün Peygamber efendimiz aleyhisselam, Eshab-ı güzin hazretleri ile oturur idi. Kudretten ortaya bir ak tas geldi. İçi ak bal ile dolu idi. Üstünde bir ak kıl vardı. Hayret ettiler. Resulullah efendimiz buyurdu ki:
    (Gelin her birimiz bu üçüne bir temsil getirmeyince el sürmeyelim.)

    Hazret-i Ebu Bekir buyurdu ki:
    (Resulullah hazretleri bu tastan nurludur. Resulullah ile konuşmak bu baldan tatlıdır. Resulullahın sünnetini yerine getirmek bu kıldan incedir.)

    Hazret-i Ömer buyurdu ki:
    (İman bu tastan nurludur. İman getirmek bu baldan tatlıdır. İman ile gitmek bu kıldan incedir.)

    Ondan sonra Hazret-i Osman buyurdu ki:
    (Kur'an-ı kerim bu tastan nurludur. Kur'an-ı kerim okumak bu baldan tatlıdır. Kur'an-ı kerimin buyurduğunu tutmak bu kıldan incedir.)

    Ondan sonra Hazret-i Ali buyurdu ki:
    (Misafirin yüzü bu tastan nurludur. Misafir ile yemek yemek bu baldan tatlıdır. Misafirin hatırını yerine getirmek bu kıldan incedir.)

    Ondan sonra Hazret-i Âişe validemiz buyurdu ki:
    (Helal [zevcin] yüzü bu tastan nurludur. Helali ile söyleşmek bu baldan tatlıdır. Helalin hizmetini yerine getirmek bu kıldan incedir.)

    Ondan sonra Hazret-i Fatıma-tüz-Zehra buyurdu ki:
    (Kız çocuğun yüzü bu tastan nurludur. Annesini-babasını sever olması bu baldan tatlıdır. Kız çocuğunun ayıpsız evlenmesi bu kıldan incedir.)

    Ondan sonra Fahri âlem efendimiz buyurdu ki:
    (Ümmetimin yüzü bu tastan nurludur. Ümmetim için şefaat bu baldan tatlıdır. Şefaatin kabul olması bu kıldan incedir.)
  • Halil'in kanı yere gölleniyor. Uzun bir çukur. Çukurda Halilin upuzun ölüsü. Dal gibi. Ölü gibi değil. Tepeden, insanı karşısında yok eden, güvenli, ölü gibi değil, alay eden. Sürmeli gözleri kapalı, ölü gibi değil, Çukurda yatıyor. Murt çalıları üstüne... Ağır kokulu. Onun üstüne taş toprak. Halil toprağın altında. Halil
    gülümsüyor. Al kanı toprağın altından fışkırıyor. Mezarının üstünde binlerce arı... Altın arılar. Kanatları vızıltılı. Parlak, ışılayan, titreyen, titreyen ışıklar. Çelik yeşili. Çelik ışıltısı sarı...
    Yaşar Kemal
    Sayfa 192 - Yapı Kredi Yayınları