• Enam 98- Sizi bir tek candan yaratan O'dur. Sonra sizin için bir karar yeri, bir de emanet yeri vardır. Biz âyetlerimizi, anlayan bir toplum için apaçık beyan ettik.
  • Nisa 11- Allah size evlatlarınızın miras taksimini şöyle emrediyor: Çocuklarınızda, erkeğe iki kadın payı kadar, eğer hepsi kadın olmak üzere ikiden de fazla iseler, bunlara mirasın üçte ikisi ve eğer bir tek kadın ise o zaman ona malın yarısı vardır. Eğer ölen, ana ve baba ile birlikte çocuklar da bırakmışsa ana babanın her birine ölenin terekesinden altıda bir; şâyet ölenin çocuğu yok da, mirasçı olarak ana ve babası kalmışsa, ananın payı üçte birdir. Eğer ölenin kardeşleri varsa terekenin altıda biri ananındır ...
  • Değerli Müslümanlar … ! Kadının yüzünü örtmesi ile alakalı o kadar açık ve net deliller karşısında hala meseleyi sağa sola çekerek, günümüz meşayih ve hocalarından bazıları, “ kadının yüzünü örtmesi güzel bir şeydir ama bu farz değildir “ diyerek yüzün açılmasının caiz olacağını ileri sürmektedirler… Hatta bu konuda İcma vardır, sözleriyle de adeta bu konuyu sulandırmışlardır …

    İşte sizlere ; “ Kadının yüzünü örtmesi farz değildir ve bu konuda icma vardır “ diyenlerin ensesine tokat gibi inecek olan ehl’i ilmin sözleri …

    1 – İBNİ TEYMİYYE ... R.H

    Şeyhül islam İbni Teymiye r.h " Nur suresinin tefsiri " adlı eserinin 56. sayfasında şöyle diyor :

    " Bu da gösteriyor ki peçe ve eldiven o gün ihramlı olmayan kadınların giyimleri arasındaydı. Ve herkesçe maruftur. Böylece kadınların yüzlerini ve ellerini örtmeleri gerekir. "

    Şeyhul islam İbn-i Teymiyye r.h kadınların yabancı erkeklere karşı örtünmesi ile alakalı yine şöyle der :

    İşin özü şudur ki Allah’u Teala süsü iç ve dış süs olarak yaratmıştır. Kadın, dış süsünü mahrem kişiler ve kocasının dışındakilere gösterebilir. Hicab Ayet’inin inmesinden evvel kadınlar örtüsüz dışarı çıkarlardı. Erkekler ellerini ve yüzlerini görebiliyorlardı. Bu da o zamanlar caizdi. Yani kadınlara o zamanlar bakılıyordu.

    “ Ey peygamber ! Hanımlarına, kızlarına ve mü minlerin kadınlarına - bir ihtiyaç için dışarı çıkacakları zaman - dış örtülerini üstlerine almalarını söyle..... ”

    Ahzab : 59

    Ayeti indikten sonra kadınlar yabancı erkeklere karşı örtünmeye başladılar.

    Sonra şöyle devam eder : “ El, yüz ve ayaklar artık dışarıda kalamazlardı. Hepsi örtünecek, görünen ise sadece elbise olacaktı.”

    Fetava : 2.c. 1101.s

    Aynı cildin 117. ve 118. sayfasında ise şöyle der : “ Ellerin, yüz ve ayakların gösterilmesinin haramlığı sadece yabancı erkekler içindir. Kadınlar ve mahrem insanlar için söz konusu değildir. ”

    Söz konusu cildin 152. sayfasında ise şöyle der : “ Kadın, kanun koyucu olan Allah’ın şu iki amacını çok iyi bilmelidir.

    Birincisi : Kadın ve erkek arasındaki fark.

    İkincisi ise : Kadının örtünme zorunluluğu.

    2 – İBNU’L KAYYIM ... R.H

    Büyük ilim adamı İbnu’l-Kayyım, şunları söylemektedir : “ Kadının ihram esnasında - peçeyi çıkarması hariç - yüzünü açmasının gerektiği hakkında bir tek harf dahi nakledilmiş değildir…” Daha sonra şunları söyler : “ Esmâ’dan sabit olduğuna göre o ihramlı olduğu halde yüzünü örterdi. Âişe de şöyle demiştir : “ Binek sırtında olan erkekler yanlarımızdan geçer ve biz o sırada Peygamber s.a.v ile birlikte ihramlı halde bulunuyor idik. Binekliler bizimle aynı hizaya geldiklerinde bizden herhangi bir hanım cilbabını yüzünün üzerine örterdi. Bu kişi geçip gidince biz de yüzümüzü açardık ”

    Tehzibu’s Sünen : 2 . 350

    İbnu Cevziyye yine şöyle der : “ Arap kadınları, tıpkı cariyeler gibi yüzlerini açarlardı. Bu da erkeklerin kendilerine bakmasını teşvik ederdi. Bu yüzden Allah onlara cilbablarıyla yüzlerini örtmelerini emretti. İbni Abbas’a göre örtme şekli ise, yüzüne aşağı sarkıtıp peçelemekti. Öyle ki, sadece görebilsin diye bir tek gözü açık kalırdı.

    Teşhil : 3 - 144.

    3 – MUHAMMED EMİN ŞENKITİ... R.H

    Muhammed Emin Şenkıti tefsirinde diyor ki ; Bence, zikredilen iki kavlin en açığı İbni Mes’ud’un olanıdır. Açıktaki ziynet, bakılması adet olmayandır. Onu yabancı erkek görebilir. Ama bizim işaret etmek istediğimiz şu apaçık görüştür. Çünkü sözlerin en ihtiyatlısı fitnenin en uzak sebebine işarettir. Kadın erkek herkesin kalbinin korunması da buradadır. Yani söz götürmez şey : Kadının yüzünün asıl güzelliği olduğu ve görülmesinin de fitnenin en büyük sebebi olduğudur. Şeri kaideler de buna göredir. Yani yüzün tam korunması, asla açılmamasıdır.

    Edvaul Beyan Fi tefsirul Kur’an : 6 -198,199,200

    Şankıti r.h konuyla ilgili devam ediyor ve diyor ki : “ ... Ondan kendiliğinden açılanlar hariç, ziynetlerini göstermesinler … ” den, “ el ve yüz ” anlamı çıkaranların sözü ise ; Ayet’teki karineyle iptal edilir : Çünkü ziynet Arapçada kadının süslendiği şeydir. Ve asıl yaratılışına ilavedir. Takı ve elbiseler gibi... “ Ziynet ” kavramını, “ kadının bedeninden bir kısım ” şeklinde yormak da zahire aykırıdır. O anlama götüren bir delil olmadan böyle yormak caiz olmaz.

    Bununla şu kavli de öğrenelim ki, “ zahir ziynet, eller ve yüzdür.” İşte bu Ayet lafzının zahiri anlamına terstir. Bu da bu iddianın doğru olmadığının göstergesidir. Böyle yorum için başlı başına bir delil ister.”

    Edvaul-Beyan : 6-196,199,200.

    Şankıtı r.h ; “ Kur’an’ın delilleri, kadının tamamen örtünmesini ve yüzünü de örtmesini kurallaştırmıştır.
    Çünkü Cenab-ı Hakk : “ Ey Nebi, hanımlarına, kızlarına ve bütün mü’minlerin kadınlarına söyle cilbablarını üzerlerine bürüsünler,” buyurmuştur.

    Buna göre bir tek muhalifi olmamak kaydıyla ittifakla bütün ehl-i ilim bu Ayet’i ; görebilecek gözü hariç, bütün yüzünü örtmesi şeklinde yorumlamışlardır. Bunlardan bir kaçı ise şunlardır : İbni Mesud r.a, İbni Abbas r.a, Abidet es Selmani r.a dur, der.

    “ … İbn Abbas radıyallahu anhuma dan : isnadıyla rivayet ediyor : " Allah, müminlerin kadınlarına, bir ihtiyaçları için evlerinden çıktıklarında, başlarının üzerinden örtecekleri örtüleriyle yüzlerini örtmelerini ve sadece bir gözlerini açmalarını emretmektedir."

    Taberi : 20/325 - İbn Ebi Hatim : 10/3154 - Cessas : 3/458 - Suyuti Durru’l-Mensur : 8/209 - İbni Kesir : 6/482 - Begavi Tefsiri : 6/376

    4 – ŞEVKANİ ... R.H

    Şevkani de “ Neylül’Evtar “ da İbni Raslan’dan şunu naklediyor : “ Kadının, yüzü açık olarak çıkmaması konusunda müslümanların ittifakı vardır. “

    5 – İBNİ HACERU’L ASKALANİ ... R.H

    Hafiz İbni Hacer r.h da şunları söyler ; “ kadının mescide gitmesinin cevazı devamlıdır. Sefere ve çarşıya da çıkabilir ama erkeklerin görmemesi için peçeli olması kaydıyla…… “

    Hafiz İbni Hacer Nur 31.Ayeti tefsir ve bunun nasıl yapılacağını tasvir ederken ; “ Örtüyü başına kor, sağdan sarkıtıp sola doğru boynuna dolar. Ve bu aynı zamanda peçe olur.” diyor.

    Fethul Bari : 11/351

    6 – İBNİ CERİR ET TABERİ ... R.H

    İbni Cerir et-Taberi’nin tefsirinde zikrettiği, İbni Abbas’ın yorumu : “ Cenab-ı Hakk buyurdu ki ; “ Ey Nebi, hanımlarına, kızlarına ve tüm müminlerin kadınlarına söyle ; cilbablarını üzerlerine bürünsünler. ”

    Yani Allah Teala mü’minlerin kadınlarına ; bir ihtiyaç için evlerinden çıkarken başlarından aşağı sarkıtacakları cilbablarıyla yüzlerini örtsünler. Sadece bir gözünü açık bıraksınlar.

    Taberi. Tefsir : 22 - 46.

    7 – İBNİ KESİR ... R.H

    İbni Kesir r.h Ahzab : 53 Ayet’inin tefsirinde diyor ki : “ Allah Teala kadınlara örtüyü, yabancı kimselere karşı kullanmalarını emrettiğinde, bu perdelenmenin akrabaya karşı kullanılmasının gerekmediğini de açıklamıştır. Tıpkı Nur Suresinde “... ziynetlerini göstermesinler, kocaları, babaları, müstesna ….. ” buyruğunda olduğu gibi. Böylelikle de bu - kapanma - hükmü bütün kadınlara yaymış oldu….“

    Bu Ayet hicab Ayet’idir. Ve burada şeriatın hem ahkamı ve hem de adabı vardır.

    Tefsir : 5 - 494.

    8 – İBNİ CEVZİ ... R.H

    İbni Cevzi de şöyle diyor : “ Üzerlerine cilbablarını bürünsünler ” Ayet’inin anlamı, başlarını ve yüzlerini perdelesinler demektir.

    Zadül- mesir : 6 – 422

    9 – EBU HAYYAN … R.H

    Ebu Hayyan da şöyle açıklıyor : “ Bürünme “ , bütün bedeni içine alan bir ifadedir. “ Üzerlerine ” sözü ise, yüzlerine demektir. Çünkü cahiliye de gösterilen zaten yüz idi.

    Tefsir : 7- 250

    10 – MEVDUDİ ... R.H

    Mevdudi r.h da şöyle der : Ayeti kerimedeki “ kendiliğinden görünen hariç “ ibaresi, insanın bu ziynetin açığa çıkmasını istemesinin caiz olmadığını gösterir. Sadece istek dışı görülüverendir. Ya da, gizlenmesi gayri kabil olandır. Yani kadının elbisesini örttüyü rida gibi. Çünkü onu da saklamak imkansızdır. O da ne de olsa, kadın vücudunun üzerinde olduğu için gözü ve dikkati çeker. Ama Allah’u Teala ondan sorumlu tutmuyor. İşte Abdullah İbni Mes’ud’un açıkladığı anlam da budur. Hasani Basri ve öbürleri de bunu ifade ediyorlar. Fakat “ kendiliğinden görünen hariç ” tabiri için bazı kimseler ; adet olduğu üzere insanın açtığı şey diyor, sonra da yüzü ve elleri, üzerindeki bütün süsleri bu tabirin içine sokuyorlar.

    Yani onlara göre kadının ; yüzünü gözünü sürme ve kremle süsleyip, ellerine kına yakması ve yüzük ve bilezikler takınarak ; yüz ve elleri açık bir şekilde halk içinde gezmesi normaldir.
    Ama biz “ kendiliğinden görünen hariç ” formülünün, hangi dil kuralına göre “ insanın kendisinin açığa çıkardığı ” şey tarzında manalandırıldığını bilmek isteriz. Çünkü biz bu mana da olacağını anlayamıyoruz. Neden denilirse ; çünkü bir şeyin kendiliğinden ortaya çıkması ile insanın isteyerek açığa çıkarması arasındaki fark ortadadır. Hiç bir ferde bu gerçek kapalı değildir.

    Kur’an’daki apaçık anlam sa, ziynetin ortaya çıkarılmamasıdır. Kasıtsız ortaya çıkana ise sadece ruhsat verilmiştir. Bu ruhsatı, isteyerek açığa çıkarmaya vardırmaksa, Kur’an’a muhalefettir. Aynı zamanda, Asr-ı Saadette kadınların yüzlerini yabancı erkeklere açık olarak göstermemekte olduklarına dair sabit rivayetlere de ters olur. Ve zaten “ hicab ” emri yüzün kapanması için gelmiştir. Hayret doğrusu, Kadının elini yüzünü açıp yabancılar karşısına çıkmasını mübah görenler, el ve yüzün avret olmadığını bu konuya delil gösteriyorlar.

    Tefhimu’l Kur’an Nur suresi tefsiri

    11 – FAHRUDDİN ER RAZİ

    Fahruddin Razi ise : “ Bu Ayet, genç kadının, yabancı erkeklere karşı yüzünü örtmesinin emredildiğine açık delildir. Evden çıkarken “ örtüsünü üzerine alsın “ ifadesiyle de iffetini ortaya koymaması emrediliyor.”

    12 – ZAMAHŞERİ

    Zemahşeri : “ Cilbablarıyla üzerlerini örtsünler ” demek ; baştan aşağı bürünsünler ve onunla yüzlerini, cazibelerini perdelesinler, demektir…

    Tefsir : 3 – 560

    13 – SABUNİ

    Sabuni ise, zikri geçen Ayet’le ilgili İbni Abbas r.a nun tefsirini sunarken ; “ İşte konuyla ilgili açık nass budur. İbni Abbas’tan ulaşan bu sarih nass, yüzün örtülmesinin vucubunu ifade eder “ demektedir. Ve devam ediyor diyor ki :

    İbni Kesir’in Muhammed ibni Sirin’den rivayeti ve daha başka bir çok sahih ve açık nakiller kadının yüzünü kapatmak zorunda olduğunu anlatıyor. Peki nerede kalıyor, selef-i salihinin yolu ve şöhretli tefsir alimlerinin görüşü … ?

    Saffetüt –Tefasir : 2 – 532

    14 – MUHAMMED SALİH EL USEYMİN ... R.H

    Useymin r.h Aişe r.anha annemizden gelen Esma r.anha ile alakalı “ el ve yüz müstesna “ hadisi şerifin zayıflığından bahsettikten sonra şöyle der :

    “ Bundan dolayıdır ki bu Hadis zayıf olduğu gibi, örtünmenin vacib olduğunu ifade eden sahih Hadislere de karşı koyamaz… “

    M.Salih el-Useymin : Risaletu’l fi’l hicab 32.s

    | Tacuddin El Bayburdi
  • Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti.

    Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı.

    *Sustum... Düşündüm... Durgunlaştım... En çok 'Hüzün'dü adım... Ama; Elhamdülillah hiç Yalnız kalmadım... Yöneldim, sesimi İşiten'e ve bir Ayet düştü dilime... Ben kederimi ve hüznümü sadece Allah'a arz ederim. Yusuf Suresi 86. Ayeti*
  • Ahlak meselemiz ve Ebu Hanife
    15.12.2018
    Hilmi Demir

    Çağımızda insanımızın en çok şikâyet ettiği şeylerin başında ahlak sorunu geliyor. İslam son din, Hazreti Peygamber son peygamber, dinimiz çok güzel ama nedir bu Müslümanların hâli!.. Bir Müslüman gördüğümüzde neden, güvenemiyoruz. Mesele çok derin ve çetrefilli bir soru aslında...
    Şimdilik bu meseleyle hesaplaşmayı bir kenara bırakıyorum. Benim asıl dinlemenizi istediğim mesele başka. Neo-Mutezili akımlar ve Selefiler Müslümanların ahlaki zaaflarının nedeninin, Ehl-i sünnetin 14 asırlık iman tanımı olduğunu iddia ediyorlar. Meğer Müslümanlar amelleri imana dâhil etmedikleri, ameli imandan bir cüz kabul etmedikleri için ahlaken zayıf düşmüşler. Okuyucularımız için bu amellerin imana dâhil olmaması meselesini biraz açmak istiyorum...
    Ebu Hanife hazretlerinin formüle ettiği ve daha sonra da Ehl-i sünnet tarafından ortak bir ilke olarak kabul edilen tanıma göre iman: Kalp ile tasdik dil ile ikrardır. Diğer bir deyişle iman, bireyin ihtiyari kesin bir onayıdır. Bu tanımda ameller imana dâhil edilmemiştir. Dolayısıyla amellerin imana dâhil olmaması demek, bir kişinin günah işlese veya Allah’ın emrettiklerinden bazılarını yerine getirmese dahi Müslüman ve mümin kabul edileceği anlamına gelmektedir. Ebu Hanife hazretleri ve daha sonra onu takip eden Ehl-i sünnet amellerin imanın aslına dâhil olmadığını, dolayısıyla büyük günah işlese dahi bir Müslümanın imanının kalacağını söylemişlerdir.
    Peki, bu konuda delilleri nedir? Öncelikli delilleri Kur’ân’ın büyük günah işleyen kimseleri, mümin olarak isimlendirmeye devam etmesidir. Söz gelimi Tahrim suresi 8. âyette ve birçok benzerinde Yüce Allah “Ey müminler! Hepiniz Allah’a tövbe ediniz” buyurmaktadır. Tövbe ancak günah için istendiğinden burada müminin aynı zamanda günahkâr olduğu sonucu da zorunlu olarak ortaya çıkar. Aynı şekilde Yüce Allah Kur’ân’da zina eden, adam öldüren kimseler için de “Ey iman edenler!” hitabında bulunmaktadır. Bu ve benzeri birçok âyet Kur’ân’da Yüce Allah’ın günah işleyenleri mümin ve Müslüman olarak isimlendirdiğini göstermektedir. O hâlde Allah’ın onlar hakkında esirgemediği mümin ismini biz nasıl yasaklayabiliriz?
    Bir diğer delil de Sahabenin de bu şekilde davranmış olmasıdır. Çünkü Hazreti Ali (radıyallahü anh) Haricileri amellerinden dolayı tekfir etmemiş ve Allah Kur’ân’da büyük günah işleyen kimselere “Ey iman edenler” olarak seslendiğinden onların da mümin olduğunu söylemiştir. Ameller imana dâhil olmuş olsaydı, günahlar sebebiyle iman da zarar görür ve yokluğuna hükmedilebilirdi. Bu da tekfirin kapısını açardı. Bu nedenle Ehl-i sünnet “iman”da ihtiyari kesin onayı asıl kabul etmiş, bu onayın, tasdikin olduğu yerde imanın olduğunu, amellerin bulunmamasının kişiyi günahkâr yapacağını ama dinden çıkarmayacağını söylemiştir. Ebu Hanife’nin dediği gibi iman, ancak girdiği kapıdan çıkar. İman onay/tasdik olduğuna göre onu yok edecek şey de karşıt bir onay yani tekzip/yalanlama ve inkârdır.
    Şimdi bugün özellikle radikal gruplar, Modernistler ve Neo-Mutezililer bu tanımın amelleri önemsizleştirdiği, Müslümanları gevşekliğe, lakaytlığa sevk ettiği gibi oldukça absürd bir iddiada bulunmaktadırlar. Onlara göre bu tanımdan dolayı ahlaki açıdan düşük bir Müslüman kimliği ortaya çıkmış, Müslümanlara amellerin değersizliği öğretilmiş. Mantıkta buna “Genelleştirme Safsatası” yani A dicto secundum quid ad dictum simpliciter, denir. “Meşru müdafaa için adam öldürmek yanlış değildir” derseniz, bunlar hemen "bak, bunlar adam öldürmeyi meşru görüyor” diye bağırmaya başlarlar. Ama olsun nasıl olsa, bu kara propaganda tutmaktadır. Ehl-i sünnetin gönümüzdeki kaderi de böyle bir şeydir. Ayağı kaysa düşse sorumlusunu Ehl-i sünnet bilecek bir topluluk vardır memlekette. Neredeyse 14 yüzyıldır büyük bir Müslüman çoğunluğun inandığı itikadi ilkeyi, günümüzdeki ahlak buhranının sorumlusu olarak ilan etmek de böyle bir kafanın ürünüdür.
    Öncelikle bu iddia tarihsel vaka ile çelişmektedir. Eğer bu iddianın sahiplerinin dedikleri doğru olsa Müslüman Sünni çoğunluğun, 14 yüzyıldır ahlaken zaaf içinde olması gerekirdi ki bu iddia edilemez. Yani bu ilkeye inanan, savunan Mezhep İmamları, Sufiler, Alperenler, âlimler bugünün modernist Selefilerinden daha az mı ahlaklıydılar!.. İslam toplumu 14 yüzyıldır ahlaksız mı yaşamıştı? Biliyorum iddianın ne kadar saçma olduğunu tarihsel vaka bile ispata yetmektedir. Ama yine de biz amelleri imana dâhil olmayanların gerçekte ne demek istediğini daha iyi anlamaya çalışalım.
    Ebu Hanife ve diğer Ehl-i sünnet âlimler, amelleri imana dâhil görmeyerek, Müslümanın hayatında amellerin önemsiz olduğunu mu söylemek istemişlerdir? Elbette ki hayır, bu onların kesinlikle onaylamayacakları bir iddia olur. Tam aksine Ebu Hanife de diğer Sünni âlimler de amellerin yerine getirilmesinin önemini her zaman vurgulamışlardır. Onlara göre iman bizi ebedi cehennem azabından korur ama asla tek başına kurtuluşumuzu garanti altına almaz. İmanı elinizdeki “bir” gibi düşünün, amelleriniz o “bir”in yanına atacağınız sıfırlar gibidir. Dolayısıyla ne Ebu Hanife ne de diğer Ehl-i sünnet âlimleri asla "imanınız varsa amelleriniz olmasa da, ne gerek var amellere..." dememiştir. Ebu Hanife amelleri imanın semeresi, meyvesi olarak görür. İman toprağa dikilen fidan gibidir, ahlak ise bu fidanın yeşermesi ve meyve vermesidir. Biz meyve vermiyor diye hemen nasıl her fidanı söküp atmazsak, günahkâr Müslümana da sırtımızı dönemeyiz. Bir Müslümanın iyi, güzel ve doğru eylemler yapması için onunla ilgilenmek zorundayız.
    Dolayısıyla bu tanım amelleri önemsizleştirmek şöyle dursun aksine ameller için ne yapmamız gerektiğini de bize söylemektedir. Ehl-i sünnete göre ahlak kesbi, kazanılmış bir hâldir. Birey doğuştan ne iyi ne de kötü doğar, fıtratımız iyiliğe doğru meyillidir ama bu iyliğin ortaya çıkıp çıkmaması öğrenilmiş davranışlara ve ortama bağlıdır. Kimse doğuştan katil doğmaz. Ama kötüye meyilli olan bir birey de geri kazanılabilir; yeter ki biz ondan umudumuzu kesmeyelim. Bu ilkenin kazandırdığı en temel özellik bizi sosyal sorumluluk sahibi kılmasıdır. Hepimiz önce kendimizden sonra da çevremizden sorumluyuz. Hem iyi, güzel ve doğruyu yapmak hem de iyi, güzel ve doğrunun yapılacağı ortamları hazırlamak zorundayız. Çevre, kültür ve inşa ettiğimiz şehir bu nedenle ahlaka uygun olmalıdır.
    Bina yaparken komşusunun güneşini, gölgesini kesmeme duyarlılığını ya da kuş yollarının geçiş güzergâhlarını kapatmama sorumluluğunu, göç eden kuşların aç kalmaması için onlara kuş köşkleri yapan zarafet ve merhameti ortaya çıkaran bu Ehl-i sünnet inancıdır. İslam dünyasında sanat, estetik ve ahlak metinleri yazan âlimler ve irfan ehlinin beslendiği ruh Ehl-i sünnetin ruhudur. Osmanlı’nın büyük âlimlerinden Kınalızade Ali Çelebi, yazdığı Ahlak-ı Alâî’de teorik olarak Ehl-i sünnetin bu ilkesine dayanır. Çünkü amelleri imana dâhil etmemek, amellerin özel olarak ahlak disiplini içinde ele alınmasını gerektirir. İmanı kemâl dercesine çıkarmak ahlakla mümkün olacağından, imana dâhil edilen her eylem ahlakın bir parçası hâline getirilir. Böylece ilm-i ahlâk, ilm-i tedbîrü’l-menzil ve ilm-i siyaset ameli hikmet imanın kemalinin sonucu hâline getirilir. Böylece her iman eden zorunlu olarak ahlaklı olmaz ama her iman eden kemâl için ahlaklı olmaya gayret eder. Çünkü ahlak, olduğumuz değil olacağımız bir şeydir. Nefsin tekamülü ile imanın tekamülü birbiriyle ilişkilendirilmiş olur. İman bizi ebedi azaptan kurtarır, imanın kemâli diğer bir deyişle nefsin kemâli yani ahlaklı olmak ise bize hem bu dünya hem de ahiret saadeti sağlar.
    Görülüyor ki, günümüz Müslümanının ahlaki zaaflarının sebebi, ne Ehl-i sünnettir ne de amellere imanın dâhil olmadığı, ilkesidir. Peki nedir sebep derseniz, sanırım bunun için bir başka yazı daha yazmak gerekecek. Fakat kısaca şunu söylemeliyim ki; bugün yaşadığımız ahlak veya inanç krizi sadece bize ait değil, aslında çağ bir kriz içinde. Ralph Keyes “Hakikat Sonrası Çağ” adlı eserinde dünyanın giderek daha fazla yalan söylediğini ve yalanı sevdiğini yazıyor. Neden mi? İnanın Ehl-i sünnetten dolayı değil. Ehl-i sünneti bilen var mı ki? Ahlak sorunu tüm insanlığın hızla yayılan temel bir sorunu. Bu konuda yazan uzmanlar meselenin teknolojiden, sosyal medyaya kadar uzanan geniş bir nedenler skalası bulunduğunu söylüyor.
    Belki de bizim aklıevveller Ehl-i sünnete saldırmak için bahane aramak yerine eğitime, teknolojinin gençliği nereye savurduğuna “post truth” denilen hakikat sonrası çağa baksalar. Gençlerin internette gördükleri her yazıya hakikat gibi sarılmaları, sosyal gerçekliği sanal sitelerde aramaları ciddi bir bilgi kirliliği oluşturuyor. Hakikat dediğimiz şey anlamını yitiriyor. Geleneği olan ülkeler bu fırtınaya karşı daha dirençli kalabilirken, geleneği olmayan toplumlar ya da gelenekle bağını yitirmiş toplumlar daha kolay savruluyor. Ahlak sorunu bugün için egoistleşen, bencilleşen ve yalnızlaşan insan sorunundan bağımsız düşünülemez. Çıkarın kutsallaştırıldığı bir çağı yaşıyoruz. Kul hakkını itikadi bir mesele olarak gören Ehl-i sünnet mi, liyakatsizliği ilke yapın dedi? Ehl-i sünnete saldırmak yerine bunları konuşmanın zamanı gelmedi mi, ne dersiniz?
  • Yalnız İslâm düşünürlerinin değil, hemen hemen her çağda bütün düşünürlerin hakkında az veya çok fikir yürüttüğü insanın kaderi problemi bu gün de güncelliğini yitirmemiştir. Güncelliğini daha oldukça uzun süre, belki insan var oldukça sürdürecek gibi görünen bu mesele, çözümü zor bir mesele olarak kendini kabul ettirmiştir. Dahası, bu meselenin çözümsüzlüğünü kabul eden düşünürler olduğu gibi , onu bir sır olarak algılayanlar da olmuştur . Buna karşın, “meselenin çözülememiş olması, çözülemeyeceği anlamına gelmez” görüşünde olanlar da vardır. Bu bakış açısı, konunun ortaya konmasında geçmişten hesaplaşmaktan çekinmemek gerektiğini dile getirerek, meselenin çözümüne dair farklı fikirler önermektedir . Bize göre de kaderin bir sır olarak ya da çözülemez bir mesele gibi algılanması meselenin çözümünün önündeki en büyük engeldir. Dolayısıyla, bize düşen bu konuyu Kur’an’ın bütünlüğü içinde çözüme kavuşturmak için çaba harcamak olmalıdır.
    Her çağın tartışma konusu olan bu mesele, bugüne değin insan aklının kabul edebileceği bir çözüme kavuşmuş değildir. Bu meselenin çözümsüz kalmasının sebeplerini doğru tespit etmek, meselenin çözümü yolunda önemli bir adım olabilir. Kaderin çözüme kavuşamamış olmasının sebeplerinden biri, sorunun karmaşıklığı olsa gerektir. Sorunun makul bir izaha kavuşamamasının sebeplerinden biri de hareket noktasının doğru belirlenememiş olmasıdır diyebiliriz . O halde kader insanı ilgilendiren bir sorun olduğuna göre, makul bir izah için insandan hareket etmek zorundayız. Yine kader, insanın özgürlüğü ve sorumluğunu ilgilendirdiği için, meseleye Allah’ın ilmi açısından değil de Allah’ın adaleti ve insanın sorumluluğu açısından bakmak sorunu daha anlaşılabilir hale getirebilir . Kadere ilişkin ayetleri farklı bağlamlarını dikkate almadan okumak, bu ayetleri sadece insanın eylemlerinin Allah tarafından belirlenip belirlenmediği veya henüz varlık sahasına çıkmamış olayları Allah’ın bilip bilemeyeceği gibi dar bir alana sıkıştırmak meselenin çözüm zeminini daraltmaktadır . Öyleyse kader ve ilgili kavramları farklı bağlamlarıyla okumak gerekmektedir.
    Sözlükte, “bir şeyin sınırı, ölçüsü, miktarı ve kıymeti” anlamına gelen kader, dini bir terim olarak: “Allah’ın ezelden ebede kadar olacak şeylerin zamanı ve yerini, niteliklerini ve özelliklerini bilmesi ve takdir etmesidir” şeklinde; kaza ise, “Allah’ın ezelde takdir buyurduğu şeylerin zamanı gelince takdir ettiği şekilde onları yaratmasıdır” şeklinde tanımlanmaktadır .
    Kader ve kazanın genel kabul görmüş, sözü edilen tanımlarının Allah’ın ilim, irade ve tekvin sıfatlarından hareketle oluşturulmuş olduğunu görüyoruz. Görünen o ki, kaderin Allah’ın yukarıda sözü edilen sıfatlarıyla alakalı yorumu pek çok teolojik sorunu da beraberinde getirmektedir. Şöyle ki, eğer Allah her şeyi önceden takdir etmiş ve zamanı geldiğinde bunlar gerçekleşiyorsa, insanın sorumlu tutulması Allah’ın adaleti açısından mantıklı bir izaha nasıl kavuşabilir? Başka bir ifadeyle, şayet her şey Allah’ın takdiriyle meydana geliyorsa, yapılması emredilen şeyleri yapmadığımız ya da yapılmaması istenen şeyleri yaptığımız için neden sorumlu tutuluyoruz? Bu durumda insan sadece kendisi için yazılmış senaryoyu oynayan bir tiyatro oyuncusu durumuna düşmüyor mu? Eğer öyleyse, kendisine olumsuz rol biçilen insanın “kötü” olarak kınanması ve ahirette cehennem azabıyla cezalandırılması veyahut kendisine iyi rol biçilenin “iyi” olarak takdir görmesi ve ahirette cennet nimetleriyle ödüllendirilmesini nasıl açıklayabiliriz? Bu durumda, adam öldürenin cezalandırılması adalet anlayışıyla nasıl bağdaştırılabilir? Eğer böyle takdir edildiyse, katil bu takdirin yerine gelmesini sağlamaktan başka bir iş yapmamış olmaktadır.
    Kaderin yukarıda sözü edilen tanımı kabul edildiğinde bu tür sorulara tatmin edici bir cevap bulabilmek oldukça zor görünmektedir. Zaten yaygın kader anlayışını benimseyenlerin bu sorulara verdikleri cevaplar da meseleyi çözmek yerine daha da karmaşık hale getirmektir.
    Mesela, “Bizim kendi irademizle yaptığımız işleri Cenab-ı Hak sınırsız ilmiyle önceden bilip takdir ediyor. Yoksa o bildiği için biz onları yapmak zorunda kalmıyoruz. Esasen bizimle ilgili olarak ne takdir ettiğini de bilmiyoruz. Bir şeyi yapmaya veya yapmamaya karar verirken, hiçbir baskı hissetmeden kendi hür irademizle kabul ediyoruz.” tarzındaki yorumlarda insanın sorumluluğu kısmen izah ediliyor gibi görünse de Allah’ın adaleti açısından meselenin tatmin edici bir izaha kavuşmadığı ortadadır. Kaldı ki, kaderin Kur’an’da sahip olduğu anlam içeriği ile genel kabul görmüş kader tanımları arasında bir uzlaşmazlık hissedilmektedir. Dolayısıyla kadere ilişkin yaygın anlayışın Kur’an esas alınarak yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.
    B. KUR’AN’DA KADER VE TAKDİR KAVRAMLARI
    İman esaslarından biri olarak kabul edilen bu sorunun çözümü için hareket noktamız elbette Kur’an olmalıdır. Ancak Kur’an’da yer alan ayetleri hiçbir insanın kendi arzusuna göre anlamaya ve yorumlamaya hakkı ve yetkisi yoktur. Her insanın Kur’an’ın muhatabı olması durumu, insana onun ayetlerini istediği doğrultuda yorumlama yetkisini vermemektedir. Öyleyse Kur’an ayetlerinin doğru anlaşılabilmesi için gerekli olan ölçülere göre hareket etme zorunluluğu vardır. Kur’an’ın bir ayetini anlamak için; ayet çerçevesini, siyak-sibak çerçevesini, Kur’an’ın bütünlüğü çerçevesini, kâinattaki fizikî ve sosyal kanunlar çerçevesini ve akl-ı selim çerçevesini göz önünde bulundurmamız gerekir. Kur’an’da yer alan ayetleri bu beş esası dikkate alarak yorumlamaya çalıştığımızda, herkese göre Kur’anî doğrular yerine, Kur’an’ın kendi doğrularını ortaya koyma imkânına sahip olabiliriz .
    Bu esaslar doğrultusunda Kur’an’a müracaat ettiğimizde, kader kelimesinin, “ölçme, güç yetirme, ölçerek, takdir ederek tayin, rızkı daraltma, Allah’ın irade ettiği külli hüküm, önceden ölçüp-biçip hüküm verme” gibi anlamları içerdiğini söyleyebiliriz. Açıkça, kader kelimesinin bu anlamların dışında kendisine yüklenen anlamları sonradan kazanmış olabileceği ihtimalinden bahsetmek zorundayız . Zira Kur’an’ın birçok yerinde geçen kader kelimesi ve onun müştaklarının mihverini, “bir ölçü dahilinde tayin etmek, her şeyi belli bir ölçü ve nizama göre tanzim etmek” teşkil etmektedir denebilir. Yine, kader kelimesinin geçtiği ayetlerden hiçbirinde, insanın sorumlu olduğu fiillerinin ortaya çıkmasından önce takdir edildiği şeklinde bir anlam taşımadığını söylemek mümkündür. Kısacası, kader kelimesinin “alın yazısı” anlamına gelebilecek yorumlarının Kur’an’daki anlam içeriğiyle uyuşmadığını, kadere “alın yazısı” anlamını yüklemenin zorlama bir yorum olduğunu söyleyebiliriz. Başka bir ifadeyle, Kur’an’ın kaderle ilgili görülen ayetleri incelendiğinde, insanın yaratılmasından önce, onun nasıl hareket edeceği, ne yapacağı tarzında değişmez bir şekilde önceden yazılmış, çizilmiş, halk arasında “alın yazısı” olarak isimlendirilen bir kader anlayışının bahis konusu olmadığı görülmektedir .
    Kaldı ki, Kur’an’da Kadere İman konusu, diğer iman edilmesi gereken inanç ilkeleri içinde doğrudan yer almamaktadır. Kur’an’da iman edilmesi gereken ilkeler sıralanırken; Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve ahiret gününe iman etmek mümin olmanın esası sayılmış, bunları inkâr edenler sapıklıkla suçlanmıştır . Kader konusu Kur’an’da iman ilkeleri içinde yer almamasına rağmen, konu Allah’ın ilim, irade, kudret ve yaratma sıfatları içinde düşünülmüş ve bu bağlamda ele alınmıştır. Allah’ın söz konusu sıfatlarına inanmanın bir sonucu olarak kadere inanmak gerektiği vurgulanmıştır. Yine, Buhari’de geçen meşhur Cibrîl Hadisi’inde de kader, iman esaslarından biri olarak sayılmamıştır . Ancak, aynı hadisin Müslim ve diğer hadis kitaplarında geçen varyantlarında kadere iman da iman esasları arasında yer almıştır .
    Özetle, Kur’an’da kader ve müştaklarının geçtiği ayetler incelendiğinde şu sonuçlara ulaşmak mümkündür: Varlık âleminde yer alan her şey belli bir ölçüye göre yaratılmıştır. Yaratılmış olan âlemde söz konusu edilen bu ölçüleri tercih eden bir yaratıcının takdiri gereklidir. Bu anlamda, kader yaratılıştaki ölçü ve uyuma işaret etmektedir. Dolaysısıyla kader kavramı bugün ifade edilen yanlış anlayıştan daha farklı bir anlam içeriğine sahiptir. Yaratılıştaki ölçü, varlıkların sahip olduğu bütün kabiliyet, güç ve imkânları içerir. Varlığa bu güç ve imkânları veren Allah’tır. Hiçbir şey Allah’ın yaratılıştaki takdir ettiği sınırın dışına çıkamaz. Evrenin yaratılışı da insanın yaratılışı da kaderdir. Her şey Allah’ın koyduğu biyolojik, fizikî ve sosyal kanunlara göre hareket etmektedir. Allah’ın evrendeki uyumu sağlamak için koyduğu yasalara “sünnetullah” denir.
    C. İNSANIN KADERLE İLGİLİ BAZI ÖZELLİKLERİ
    Kader konusundaki tartışma, Allah’ın kâinatı belli ölçülere ve belli bir düzene göre yaratmasında değil, işlediği fiillerinde lehte ve aleyhte sorumlu tutulan insanın bu yaptıklarının Allah tarafından ezelde tayin ve tespit edilip edilmediğinde yoğunlaşmaktadır. Eğer kader “bu kâinattaki ilâhî kanunlardır” şeklinde anlaşılmış olsaydı bu hususta hiçbir tartışma olmayabilirdi. Kâinattaki düzenlemeyi insan fiillerine de teşmil edince, insan hürriyeti tartışmalı hale gelmektedir . Hâlbuki insan akıl sahibi, düşünebilen, hür ve sorumlu bir varlık olması bakımından diğer yaratılmışlardan ayrılmaktadır.
    Daha önce Kur’an’ın kaderle ilgili görülen ayetleri incelendiğinde, insanın yaratılmasından önce, onun nasıl hareket edeceği, ne yapacağı tarzında değişmez bir şekilde önceden yazılmış, çizilmiş, bir kader anlayışının bahis konusu edilmediğini ifade etmiştik. Bununla birlikte, Kur’an’da insanın kaderini bir tespit ve tayin olarak anlayanların dayandıkları bazı ayetler yer almaktadır. Bu ayetler, farklı bağlamlarıyla ve Kur’an bütünlüğü içerisinde ele alınmadığı için cebrî bir anlayışa kaynaklık edecek şekilde sunulmaktadır. Ancak Kur’an’ın anlaşılmasına dair ilkeler takip edildiğinde kaderle ilişkilendirilen ve hatta cebrî anlayışa kaynak yapılan ayetlerin hiç de öyle olmadıkları görülecektir. Bağlamları dikkate alınarak ve Kur’an’ın anlaşılmasına dair ilkeler takip edilerek okunduğunda ilgili ayetlerin “bir kısmının insanı ahlâkî davranışa yönlendiren bir içerik taşıdığı; bir kısmının insanın varoluşsal kaygılarını öne çıkardığı ve evrendeki yerini hatırlattığı; bir kısmının epistemolojik bir tartışmanın fitilini ateşlediği; bir kısmının estetik endişelere tercüman olduğu; bir kısmının ise Allah karşısında insanın evrende tuttuğu yerin göreceliğine dikkat çektiği” tespitleri yapılabilir. Şimdi cebrî anlayışa dayanak yapılan bazı ayetleri farklı bağlamlarıyla ele almaya çalışalım.
    “Âlemlerin rabbi dilemedikçe sizler bir şey dileyemezsiniz” mealindeki ayetler, kaderin “alın yazısı” şeklinde anlaşılmasına dayanak yapılmıştır. Hâlbuki bu ayeti, “eğer Allah size dileme imkânı vermeseydi, insanın dileme hürriyeti olamazdı” şeklinde anlamak, Kur’an’ın bütünlüğüne daha uygun görünmektedir. Nitekim ayetin siyak-sibakı bu yorumu doğrular niteliktedir: “Ey insanlar nereye gidiyorsunuz? Kur’an, ancak aranızda doğru yola girmeyi dileyene ve âlemlere bir öğüttür, Âlemlerin rabbi Allah dilemedikçe sizler bir şey dileyemezsiniz.” Görüldüğü gibi burada ifade edilen husus, insana dileme hürriyetinin Allah tarafından verilmiş olmasıdır .
    Yine daha önce belirttiğimiz ilkeler çerçevesinde, Kur’an’ın bütünlüğünü esas aldığımızda yaygın anlayışın kendi görüşlerine bu ayeti dayanak yapmasının temelsiz olduğu görülecektir. Mesela Allah’ın dilemesine cebrî anlam yükleyen müşriklerin gerekçelerini Allah kabul etmemiştir. Allah puta tapanların “Allah dileseydi babalarımız ve biz puta tapmaz ve hiçbir şeyi haram kılmazdık” demelerini ciddiye almamış; “…siz ancak zanna uyuyorsunuz ve sadece tahminde bulunuyorsunuz” buyurarak reddetmiştir.
    Ayrıca, “Ey Muhammed! Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı. Öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın” buyrulmaktadır. Öyleyse, buradan hareketle diyebiliriz ki, Allah insana, dileme yani irade hürriyeti vermiştir. Kaldı ki, insana irade hürriyeti verilmemiş olsaydı insanın neden eylemlerinden sorumlu tutulduğunu izah edemezdik. Öyleyse denilebilir ki “…Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin…” mealindeki ayet, insana dileme hürriyetinin verildiğini ortaya koymaktadır. Zira insan için sorumluluk esas ise hürriyet de esas olmalıdır . Kur’an, bu ayetle, en hayatî mesele olan iki temel kategorinin, yani iman ve inkarın bütünüyle insanın iradesine bağlı olduğunu ilan ediyorsa, buradan diğer bütün alt kategorilerin de insanın iradesi ve seçimine bağlı olduğu sonucunu çıkarabiliriz .
    İnsanın fiillerinin önceden tespit ve tayin edildiğine delil olarak gösterilen ayetlerden biri de şu şekildedir: “Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, kitapta bulunmasın. Doğrusu bu Allah’a kolaydır.” Bu ayette geçen “kitap”ın ne anlama geldiğini kavrayabilmemiz için, kitap kelimesinin geçtiği başka ayetlere de bakmamız gerekmektedir . Mesela En’am Suresi 59. Ayette: “…yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır” buyrulmaktadır. Buradaki “yaş ve kuru her şeyin bir kitapta olması” onların varlık alanı değil, varlık alanında tâbi olacakları kanunlar, kurallar olsa gerektir .
    Söz konusu ayetteki “kitap”tan kastın varlığın ve hayatın tâbi oldukları kanunlar şeklinde anlaşılması gerektiğini şu örmekten hareketle izah etmeye çalışalım: Grip virüsüne maruz kalan bir insanın grip olması varlığın ve hayatın kanunudur. Kitapta yazılı olan uygun ortamı bulduğunda grip virüsünüm yayılması ve ulaştığı insanı, tâbi olduğu biyolojik kanunlar sebebiyle, hasta etmesidir. Yoksa kitapta yazılı olan o şahsın o anda grip olacağının önceden belirlenmişliği, alın yazısı değildir. Şayet öyle olsaydı koruyucu sağlık tedbirleri almamızın bir anlamı olmazdı. Yine yeteri kadar derslerine çalışmayan öğrencinin sınavlarda başarısız olması, Allah’ın önceden onu bu şekilde belirlemiş olmasının değil, koyduğu sosyal kanunların bir neticesidir. Kaldı ki “Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle işlediklerinizden ötürüdür” ayeti de, insanın başına gelen musibetten insanın sorumlu olduğunu belirtmektedir. Eğer insanın başına gelen musibet önceden takdir edilmiş olsaydı, bundan insanın sorumlu tutulması anlamsız olurdu.
    Görüldüğü gibi, insanın başına gelen şeylerin onun elinde olduğu ve bu konuda insanın sorumlu tutulduğu yolundaki Kur’an vurgusu o kadar açıktır ki, cebir düşüncesini, ya da alın yazısı şeklinde anlaşılabilecek kader anlayışını temellendirmek için Kur’an metnini ve ifadelerini bir hayli zorlamak gerekir.
    Öyleyse evrende yer alan her bir varlığın bir ölçüsü, bir kaderi olduğu gibi, yaratılmış bir varlık olarak insanın da kendine özgü bir kaderi ve uymak zorunda olduğu ölçüler ve sınırlar vardır. İnsan aklı olan, sorumlu ve özgür bir varlık olduğuna göre, insanın kaderi sorunu onun bu özellikleri dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Yapıp ettiklerinden sorumlu tutulan insanın bu özellikleri göz önünde bulundurulduğunda onun kaderi “iyilik ve kötülük işleyecek tarzda yaratılmış ve kendisine akıl ve irade verilmiş olmasıdır.” Akbulut’un da dediği gibi, “insanın gayesi Allah tarafından belirlenmiş olsa da, bu hedefin gerçekleştirilmesini Allah insana bırakmıştır. İnsan aklı, iradesi ve elde edeceği bilgilerle bu gayeyi gerçekleştirebilecek bir imkâna sahiptir. Bu amacı gerçekleştirip gerçekleştirmemekte insan serbest bırakılmıştır. Bu hürriyet insana Allah tarafından verilmiştir. İnsan Allah tarafından yaratılmış ve fakat onun tarafından kurulmamıştır.”
    Sonuç olarak, insanın kaderinin “şans”, “kısmet” ya da “alın yazısı” şeklinde yorumlanması insanın hürriyetini ve sorumluluğunu anlamsız hale getirdiği gibi, onun emirle belirlenmiş, dışına çıkamayacağı bir kalıp içine yerleştirilmesi anlamına gelecektir. Neticede, her ne takdir edilmişse onun olması gerektiği sonucuna ulaşılır ki, böylece insan, hayat düzenine bütün bütün yabancılaşarak gerek hal-i hazırdaki vaktini gerekse geleceğini iyi ya da kötüye götüremez. Bu da, İkbal’in deyimiyle, kaçınılmaz sonu beklemekle aynı anlamı taşımaktadır. Bu anlayış aynı zamanda insanın yeteneklerinin körelmesi anlamına gelecektir ki, bunun topluma yansımaları olumsuz olacaktır. Nitekim toplumsal alanda yaşadığımız pek çok sorunun gerisinde yaygın kader anlayışının olduğunu söyleyebiliriz. “Ne takdir edilmişse o olur” anlayışı her alanda önceden tedbir almaya engel olduğu gibi sorumluluk bilincini zayıflatmış, insanımızı tembelliğe sevk etmiştir.
    D. KADERLE İLGİLİ BAZI MESELELER
    Kader söz konusu olduğunda onunla ilişkili olan, hayır ve şer, rızık, ecel ve ömür, hastalık ve sağlık, başarı ve başarısızlık, hidayet ve dalalet, tevekkül gibi kavramlar da tartışılmaktadır.
    1. Hayır ve Şer (İyilik-Kötülük Problemi)
    Kader söz konusu olduğunda gündeme gelen en önemli meselelerden biri “kötülük” problemidir. Kötülük problemiyle ilgili derin tartışmalara girmek niyetinde değiliz. Görünen o ki, tartışmanın çıkış sebebi, insan sorumluluğunun esas alınmayıp, bu konuda Allah’ın takdirinden hareket edilmesi, bunun da yanlış anlaşılmasıdır. Allah’ın insanı iyilik ya da kötülük yapabilecek yetenekte yaratması, Allah’ın iyiliği ve kötülüğü yaratması olarak değerlendirilmiştir. Oysa Allah iyiliğin de kötülüğün de kanunlarını koymuş, iyiliğe gidecek yolu insana tavsiye etmiştir. Kâinat nötrdür. Dolayısıyla iyi veya kötü dış âlemde var olan şeyler değil, insan davranışlarının ölçüleridir .
    İyilik ve kötülüğü Allah mı yaratmaktadır? Bu sorunun cevabı Allah’ın kudretinden hareketle çözüme kavuşturulmaya çalışıldığında bazı teolojik sorular gündeme gelmektedir. Her şeyin yaratıcısı Allah ise kötülüğün yaratıcısı da Allah mıdır? Kaldı ki, âlemde pek çok kötülük vardır. Allah kötülüğü önlemek istiyor da buna gücü mü yetmiyor. Yoksa Allah, gücü yettiği halde kötülüğü önlemek mi istemiyor? gibi sorular ateistlerin fikir planında en büyük dayanakları olmuştur. Allah’ın ilim, kudret, irade ve iyilik sıfatlarını aynı kuvvetle savunmaya çalışan her sistem çelişkiye düşüyor görünmektedir. Yukarıdaki sorulara tutarlı bir cevap verebilmek için hareket noktamızı çok iyi tespit etmemiz gerekmektedir. Önce iyilik ve kötülüğü yaratmanın mı yoksa iyiliği ve veya kötülüğü yapabilecek kabiliyette bir varlığı yaratmanın mı daha büyük bir kudret gerektirdiğini ortaya koymamız gerekmektedir. Elbette her iyiliği de kötülüğü de yapabilecek bir varlık yaratmak daha büyük bir kudretin işidir. O halde Allah insanı nötr olarak yaratmıştır. İyilik ve kötülük insanın hür iradesiyle gerçekleştirdiği eylemler neticesinde ortaya çıkmaktadır . İmtihanın gereği de budur. İnsanın kaderi, daha önce de belirttiğimiz gibi, onun iyilik ve kötülüğü yapabilecek bir yetenekte yaratılmış olmasıdır.
    Allah tarafından belirlenmiş kanunlar çerçevesinde dünyanın pek çok yerinde deprem, sel, salgın hastalık, yangın ve fırtına gibi felaketler meydana gelmektedir. Bu felaketlerde pek çok insan hayatını kaybetmektedir. Bütün bunlar şerdir. Ancak burada belirtmeliyiz ki, bu olayların şer olmasında insan sorumluluğunun büyük payı vardır. Dere yataklarının imara açılması ya da deprem yönetmeliğine uyulmadan yapılan binalar felakete davetiye çıkaracaktır. Öldüren deprem değil, depreme dayanıksız yapılan binalardır. Bu durumda o binayı yapan müteahhit, mimar, mühendis, gerekli denetimleri yapmayan, gerekli yasal düzenlemeleri oluşturmayan ilgili kurumlar böyle bir kötülüğün müsebbibidirler ve Allah katında sorumludurlar. Kısacası gerekli tedbirler alınmış olsaydı, ilgili kişi ve kurumlar üzerine düşen sorumluluğu hakkıyla yerine getirmiş olsaydı deprem bir şer olmayabilirdi. Öyleyse şer ya da kötülük problemi üzerinde tartışırken insanın, aklı ve iradesi olan aynı zamanda da sorumlu bir varlık olmasını göz ardı etmememiz gerekmektedir.
    2.Rızık
    Sözlükte, “nasip, pay, nimet ve bağış” gibi anlamlara gelen rızık, bir terim olarak: “Allah’ın yiyip, içmek ve faydalanmak üzere bütün canlılara sağladığı imkânlar, lütfettiği nimetler” şeklinde tarif edilebilir.
    Kur’an’da, “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın…” denilerek rızkı verenin Allah olduğu vurgulanmakta; “…yeryüzünde dağılın ve Allah’ın lütfünden nasibinizi arayın…” denilerek de rızkın temin edilmesinde insanın çabasına işaret edilmektedir . Aynı şekilde, insan için kendi çalışmasından başka bir şeyin olmadığını dile getiren ayetlerde, rızkını elde etmede insanın gayretine vurgu yapılmaktadır .
    Allah, yeryüzünde herkese yetecek kadar imkânlar yaratmıştır. Bu imkânlardan faydalanmak herkesin hakkıdır. Fakat herhangi bir çaba olmaksızın bu imkânlardan faydalanmak mümkün değildir. Öyleyse insanların geçim noktasında sıkıntı çekmelerinde kendi tutumları önemlidir. Çalışmadan, herhangi bir gayret göstermeden rızık temini mümkün değildir.
    Fakat kabul etmek gerekir ki, bazen insan ne kadar çaba gösterirse göstersin rızkını temin etmede zorluklar çekebilmektedir. Bazen coğrafya ve iklimden kaynaklanan sebeplerle, bazen de insandan kaynaklanan sebeplerle açlık ve fakirlik gibi problemlerle karşı karşıya kalıyoruz. Esasında açlık ve fakirlik probleminin gerisinde yanlış kader anlayışı ve adalet, yardımlaşma, dayanışma, paylaşma gibi erdemlerden yoksunluk yer almaktadır.
    Allah Teâlâ bütün canlılar için sayısız nimetler yaratmış, bu nimetlerin paylaşılması gerektiğini vurgulamıştır. Servetin sadece zenginler arasında dolaşarak tekelleşmemesini kınayan Kur’an, zenginliğin bir imtihan olduğunu belirtmiştir. Bu şekilde zenginlere ayrı bir sorumluluk yükleyen Kur’an, başkalarına yardımda bulunmayı ve infâk etmeyi imanın bir gereği olarak görmüş, bu yüzden de nimetleri paylaşmamayı bir hak gaspı olarak görmüştür . Dolayısıyla, gerekli şartları taşıdığı halde zekât ve sadaka gibi yükümlülüklerini yerine getirmeyenler fakirin hakkını gasp etmektedirler.
    Nimetlerin paylaşılması konusundaki Kur’an’ın emir ve tavsiyelerinden hareketle açlık ve fakirliğin bir kader olmadığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla, rızkın Allah’tan olduğuna inanan mümin, elde ettiği nimetlerden fakirin de hakkı olduğunu bilir ve bunu paylaşırsa, toplumsal sorumluluğunu yerine getirdiği gibi, Allah’ın nimetlerine karşı şükür borcunu da ifa etmiş olacaktır. Böylesine bir anlayış, açlıktan ölen insanların olduğu dünyada yaşama gibi bir utancın ortadan kalkmasına oldukça önemli katkı sağlayacak bir anlayıştır.
    3. Ecel ve Ömür
    Allah her canlı için doğal bir yaşam süresi belirlemiştir. İnsan için de belirlenmiş bir yaşam süresi vardır. Bu yaşam süresi dolduğunda her insan ölümü tadacaktır. Ölüm karşı çıkılması mümkün olmayan bir gerçektir. İnsan için dünya hayatı sürelidir. Bu gerçek herkes tarafından kabul edilmektedir. İnsanın ömrüyle ilgili tartışma, bu süre ne kadardır? Bu süre nasıl sona ermektedir? Her insan için bu süre farklı mıdır? Öldürülen kişi eceliyle mi ölmektedir yoksa ecelini doldurmadan mı ölmektedir? Eceliyle öldüyse katilin suçu nedir? gibi sorular üzerinde yoğunlaşmaktadır.
    Kur’an, sadece insan için değil, milletler için, güneş ve ay için, yer ve gök arasında bulunan her bir şey için belli bir ecel belirlendiğini ifade etmektedir. Kısacası ecel kavramı, her şeyin vakti ve süresi belirlenmiş olduğunu ifade etmek için kullanılan bir kavramdır.
    Kur’an’da ecel ile ilgili ayetler incelendiğinde, Allah’ın her bir insan için ayrı ayrı değil de insan cinsi için bir ecel belirlemiş olduğu anlaşılmaktadır. Buradan hareketle diyebiliriz ki ecel, “dünyaya gelen her insanın yaşaması gereken süre yani tabii ömür” şeklinde tarif edilebilir. Başka bir tanımla ecel; “kurallarla düzenlenmiş muhtemel yaşam süresidir.” Bu tanımlardan hareketle, insan normal şartlarda sağlıklı ve yeterli beslendiği, koruyucu tedbirleri aldığı, yine yaşam süresini olumsuz yönde etkileyen dış tesirlerden korunduğu takdirde doğal ömrünü tamamlama imkânına sahiptir sonucunu çıkarabiliriz. Nitekim doğal yaşam süresini olumsuz etkileyen tesirlerin en aza indirildiği gelişmiş toplumlarda insanların daha uzun süre yaşadığı, buna karşın yeterli beslenme ve sağlık şartlarının oluşturulmadığı toplumlarda da insanların daha kısa bir ömre sahip olduğu görülmektedir . Bu tecrübe göz önünde bulundurulduğunda, “Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle işlediklerinizden dolayıdır.” mealindeki ayet daha iyi anlaşılmış olacaktır. Bu ayete göre insanın başına gelen felaketlerden kendisinin sorumlu tutulduğu ortaya çıkmaktadır.
    Buna karşın, ecel problemini araştırma konusu yapan Okumuş’un da belirttiği gibi, Müslüman kültüründe ecel için söylenen “değişmezlik” kanunu ömür için de söylenmekle birlikte, canlılık süresince kaybedilen ve kazanılan “yeni güçlerin” de birer kader olması gerektiği kanaatine varılmıştır. Yani insanı ölüme götüren hastalık, trafik, iş ya da ev kazaları da birer takdir olarak görülmüştür. Bu anlayış atasözlerimize; “ölüm geldi cihana baş ağrısı bahane” şeklinde yansımıştır. Hâlbuki ilâhî kader olarak anlaşılması gereken şey ölüm olayının mutlaklığıdır. Nitekim Kur’an, peygamberler de dahil hiç kimseye ebedilik verilmediğini, her nefsin mutlaka ölümü tadacağını, insan için nerede olursa olsun ölümün kaçınılmaz bir son olduğunu açık bir şekilde vurgulamaktadır . Ancak insan için ölümü tayin eden ve onun için bir son hazırlayan Allah, bunun icrasının şartlarını da insan davranışlarına bağlamıştır . İnsanın kendisi ya da bir başkasının ihmal ve kusurundan meydana gelen ölümünün sorumlusu Allah değildir. Bu konudaki sorumluluk insana aittir.
    Kur’an-ı Kerim’de yer alan şu ayet oldukça dikkat çekicidir: “Yaşayan bir varlığa daha çok ömür verilmesi de onun ömründen biraz azaltılması da mutlaka bir kitapta yazılıdır.” Buradaki “kitapta yazılı” olan şey “Allah’ın yeryüzünde koyduğu ölçüler” şeklinde anlaşılacak olursa; insanın kaliteli bir yaşam sürmesi ve Rabbi tarafından kendisine verilen ömrü tamamlayabilmesi için, başka bir ifadeyle ömrünü uzatan şartları oluşturması için Allah’ın yeryüzünde koyduğu ölçüleri dikkate alması gerekir. Bu ayetin bir insanın ömrünün uzun ya da kısa olduğu önceden belirlenmiştir şeklinde anlaşılmaması gerekir.
    4. Hidayet ve Dalalet
    Sözlüklerde hidayet, “istenilene ulaştıracak şeye işaret etmek” şeklinde tanımlanmaktadır. Başka bir tanımla hidayet “doğru yol”, hidayete ermek ise “doğru yolu bulmak” anlamına gelmektedir. Dalalet, “yanlış yol”, dalalete düşmek ise, “yoldan çıkmak, şaşırmak, kaybolmak, sapıklık veya sapkınlık” anlamlarına gelmektedir.
    İnsanı iyilik ve kötülüğü yapabilecek tarzda yaratmış olan Allah, doğru ya da yanlış yola yönelmeyi insanın tercihine bırakmıştır. Yine Allah Teâlâ peygamberler ve kitaplar vasıtasıyla insanlara doğru ve yanlış yolu göstermiş, doğruyu yanlıştan ayırt edebilmesi için ona akıl nimetini bahşetmiştir. Öyleyse bu özellikleriyle insan hidayet ya da dalaleti kendisi tercih etmekte ve bu tercihinden dolayı sorumlu tutulmaktadır.
    Kur’an’a göre, insanın hidayete erememesi ya da dalalete düşmesinin sebebi, Allah’ın yapılmasını yasakladığı davranışları ısrarlı bir şekilde sergilemesidir. Yalan, iftira, küfür ve günah olarak belirtilen davranışları alışkanlık haline getiren kişide buna uygun bir karakter oluşmaya başlar. Bundan sonra insan gittiği yolun yanlışlığını anlayamaz ve artık geri dönemez hale gelebilir. Buradan hareketle, Kur’an’daki “kalbin mühürlenmesi” ifadesini insanın artık doğruları ve gerçekleri göremez hale gelmesi şeklinde anlayabiliriz. “…Allah kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek yoktur.” ayetini de bu çerçevede değerlendirdiğimizde, hidayete ulaşma ya da dalalete düşme konusunda insanın aklı, tercihi ve iradesini daha net ortaya koymuş oluruz.
    5. Tevekkül
    Sözlükte, “güvenmek, dayanmak ve işi başkasına havale etmek” gibi anlamlara gelen tevekkül dinî bir terim olarak, “kişinin gerçekleştirmek istediği iş konusunda, gerekli her türlü tedbiri aldıktan, elinden gelen her şeyi yaptıktan, insanî planda yapacak bir şey kalmadıktan sonra Allah’a güvenip dayanması ve ondan yardım beklemesidir.”
    İman ile ilgili bölümde, iman kelimesinin kök anlamlarından birinin “güven” olduğunu ifade etmiştik. Bu anlamda “mümin” hem güven veren hem de “Allah’a güvenen” kimsedir. Hiç kimsenin Allah kadar güvene layık olmadığının bilinciyle mümin, yaptığı ya da yapacağı işlerde Allah’a güvenip dayanır. Bu güven insanı kötü işler yapmaktan alıkoyduğu gibi, zor anlarında ona ümit ve teselli olmaktadır. Ayrıca gerekli tedbirleri aldıktan sonra, Allah’ın insanları bütün kötülüklerden koruyacağına inanan insan dünya hayatında da başarılı olur. Nitekim Allah kendisine inanıp güvenerek gerekli gayreti ve çalışmayı gösteren insanı hiçbir zaman yalnız ve çaresiz bırakmamıştır.
    Tevekkül anlayışında esas olan, öncelikle insanın elinden gelen her türlü çabayı göstermesi ve gerekli tedbirleri alması; ayrıca Allah’ın doğaya koyduğu kanunlar ve ölçüler doğrultusunda hareket etmesidir. Bu esas göz önünde bulundurulduğunda tevekkül konusundaki yanlış anlayışlar önlenecektir. Hiçbir tedbir almadan ve elinden geleni yapmadan Allah’a tevekkül etmek İslâm’ın sorumluluk anlayışıyla asla bağdaşmaz. Hal böyleyken, Altıntaş’ın da tespit ettiği gibi, Müslüman kültüründe yerleşmiş olan insan davranışlarının önceden belirlenmişliği anlayışı tevekkül meselesinin de gerçek anlamından koparılmasına sebep olmuştur. Kader ve tevekkülün yanlış telakkisi sosyal hayatta pek çok olumsuzluğu beraberinde getirmiştir. Yazgıcı tevekkül anlayışı, toplumu uyuşukluğa, tembelliğe sevketmiş, bu durum da gitgide ahlâkî bozulmuşluğu ve istismarları beraberinde getirmiştir .
    Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy yazgıcı kader ve tevekkül anlayışını şu şekilde eleştirmektedir:
    “Kadermiş!” öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru;
    Belânı istedin, Allah da verdi…Doğrusu bu.
    Taleb nasılsa, tabi’î, netice öyle çıkar,
    Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimali var mı?
    “Çalış!” dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun,
    Onun hesabına bir çok hurafe uydurdun!
    Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,
    Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!

    Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,
    Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!
    Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,
    Birer birer oku tekmîl edince defterini;
    Bütün o işleri rabbim görür; vazîfesidir...
    Yükün hafifledi... Sen şimdi doğru kahveye gir!
    Çoluk çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak...
    Hudâ vekîl-i umûrun değil mi? Keyfine bak!
    Onun hazîne-i in'âmı kendi veznendir!
    Havâle et ne kadar masrafın olursa... Verir!
    Silâhı kullanan Allah, hudûdu bekleyen O;
    Levâzımın bitivermiş, değil mi? Ekleyen O!
    Çekip kumandası altında ordu ordu melek,
    Senin hesâbına küffârı hâk-sâr edecek!
    Başın sıkıldı mı, kâfî senin o nazlı sesin:
    "Yetiş!" de, kendisi gelsin, ya Hızr'ı göndersin!
    Evinde hastalanan varsa, borcudur: bakacak;
    Şifâ hazînesi derhal oluk oluk akacak.
    Demek ki: her şeyin Allah... Yanaşman, ırgadın o;
    Çoluk çocuk O'na âid; lalan, bacın, dadın O;
    Vekîl-i harcın O; kâhyan, müdîr-i veznen O;
    Alış seninse de, mesûl olan verişten O;
    Denizde cenk olacakmış... Gemin O, kaptanın O;
    Ya ordu lâzım imiş... Askerin, kumandanın O;
    Köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı O;
    Tabîb-i âile, eczâcı... Hepsi hâsılı o.
    Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!
    Biraz da saygı gerektir... Ne saygısızlık bu!
    Hudâ'yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ;
    Utanmadan da tevekkül diyor bu cürete... Ha?
    ………
    Sarılmadan en ufak bir işte esbaba,
    Muvaffakiyete imkân bulur musun acaba?
    Hamâkatin aşıyor hadd-i i’tidâli, yeter!
    Ekilmeden biçilen tarla nerde var? Göster!
    “Kader” senin dediğin yolda şeriata bühtandır;
    Tevekkülün hele, hüsran içinde hüsrandır.
    Kader ferâiz-i imana dahil…Âmennâ…
    Fakat yok onda senin sapmış olduğun ma’na.
    Kader: Şerâiti mevcud olup da meydanda,
    Zuhûra gelmesidir mümkinâtın a’yânda .
    Bu noktada, yazgıcı tevekkül anlayışına Hz. Ömer’in tepkisini dile getirmek, meselenin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayabilir. Bir gün Hz. Ömer arkadaşlarıyla birlikte Şam'a gitmek üzere yola çıkar. Câbiye denilen yere geldiklerinde Şam'da veba ve taun hastalığının ölüm saçtığı haberi kendilerine ulaşır. Orada bulunanlardan bir gurup "Allah 'a tevekkül ederek girelim, Allah bizi bu bulaşıcı hastalıktan korur. Sonra Allah’ın kaderinden kaçamayız" deyince Hz. Ömer buna şiddetle tepki gösterir. “Veba salgınının bulunduğu Şam'a girmeden geri dönmeyi emrettiğinde; “Allah’ın kaderinden mi kaçıyoruz ya Ömer?” şeklinde bir tepkiyle karşılaşır. Bunun üzerine Hz. Ömer “evet, Allah’ın kaderinden kaçıp, yine Allah’ın bir başka kaderine sığınıyoruz” diyerek karşılık verir.
    Görüldüğü gibi Hz. Ömer, ilâhî takdir doktrininden yola çıkmamış, insanî davranışlardan hareketle tedbir almayı öncelemiştir. Çünkü kader, olsa olsa insanın sorumlu tutulmadığı alanlarda olabilir. Sorumlu olduğu alanlarda birey ve toplumlar kendi kaderlerini belirleme hakkına sahiptirler .