• 125 syf.
    ·14 günde·Beğendi·Puan vermedi
    “Nerede o eski marşlar’ ifadesi bir soru ise eğer, kendimi bir an taca atıp, ‘demek artık marş söyletemiyorsunuz bize’ diye cevap verebilirim. Çünkü marşlar, ritim ve melodi örgüsüyle kalbin daha diri çarpmasıyla ilgilidir. Bu durumda sorunun muhatabı sorulan kadar sorunun sahibidir de.

    Yani ‘nerede o eski sen?’ diye soruyu adresine iade etmek geçer içimden.

    Yukarıdaki ifade bir soru değil de sitem içeriyorsa ve soranın kendisini de içine alarak halimizden yakınmak anlamını taşıyorsa şayet, benim cevabım biraz uzun olacak ama şöyledir sevgili okuyucu:

    Eskiler elbette bizim için özel ve kıymetli. Onları diri tutup paylaşmayı sürdürelim. Ama eski lezzetleri tazeleyebilmek adına yeni şeyler de söylemeye çalışalım. Mazimizden gocunmadan yeni zamanlara bir şeyler söyleyebilmeliyiz. Aksi halde sözgelimi ceddimiz Dede Efendi’nin, Itri’nin ya da Koca Sinan’ın eserleriyle övünmekten ibaret bir sanat yolculuğu bizi mazur kılmaz. Onlar, zamanlarının en seçkin eserleriyle bir medeniyetin tanıkları oldular. Oysa sanatın ve sanatçının kendi zamanına belgeler düşürmesi gerekli. Bu sorumluluğu dedelerimize havale etmek haksızlık olur. Yaşadığımız onca bireysel ve toplumsal travmaya rağmen, düşe kalka da olsa üretebilen ya da üretme sancısı çeken arayışlar çıkmalı içimizden.“

    Ömer Hocam, ezgileri gibi kalemi de güzel. Bir tatlı kitap okudum. Ömer Hoca ile birebir muhabbet edermiş gibi kaleme almış konularını, biraz hayatından biraz yaşadıklarından biraz birikimlerinden. Her vaazın ardına o vaazla ilgili bir de komik diyaloglar eklemiş. Gerçekten gülerek düşünerek okunacak tatlı bir kitap. Buyrunuz :)
  • Bunca kelâm durup dururken gelmez ya bir insana. Bir yerden bir şey inince bir yerden bir şey taşar.
  • 148 syf.
    ·Puan vermedi
    Nesnelerin ve olayların tanımını yapmak her zaman kolay olmadı. Varlığı ifade etmek de öyle. Bazen bir olguyu betimlemek için olgunun kendisini seçeriz ve bazen de etrafını çizer olgunun tanımını yaparız. Bu şu yok demek aslında. Öyle bir şey ki şu olmadığını ve şundan mahrum olduğunu bilin demek çok güzel olabilir. Çünkü tanım size bırakılır. Tanımlamayı yapmanız bu olmayanları çıkarmakla mümkün olur.
    Eşya ile ilişkilerimiz ise bir çok parametreye bağlıdır. Eşyanın doğasına yapıldığı yere bulunduğu yere sizin bilgi birikimine bağlıdır. Herkesin aynı eşya ile kurduğu bağ kendine özgüdür aslında. Bir kartpostal ile, bir anıt ile, bir dürbün ile bağımız bize özel bize aittir.
    “İnsan, nesneleri hep bütün çevreleriyle birlikte görür ve alışkanlığın etkisiyle, bu çevre içersinde ne anlam taşıyorsa, o olarak yorumlar. Buna karşılık nesneler bir kez bu çevrenin dışına çıktıklarında, anlaşılmaz ve korkutucu bir nitelik kazanırlar; durum, dünyanın yaratılışını izleyen ilk günde de, yani meydana gelenler henüz birbirlerine alışmazdan önce, böyle olmuş olmalıdır. Bunun gibi, camın parlak yalnızlığı içersinde de her şey daha bir belirginleşip büyür, özellikle de daha özgün, daha gizemli bir görünüm alır. Bir erkek silüetini güzel örf ve adetler doğrultusunda taçlandıran, ayakları yere basan, güçlü bir erkekle bütünleşen, bedenin, dahası ruhun bir parçası olan bir şapka, dürbünle bakan kişi onun çevresiyle olan romantik bağlarını koparıp, bunların yerine doğru optik bağlantıları kurduğunda, hemen o anda neredeyse bir tür delilik olup çıkar... Yine etkilerinden koparılıp, dürbünün mercekleri ardına hapsedildiklerinde, sevimli bir diş gıcırdaması korkutucu bir manzaraya, öfke ifadesi ise çocukça bir komediye dönüşür. Gerek giysilerimizle, gerekse alışkanlıklarımızla aramızda karmaşık ve ahlaki denebilecek bir ilişki bulunmaktadır; bu ilişki doğrultusunda, taşıdıkları anlama ilişkin ne varsa onlara ödünç veririz sonra da verdiklerimizi, faizlerinin faizleriyle birlikte, onlardan ödünç alırız; bu nedenle, bu kredi ilişkisine son verdiğimiz anda hemen iflas tehlikesiyle karşılaşırız.”

    Nesnelerle olan bağlardan çıkan bir çok aldım verdim oyunu bizim hayal dünyamızı planlarımızı oluşturur. Elbette geçmiş bir çok bağlamda bizi bu gelinen noktada yani bu aldım verdim oyununda etkiler. Yazar nesne ile olan ilişkiyi bu kopuk kopuk alıntılar manzumesinde betimlemiş. Kendine özgü bir dil ve anlatımla. Kendine özgü diyorum çünkü bakış açısı biraz daha derin ve farklı. Evi ev yapan kapıya bile farklı bakmış:

    “Ev ortadan kalkınca, kapıların varlığı artık düşünülebilir mi? Çağımızın yaratabildiği tek özgün kapı, otellerin ve büyük mağazaların döner camlı kapıları.”

    Yazarın bu kendine özgü örgüsel dünyasına kısa bir göz atıp çıkıyorsunuz. Zamanın geçişini algılıyor ve zamanla nelerin değişmeden kaldığını görüyorsunuz. Ve elbette zaman denilen kavramın göreceliği dışında ölçülebilirliğini de sorguluyorsunuz.

    “Örneğin bir duvarda yirmi saat asılıysa ve ansızın bu saatlere bakarsanız, her sarkaç ayrı bir konumdadır; hepsi aynı zamanda eş zamanlıdır, hem de değildir ve gerçek zaman, aralarından bir yerden akıp gider.”

    Gözlemsel yeteneğimiz ne olursa olsun yazarın gözlemsel çıkarımları karşısında bir kez daha durup düşünmeye ihtiyaç duyuyorsunuz. Görmenin türlü halleri içinde seçip çıkarmanın ve bunlardan çıkarımlarda bulunmanın her yolunu değilse bile pek çok yolunu göstermiş yazar.
    Keyifli okumalar!
  • "Sosyopatlar empati yoksunuyken,kurbanları empatiyle dolup taşıyorsa,o halde bu iki insan tipi birbiri için biçilmiş kaftandı....Öte yandan empatiyi bölüşemezdiniz....Bende zaten fazla var,birazını sana vereyim,demek gibi bir şey mümkün değildi....Hem zaten sosyopatların daha sonradan empati edinmeleri gibi bir şey de söz konusu olamazdı..."