betül semâ, bir alıntı ekledi.
22 May 18:24

Aman Allah'ım, nasıl bir sessizlik bu.
Tavuklar eşelenmeyi, köpekler havlamayı, atlar kişnemeyi bırakmış olabilir mi?
Hiçbir çocuk ağlamıyor.
Hiçbir kuş ötmüyor.
Hava donup kalmış.

Romanlar, Cahit Zarifoğlu (Sayfa 201 - Beyan Yayınları)Romanlar, Cahit Zarifoğlu (Sayfa 201 - Beyan Yayınları)
Feyza küçükkaya, bir alıntı ekledi.
 21 May 19:33 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Onların kendisine kötülük yaptığını anlayan kartal önce bu tavukları parçalama isteği duyar. Ama düşünür, onlara acımaya başlar. Belki ,diye umar ,gün gelir ,bu yalnız önünü gören ve gıdaklamaktan ,yalayıp yutmaktan başka bir şey bilmeyen tavuklar arasından kartal gibi olma yetisine sahip bir yaratık çıkar.

Dinle Küçük Adam, Wilhelm Reich (Sayfa 80)Dinle Küçük Adam, Wilhelm Reich (Sayfa 80)
Berke Can Turan, bir alıntı ekledi.
21 May 11:47 · Kitabı okuyor

"İnsanlar, gerçek hakkında, onun ikameleri hakkında bildiklerinden çok daha azını bilirdi. Amerikalı çocuklar altı bacaklı tavuklar çizerdi çünkü tavuk bagetleri altılı paketlerde satılırdı. Yetişkinler ise inek memesinden tiksinirken, karton şişelerden süt içerdi. Dünya ile ilgili deneyimleri çarpıtılmıştı ama bu sadece onların kibirini artırırdı."

Sürü, Frank Schatzing (Sayfa 223)Sürü, Frank Schatzing (Sayfa 223)
Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
12 May 04:42 · Kitabı okudu · 9/10 puan

Tavuklar kanatlarını açıp gıdaklıyor, yavrularıyla bir kuytuya kaçıyor, kadınlar avluda iplere asılmış çamaşırları toplayıp evlere koşuyorlardı. Çocuklar ve köpekler, aksine, evlerden fırlayıp sokağa çıkıyor, yağmur altında yarışıyor, bağrışıyor, yağmur şarkısını söylüyorlardı:

Yağ yağ yağmur tarlada çamur...

Toprak Ana, Cengiz AytmatovToprak Ana, Cengiz Aytmatov
Çağlar MUTLU, Büyük Uyanış'ı inceledi.
 11 May 17:23 · Kitabı okudu · 8 günde · Beğendi · 10/10 puan

Hazırlık sınıfı dediğimiz şeyin mantığı nedir? Bir ülkede gidilen okulun eğitim verdiği dili öğrenmektir. Yani anadili. Türkiye'de ne? Türkçe. Ama hazırlık sınıfında İngilizce öğretiliyor. Neden? Bu sorunun cevabı 1945-52 dönemindeki ABD ile ikili anlaşmalarda. Ben de dahil olmak üzere öğrenciler kendi vatanlarında yabancı öğrenci konumuna sokuluyor. Hazırlık sınıfını Türkiye'nin dışından gelen öğrenciler için, yani anadili Türkçe olmayan öğrenciler için koyacaksın. İşte o öğrenciler hazırlık sınıfında Türkçe öğrenecekler. "Tarzanca" değil.


Oktay Sinanoğlu her şeyi, ama her şeyi Türkçe'ye bağlıyor. Millete aşılanan aşağılık duygusunun, beynin her yerinde adeta bir pranga olduğunu düşünüyor. Ki haklı da. Yazdıklarını okuduğunuzda haklı olmadığını düşünecek hiçbir Türk vatandaşı tanımıyorum. Ya da onlar Türk değildir.

Önce kendimize sonra etrafımıza bir bakalım. Haberlerde, sokaklarda, dükkan isimlerinin olduğu tabelalarda. Her yerde İngilizce kelimeler. Neden? Çünkü seçkin (elit) bir mekan olduğu izlenimi vererek müşteriyi tavlayacak. Müşteri de kendini seçkin birisi sanacak. Asıl ezik olan onlar aslında.

Kaçımız -sayısız kelimenin İngilizce'de karşılığı bile olmayan- Türkçeyi gerçekten hakkını vererek kullanıyor? Araya İngilizce kelimeler sıkıştırmadan? "Türkçe'sini söylersem ezik damgası yerim" diye düşünüyorsunuz değil mi? Dert etmeyin. Bu kitabı okuduktan sonra Türk olduğunuz ve Türkçe konuştuğunuz için gurur duyacaksınız :)

"Tavus kuşu gibi süslenmek isteyen bir tavuk bize gülünç görünür ve deli duygusu verir. Fakat doğada böyle aptal tavuklar yoktur. Gariptir ki bu gibi haller sadece insanlarda gözlemlenmektedir. Bu gibi kişiler yabancı dillerden ne kadar çok sözcük kullanırlarsa kendilerini o kadar 'kibar ve aydın' sayarlar." - Ord. Prof. Gerhard Kessler.

Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
09 May 23:23 · Kitabı okudu · 9/10 puan

- Her gönülde bir aslan yatar, diyenlere inandım, gönülleri dolaşmaya çıktım. İçinde kediler, tavuklar, çakallar yatan; yılan, çıyan, solucan yuvalı gönüller keşfettim.

Tarihten Günümüze Espri ve Fıkralarıyla Ünlüler, İsmail ÖzcanTarihten Günümüze Espri ve Fıkralarıyla Ünlüler, İsmail Özcan
Kerim A., bir alıntı ekledi.
06 May 17:17 · Kitabı okudu · 9/10 puan

"Zincir restoranlarda sunulan tavuklara tuhaf ilaçlar verilmiş oluyor çünkü. Büyüme hormonu ve benzeri şeyler. Tavuklar, karanlık kafelere kapatılıp kimyasal maddeler içeren yemlerle büyütülüyorlar, onlara bir sürü de iğne yapılıyor, sonra da taşıyıcı bantlara asılıp makineyle boyunları patır patır kesiliyor, kanatları koparılıyor."

Karanlıktan Sonra, Haruki Murakami (Sayfa 16 - Doğan Kitap)Karanlıktan Sonra, Haruki Murakami (Sayfa 16 - Doğan Kitap)
Eireneh, bir alıntı ekledi.
03 May 10:51 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Esteban Trueba: “Çok geçmeden kır yaşantısını benimsedim. En yakın kom­şularım bile epey uzaktaydı gerçi, ne var ki ben insan içine karış­maya hevesli değildim. Yalnızlığımdan tat alıyordum, hem zaten bir dolu işim gücüm vardı. Zamanla yabanıllaşıp çıktım. Konuş­mayı unutmaya başladım, söz dağarcığım gitgide küçüldü, çok da huysuzdum artık. Kimseye hoş görünmek zorunda olmadığım için kişiliğimin kötü yönü daha da kötüleşti. Her şeye kızıyordum. Çocukların ekmek çalmak için mutfağın çevresinde dönen­diklerini görsem, avluda tavuklar şamata yapsa, mısır tarlalarını kırlangıçlar bassa tepem atıyordu. Huysuzluğum kendi canımı sı­kar olunca, kendi kendimden rahatsız olmaya başladığımda, çı­kıp ava gidiyordum.”

Ruhlar Evi, Isabel Allende (Sayfa 60 - Esteban Trueba)Ruhlar Evi, Isabel Allende (Sayfa 60 - Esteban Trueba)
Ezgi Ateş, bir alıntı ekledi.
02 May 10:13 · Kitabı okuyor

"İnsan gençliğinde canavardır, evcilleşmek bilmez canavardır ve insan yer."
"Kuzular, tavuklar ve domuz yavruları da yer ama hayır insan yemezse doymaz! Hayır doymaz!"

Zorba, Nikos Kazancakis (Sayfa 36 - Can Sanat Yayınları)Zorba, Nikos Kazancakis (Sayfa 36 - Can Sanat Yayınları)

tanrı(nın) nur(suz) yüzü
“ İnka İmparatorluğu'nun, İspanya tarafından fethi ve yağmalanmasının ardından Kızılderililer ‘El Dorado’ efsanesini yarattılar. Amazon nehrinin memba kesimlerindeki bataklıklarda bulunan bir altın diyarını.” (1)

Peki, İspanyollar ya da diğerleri neden buna inandılar ve El Dorado’ya ulaşmak için seferler düzenlediler. Mesele Hume’un dediği kadar basit mi: “Bize nakledilen her şeye inanma yönünde çarpıcı bir eğilim gösteririz, hatta günlük deneyimle ve gözlemle karşıtlık içinde olan hayaletler, büyülü şeyler ve mucizeler konusunda bile.” (2)

El Dorado her seferinde yer bile değiştirdi, asla ulaşılamayan yer olarak. Yeryüzünün sınırsız bir genişliği çağrıştırdığı zamanda ya da sınır denen mefhumun gözlenemeyenin dışına hesaplanabilir olarak atfedilemediği bir zamanda tıpkı yeryüzü gibi Amazon nehri de ucu bucağı olmayan bir sonsuzluk sayılabilirdi. Fetheden beyaz adamın karşısına dikilen bir efsane, bu kez nereye gideceğini tam olarak bilmese bile ve üstelik ne kadar gitmesi gerektiğini kestiremese bile bir kez yola çıkmış olmak daima El Dorado’ya yaklaşmış olmaktır. Tutkuyla istenen bir şeye yaklaşmış olmaktan ise ona ulaşmadan geri dönmekten mümkün olduğunca imtina edecektir.

Bu seferde gitmek daima dönmeyi de içinde barındırır, muzaffer olarak dönmek, çünkü sonsuz bir dünyada insan başladığı merkez noktasına saplanıp kalmıştır. Çünkü aslında muzafferliğinin bilineceği asıl yer başlangıçtır çünkü insan henüz var olduğu yerin dışına yayılımla hükmeden değildir. Hüküm sembolleriyle ve sembollerinin haberdar olunduğu yerlerde geçer akçedir. Hükmün bilinen olmakla eşanlam taşıdığı zaman, insani hükümler göstergelerle taşınır ya Tanrı’nın hükümleri?

Kulağını kutsal kitaba dayayıp, orada konuştuğu söylenen Tanrı konuşmayınca yere fırlatan kızıl derilinin hüküm tanımazlığı mı demeli yoksa Tanrı’nın da tıpkı tavuklar, domuzlar, kraliyet sembolleri gibi taşınabilir bir şey olduğu gerçeği mi? Tanrı henüz taşınmadı buraya iyi mi? Bütün kâinatı yaratan yüce varlıktan haberi olmadı buranın, onun buradan haberi var mıydı sahi? O bütün acziyetiyle elimize sığınmıştı, İbrahim’in elinden acziyetleri açığa çıkarılan Tanrıların yerine geçen muktedir Tanrı’nın sözü duyulmamış ve üstelik yere atılabiliyor. Gerçi Tanrı da bilmiyordu zaten buraları, Tanrı’nın habersiz kulları ya da Tanrı’dan habersiz kullar, geçelim. Ama taşıyoruz elimizde onu, bizim olmadığımız yerde bulunmaktan aciz Tanrı’yı…

Artık dünyanın sınırlı bir yer olduğu ve sonsuz olmadığı yıllarda beyazlar artık dönmemek üzere gittiler yenidünyaya, o zaman bile El Dorado henüz keşfedilmemiş olarak varlığını sürdürdü. Ancak nu kez gidenler bir hükümdara bahşetmek ya da geri dönmekten azade biçimde kendi cennetlerine koştular. Hükümsüz coğrafyaya hükümdar taşımak için değil, kendilerini taşımak ve cennetlerini inşa etmek için.

Yeni imparator Don Fernando de Guzman’ın İspanya’dan ayrılış bildirgesi ya da Kralı tahtından indiren açıklamadan her ne kadar anakaranın haberi yoksa da tıpkı taşınabilir bir Tanrı’nın varlığı gibi ancak bir hükümdarın varlığında bir hüküm söz konusu olabilir; bir yasanın varlığı, bizi hükmedenler ve hizmet edenler olarak bir arada tutan sözleşmenin varlığı.
Alışageldiğimiz yol bu bizim. Bir yasa olmak zorunda ve bizi toplum olarak bir arada tutan, yaşamımızı idame ettirmemizi mümkün kılan yasanın varlığıdır, tıpkı Tanrı gibi, o yüzden taşıyoruz onu ve asalet sembollerini de bu yüzden. Oysa yeni hükmedenimizin sesini bizden başka duyan yok, tıpkı bize hükmeden Tanrı’nın sözünü burada kimsenin duymadığı gibi. Hüküm kendisinden uzaklaşıldığı zaman gücünü yitirir ve biz en uzaktayız bu Tanrısız yerde. Taşınabilir bir Tanrı’ya sığınarak haberi olmadan eski hükümdarı tahtından indirdik. Yeni hükümdara eski usullere göre bağlılığımızı bildirdik. Bunun işe yarar bir yol olduğunu düşündük bir toplumun refahı için, yükümlülükler toplum refahını inşa ederdi. Ancak ne hükmedilecek bir zemin vardı ki suların üstünde gezinmekteydik, ne de hükmettiğimizden bir başkasının haberi vardı ve üstelik yeni kral da zar zor bulduğumuz yiyeceği tıkınırken açlıkla bekleşmekteydik. Kralın bize ne yararı var, sözleşmenin, Tanrı’nın ya da mürekkebin. Bizi bir arada tutan yasa mı yarar mı? Birbirimizin işine yaramayacaksak neden bir aradayız. Ne kolay devrilmekte tüm kutsallar üstelik yıkıldıklarına olağanüstü bir şey de olmamakta.

Yasa düşmanlarımız olduğunda işe yarayabilirdi. Bizi alt edecek düşmanlarımıza karşı yükümlülüklerimizi bilerek bir arada bulunmalıydık. Ancak düşman görünmemekte ve bizi de öldürmekte. Üstelik en sessiz zamanda gelmekte düşman bu kez, haber denen şeyin tüm biçimlerine aykırı, nerede takip edeceğimizi de bilmiyoruz ama ölüyoruz ve açız.
Artık verdiğimiz sözleri tutmayabiliriz çünkü verdiğimiz sözleri tutmamız için sözün tutunduğu bir yer ve bir şey olmalı. Ayaklarımız suyun içinde, Tanrı bizden daha aciz ve tuz daha değerli. Taşımaya çalıştığımız her şey ilerlemekten alıkoyuyor bizi. Üstelik bir kral suyun üstünde gereksiz ağırlıktır sadece, toprakta oturmalı, onu taşıyabilecek bir toprağa hükmetmeli. Burada zapt edecek bir şey yok, zapt olunmayan yerde hükümdarın işi ne? Üstelik hangi yükümlüğü verecek ki bana yerine getireyim, kafasını çevirse uzattığı kupanın suyunun nereden geldiğini görecek. Öyleyse ne önemi ar yine kafasını çevirmediği bir anda sofrasını yağma etmenin.

Nereye gidiyorduk biz? El Dorado’ya elbette…

Terk edilmiş bir şehri mülk edinmek için kargıyı o şehrin kapılarına saplamak yeterli olur mu olmaz mı? (3)

“Denize ulaşınca daha büyük bir gemi yapıp Trinidad'ı İspanyol hükümetinden almak üzere kuzeye açılacağız. Oradan, seferimize devam edip Cortez'den Meksika'yı alacağız. Ne de büyük bir hainlik olacak!
İşte o zaman, bütün Yeni İspanya elimizde olacak ve tarih yazacağız tıpkı, diğer sahne oyunları gibi.

Ben, Tanrı'nın Gazabı, kendi kızımla evlenip dünyanın göreceği en saf hanedanlığı kuracağım. Birlikte bütün kıtaya hükmedeceğiz. Ve var olacağız.

Ben Tanrı'nın Gazabı'yım! Kim benimle birlikte?” (4)