• Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer.Bir gün Almanlar’ın pabucunu yalayan,ertesi gün Ingilizler’e takla atan,daha ertesi gün de Amerika’ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik.Yalnız ve yalnız bir tek milletin önünde secdeye vardık.O da kendi cefakeş milletimizdir.Meğer ne büyük günah işlemişiz. Kanunlu,kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük…Çalmadan,çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç,bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?”

    *Sabahattin Ali
  • "Bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak durumundadır. Bu bir çeşit alın yazısıdır. Bu alın yazısı da başkaları tarafından okunamazsa hem ölünür ve hem de dünya bu ölümün anlamını bilmez; bu da bir alın yazısıdır ve en acıklı olanıdır. Bir alın yazısı da ölümün anlamını bilerek, ona bu anlamı vermesini beceremeden ölmektir ki, bazı müelliflere göre bu durum daha acıklıdır. Ben ölmek istemiyorum. Yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum.

    Bu nedenle, sevgili Bilge, mutlak bir yalnızlığa mahkum edildim. (İnsanların kendilerini korumak için sonsuz düzenleri var. Durup dururken insanlara saldırdım ve onların korunma içgüdülerini geliştirdim.) Hiç kimseyi görmüyorum. Albay da artık benden çekiniyor. Ona bağırıyorum. (Bütün bunları yazarken hissediyorum ki, bu satırları okuyunca bana biraz acıyacaksın. Fakat bunlar yazı, sevgili Bilge; kötülüğüm, kelimelerin arasında kayboluyor.)"
  • 479 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Oğuz Atay için kahramanları önemliydi. Anlatmak istediği her şeyi kahramanları ile aktarmak ister okuyucusuna. Bu kahramanlar onun iç dünyasının bir yansıması gibi gelir bana. Onlar konuştukça o da kendi sorunlarını çözmek ister. Sanki kahramalar onun için bir denizdir. O denizin dalgasıyla kahramanları düşünceleri ile çırpınır. Deniz durgunken ise kahramanlarında bir durgunluk bir sessizlik vardır.

    Hayatı bir anda her şeyi yaşamak isteyen herkesin yaptığı her şeyi yapmak isteyen Hikmet Benol'un hikayesine konuk oluyoruz. Hayatı dolu dolu yaşamak ister. Herkes mutlu diye mutlu olmak ister. Herkes oraya gitti diye oraya gitmek ister. Herkes evlendi diye evlenir. Herkes sevdi diye sevmek ister. Herkes akıllı diye akıllı olmak ister. Hayatı yaşamalıydı bir çırpıda, bir anda. Ancak bu tempoda yorulduğunu hisseder. O bu dünyanın oyununa katlanamaz. Ve kendi oyununu yazmaya karar verir. Kendi oyununu yazmak için eşi Sevgi'den ayrılır ve gecekondu da yaşamaya başlar.

    Gerçeklerin peşinden gitmek için kendini gecekondu mahallesine bulduğunda düşüncenin tehlikesine tanık olmaya başlar. Gerçeğin peşinden gitmenin tehlikesini gördüğünde gerçekle oyun oynamaya karar verir. Bu oyun tehlikeli bir oyun olacaktır. Hayat da tehlikeli bir oyun değil midir?

    "Fakat, Allah kahretsin, insan anlatmak istiyor albayım; böyle budalaca bir özleme kapılıyor. Bir yandan da hiç konuşmak istemiyor. Tıpkı oyunlardaki gibi çelişik duyguların altında eziliyor. Fakat benim de sevmeğe hakkım yok mu albayım? Yok. Peki albayım. Ben de susarım o zaman. Gecekondumda oturur, anlaşılmayı beklerim. Fakat albayım, adresimi bilmeden beni nasıl bulup anlayacaklar? Sorarım size: Nasıl? Kim bilecek benim insanlardan kaçtığımı? Ben ölmek istiyorum sayın albayım, ölmek. Bir yandan da göz ucuyla ölümümün nasıl karşılanacağını seyretmek istiyorum. Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan; bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor. Küçük oyunlar istemiyorum albayım."

    Hikmet hayatın içindeki oyuna karıştığında Hikmetler ortaya çıkmaya başlar. Bu Hikmetler de nedir böyle. Hayatta karşılaştığı her durum içine başka Hikmetler yaratmıştır. Bu Hikmetler bir arada bulunabilir mi?

    Şimdi hayatınızı düşünün. Karşılaştığınız her durum karşısında aynı şekilde davranmadığınızı fark ettiniz mi? Hayattaki tehlikelere oyun şeklinde yaklaşan Hikmet kendini parçalayarak kendini hayatta tutmak için bölünen bir Hikmet. Bu bölünmeyi fark ettiğinde oyunlar da kendini gösteriyor. Kendini anlamak isterken Hikmet kendini oyunun içinde bulur.



    "Bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak durumundadır. Bu bir çeşit alın yazısıdır. Bu alın yazısı da başkaları tarafından okunamazsa hem ölünür ve hem de dünya bu ölümün anlamını bilmez; bu da bir alın yazısıdır ve en acıklı olanıdır. Bir alın yazısı da ölümün anlamını bilerek, ona bu anlamı vermesini beceremeden ölmektir ki, bazı müelliflere göre bu durum daha acıklıdır. Ben ölmek istemiyorum. Yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum.

    Bu nedenle, sevgili Bilge, mutlak bir yalnızlığa mahkum edildim. (İnsanların kendilerini korumak için sonsuz düzenleri var. Durup dururken insanlara saldırdım ve onların korunma içgüdülerini geliştirdim.) Hiç kimseyi görmüyorum. Albay da artık benden çekiniyor. Ona bağırıyorum. (Bütün bunları yazarken hissediyorum ki, bu satırları okuyunca bana biraz acıyacaksın. Fakat bunlar yazı, sevgili Bilge; kötülüğüm, kelimelerin arasında kayboluyor.)"

    Oğuz Atay'ın kahramanları yaşanırken değil öldüğünde anlaşılıyor. Sanki Oğuz Atay bir ders vermek istiyor. Yaşarken anlaşılması gereken insanların sesini duyurmak istiyor. Yaşamak isteyen insanların anlaşılmasını istiyor Tıpkı kendisinin anlaşılmasını istediği gibi. Hayatın oyunu ile o da öldükten sonra anlaşılanların yanında yer alıyor. Sanki kendi geleceğini önceden görmüş gibi karakterlerini hayat ve ölüm arasındaki o çizginin tam ortasına koymuş.

    Hikmet'in yaşamında gerçekler ve oyunlar iç içe harmanlandığında artık neyin gerçek neyin oyun olduğunu anlamaz.

    "Oyunlar, gerçeğin en güzel yorumlarıdır. Bizim gerçek dediğimiz şey de, bazı güçlükler yüzünden iyi oynanamayan oyunlardır."

    Bana göre Oğuz Atay'ı zamanı geldiğini hissettiğiniz zaman okumaya başlamanız gerekiyor. Onun yazdıklarını anlamanın en iyi yolu bana göre bu. Ben o zamanı hissettim ve başladım. Okurken kelimelerin ve düşüncelerin ahenki ile dolaştım sayfalarda.

    Hayat oyunsa bu oyunu en iyi şekilde oynayın.
  • Siyasi fikirleriyle Fransız Devrimi'ne ön ayak olan filozoflardan biri olan Jean-Jacques Rousseau'dan alıntılar:

    "bir arazinin etrafını tel örgülerle çevirip, 'bu topraklar ve üzerindeki meyveler bana ait' diyen insan, bugünkü modern toplumların kurucusu olmuştur. arazinin etrafındaki telleri söküp atarak 'o adama inanmayın, bu topraklar ve üzerindeki meyveler herkesindir' diyen adam, dünyayı nice savaşlardan, katliamlardan, kan ve göz yaşından kurtaracak olan insandır."

    ''halkın, ekmeğini kazanmak için harcadığı zamandan başka zamanı yoksa, yazık. ekmeğini sevinçle yiyebilmesi için de zamanı olması gerek. yoksa, uzun süre kazanamaz olur ekmeğini. halkın çalışmasını isteyen şu adaletli ve iyiliksever tanrı, onun dinlenmesini de ister. doğa da halkın aynı zamanda çalışmasını ve dinlenmesini, didinmesini, aynı zamanda da haz duymasını ister. çalışmaya karşı duyulan tiksinti yoksul insanları çalışıp didinmekten daha çok bunaltır.''

    jean-jacques rousseau - toplum sözleşmesi

    "insanın özgürlüğü; her şeyi yapabilmesinde değil, istemediği hiçbir şeyi yapmak zorunda olmamasındadır"

    "yasama, yürütme yargı iç içe geçmişse, özgürlükler garantide değilse, anayasa yok demektir. kuvvet kimdeyse o hakimdir."

    "hayatın çalkantısına ta çocukluğunda atılmış olan ben, bu dünyada yaşamak için yaratılmamış olduğumu ve gönlümün arzuladığı duruma asla gelemeyeceğimi deneyimlerimle erkenden öğrendim" yalnız gezerin hayalleri

    ''uygarlık zembereği boşalmış bir halk yeniden özgür olamaz.
    ey özgür uluslar, şu özdeyişi unutmayın: olmayan özgürlüğü sağlayabilirsiniz ama yitirdiğiniz özgürlüğü asla!'' toplum sözleşmesi

    “suçlunun vicdanı, suçsuzun intikamını mutlaka alır.” itiraflar

    "insanlari kotuluge yonelten sey kotu bir bicimde yonlendirilmis iyi duygulardir. hatiri sayilir bir amac ugruna beliren bu duygular, bu amaca ulasma yolunda harekete gecerken arac olarak kullanilan mesrulastirilmis bir kotulugu gormezden gelebilir. bu da daha baska kotuluklere yol acabilir. insanlarin cocukluktan itibaren iyiye, iyi bir sekilde yonlendirilmeleri gerekir. kotuluk, dogal, insana ozgu bir sey degildir. yapaydir. bu sebeple ortadan kaldirilmasi imkan dahilindedir. iyilik ise insan dogasi ile ahenkli bir butunluk icerisindedir."

    "düşüncemi belirteceğim: fakat bu çok gereksiz ve yersiz bir çaba olacak; çünkü size söyleyeceğim her şey bunları kendilerine söylememize zaten gerek olmayan kişiler tarafından duyulacak yalnızca."

    "siyaset ve ahlaki birbirinden ayiranlar, ikisinden de birsey anlamazlar"

    "kimsenin bir diğerini satın alacak kadar zengin ya da kendini satmak zorunda kalacak kadar yoksul olmadığı,küçük mülk sahiplerinden oluşan bir toplum düzeni olmalıdır."

    "parlak zeka, insanı nimetlerin tümüne kavuşturmaya yetmez"

    bir kez töreler yerleşip kör inançlar kökleşti mi, artık onları düzeltmeye çalışmak hem tehlikeli,hem boşunadır.halk,ortadan kaldırmak için bile olsa,dertlerine kimsenin dokunmasını istemez,tıpkı hekimi görünce titremeye başlayan akılsız ve ödlek hastalar gibi.
    bir ulus barbar kaldığı sürece özgürlük elde edebilir ama,uygarlık yayı gücünü kaybetti mi,özgür olamaz artık.
    artık ona gereken,kurtarıcı değil,bir efendidir.

    `yaptıklarımızı yaşamıyoruz, sadece başkalarını buna ikna ediyoruz.`

    "egitimin bireyin zihninde otorite olusturmaya degil, zihni otoritelerden yalitarak, aklin gelecekteki kullanimini saglayacak sekilde duzenlemesi gerektigini savunur. boylelikle bilgi, bireyin kullanilmasina bir arac olmayacak, bireyin kullanmasi icin bir arac olacaktir."
  • 327 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    orijinal adı not without my daughter olan kitapta Betty Mahmoody, kocası Seyit Bozorg Mahmoody 'nin iki haftalığına kendi ülkesi olan İran’a tatil için götürdüğü 4 yaşındaki kızı Mehtap Mahmoody'yi ve kendisini esir tutmasını anlatır. Seyit Bozorg Mahmoody (ya da kısaca mudi) ile birlikte tatil için geldiği İran'a yerleştiği haberini Mudi'den alır. zorlukla geçen iki yıl içinde kocası Mudi çok değişir, Betty ve kızı mehtap'a şiddet uygular. Betty ise kadınların her türlü haklarının elinden alınmış olduğu bu ülkede yasal yollardan değil de, kaçak yollardan kaçmanın mümkün olduğunu kavramıştır. En tehlikeli olan yol olan kürt diyarı ve ardından türkiye'ye girmek, oradan da konsolosluk ile irtibata geçmektir. Betty ve Mehtap, başka yol bulamayınca en tehlikeli yol üzerinden ülkeden kaçıp türkiye'ye sığınırlar ve oradan ülkeleri ABD'ye geri dönerler. Ayrıca yazdığı bu kitabını açık ve net bir biçimde "bu kitabı, babam Harold Lover'e adıyorum." diyerek babasına ithaf etmiştir.
    Kitabı okuduktan hemen sonra filmini de izledim. Kİtaptaki duygu filme de verilmiş sayılır. Film oldukça kısa tutulmuş olduğu için kitabı okumadan filmi izleyen biri ırkçılık ve ayrımcılık yapıldığı yada bir ülkeyi karalamak için çekildiği düşünülebilir ama kitapta kesinlikle ırkçılık ve ayrımcılık düşüncesi verilmeye çalışılmadığı kanaatindeyim. Çünkü Mudi’nin ailesinin bağnaz bir müslüman olduğununun altını çiziyor defalarca ve iyiliğin ve insanlığın milletlerle kategorize edemeyeceğimi öğrendim diyor yazar.
    Hani bir olay da iki tarafı da dinlemek gerekir ya. Kitabı bitirdikten sonra acaba kocası Mudi olay hakkında ne diyor nasıl yorum yapıyor diye çok merak ettim. Bir kadını ve kızını istemediği, dilini, kültürünü, dinini bilmediği bir ülkede yaşamak zorunda bırakmak bile büyük haksızlık. Son olarak Bettyi müthiş bir kurguyla, akıcı bir dille yazılmış dünya çapında milyonların okuduğu bir kitap yazarak kocasından alabileceği en büyük intikamı almış.
  • Akıllı adam her şeyden evvel ıstıraptan ve tacizden (harici sıkıntıdan) azade olmak için çabalayacak, sessizliği ve boş vakti, dolayısıyla mümkün olan en az sayıda beklenmedik ve tehlikeli karşılaşma ile birlikte sakin, mütevazı bir hayatı arayacaktır; ve böylelikle sözüm ona hemcinsleriyle çok az bir ortak tecrübeyi paylaştıktan sonra, münzeviyane bir hayatı tercih edecektir, hatta eğer büyük bir ruha sahipse büsbütün yalnızlığı seçecektir.