• 125 syf.
    Nohut Oda, Melisa Kesmez'in 2019 Sait Faik hikaye armağanının sahibi olan öykü kitabı.
    Melisa Kesmez ile yolumu kesiştiren, dünya görüşüne değer verdiğim çok sevdiğim bir arkadaşım.
    Güzel bir tanışma oldu. Yaşayan, yaşatan capcanlı bir kitap okudum.

    Nohut oda, mekanlar içinde varolduğumuzda yahut onların dışında kaldığımızda neler hissettiğimizin, hissedebileceğimizin, ruhumuzun aldığı renklere göre çekilmiş fotoğrafları. Her öyküde farklı fotoğraflar yeni yüzler fakat benzer varış noktaları.

    Her ailenin ya da birlikte yaşayan insanın, aynı mekanın içinde farklı bir hayatı vardır.
    Çünkü insan ne kadar kalabalık da olsa tek başındadır. Ama o üstümüzdeki çatı bizleri topluluk halinde yaşamaya mecbur bırakır. Kimi için mecburiyet olan bu çatı kimi için dünyanın en olunası yeridir.

    Küçük bir yerdir ama bizim için dünyanın en geniş en rahat mekanıdır ora, o yaşadığımız yer. Bazen de büyük, korunaklı ve yaşam için gerekli olan her şeyle donatılmıştır ama soğuktur, kasvetlidir, bir türlü içine sığamayız. İçinde yaşanılan yerden ziyade içindekilerin o yere o eve - nasıl adlandırırsak- oraya hayat katan aslında insanlardır, nefeslerdir, anlardır, anılardır.
    İçinde yaşadığımız zamanda fark edilmeyen ya da yeteri kadar değer vermediğimiz duygular gitmek fikriyle nasıl çoğalıp yolumuzu kesiyor, anlıyoruz ki bazı şeyler gittiğimizde tükenmiyor. Gitmeden de tükenmişliği vardır bu hislerin bu bağların...

    Öykülerinde, hayattan, yaşanılması muhtemel olaylar ve durumlar var. Bunları da aynı hayattaki gibi, doğallığıyla, sade ve akıcı bir şekilde anlatıyor. Karşınızda biri var ona yaşadığınız bir olayı anlatıyormuşsunuz gibi.
    Öykülerin tümü içindeki kadın karakterlerin ağzından aktarılıyor.
    Öykülerden kısaca:

    Anneleri öldüğünde, biri geçmişle diğeri bugünle yaşayan iki kız kardeşin hikayesi var birinde. Bağlılık var o hikayede, zamana direnip geçmişle geleceği birleştiren, birbirlerini anılarıyla birlikte seven iki kadının hikayesi var.

    Birinde de kendini bulmaya çalışan bir kadın. Bir anne bir eş. Sorumluluktan ve kalmaktan yorulan, yaşamlarını etkileyen bir olayla daha önce hiç kendisi için yaşamadığını fark eden ve bu durumu değiştirip kendi imkanlarıyla tek başına varolabilme çabası içinde bir kadının hikayesi.

    Başka bir öyküde, sevdiği erkeğin zamanla farklı birine dönüştüğünü gözlemleyen bir kadının gitme isteği ve bunu karşı tarafa doğru anlatabilmek için gösterdiği sabır ve mücadele var. Kadın erkek ilişkilerinin başladığı gibi olağan bir şekilde bitebileceğini gösteren ufacık bir hikaye.

    Birinde de, babası ile ayrılıklarını onun ölümünden sonra gözden geçiren bir kadın ve onun iç hesaplaşması, kırgınlıkları ve özlemi anlatılıyor.

    Bir de iki dostun hikayesi var. Hayatın, şartların ayırdığı, biri giden diğeri kalan iki dostun hikayesini kalanın ağzından dinliyoruz. İnce bir hikaye bu da.
    Haydar Ergülen geliyor aklıma "Dostun varsa taşı güle sayarlar, akşamı güne" diyor.

    Keyifli okumalar.
  • 342 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Aşk Tüm Zamanların İçinden Geçer ve Silber serileriyle oldukça geniş bir kitlenin beğenisini kazanan Kerstin Gier ile tanışmanın mutluluğunu yaşıyorum. Çok uzun zamandır merak ettiğim ama okumaya bir türlü fırsat bulamadığım serilerden ilki olan Aşk Tüm Zamanların İçinden Geçer'e nihayet başladım. Üçlemenin ilk kitabı Yakut Kırmızı'yı iki gün gibi kısa bir sürede bitirdim ve tek kelimeyle bayıldım. Hakkında neredeyse tek bir olumsuz yorum olmadığı için, okumadan önce acaba abartılıyor mu diye düşünmüşsem de ilk kitabı bitirdikten sonra yorumların ne kadar doğru ve haklı olduğunu anladım.

    Ana karakterimiz Gwendolyn on altı yaşında olan bir lise öğrencisi. Ancak Gwendolyn sıradan bir lise öğrencisi değil, ailesinin çok çok eskiye dayanan bir sırrı var: Geçmişe yolculuk yapabilmek. Hayatı okul, dersler, en yakın arkadaşı Leslie, dedikodulardan ibaret olan Gwendolyn'un kendini bir anda eski zamanların Londra'sında bulmasıyla macera başlıyor. Zaman yolculuğu, sırlar, değerli taşlar, muhafızlarla dolu bu macerada Gwendolyn kendini zaman zaman on sekizinci yüzyılın dar korselerinin içinde , zaman zaman da sınıfta tarih öğretmenini dinlerken buluyor. Günümüzün iki Gen Taşıyıcısı Gwen ve Gideon ile zamanda yolculuk yapmaya ne dersiniz?

    Kerstin Gier için yapılan yorumlar genellikle dilinin ne kadar akıcı ve eğlenceli olduğuydu. Yakut Kırmızı'yı okumuş biri olarak bu yorumlara kesinlikle katılıyorum. Yazarın anlatımı o kadar tatlı ki, bu durum sayfaların akıp gitmesini ve tebessüm etmenizi sağlıyor. Kitabın ana teması aşk ancak bu temanın zamanda yolculuk gibi bir olayla bir araya getirilmesi oldukça hoştu. İlk aşamada karakter sayısı fazla ve olaylar biraz karışık gelse de alıştıktan sonra çok daha güzeldi. Bu seri için yapılan yorumlarda serinin daha çok on altı, on yedi yaş civarındaki okurlara hitap ettiği yazılsa da, ben bu yorumlara katılmıyorum. Bence on yedi yaşındaki bir okur da, elli yaşındaki bir okur da bu seriyi okuyabilir ve aynı lezzeti alabilir. Evet belki kitapta yer alan ana karakter henüz on altı yaşında olan bir kız ancak bu durum kitabın da bu yaş grubuna hitap ettiği anlamına gelmiyor. Şahsen ben Yakut Kırmızı'ya bayıldım. Okurken fazlasıyla keyif aldım. Benim için bir romanın iyi olup olmamasının ölçütü bitirdiğimde hangi hisleri uyandırdığıyla, okurken aldığım hazzın seviyesiyle doğru orantılıdır. Yakut Kırmızı da uyandırdığı hisler ve okurken aldığım zevk açısından on puanı hak ediyordu.

    Serinin ikinci kitabı olan Safir Mavi'yi de en kısa  zamanda okuyacağım. Onu da severek okuyacağımdan şüphem yok. Son olarak, genelde Pegasus Yayınları yüksek fiyatları nedeniyle eleştirilse de bence işlerinin hakkını veriyorlar. Serinin kutulu seti, kapakları harika. Bu seri ansiklopedi kapağı gibi olan kapakları ve ortalama bir kitabın üç sayfasına denk gelecek tek bir sayfa kalınlığı ile oldukça kaliteli bir basıma sahip. Çünkü bana göre kitap içeriği kadar tasarım da önemli. Göze hitap etmesinin de kitap için artı olduğunu düşünüyorum. Romantizm ve fantastik öğelerin bir araya geldiği Yakut Kırmızı'yı bu türden hoşlananlara tavsiye ediyorum. Keyifli okumalar...
  • 258 syf.
    ·7 günde·Beğendi·8/10
    Kuşkusuz, okunması gereken klasiklerdendir Beyaz Diş.

    Özellikle giriş kısmında insanla doğanın, ehlileştirilmiş olanla yabanıl kalmışın mücadelesi, nefes kesici bir şekilde serilir önümüze. Okuyucuyu son ana dek merak uyandırıcı, gerilimli bir takibin ortasına sürükleyen bu görkemli giriş, vahşi doğanın ortasında avcıyken av durumuna düşmüş olan insanların gözünden anlatılır; insana özgü gözü karalığın ve mücadele azminin, yavaş yavaş umutsuzluğa, çaresizliğe ve son olarak umarsızlığa nasıl dönüştüğünü benzer duyguları yoğun bir şekilde hissederek deneyimlersiniz.

    İnsanların gözünden sunulan giriş kısmı başladığı gibi hızlı bir şekilde geçip gittikten sonra, tüm ağırbaşlılığı ve dinginliğiyle vahşi yaşamın kalbinde dünyaya gelen bir canlının bu el değmemiş, yabanıl dünyayı tanıma, keşfetme ve anlamaya çalışmasına, bu sefer vahşi olanın bakış açısından, sabırla, keyifle, coşkuyla tanık oluruz. Hikayenin merkezinde artık insan değil, insanların çağlar boyunca süren ehlileştirme ve yeni evcil türler yaratma gereksinimine, hatta tutkusuna karşın, bir yanı olanca azametiyle yabanıl kalmayı başarmış vahşi bir tür vardır.

    Beyaz Diş, bu türün yavaş yavaş insan egemenliğiyle tanışıp, önce saygı, sonra nefret ve son olarak da sevgiyle bu egemenliği kabul ediş öyküsüdür aslında. Bu nedenle hikayenin baş kahramanı olup olan biten her şeye onun gözlerinden tanık olduğumuz Beyaz Diş, çocukluğundan yetişkinliğine kadar giden süreçte birbirinden tamamen ayrı üç farklı sahibin (Beyaz Diş'e göreyse insan-tanrının) gölgesinde yaşamak zorunda kalır.

    Kızılderili ilk sahibi Beyaz Diş'e ne sevgi ne de şefkat gösteriyor; buna karşın, ikisinin arasında türlerinin doğasına anlayıştan kaynaklı, karşılıklı saygıya dayanan ve yazılı olmasa da çerçevesi kalın, sert hatlarla çizilmiş bir anlaşmanın kurallarının işlediğini görüyoruz. Sevgisiz, ancak disiplinli bir ortamda büyüyen Beyaz Diş, aynı zamanda evcilleştirilmiş uzak akrabalarının kendisine duyduğu içgüdüsel nefretin de bir sonucu olarak, kalabalık içindeki yalnızlığını -kimi zaman hoş olmayan şekilde deneyimlese bile- yeni beceriler kazanmak için fırsata çeviriyor. Tabii tüm yalın nefretin, sevgisizliğin ve yer yer eziyetin, zaman içinde saygı ve itaate dönüşmesiyse kaçınılmaz. Bu can sıkıcı ama sıklıkla yeni hisler kazandıran olgunlaşma sürecinin sonunda, Beyaz Diş insanlara, diğer köpekler de Beyaz Diş'e saygı duymayı öğreniyor.

    Beyaz Diş'in ikinci sahibi, onun yabanıl ve yeteri kadar ehlileştirilmemiş doğasının farkında olmasına rağmen, bu vahşi kurdun diğer köpeklere karşı üstünlüğünü ve uzak akrabalarına duyduğu nefreti kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde kötüye kullanmaya kalkan bir beyaz oluyor. Yeni sahibinin haince planları, Beyaz Diş'i acımasız bir ölüm makinesine dönüştürüyor; kurdun içindeki belli belirsiz, saygıyla karışık teslimiyet arzusunun yok olup yerini, hiçbir şeye sevgi, saygı ve anlayış duymayan korkunç, yalın bir öfkeye bıraktığını görüyoruz.

    Beyaz Diş'i felaketin eşiğinden çekip kurtaran üçüncü ve son sahibiyse, kurdun fiziksel olduğu kadar, duygusal yaralarını da sararak ona yaşamı boyunca tanık olmadığı ve varlığını hayal bile edemeyeceği yepyeni bir dünyanın kapılarını açacaktır. Beyaz Diş, insan-tanrılara olan saygısını yeniden kazanır ve onlara güvenmeye öğrenirken, insanların kurallarına uyum sağlayarak işleri, bu kuralların dışına çıkmamak için kendi vahşi içgüdülerini bastırmaya kadar vardırır. Tabii tüm bunlar, son sahibinin Beyaz Diş'e gösterdiği şefkatin ve karşılıksız sevginin sonucudur. Yaşamı boyunca acılarla, sıkıntılarla, hem insanlara hem de kendi türüne karşı bitmek bilmeyen bir mücadeleyle yoğrulmuş olan Beyaz Diş, hiç beklemediği anda gelen bu yeni, heyecan ve mutluluk verici hislerin etkisiyle önce sersemler, sonra onu hâlâ bir kudretli bir efendi, hatta tanrı olarak görse bile, sahibiyle karşılıklı anlayışa ve bağlılığa dayanan, önüne geçilemez bir dostluk geliştirir.

    Beyaz Diş özünde, ehlileştirilen bir kurdun yaşam yolculuğudur; bu yolculuğa, insanların değil, Beyaz Diş'in bakış açısından tanık oluruz. Bu, bugün bile benzerleriyle çok fazla karşılaşma şansı bulamadığımız, zamanına göre çığır açıcı bir yazın tarzı kabul edildiği için olsa gerek, Beyaz Diş ölümsüz bir klasiktir. Ancak dikkatli ve ilgili okuyucu açısından romanın ciddi zaaflarının olabileceğini de göz önünde bulundurmak gerekir. Söz gelimi, Beyaz Diş'e gereksiz ve abartılı şefkat gösterileri yerine yabanıl doğasının hak ettiği ölçüde saygılı bir tutumla yaklaşıp karşılığında vahşi kurdun saygısını ve bağlılığını kazanan Boz Kunduz'un bilgelik üzerine inşa edilmiş temelleri sağlam bir antlaşmayı "ateş suyu" uğruna hiçe sayıp kolayca yerle bir etmesi, gerçek yaşamın getirdiklerine tezat oluşturur. Öyle ki, romanın diğer zaafları ve yanılgıları da bu noktadan sonra ortaya çıkmaktadır; yazar, yerlileri zayıf karakterli ve biçare insanlar olarak resmeder; onlar bir kurdun bakış açısına göre bile olsa, beyazlara göre zayıf ve aciz tanrılardır... Hayvanları döverek terbiye etmekten başka bir şey bilmezler, çocukları köpekleri yok yere taşlar, hatta çok acıktığı için yerdeki kırıntıları yiyen Beyaz Diş gibi hayvanları, kasap bıçağıyla kovalayabilir.

    Roman, fiziksel bozukluğu ve çirkinliği, ruhsal kötülüğün bir yansıması olarak gösterme eğilimindedir; Beyaz Diş'in ikinci sahibi Güzel Smith'te bu anlayışın vücuda ve dile geldiğini görürüz. Yazara göre, çirkin birinin düşünceleri hainlik ve kötülükle dolu olmalıdır; hikayeye kurdun gözünden baktığımız için, yazarın fiziksel aşırılıkları kötülükle özdeşleştirme yoluna bilinçli olarak gittiği sonucuna varmamız olasıdır ancak bu varsayım bile, bu konuda kolaya kaçıldığını kanıtlamaktan başka bir işe yaramaz.

    Çıkarcı ve hain Güzel Smith'in aksine, Beyaz Diş'in üçüncü sahibi Weedon Scott kötülük nedir bilmez, yüce gönüllü ve şefkat dolu bir beyazdır. Smith gibi ne idüğü belirsiz, ayak işleriyle uğraşan biri değil, asil ve varlıklı bir aileden gelen maceracı bir genç adamdır Scott. Bunun yanı sıra, Boz Kunduz ile de iki ayrı uçta duran iki farklı kişilik olarak resmedilirler. Bir taraf ne kadar katı ama zayıf karakterliyse, diğer tarafın o kadar sevgi dolu ve sağlam iradeli olduğunu görürüz. Şehirli beyaz adam becerikli, bilgili ve kudretli olduğu kadar anlayışlı ve adildir de. Yerlilerin deriden bozma çadırlarının yanında onun inşa ettiği şehirler büyük, görkemli ve gerçek anlamda tanrısaldır. Beyaz tanrının çocukları bile, bazı anlar can sıkıcı ve rahatsız edici olsalar da yerlilerin çocuklarına göre daha "katlanılabilirdir". Evet, Beyaz Diş başta her şeye sevgi dolu yeni sahibi uğruna katlanırmış gibi görünür; ama zamanla doğasına karşı gelerek sahibine olduğu kadar, sahibine ait olan diğer şeylere de (eşyalar, canlılar, insanlar) bir bağlılık geliştirip ehlileşmeye başlayacaktır.

    Sınıf ayrımcılığı ve vahşi yaşamın "ele geçirilmesi" gibi ayrıntılar modern okuyucuyu rahatsız edebilir ama elimizdeki edebi eseri zamanının ruhuna göre değerlendirmenin kaçınılmaz olması, bir yere kadar bu ayrıntıları göz ardı etmemizi ve bunu başardığımızda Beyaz Diş'i önemli bir klasik olarak kabul edip okuduğumuz bu eserden keyif almamızı sağlar.