• 112 syf.
    ·10/10
    Annemarie Schimmel'in büyük bir titizlikle ele aldığı, tasavvufa dair ilk okumalarını yapacak kişiler için bir el kitabı niteliğinde olan bu kitap amacına ulaşılmış bir çalışma olarak nitelendirilebilir. Çok fazla detay içermeyerek tasavvuf ilminin temel kavramlarını ve tasavvufun yüzeysel ama esas noktalarının anlatılması bu çalışmayı değerli kılmaktadır. İçerik bakımından ise tasavvufun kavramları ve tarihinden devam eden süreç bağlamından kopmayarak açıklanmıştır bu bakımdan okuyucu için büyük bir kolaylık sağlar. Schimmel'in bizlere sunduğu çok kıymetli bir eser olduğunu düşünüyorum.
  • 278 syf.
    ·6 günde·10/10
    "Aşk ve Gül" Tasavvuf alanında kaleme alınmış baş yapıtlardan biri.
    "Aşk ve Gül" kısa kısa hikayelerden oluşuyor. Her hikâye kuşların Hüdhüd'e soru sorması ile başlayıp Hüdhüd'ün öğütler vermesi ile sona eriyor.
    Bu özellikleri ile "Mantıku't Tayr"a ve
    "Mesnevî"ye benziyor.
    (Ayrıca beş hikâyesi Mesnevî'den alınmıştır.)

    Aşk ve Gül'de geçen bazı kavramları açıklamak gerekirse:

    Sîmurg- Allahü Teâlâ'yı
    Hüdhüd- Peygamberi
    Kaf Dağı- Cenneti, öbür dünyayı
    Diğer kuşlar da insanları temsil ediyor.

    Gülşehrî ondan yadigâr kalacak bir kitap kaleme alma özlemi içinde olduğunu açıkça dile getirmiş.

    "Sende Yedincimiz Ol" adlı hikâyede bundan bahsetmiş ve bu altı kişiyi Gülşehrî şöyle sıralamış;

    "Senâi- İlâhinâme
    Mevlânâ- Mesnevî
    Nizami- Mahzenü'l Esrâr
    Attâr- Musibetnâme, Mantıku't Tayr
    Sâ'di- Gülistannâme
    Sultan Veled de Mesnevî'yi kaleme aldı."Demiş.
    (Bu hikâyeyi okurken bir his rüyasında görmüş olabileceği fikrine kapılmama sebep oldu.)

    Madem ki Gülşehrî dünya ya yadigâr bir kitabı kalsın, anılsın istemiş bize de anmak düşer...
    Mekânı cennet olsun inşallah.
  • 316 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Merhaba:)Rasulullah sav; Bütün zevkleri kökünden yok eden ölümü çokça hatırlayınız!” buyuruyor. (Tirmizî, Kıyâmet, 2)
    Kitap incelememden önce büyük Islam alimi Imam Gazali Hazretlerinin ruhlarına rahmet diliyorum.Bu güzel kitabı 1 defa okumak nasip oldu çok şükür.Yavas okunmasi sindirilmesi gerekiyor.Dili cok agir değil ama arapca kelimeler bazi yerlerde gecmis onlarda anlasilmayacak sekilde degil; mefhumu yine bizlere veriyor.Öncelik Rabbim daima hatırımda tutmami ona göre yaşamamı nasip etsin hepimizin insAllah bugün burada incelemesini yapmaya layık olmasam da deneyeceğim.Affınıza sığınarak.
    Kitabin içeriğinde iki kısım var:
    Birinci kısım, ölümden önce, Sûr'un üflenmesine kadar olan hususlar hakkındadır. Bu bölümde yer alan konular kısaca;
    Ölümü hatırlamanın fazileti ve ölümü hatırlamaya teşvik.
    Uzun emel ve kısa emel.
    Sekerât-ı mevt (Ölüm sarhoşluğu), ölümün şiddeti ve ölüm es­nasında yapılması müstehab olan şeyler.
    Allah Resûlü'nün (sav) ve Râşid Halifelerin vefatı.
    Ölüme hazırlanmış halifelerin, emirlerin ve sultanların sözleri.
    Allah dostlarının cenaze, kabir ve kabir ziyareti hakkındaki sözleri.
    Ölümün hakikati, ölünün mezarda, Sûr'un üflenmesine kadar maruz kalacağı şeyler.
    Uykuda keşif yoluyla ölülerin hallerinden bilinen hususlar.

    İkinci kısım, Sûr'un üflenmesinden sonra insanların cennet ve cehenneme yerleştirilmesine kadar gerçekleşecek hususlar hak­kındadır.(Bu kısımda kabir konusu çok iyi anlatılmis etkisinden çıkamadım hadisler ve kıssalar ayetler Imam Gazali hz.sozleri ve nasihatleri oldukça yerinde ve ölümü hatırdan çıkarmayacak mahiyettedir.)

    Öncelik bu konuyla ilgili hepimizin rahatsız olduğu ölüm gerçeğinden biraz bahsetmek istiyorum kitaptan yaptığım çıkarımlar neticesinde niyetim nasihat akıl felan asla vermek değil ne haddime.. Hepimizin maddi manevi sıkıntıları var ruhumuz tatmin olmuyor tam olarak dunya hayatinda ve bocaliyoruz hepimiz yorgunuz yoksa kitaplara bu kadar cok siginmazdik ilim bize sifa oluyor kendimizi yanlışlarla tedavi ediyoruz bazen de malesef fakat güzel bir ölümü haketmiyor muyuz?ve bunu düşünüyor muyuz acaba?Modernite dünya o kadar kalplerimize girmiş ki cidden ölecegimizi unutuyoruz halbuki Rasulullah sav dünyayı ele almıştı onu Ahiret hayati(güzel bir yasam) için araç olduğunu belirtmişti. Ölüm gerçeğinden kurtulamıyoruz ve diğer bir yasam umut oluyor hayatımızda gördüğümüz haksizliklar, ihanetler,dost kazıkları , borçlar cabası vs vs liste uzar..bütün bunlara karşı ölüm ödül niteliğinde aslinda..Peki ölüm bir ödülse biz bunu neden cezaya dönüştürelim ki?Ve şu dünya ve sahiplendigimiz herseyi malesef o tarafa götüremeyeceğiz ama inanir ve çabalarsak daha iyisini diğer tarafta bulacağız Ölüm Mevlana hz.deyişiyle Seb-i Aruzumuz olur.
    Hepimiz, ilâhî imtihan diyârı olan bu cihan mektebinin talebeleriyiz. Kulluk tahsilimiz, ecel tasdiknâmesiyle son bulacak, amellerimizle toprağın sînesine gömüleceğiz ve bu gomulmeyle varolan ölüm bir yok oluş değil aksine bir varoluştur kurtulmadir.Gercek evimize gideceğiz dünyada rahat değiliz çünkü Gerçek hayat ondan sonra ulaşılacak hayattır.Bildigimiz gibi Hayat ve ölüm iç içedir ve insanoğlunun nihaî mutluluk yolunun köşe taşlarıdır. Ölümü iyi düşünüp sırlarını idrak etmek, ölümü öldürenlerin, ölmeden evvel ölenlerin huzurunu insanogluna sağlar ölüm üzerine tefekkür etmek..Imam Gazali Hz.eserinde Bire bir islam anlayışı ile örtüşen, aynı zamanda mistisizm(gerçekte tasavvuf) ve felsefe ile yoğurulmuş “yaşam, ölüm ve ölüm sonrası” gibi biz insanların kaçınılmaz bir şekilde muhattap olacağı kavramları güzel bir diile ifade etmiş.
    Beni en çok etkileyen şey “üstün olan takva sahibi olandır ve bunu da ancak Allah bilir” mesajının verilmesi buna göre yaşanmasıdır.bir insanda yaptığı ibadetlerin yanında iyiliklerin, verimliliğin, üretkenliğin, medeniliğin... de zorunlu olarak yaşamında mevcut olması durumudur bu takva..yani ölüme en çok iyi hazirlanan kazanacak ve hayatini ona gore sekillendiren.. dindarlığı Allah belirler kimse kimsenin kalbini tabiki bilmiyor fakat yarın geç olmakla meşhur.Ölümü de erteliyoruz davetsiz geldiğini unutur gibi.Dünya isleri bizi öyle çok sarmış ki elimizdeki telefonun şarjı biter korkusu ölüm korkusundan daha fazla ne yazık ki..sanki ölüm hep başkaları içindir. hep başkaları ölür;bu ölüm nasıl bir şeyse sizi hep ıskalar..ne kadar garip yıllarca baktığın, üzerine titrediğin bedenin mutlak sonla yok olacak. geri dönüşsüz, bilinmeyene doğru ilerlemek... bunları bilerek, sanki hiç de öyle değilmiş gibi kayıtsız yaşamak işimiz zor dostlar..
    bir gassal'ın ağzından şunu dinlemistim;
    ".... mesela cenazenin yakını geldiği zaman ahmet nerde, mehmet nerde, ayşe nerde, fatma nerde diye sormuyorlar da cenaze nerde, cenazeyi nereye götürdünüz diye soruyorlar. insan öldüğü vakit, ismi bile yitiyor, ismi bile gidiyor...."surdan izleyebilirsiniz hatta;

    https://youtu.be/rfIRXRZCj6s
    çok garip ama bence ölümü düşündüğümde korku yada endişe yerine bir rahatlık duygusu hissediyor olmak büyümüş olmak demek. hayatın tüm dertlerinden bir anda sıyrılabilecek olmak düşüncesi diğer mutlulukların önüne geçiyorsa bu kotu bisey degil tabiki vaktinden önce insanın kendi biletini kesmesi doğru değil seyretmesi mücadele etmeye devam etmesi gerekiyor.Bir şeye psikolojik olarak hazırlanmak, onu belli aralıklarla kalpte hatırlamakla mümkün Bir şeyi hatırlamak da onu çağ­rıştıran hususları zikretmek suretiyle mümkün olabilir. Bu sebep­le ölümü çok anmak gerekiyor.
    Rabbim ölümü ölmeden yasayan idrak eden ve güzel şekilde hazirlanan kullarindan eylesin.
    Bu kitabı mutlaka okuyun ve bu güne kadar yaşadıklarınız ve yaptıklarınız ile ilgili ciddi ciddi düşünüp bir tahlil yapınız. Okurken ürperdiğinizi ve tüylerinizin dikendiken olduğunu hissedeceksiniz. Ama ona göre de ders çıkarıp daha tedbirli yaşamaya gayret göstereceksiniz. Fani ve ebedi alemin bir karşılaştırmasını yapmak için mutlaka okunmalı.

    Akıllı kimse, nefsini hesaba çekip ölümden sonrası için amel işleyendir." (Tirmizi, İbn Mace)
     
    #Eseri öncelik Islam dünyasına kazandıran Büyük Alim Imam Gazali Hz.ruhlarına rahmet diler ;Bir fatihay-ı serif okuyalim inşAllah.. bizlerde kendisinin yollarından yürürüz InşAllah tercüme eden emeği geçen tüm müelliflerden Allah razı olsun.

    BU KITABI ALIN OKUYUN OKUTUN KÜTÜPHANE VE KALBINIZDE HAYATINIZDA OLSUN INŞALLAH :)
    selametle iyi okumalar dostlarım:)
  • 251 syf.
    ·Beğendi·8/10
    "İnsanlık tarihi boyunca yaşamış ve artık hayatta olmayan herkes trenin dışındaydı, mağara adamından çağdaş görünümlülere kadar...... İnsanlık tarihinin tüm ölmüşleri bu şehrin ve onun ötesindeki dünyanın neresine sığabilirlerdi ki?"
    ...
    Kurgu, dil, üslup açısından sıra dışı bir kitapla karşı karşıyayız.
    Başladığınız zamandan itibaren sizi trende bir vagona hapsediyor kitap. Başlangıcı ve nasıl bir yol izleyeceği bilinmeyen bir trenin içinde kahramanlarla birlikte seyahat eder buluyorsunuz kendinizi. Doğum-yaşam-ölüm döngüsü farklı perspektifte sunulmuş okura.
    Zaman ve mekan kavramları eserde olmamakla birlikte önemli yere sahip. Yokluğuyla.
    Aynı zamanda insan kendi içine doğru yolculuğa başlıyor.
    Kitabın her sayfasında okuru derinlere çeken tılsımlar var. Kurgu başlangıçta anlaşılmakta zorlansa da, büyüsü okuru hiç bırakmıyor. Tüm zamanların insanlarını bir arada görüyor gibi yaptığınız bu yolculuk, mekanın da büyüsünden kurtaramıyor kendini.
    Bu kitabı 'Yok'luk yok diye tek cümle ile de özetleyebiliriz.

    "Evrende hiçbir şey kaybolmaz."

    Yazar bir röportajında "Tren" ile "Hayat" arasında varolan bir paralellikten söz ediyor.

    "Tren'de de kuantum fiziği temeli var, kaos olgusu var. Yalnız Hayat kitabında yazmadığım David Bohm'un holografik evren görüşünü de kattım, tasavvuf da var."


    Bilinmeyene Yolculuk...
    Karakterler de bir o kadar sıradışı.
    Kendi hikayelerinden kaçan karakterler, yolculuk boyunca kaçışlarından kaçmış buluyorlar kendilerini. Bilinmeze çıkılmış bir yolculuk hayale gelmeyen sürprizler barındırıyor. Kendileri de hikayenin içinde hikaye oluveriyorlar.

    Engin Geçtan'ın roportajından bir kaç söz ilave edelim...

    - Hikâye deyince... Bu yolculuğa hikâye yaratmak için mi çıkıyorlar...

    --Dersaadet'te Dans'ın başında vardı tragedyanın tragedyası diye. Bu psikiyatride de çok önemli. Üretilmiş sorunla gerçek sorunlar. Bir psikiyatristin bu ayrımı yapmakta çok dikkatli olması gerekiyor. Çünkü trajedi hayatın bir parçası ama üretilmiş trajedinin hayatla ilgisi yok tam tersine hayattan saklanmak için kullanılan bir uyuşturucu maddesi gibi bir şey.

    -Şu holografik evren takıldı aklıma, biraz açalım mı bunu?

    --David Bohm'un görüşüne göre evrenimiz saklı bir evrenin hologramı. Hinduların yaşam bir yanılsamadır görüşüne de uyuyor. Bana göre ise yaşam hem bir yanılsama hem bir gerçekliktir.

    .......


    Evrende,zamanın ve mekanın olmadığı bir sarmal içerisinde akıp giden trenle bilinmeyene yolculuk zamanı...
  • 536 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Önyargılarınızı yıkmaya geldim.Başak Sayan’ın ilk kitap yazdığı dönemde “Ne alaka?” demiştim ve açıkcası hiç ilgimi çekmemişti. Yakın zamanda ise tesadüfi(?) bir şekilde kendisiyle kesişti yolum ve Nigahdar’ı okumaya başladım.
    Kitap Hallâc-ı Mansûr’un kayıp risaleleri ekseninde tarihin derinliklerine sürükleyerek, tasavvuf, din, Tanrı kavramları ile atom fiziği ve kuantum evreninin nasıl iç içe geçtiğini, bilim ve Tanrı’nın aslında nasıl bir olduğunu polisiye bir kurgu ile aktarıyor.
    Hallâc-ı Mansûr’un hayat hikayesini ve “Ene-l Hak” öğretisinin derin anlamını öğrendiğim, gözümün önünde olupta görmediğim, içimde hissettiğin ama anlatamadığım şeyleri fark ettiğim bir kitaptı gerçekten.
    Bu farkındalığı yaşamamı sağlayan Başak Sayan’a ve bunları bize aktarmasına vesile olan O’na teşekkür ediyorum.
  • Böyle bir kitap yazmak fikri, ittikâ sâhibi bir dostumla (Râgıb Karadayı ile) mezhebler konusunda yaptığım bir tartışmanın sonunda belirginleşti. Bu tartışma, bana, mezhebler konusundaki yaklaşık otuz yıllık bilgi birikimimi kısa bir özet hâlinde kaleme alma şevkini verdi. Bu kitabın I. Bölümü'nü oluşturan "Sünnî Mezhebler ve Kur'ân'a Göre Aklın Önemi” başlıklı incelemem böylece vücûd buldu. 29 Eylül 1992'de bitirdiğim bu incelememi kendisine ithâf ettimdi. O da bunu "Türkiye” gazetesinin orta sayfasında "Bir Bilene Soralım” köşesinde Ali Güler müstear adıyla "kendi i'tikâdını” sergileyen yazılar yazan Mehmet Ali Demirbaş'a aktarmış. Bu zât ise 11 ilâ 14 Kasım 1992 tarihleri arasında dört gün üstüste söz konusu gazetede aleyhimde, fakat kimliğimi açıklamaksızın, çok ağır dört yazı yayınladı. Bu da beni 18 Kasım 1992 de tamamladığım ve bu kitabın II. Bölümü'nü oluşturan "Bir Tenkide Cevap” başlıklı yazıyı yazmağa şevketti. Okuyucularım bu bölümün muhtevâsının kitabın diğer bölümlerinden oldukça farklı, polemik (ve frenklerin "diatribe” dedikleri) bir üslûbda kaleme alınmış olduğunu kolaylıkla müşâhede edeceklerdir.


    Bu yazımı birkaç gün sonra bu zâtın adresine ve hakikî ismine yolladım. Kendisinden 4 Aralık 1992'de, gazetede benim için yazdığı dört yazının üslûbu ve muhtevâsı göz önünde tutulacak olursa, doğrusu hiç beklemediğim olgunlukta bir cevap aldım. Bu cevapta, gerçek imzasıyla, ezcümle:

    "Sayın Hocam, "Bir Tenkide Cevap” isimli yazınızı okudum. Çok istifade ettim. Tevazu olarak söylemiyorum. Aczimi itirâf ediyorum. İlmî yazınızın ba'zı yerlerini anlamakta güçlük çektim. Saygılarımla...

    denilmekteydi. Bu davranış, gönül kırgınlığıma rağmen, beni duygulandırdı. Kendisine tekevvün etmiş olan şahsî haklarımı bir kere daha helâl ederek hakkında hayır dualarında bulundum.

    Ancak bu tartışmanın vermiş olduğu şevkle ve telkin ettiği fikirler çerçevesi içinde, bu mektubu alıncaya kadar da, zâten, III. Bölüm'ü oluşturan "Hazret-i Peygamber'in Ashâbı” ve IV. bölümü oluşturan "Câhiliyye Çağı Şirkinin İslâm Âleminde Hortlaması” incelemelerimi de bitirmiştim. Bunlara dosyalarımda beklemekte olan diğerleri ile birkaç da sırf bu kitap için kaleme aldıklarımı ilâve edince ortaya hacimli bir müsvedde çıktı. İki yıl sonra bütün kitabı yeni baştan gözden geçirdim. Bâzı bölümleri çıkartıp yenilerini ekleyince kitap da basılabilecek bir şekle ulaştıydı.

    Kitabın bu 3. baskısındaki V. ve VI. Bölüm'ler daha önceki baskılarda bulunmamaktadır. V. Bölüm Vahiy-Akıl ilişkisini irdelemekte, VI. Bölüm ise Hazret-i Peygamber'den rivâyet edilen hadîslerin sıhhatini sübjektif "râvîlerin güvenilirliği kıstası” yerine daha objektif kıstaslar aracılığıyla tesbit etmeğe yönelik objektif bir metodolojinin temellerini takdîm etmektedir.

    Bu kitaba konu olan incelemeleıimin çoğunu, ayrıca, çeşitli mahfellerde konferans olarak vermiş, sohbetlerime konu etmiştım. Kezâ, çeşitli dergilerde de yayınlamıştım. Bir kısmım ise a7îz dostum müdekkik-yazar Cemâl Uşşak ile birlikte "Moral FM'de yaptığımız haftalık sohbetlerde tartışmıştım. VII. Bölüm'ü oluşturan "Tarîkat" ise önce "Moral FM''de ve daha sonra da Trabzon'un mevzî televizyon kanallarından "Kuzey TV"de bir başka müdekkik yazarın, Necmettin Şahinler'in, sohbet pîşekârllğını yaptığı birkaç konuşmamda enine boyuna dile getirildi, Necmettin ŞahinIerin himmetiyle bu konuşmalar Kâmil Mürşidin Portresi — Prof Dr. Ahmed Yüksel Ozemre İle Sohbetler başlığı altında Üsküdar'da Kaknüs Yayınevi tarafından Furkan Yayınları çerçevesinde 1998 yılında yayınlandı.

    Türkiye'de gerek halkın bir bölümü, gerekse onu yanlış bilgilendirmeyi adetâ mesleğinin ilkesi ve fazîleti addeden, medyanın yaygın cehâletin temsilcisi olan kolu, Tarîkat hakkında yıllardır isâbetsiz ve gerçek-dışı bâzı fikirlere sâhib bulunmaktadır; ve buradan hareketle de mesnetsiz bir sürü spekülâsyon yapılmaktadır. Bu tepkilerde, hiç kuşkusuz, kendilerini şeyh ya da ehl-i tarîk diye gösteren ama Tarîkat'ın ne olması gerektiğinden habersiz pek çok câhil yol-kesicinin de rolü olduğu muhakkaktır. Tarîkat'ın ne olup ne olmadjğını VII. Bölüm'de inceledim. Bunu, aynı zamanda, "Moral FM"deki "Aklın Yolu İlimdir” başlıklı haftalık sohbetlerimde de konu edince dinleyicilerden dört ay boyunca sürekli telefon ve faks mesajlarıyla tebrik ve teşekkürler almam beni hem şaşırttı hem de memnûn etti. Dinleyiciler hep kulaktan dolma bilgi ve hattâ dedikodular sâyesinde Tarîkat'ın ve bilhassa peşinden gittiği idealin ne olduğunu nihâyet iyice anlamış olduklarını ifâde ediyorlardı.

    VIII. Bölüm ise Tasavvuf'un yaşadığımız çağdaki konumunu tartışmaktadır. IX., X. ve XI. Bölüm'lerde Moral FM'deki sohbetlerim esnasında dinleyicilerimden gelen soruların telkin ettiği "En Büyük Cihâd”, "İslâm'da Genel Anlamıyla Cihâd” ve "Cezbe ve Mû'cize” kavramları incelenmektedir.

    XII. Bölüm'de 19-22 Eylül 1991 'de İstanbul'da yapılan "Ebedî Risâlet Sempozyumu”nda tebliğ olarak sunduğum "Hz. Peygamber'in Risâletinin Evrenselliği” başlıklı incelemem bulunmaktadır.

    XIII. Bölüm, İslâm'ın Âmentü'sünü ezbere bilip de Kader'e inanmayan, hayrın ve şerrin Allah'dan geldiğini idrâk etmeyen pek çok kişinin bu çelişkili tavırlarına açıklayıcı bir tepki olarak kaleme almış olduğum "Kader ve Kazâ'ya Îmânı Anlamak” başlıklı incelememi ihtivâ etmektedir. Bu konu da kitabın ilk iki baskısında bulunmamaktadır.

    Gene ilk baskılarda bulunmayan bir konu olan "Abdest ve Kurbanın Remzî (Sembolik) Anlamı” XIV. Bölüm'ü oluşturmaktadır.

    XV. Bölüm'deki "Insân-ı Kâmil İdeali” ise, oldukça eski bir târihde: 24 Nisan 1973'de, Kubbealtı Akademisi'nde vermiş olduğum bir konferansın bir bölümünü takdîm etmektedir.

    Yeni bir bölüm olan XVI. Bölüm eşyânın niçin Esmâ'ü-l Hüsnâ'nın tecellîgâhı olduğu meselesini aydınlatmaya yöneliktir.

    XVII. Bölüm azîz dostum Dr. Mustafa Aydın ve klinik arkadaşlarının talebi üzerine kaleme almış olduğum "İslâm'da Kadın Hakları”nı, XVIII. Bölüm de "Evliliğin Fazîleti"ni ihtivâ etmektedir. Bu iki bölüm de kitabın ilk iki baskısında bulunmamaktadır.

    Gazete ve özel televizyonların bâzılarının mevzu kıtlığından örf ve inançlarımıza tasallutu sonucu pek çok sapık fikir ve moda, maalesef, belirli bir kesimin ve özellikle de bulûğ çağlarını yaşamakta olan gençlerin bir bölümünün ilgisini çekmekte ve bunları derinden etkilemektedir. "İslâmiyet Açısından Reenkarnasyon” konusu da bunlardan biridir. Konusu XIX. Bölüm'ü oluşturan bu incelememi gerek kendilerine, gerekse çocuklarına konunun açıkça izah edilip reddi için delîl ve rehber arayan bâzı dostlarım ve onların dostları için yazdım. Bu konuyu ise en az 40 değişik toplulukta sohbet konusu ettim ve isteyenlere de o günden bugüne kadar 500'den fazla fotokopisini dağıttım. İnşâallâh faydalı olmuştur.

    Fransa'da "Bilgi İşlem Bilimleri Uluslararası Okulu'nun kurucusu ve Rektörü olan, orada Türkiye'yi ve Türklüğü mükemmel bir şekilde temsil ettiğine ve başkanı bulunduğu "Galatasaray Lisesi Mezunları Derneği” (L'Amicale de Galatasaray) aracılığıyla isâbetli ve müessir bir lobicilik yapmakta olduğuna da yakından şâhit olduğum kıymetli ilim adamımız ve dostum Prof. Dr. Nesim Fintz Fransız politikacılarının yemekli bir sohbet toplantısı için kendisinden "Hristiyan Toprağında İslâmiyet Sorunu” konulu bir konuşma istemiş olduklarından bahisle benden bu konuda "Kur'ân'a ve Hadîslere dayanan” bir inceleme istediğinde de XIX. Bölümün konusu ortaya çıkmış oldu.

    Önce Fransızca olarak kaleme aldığım bu incelemem Avrupa'da belirli bir kesimde, şâyân-ı şükürdür ki, ciddi bir ilgiye mazhar oldu. Fotokopileri pek çok ciddî ilim adamına iletildi.

    "İslâm Fundamentalizmi" diye İslâm'da bulunmayan ama Avrupa'nın İslâm'ın üzerine yıkmaktan büyük zevk aldığı ve kiltle iletişim araclarıyla da çığırtkanlığını yaptığı uyduruk bir konunun ortalığı kasıp kavurduğu bir dönemde, bu yazımda dile gelirmiş olduğum Hazret-i Peygamber'in ve dolayısıyla su katılmamış İslâm'ın sabır, tahammül ve adâleti vicdân sâhibi Avrupalı ilim adamı dostlarım üzerinde çok müsbet bir te'sir icrâ etti. Pek çoğu; "Yazık, İslâm'ı bize böyle göstermediler, böyle öğretmediler!" diye hayıflandı ve benden İslâmı ciddî bir şekilde tanımak için güvenilir kitapları kendilerine tavsiye etmemi istediler. XIX. Bölüm'deki makale, Türkçe'ye tercümesinden sonra "Dârü'l-harb" ile ilgili bir bölümün ilâvesiyle buradaki şeklini almış oldu.

    XXI. Bölüm cemiyette karşılaştığım "eklektik” şahsiyetlerin bir tahlîlini, XXII. Bölüm ise Medya ve diğer ortamlarda ortaya çıkan kan putları ve putlaştıma sürecini konu etmekte, İslâmî görünüşlü kimselerin dahi idrâksizce bu sürecin tuzağına nasıl düştüklerini değinmektedir.

    Bunu izleyen XXIII. Bölüm'de inçeleddiğim "Toplumumuzun Kültür Yozlaşması” ise XXII. Bölüm'ün doğal uzantısıdır.

    Din konusunda akıllarını hadım edip taklîd çengeline asanlarda sıkça karşılaştığım ortak bir huşûs da bunların nezdinde İslâm fikir hayâtının Gazâlî ile bitmiş, Gazâlî'nin fikir olarak ne varsa her şeyi söylemiş ve son noktayı da koymuş olduğuna dair bağnaz bir i'tikâddır. Bu tutum Gazâlî'nin bir nevi putlaştırılmasıdır. Bu kimseler sırf, aslında büyük bir İslâm filozofu olan Gazâlî filozları reddetti diye felsefeyi küfür, filozofları da "rastgele görüşleri olan îmânsız kimseler”, bir takım kâfirler olarak bellemeyi ve tekfir etmeyi bir fazîlet addeden bir cellâlet ve saplantı içindedirler. Bu dalâletin azameti bana "Felsefe İslâm'a Aykırı mıdır?” başlığını taşıyan XXIV. Bölüm'ü yazdırdı.

    XXV. Bölüm Kur 'ân ve Sünnet'e göre, ehli için, idâreciliğin hem bir fazîlet ve hem de bir san'at olabileceğine işâret etmektedir.

    1995 yılı gerek UNESCO Millî Komisyonu'muzun UNESCO nezdinde, gerekse Dışişleri Bakanlığı'mızın Birleşmiş Milletler nezdindeki teşebbüsleri sonunda "Dünyâ Hoşgörü Yılı” olarak ilân edildi. Galatasaray Üniversitesi'nde de bu konuda bir sempozyum ve panel yapıldı, Buna ben de konuşmacı olarak dâvetliydim. O gün herkes gerek bizzât kendisinin, gerek Türk milletinin, gerekse İslâm'ın ne kadar "hoşgörülü" olduğu husûsunu ilân etmek husûsunda biribirleriyle yarış etti. Tek zıd fikir benden geldi. Ben "hoşgörü” ve "eşitlik” kavramlarının Kur'ân'da da Sahîh Sünnet'te de bulunmayan gayr-ı İslâmî kavramlar, Hristiyan medeniyetinin orta ve yakın çağlardaki çilelerinin şekillendirmiş olduğu paradigmalar olduğunu; İslâm Ahlâkı'nın ise:
    1) Adâlet,
    2) İhsân,
    3) Merhamet,
    4) Tahammül,
    5) Sabır ve
    6) Af
    boyutlarından soyutlanarak gayr-ı İslâmî "hoşgörü” boyutu'na hapsedilemeyeceğini açıkça ifâde ve beyân edince ortalık buz gibi olduydu. Hattâ sempozyumda kendisi de bir tebliğ takdîm etmiş olan, oldukça sağdaki bir partinin temsilcisi benim bu konudaki, gericiliğimi(!) ve yobazlığımı(!) herhâlde hayretle karşılamış olmalı ki, tahammülsüzce, konuşmama müdâhale etmeğe kalkıştı; ve böylece "hoşgörü(!)” şampiyonluğunu kimseye bırakmamaya kararlı olduğunu söz ve hareketleriyle sergilemekten de kaçınmadı. Bu kitabın XXVI. Bölüm'ü işte bu sempozyumda dağıtmış olduğum konuşmamın biraz tâdil edilmiş metnidir. Konuşmam ise daha kısa sürmüştü.

    "İdrâk Edene Üniversite Hocalığı Bir Edebdir” başlıklı XXVII. Bölümün ilk versiyonu üniversite hocalığının bir edeb olduğuna dair yalnızca bir takım aforizmalar ihtivâ etmekteydi. Kıymetli ve azîz dostum Prof. Dr. Rûşen Gezici bu aforizmaların Kur'ân âyetleri ve Hadîsler aracılığıyla tahkîm edilmesinin isâbetli olacağım telkin edince bu bölümdeki yeni metin ortaya çıktı. Bundan dolayı da bu yazımı Prof. Dr. Rûşen Gezici' ye ithâf ettimdi.

    XXVIII. Bölüm cemiyetin çeşitli kesimlerindeki zibidiler 'i tanımlamaktadır. Buradaki metin ilk iki baskıdakinden daha zengindir. XXIX. Bölüm ise "Bilimcilik” dininin sâliklerinin ahvâlini takdîm etmektedir.

    Diyânet İşleri Başkanlığının ciddî bir ön hazırlık yapmadan ve biraz da o zamanlar moda olan "Mega Projeler”in câzibesiyle olacak, spektaküler bir şekilde ilân ettiği "İlmî Kur'ân Tefsiri Projesi” bir anda ortalığı karıştırıp kavram kargaşasına yol açınca, tefsir konusundaki doğal tuzaklara ve konunun hassasiyetine işâret etmek üzere kaleme alıp "Bilgi ve Hikmet” dergisinde yayınladığım incelememin yeni versiyonu da XXX. Bölüm'ü oluşturmaktadır.

    XXXI. Bölüm Nevrûz'un menşeinin pagan (putperest) örf ve âdabı olduğuna dair bir incelememi ihtivâ etmekte;

    XXXII. Bölüm'de "İlim ve Din” arasındaki ilişki tartışılmakta,

    XXXIII. Bölüm "Islâmiyet'e Göre İlim Ahlâkının Temelleri”nin neler olduğunu açıklamakta;

    XXXIV. Bölüm'de "İlimlerin İslâm Âlemindeki Gelişmeleri Ve Gerilemeleri”nin sebebleri tahlîl edilmekte;

    XXXV. Bölüm'de "Akl-ı Meâş” ile "Akl-ı Meâd” arasındaki fark ortaya konulmakta;

    XXXVI. Bölüm'de Papalık dini ile İslâm'ın niçin aslâ bağdaşamayacağı açıklanmakta;

    ilk iki baskıda bulunmayan XXXVII. ve XXXVIII. Bölüm'lerde "Dinler Arası Diyalog" ile çok ayrıntılı bir "İncîllerin Târihi” takdîm edilmekte;

    XXXIX.. Bölüm'de "Nükleer Enerji Karşıtlarına Özgü Din” ve

    XL. Bölüm'de "Dayatmacı İdeolojiler" teşrih edilmekte,

    XLI. Bölüm'de vehmin ve bilimsel şüphenin mâhiyeti üzerinde durulmakta ve

    XLII. Bölüm'de ise Mesnevî'deki "vehim” kavramı tahlîl edilmektedir.

    XLIII. ve sonuncu olan Bölüm'de ise Azîz Mahmûd Hüdâyî'ye tahsîs edilmiş olan III. Üsküdar Sempozyumu münâsebetiyle hazırlamış olduğum "Azîz Mahmûd Hüdâyî'de Mi'râc Neş'esi" başlıklı tebliğim yer almaktadır.

    Bu kitabı tertib etme şevk ve heyecanı ile birlikte gücünü de lûtfeden Cenâb-ı Hakk'a, diğer bütün lûtufları için de olduğu gibi, gerektiği kadar hamd ve şükürden âcizim.
    Ahmed Yüksel Özemre
    Sayfa 11 - Şule yayınları, 3.baskı
  • 92 syf.
    Mustafa Kutlu’nun “Sır” kitabı birbirine zincirlerle bağlı sekiz tasavvufi hikayeden oluşuyor. Hikayelerin temelindeki şeyh-mürid ilişkisi efendi-ihvan kavramları ile anlatılmış. Karakter olarak da efendisini arayan, efendisinin peşinden giden ya da onu sonradan aklına getiren ihvan ve ihvanın aradığı, akıl aldığı efendisi karşımıza çıkıyor. 
    Fakat kitap sadece tasavvufi bir eğilimin üzerinde durmuyor. Helal, haram, politika, liyakat, ve güven gibi konulara değinerek hikayeler anlatılmış. Bu anlatış beni biraz da “Tasavvuf ehli, dergahı, şeyhi, efendisi bugün aynı özünde mi?” sorusu ile karşılaştırdı. Bu soruya yine kitaptan yola çıkarak cevap aradığımızda “Hayır” ile karşılaşıyoruz; aynı değil.
    Mustafa Kutlu' nun okuduğum ilk kitabıydı. Ve diğer kitaplarını okumaya da teşvik eden bir yazar. Düşündüren Ve aynı zaman da insanlara mesaj veren bir kitap. Tabi herkesçe farklı şeyler anlaşılabilir . Benim nacizane fikrim bana çok şey katacağı. Okudukça kelime darağacındaki eksiklerin yerinin dolduğunu hissettirdi. Bir sonraki kitabında görüşmek üzere...