Bencil kişi kendini çok fazla değil çok az sever, hatta kendinden nefret eder. Üretici olmamasının bir belirtisi olan bu, kendinden hoşlanmama ve kendine ilgi göstermeme, onu boş ve huzursuz kılar. Böyle bir kişi mutsuzdur ve kendisine bilinç dışı engeller koyarak, ulaşamadığı doygunlukları öfkeyle, yaşamdan kopartıp almaya çabalar. Görünüşte kendisiyle fazla ilgilenmektedir, fakat aslında bu gerçek kimliğine ilgi göstermedeki beceriksizliğinin üstünü örtmek ve gidermek için yapılan başarısız deneylerdir. Freud bencil kişinin sevgiyi başkalarından alıp kendine yönlendirdiği için narsist olduğunu söylemiştir. Bencil kişilerin başkalarını sevemedikleri bir gerçektir. Fakat onlar kendilerini de sevme yetisinden yoksundurlar.
Günümüzde insanların mutluluğu "eğlenmeye" dayanmakta, eğlenmenin altındaysa "almanın", tüketmenin doygunluğu yatmaktadır. Dünya bizim açlığımızı giderecek büyük bir nesne, bir elma, bir şişe, bir memedir, biz durmadan emer, birşeyler bekler ve umarız - ve sürekli düş kırıklıklarına uğrarız. Karakterimiz değiştokuş etmek, almak, tüketmek, değiştirmek üzerine kurulmuştur. İşter ruhsal olsun ister nesnel ne varsa herşey tüketimin ve değiş tokuşun nesneleri haline gelmişlerdir.
Kendi hayatına bir anlam kazandıramadığını anlayan bir kişi bu eksikliğini, çocuklarının yaşamını değerlendirerek gidermek ister. Ne var ki kendisi başarısızlığa uğrayacağı gibi, çocuklarını da peşinden sürükler. Çünkü varlık sorunu ancak kişinin kendisi tarafından ve kendisi için çözümlenebilir, birisinin yerine başkası çözemez, anne ya da baba da başarısızlığa uğrayacaklardır. Zira bu soruna kendileri için bir çözüm bulamadıklarına göre çocukları için bulabilmeleri olanaksızdır.
İnsanlar, tüm koşullarda acıdan ve üzüntüden sakınmayı adet haline getirmişlerdir, bu bağlamda sevgi tüm çatışmaların son bulması anlamını kazanmıştır. Kendilerine, bu düşünceye inanmak için iyi bir gerekçe de bulurlar, çevrelerindeki çatışmalar taraflara hiçbir yarar sağlamamaktadır. Bunun nedeni aralarındaki "çatışma"nın aslında gerçek çatışmadan sakınmaktan başka birşey olmamasıdır. Bu çatışmalar, yapıları gereği çözülemeyen, açıklanamayan, küçük uyuşmazlıklardır. Bir şeyi örtbas etmek ya da suçu üstünden atmak için çıkarılmamış olan iki insan arasındaki gerçek çatışmalar ait oldukları içsel gerçeğin derinliklerinde yaşarlar ve yıkıcı olmazlar. Böylesi çatışmalar herşeyin açıklanmasını içerir ve sonunda her iki insanda daha bilgili ve güçlü çıkacağı bir arınmadan geçmiş olur.
Sevginin varlığının bir tek kanıtı vardır; bağlılığın derinliği, seven kişilerin her birinin ilgisindeki canlılık ve güçlülük, işte bunlardır sevginin sunduğu meyva.