• Önce taslak ;
    Nasıl özet çıkarılır sorusunun harika bir şekilde yanıtını barındıran bir dizayna sahip.
    -Kitap isminden de anlaşılacağı üzre 50 Fikirden oluşturuluyor kapağından ise ilk bakışta anlamazsak ta sonradan düşününce çok anlamlı bir seçimin olduğuna kanaat getirebileceğimiz bir görselden oluşuyor. (konserve domates çorbası ) (her şey hazır sana sadece içmek kalıyor)
    - Açıklama görsel ve değerli sanatçıların değerli sözleri ile birlikte her başlık toplam 4 sayfadan meydana getiriliyor.
    -Bu başlık altında bilgilendirme , tanıtım yapıldıktan sonra her fikrin ilk iki sayfasında anlatılan akımın oluşum tarihinden ve mekanından önemli gelişmelerin alt yazısı geçiliyor.
    Çünkü;
    (oluşturulan fikir bir nebze etkilendiğin ortam ve geçirdiğin zamana mahkumdur bence)
    -akımı oluşturanlar ve o tarzda çizilen resimlerin eklentisi bulunuyor ayrıca ufakta bir yorum yapılıyor.
    -Ve Fikrin özü diyerek tek cümle ile özetin özeti sunuluyor..

    İçerik ;
    geçmişini bilmeden geleceğini inşa edemezsin gibi ifadeleri genç iken yaşlıların kendilerini çok önemsedikleri için böyle afili laflar ettiğini zannediyordum.
    bu kitapta bana tam olarak o lafın öğretisi oldu.
    Nasılı şöyle;

    - Özellikle Görsel Sanat ile ilgilenenlerin dikkatini çekmesi gereken bir eser . Çizilen Resimler , Çekilen Fotoğraflar , Yapılan Heykellerin tarzının özü nereye dayanıyor , ve ya oluşturduğunu zannettiğin tarzının , daha önce hangi sanatçılarla aynı duyguların ortak bir noktaya vardığını hissedebileceğimiz bir bilgi birikimi..
    -yani çizdiğin, çektiğin ,yaptığın, düşündüğün, hissettiğin şeyin yalnızca kendine ait olduğunu zannediyorsun ama..

    -Kitapta yani geçmişimizde Sanatçıların bir şeyi yıkma ve ya bir şeyi yaratma düşüncesinin savunuşu en çok dikkatimi çeken nokta..
    oluşturulan akımlar, her ne kadar öncekini tamamen reddetseler bile bunları çok anlamlı bir şekilde önemini azaltıp değersizleştiyorlar ve yok ediyorlarmış..
    yani:
    onların Tuvalleri üzerine kendi fırçaları ile seçtikleri renge boyayarak kendilerini var ediyorlar..
  • 355 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Sürekli gözüme çarpan ve Pulitzer ödüllü olması tercih sebeplerimden olan kitap hakkında, yazarın tek kitabı olması ve taslak halindeki diğer projesinin sonradan yayınlanmış olması ayrıntılardan aklımda kalan.

    Anlatımın süslenmemesi, hızlı ve akıcı bir akış, karakterlerin birkaç isim etrafında kurgulanması, kitabı zihninizde rahatca görmenizi sağlıyor. Bu karakterler iyi, iyi ve önyargılı, kötü, kötü ve zararlı olarak ayrılabilir. Tabi bu kısımda olayların tadı için, iyilerin az ve güçsüz olması, mücadelede tarafımızın iyi olmasını sağlarken, gerçekte-düşüncede dürüst fakat uygulamada çekimser kalınması ayrı bir bilinmez ve genel sorunlardan.


    İlk sayfadan itibaren çocuk gözüyle anlatım ve çocuk saflığıyla karşılaşıyorsunuz. Sona kadar da bu durum devam ediyor. Bu çocuk tarafsız olması hasebiyle, ilerleyen sayfalarda olayları karşılamada size güç kaynağı olacak. Kendi hayatınızda çocukluğunuzu anımsayıp, o günlerin ne kadar çabuk geçtiğini düşündürecek belkide. Şu dünyayı çocuklar yönetmeli derken sayfaları çevirdiğinizi de görebilirsiniz.


    Genel anlamda tek çizgi halinde geçen olaylar, kitabın yarısından sonra ivme kazanıyor. Allt yapıyı güçlendirmek, sonradan vurgu sağlanacak ayrıntıları kuvvetlendirmek için, uzun süre durağan bir anlatımın olması düşünülmüş. İyilerin dürüstlüğü ve kötülerin normal gibi görülen önyargıları çarpışarak, klasik halde yaşanılan masum ve iyilerin, güçlü ve anlaşılmazlara nasıl ezildiğini anlatılmış. Köle, zenci, melez, kanbağı, şu-bu giller gibi, insanların tercih edemedikleri -sözüm ona- değerleri yüzünden hayatlarının çekilmez olması durumu gerçekte de yaşanılmıştı. Şimdi bile bu şekilde keskin olmasa bile, - bazen bizim de katkılarımızla- adı değişik üstünlük çabalarını görmek mümkün.

    Yapılanların bu anlatıcı çocuk saflığında bize de sorulacak olması şüphesi, cevaben bilmeden yaptım üçkâğıdı veya diğer bahaneler masum olduğumuzu ispat eder mi?
  • 148 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10·
    Farklı bir kitap olmuş. Taslak halinde oluşturduğu eserlerin bazılarına yer verilmiş. Bazıları tamamlanamamış. Ama yine de okumayalısınız. İlk önce okunacak eser bu değildir. ama fikir edindikten sonra görüşlerine vakıf olduktan sonra bence yaşadıkları göz önüne alınarak okunacak eserdir. Şair yönü dikkatimi çekti gelişmeye Konya hapishanesine konulduğu zaman başlamış. ondan önceki kurbağalar ile ilgili yazdığı şiirleri pek beğenmedim açıkçası. Nazım'ın da söylediği gibi gerçekten şiire yeteneği pek fazla yok sanırsam ama hapishanede yaşadığı acılarla içinden iyi bir şair çıkmış diyebilirim. Kitaptaki dizler baya etkileyiciydi. Ama düz yazı hikayeciliği ve roman yazması daha ileri seviyede. Ufak çapta bir resim yeteneği varmış bunu da görmüş olduk :) yazdığı makaleler gerçekten sürekli sürekli okunup anlatılmaya değerdir. Kadınlarla ilgili düşünceleri beni çok etkiledi. 1932'de bulunduğu güzel temenni (Memleketimizin kadın ve erkeklerini, biri diğerini sürükleyen veya taşıyan değil el ele ve aynı tempoda yürüyen iki mahluk olacakları günün uzak olmamasını dilerim . (17/10/1932 - Konya) ) hala gerçekleşmemiş olması o zamanlarda bile ne kadar aydın görüşlü güzel düşünen bir insan olduğu kanati uyandırdı bende. makaleleri için bile alıp okumaya değerdir.
  • 148 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Sabahattin Ali özgürlüğüne kavuşacağını düşündüğü yola çıkarken okumak için yanına aldığı bir kaç kitap, bir kaç parça kıyafet, umudu, kafasında ise geride bıraktığı can’ı Aliye’si, ruhu Filiz’i ve çantasında tamamlamayı düşündüğü bir çok hikayesi vardı.
    İşte bu kitabı; yıllar sonra sandığından çıkan notlardan derlenmiş bir kitap. Kızı Filiz Ali yıllar sonra sandıkta kalan belgeleri ve notları 1997’de Nükhet Esen’e götürüyor. Nükhet Esen, Zeynep Uysal, Engin Kılıç, Olcay Akyıldız bu yazıları okuyup düzenliyorlar .
    Edebi dili pek iyi olmayan, bölük pörçük, daha üzerinde çalışılması gereken, belki çoğu kullanılmayacak yazılardan oluşan derlenmiş bir kitap. Yani Kafka vakası diyebiliriz. Bunun bilincinde olmadan okuyan kimseler Ali hakkında negatif düşüncelere girebilir. Eğer bu yazıların daha taslak aşamasında olduğu bilinip bu bilinçte okunursa hiçbir sıkıntı teşkil etmez çünkü onun yazdığı her satır bizim için çok kıymetl
  • 149 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    ZAMAN AKIP GİDERKEN

    Yazarı Tatar Çölü kitabıyla tanıyıp tabiri caizse mest olmuştum. Zaman kavramını ve zamanın yan unsurlarını muhteşem bir şekilde işleyen bir kitaptı. Bu kitap ise yine benzer şekilde ilerliyor ve daha önce yazılmış, Tatar Çölü için adeta bir taslak ve ayak sesleri olmuş, haber vermiş.

    Tatar Çölü'nde mesleği askerlik olan bir adamın yıllara yayılan mücadelesi ve bekleyişi söz konusuydu. Bu kitapta ise bir orman bekçisinin hayatı benzer şekilde ve kısmen daha kısa bir zamana yayılma meselesiyle birlikte ön plana çıkıyor.

    Barnabo, kahramanımız. İtalyan yazarın, doğal olarak İtalya kırsalındaki sıradan bir insan tekinin birkaç senesini anlattığı bir uzun öykü-novella diyebiliriz, her ne kadar roman olarak geçse de bende bıraktığı izlenim bu oldu.

    Orman bekçisi olarak görev alır Barnabo, diğer birkaç bekçi arkadaşıyla beraber. Ormanda, taşrada bir genç olarak ne hisseder nasıl geçer zaman? Bunlara değiniyor yazar ve Buzzati üslubu söz konusu olunca bana göre yine çok güzel bir eser ortaya çıkıyor.

    “Dün gibi geliyor,ama duvardaki leke yavaş yavaş oluşmuş. Zaman işte böyle gelip geçiyor.”

    Monotonlukla dolu bir iştir ormandaki görevi, dağlardadır ve dağlarla arkadaştır en çok Barnabo. Doğayla iç içedir, herkes gibi değildir, hassastır ince ruhludur farklıdır. Bir cephaneliği koruma görevi de onun ve arkadaşlarının üzerindedir.Bir gün saldırıya uğrar cephanelik ve Barnabo o sırada nöbetçi arkadaşlarıyla beraber olması gerekirken başka bir yerde oyalanmıştır ve biraz geç de olsa saldırı anına yetişmiştir ama silahların patlamasıyla bir köşeye çekilir saklanır ve ortaya çıkmaz. Onu da kimse görmez fakat sonradan olaylar yatışıp arkadaşlarının yanına geldiğinde ona fena halde ters davranırlar niye bizi yalnız bıraktın diyerek. Gelip de oralarda saklandığını söyleyemez iyice rezil olmamak ve utanmamak için. Fakat içten içe kendi bildiği utanç kendisine yüktür. Bu gerçek kendisinde sır olarak kalsa da yine de işine son verilir yerinde olması gerekirken olmadığı için. İşte bu başka yerde olduğunda, dağlarda daha doğrusu oyalandığı sırada onu alıkoyan yaralı bir kargadır. Bu yaralı kargayı da ceketin cebinde getirmiştir ve işine son verilip başka bir şehre doğru giderken karganın da ondan ayrılmayıp peşinden geldiğini görür. Arkadaş olurlar kargayla. Böylece gelecek 4 yılını geçireceği kuzeninin çiftlik evine gider çalışmak için. Karga öyle bir yer tutar ki hayatında ve kitapta öyle bir motif haline gelir ki okurken anlaşılır bu ancak.

    Bir de bekçiler arasında yakın arkadaşı olan Berton vardır, 4 senelik ayrılık ardından yeniden Berton onu geri dönmesi için çağırır ve Barnabo döner. Artık cephanelik kapanmış, işlerin şekli değişmiştir. Fakat Barnabo için biraz daha farklı bir bekçilik görevi vardır, aradan geçen yıllar iş arkadaşlarının öfkesini soğutmuştur ama çok sıcak ilişkileri de kalmamıştır. Gerçi Barnabo her zaman “yalnız” bir adamdı..

    Kitapta anlatılan ufak tefek yaralanmaları da hayattaki yaralarla bağ kurarak anlatması da ayrı bir tat katmış. Mesela şöyle,

    "Barnabo şimdi de o geçen zamanı ona hatırlatan,yüksek tepelerden bir şeyleri içinde taşıyan her ne olursa olsun telaşlı ve kör bir ümitle arıyor. Baş parmağındaki yaraya bile sevgi duyuyor, zirvedeki kayalar yaralamıştı onu. Çoktan kapanmış ve kurumuş yaraya bakıyor. Bu iz hemen yok olursa çok yazık olacak. Bu yüzden yaranın iki kenarını açıyor, deriyi çekip kopartıyor ve birkaç damla kan çıkmasını sağlıyor. Yarayı yeniden açmakla geçmişe döndüğü,zamanı geri çevirdiği,hala geçmişte olduğu izlenimini yaşıyor.”

    Bir yerde de arkadaşı Berton’un yarasını sorar,

    “Barnabo ayağa kalkıyor,ne diyeceğini bilemiyor,elini uzatarak ‘yaran nasıl oldu?’ diye soruyor. Sessizlik; bulutlar güneşin önüne geçiyor.”
    Buradaki anlatım çok ilgimi çekti. Arkadaşına yarasının durumunu soruyor ama cevap alamıyor, sessizlik oluyor ve bulutun güneşi kapaması gibi adeta arkadaşı da ağzını kapıyor..

    Yine zaman hep zaman,

    “Geçen zamanı duyduğunu sandığı o gecelerden birisi.”
    “Rüzgarın sesi onlara kadar ulaşıyor. Yıllardan beri hep o saatte hep bu alışılageldik ses oluyor.Bütün orman bekçileri artık bu sesi tanıyor ve kimi zaman bir insan çığlığını andırsa da artık hiç birisi bu sese aldırış etmiyor.”
    “Belki de farkına bile varmadan Barnabo zamanın ilerleyişinde geriye sürüklenmişti.Bazı akşamlar yaşadığı o iç sıkıntısı geri dönmüştü.”
    “Barnabo kırlara,yeşil ovalara sığınmıştı ve belki de hayatını bezgin bir nafile bekleyiş içerisinde tüketmesi gerekecekti.”
    “Geldiği günden bu yana çıkınını açmamıştı. Barnabo çıkınını özellikle böyle olduğu gibi bırakmak istemişti ki, yeniden bulduğunda aradan zaman geçmemiş hayaline kapılsın. Ancak şimdi çıkını eline alınca,üzerinde biriken onca tozu görüp,kumaşının sertleştiğini hissedince,aradan geçen yılların açtığı boşluğun farkına vardı.”
    “Başka birisi olmuş gibi hissediyor,o gün nasıl o kadar alçakça davrandığını bile anlayamıyor.”
    “Zaman geçmek bilmiyor gibi görünüyor ama aslında rüzgar gibi uçup gidiyor.”
    “Ormana girmeden önce dönüp eve tekrar baktı, evin önündeki bank,duvara dayanmış bir merdiven ve gündelik hayatta kullanılan her şey bekleyişe dalmış duruyor.”

    Biraz uzattım ama buraya kadar okuyan herkese teşekkür ederim. Başta Tatar Çölü olmak üzere yazarı okumakta fayda olduğunu düşünüyorum ve okumaya devam etmek istiyorum. Herkese iyi okumalar.
  • 109 syf.
    Kafka.

    hayatı yüreğimi burkarken yazdıkları ise ruhumda sancılar oluşturur..


    Aforizmalar' her sayfa bir paragrafa denk gelecek şeklide dizayn edilerek oluşturulan bir kitap.
    Yaşamın ona öğrettiklerini bir paragraf şeklinde sunuyor ,
    bizlere ise her cümlesinde sayfalar dolu düşünmek kalıyor.
    Kendi hayatımızdan kesitlerle anlamlandırmaya çalıştığımız cümleleri Kafka'nın anladığı ve anlatmak istediklerine ulaşabilmenin yolu ise diğer kitaplarını okumaya başlayıp hayatındaki derinliklerin sebebini öğrenmekle mümkün olabilir.

    Bu yüzden inceleme olarak değilde bir taslak olarak durabilir burada.

    Ve bana göre kitaptaki en etkili Aforizma'yı buraya ekleyip , sorayım ve sonlandıraym ;

    "Kafesin biri bir kuş aramaya çıktı."

    Peki sen hangi zamanda hangi kafesin arayıp bulduğu kuş oldun ?
    ve kayboldun.
    ..
  • 904 syf.
    ·21 günde·8/10
    “Kültür ne bir yaşama gerekçesi, ne bir mazeret. Belki utanılacak bir imtiyaz… Tolstoy ve Dostoyevski böyle bir ruh haleti içindedirler: Halka dönüp, halkın içinde kaybolmak… ‘Nadim olan soylu’ Rusya’ya has bir tip…” (Cemil Meriç, Mağaradakiler, 99)

    Nadim olan soylu: Dostoyevski. Rus halkına derinden saygılı, bunu her satırında hissettiren, kendi halkından utanan tipleri yerden yere vuran bir adam. Ancak bu romanından önce bu kadar toplumsal sorunlarla dertlenmiş görmemiştim kendisini. Daha çok felsefeydi onun yazdığı, dindi, insan psikolojisiydi. Dosto’nun içine biraz Tolstoy kaçmış gibiydi bu romanda. Belki de Savaş ve Barış’ı okumuştur :)

    Dostoyevski liberal bir grup üyesi olmasından dolayı tutuklanıp sürgüne yollanmıştı. Sürgünden döndükten sonra slavcı, milliyetçi bir tavır takındı. Bu yüzden de Ecinniler’de bu tavrının etkili olduğu söylenir. Oysa anarşist etkiler görülen Suç ve Ceza’yı da bu dönemde yazmıştır.

    Ecinniler’de özellikle nihilistler yerden yere vuruluyor gibi görünse de asıl yerin dibine geçirilen kendine ait olmayan fikirleri savunanlardır. Ezbere konuşan Avrupai tiplerdir Dostoyevski’nin en çok nefret ettikleri. Bu romanda bu tiplerden bol bol bulunmakta olup her türlü dalgası da geçilmiştir yeterince…

    Dostoyevski romanlarında biraz korkutur beni, yarattığı birçok karakterde hayatından izler taşır. Ecinniler’de acıdığı için engelli bir kadınla evlenen Stravrogin, slavcı-milliyetçi olan Şatov, felsefi fikirleriyle Kirillov, hepsi de bu yönleriyle Dostoyevski’nin bizzat kendisidir. Ancak özellikle Stravrogin karakterinin yapıp ettiği iğrençliklerin Dostoyevski’nin hayatından izler taşıması fikri oldukça korkutucu…

    Onu etkileyici kılan biraz da bu özelliğidir aslında. Çünkü Dostoyevski’nin kafası karışıktır baya, yarattığı karakterler gibi. Tanrı’ya hem inanır hem inanmaz, inanmak ister ama inanamaz, inanmadığına da inanamaz. Karakterlerin duygularında ve psikolojilerinde de bu çoklu durum görülür; aynı anda hem mutlu hem de hüzünlü olabilirler, veya çok kötü işler yapmış bir adam birden bütün masumiyetiyle çıkabilir karşımıza. Zaten iyi-kötü kavramlarının varlığı da tartışmalıdır onun gözünde. Ve bütün bunlar hiç gizlenmeden, satır aralarında değil doğrudan karakterlerin diyaloglarında verilir. Bu da yapılamıyorsa bizzat kendisi yazar olarak girer araya, bak güzelim böyle böyle diye anlatıverir. Bu anlatıcının araya girme olayının Ecinniler’de rahatsız edecek düzeyde olduğunu da söylemem gerek.

    Son olarak; Ecinniler taslak haliyle kabul edilmemiştir yayıncılar tarafından, Stravrogin karakterinin yaptıkları yüzünden. Dostoyevski bu karakterin suç itiraflarının olduğu bölümü çıkarmak ve tüm romanı buna göre tekrar dizayn etmek zorunda kalmıştır. Belki de bu yüzden üslup pek tatmin edici değil. İş Kültür yayınlarından okuduğum romanın sonunda, çıkarılmak zorunda kalınan bu itiraflar bölümü ek bir bölüm olarak konulmuş. Her ne kadar bu itiraflar Stravrogin karakterine karşı bir iğrenme yaratsa da romanın ilk halinin çok daha kaliteli olduğunu düşündürdü bana.