• Deizm tartışmaların odağını Prof.Dr.ihsan Fazlıoğlu’nun açıklamaları ve Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün raporu oluşturuyor. Öncelikle İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nden Prof.İhsan Fazlıoğlu, “15 Temmuz’dan bu yana üniversitedeki odama 17 başörtülü ateist öğrenci geldi” diyerek başörtülü üniversite öğrencileri arasında ateizmin yayıldığına dikkat çekerek meselenin önemine vurgu yapmıştı. Daha sonrasında ise Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü, imam hatiplerde görev yapan 50 din ve meslek dersi öğretmenini bir araya getirip “Gençlik ve İnanç” konulu bir çalıştay düzenlemiş. Bu çalıştayda, hocalara “İmam hatip gençliği ne âlemde” diye sorulmuş. Hocalar da karşılığında şu cevapları vermişler: “Mesela, imam hatiplerdeki din dersi öğretmenlerinin dinî bilgilerinin yetersiz olduğunu, çocukların derslerde sorduğu kimi sorular, donanımsızlık sebebiyle cevapsız kalıyor” demişler. Eğitim kalitesinin düşüklüğünden tutun Milli Eğitim Bakanlığı’nın hazırladığı din dersi kitaplarının yetersizliğine kadar bir yığın konuda şikayetlerini sunmuşlar. Bunlara ilaveten “imam hatiplerdeki din ve bilimin çeliştiği düşüncesini besleyecek bazı dinî anlatımların öğrencilerde inanç problemlerine yol açtığını”, “İslam’ı anlatan kişiler arasında yaşanan tartışmalar ve sunulan dinî bilgilerdeki çelişkiler sebebiyle gençlerin din tasavvuru zedeleniyor” dedikten sonra “Bazı imam hatipli öğrenciler, tüm bunların sonucu olarak deizme kayıyor” tespitini yapmışlar.
    Hem Prof.Dr.İhsan Fazlıoğlu’nun açıklamaları hem Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün raporu özellikle dindar ailelerin çocukları arsında görülen dinden kopuşun gerçekliğin gösteren bulgulardır. Laik eğitim sisteminde iyi bir din eğitimi alamadıkları ve kafalarındaki sorulara ilişkin doyuru cevap bulamadıkları bir gerçek. İmam Hatiplerde okutulan kitaplardaki dinle ilgili çelişkiler, TV’lere çıkan yerli oryantalist-modernist ilahiyatçıların topluma dinle ilgili yaptıkları tutarsız açıklamalar ve Diyanet İşlerini Başkanlığı’nın halkı din hususunda sağlam ve doğru bilgilendirmemesi gençler dini algısını olumsuz etkiliyor, ve de böylelikle yaraya merhem olmaktan çok, yaraya tuz basılmış olunuyor. Tüm bunları hesaba katarsak her kafadan bir ses işiten ergen ve gençler adeta neye inanacaklarını şaşırmış durumdalar. Sen sağlam arı duru sudan beslemezsen başkaları ona çoktan kirli içirmeye çalışırlar, sonra avucumuzdan sabun gibi kayarlarsa vebali büyük olur.
    Gençlerimize sahip çıkmazsak yarın öbür gün ya şiddeti ilke alarak selefi-cihadcı (radikal) gibi olup herkesi tekfir eder, ya mezhepsiz bir mealci-tarihselci (modern) olup gelmiş geçmiş tüm alimleri beğenmeyip kendini mutlak müçtehit görerek aklına ve çağa uyduramadığı dini hükümleri inkar eder, yada diyalogcu, laik-seküler islamcı (ılımlı) olup dini vicdanına hapsederek dinsizler gibi yaşayıp yaptıklarına takiyye süsü verir. Dini ve geçmişte yaşamış alimleri tenkit etme öyle bir aşamaya gelmiş ki, bugün gelinen noktada çok acı bir tabloya şahit oluyoruz. Kuran’a abdestsiz dokunulabileceğini savunan ilahiyat talebesinin kendi kutsalına saygısı kalmamış, ibadet etmekten ayakları şişen selef alimlerini beğenmeyen ilahiyat talebesi sabah namazına kalkamıyor, ciltler dolusu eserler yazan İmam Buhari’yi, İmam Şafi’yi, İmam Gazali’yi ve daha nicelerini beğenmeyen ilahiyat talebeleri sözüm ona eline bir kitap alıp okumaktan acizler, Osmanlı’yı eleştiren, haremlik-selamlığa dikkat etmeden gittiği kızlı–erkekli sohbet bittikten sonra hocasıyla selfie çektirmek için can atan modern ve ılımlı bayan ilahiyat talebesi yabancı erkek görmesin diye kameraya arkasını dönen Osmanlı kadınını anlayamaz.
    Gündemdeki hararetli tartışmalara yakından bakılırsa, fikriyatı sekülarizm olan deizm dini Emperyalizmin keşif kolu olan Oryantalizm ve Siyonist Vatikan’ın Ilımlı İslam projesiyle beraber yürütülüyor. Buna bir örnek yurt dışından bir örnek de yurt içinden verebiliriz. Yurt dışı örneği RAND Corporation araştırma kuruluşuna ait. 2003 yılında CIA’ye ve Pentagon’a bağlı çalışan araştırma kuruluşu RAND Corporation tarafından hazırlanan ‘Sivil Demokratik İslâm:Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler’ adlı raporda, ‘Türk İslâm’ı’, ‘Alman İslâm’ı’, ‘Arap İslâm’ı’, ‘Mısır İslâm’ı’, ‘Köktendinciler’, ‘Gelenekçiler’, ‘Modernist Müslümanlar’ ve ‘IIımlı İslâm’ gibi farklı türden islami anlayışları kategorik ayrıştırmaya tabi tutması Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) bir taktiğidir. Nitekim ABD ve müttefiki olan NATO ülkelerinin işgal ettikleri Ortadoğu haritasında, etnik ve dini (mezhebi) gruplara bölerek yeni uluslar, yeni dinler ve yeni mezhepler inşa edilmesi için bir stratejidir (Yıldırım Canoğlu, 21.Yüzyıl Haçlı Savaşlarında yeni Bir Tuzak:Ilımlı İslâm Cumhuriyeti, Umran Dergisi, Sayı:117, 2004, S:15-25). Yurt içindeki örnekse bizim yerli oryantalistlere ait. Yerli oryantalistlerin yaptığı iki çalışma dikkate şayan biri Diyanet İşleri eski başkanı Ali Bardakoğlu öncülüğünde yönetimi Diyanet tarafından oluşturulan Türkiye Diyanet Vakfı’na bağlı 29 Mayıs Üniversitesi bünyesinde Kur’an Araştırmalar Merkezi (Kuramer)’nin kurulması ve diğeri de Diyanetin Ankara’da organize ettiği “Uluslararası Avrupa Birliği Şûrası”na kendileri gibi oryantalist görüşlüleri çağırıp toplantı yapmaları. KURAMER batılı müsteşrik W. Montgomery WATT’ın yazdığı “Hz.Muhammed Mekke’de” kitabı yayına sunmuş, daha çok müslüman okusun da bu fikirlerden zehirlensin diye! İlginç tarafı çağırdıkları kişi Hamid Ebu Zeyd isimli Mısırlı bir teolog da katılmıştı. Tebliğlerin aynı yıl kitap hâline de getirildiği bu toplantıda Ebu Zeyd’in şu ifadelerine (c.I, s.441-442) dikkat kesilelim: “İlahiyata ve felsefeye başvurarak Kur’an’a, Sünnet’e ve İslâmî düşünceye eleştirel bir şekilde yaklaşmayı düşünmemiz gerekir. Bence sahip olduğumuz Kur’an düşüncesi, Kur’an’ın Allah’ın sözleri olduğudur. Ancak bu yeniden mercek altına alınmalıdır. Biliyoruz ki, bu okunabilir bir metindir. Geometrik işaretler, bilmediğimiz işaretler barındırmaz. Yani yeniden gözden geçirilebilecek bir metindir. Kur’an bir sözlü iletim döneminden seçti. Tarih boyunca simdi okuduğumuz Kur’an gelişti. Hicret’e kadar Kur’an’ın yazılı ve sözlü hâlini kısıtlamaya çalıştılar. Okuduklarımızın Kur’an geleneğine dayandığını söylediler… Daha sonra savunmasını yaparken, sonsuz Kur’an denen kavramı buldular. Bunlara artık bir son verilmeli. Peygamberin kim olduğu, sadece Kur’an’ı alan ve ifşâ eden bir amil mi olduğu sorusu. Ya Peygamber de değildiyse? Gerçekten burada yazan sözlerin Allah’ın sözleri, tarihi anlatan sözler mi olduğu sorusu. Arapça ve Arap kültürüne hitaben. Farz edin ki Peygamber Hintliydi, o zaman Hindistan kültürünün yansımalarını beklerdik…”
    Mısırlı oryantalist Ebu Zeyd’in zihniyetine göre son kitap olan Kuran Kerimin’in Allah’ın kelamı, Allah’ın sözleri olduğu şüpheli, vahyin zamanla değişikliğe uğradığı, içerisinde Arap kültüründen iktibaslar olduğu ve son peygamber Hatemul Enbiya Hz.Muhammed’in (s.a.v.) peygamberliğinin de tartışmaya açık olduğu bildiride anlatılmıştır. İşin vahim olan tarafı bildiriye kulak veren hiçbir ilahiyatçıdan (sözüm ona bunlar halka din anlatacaklar birde) tepki gelmemiştir, neden tepki versinler ki? Kendileri gibi düşünen dine tepeden bakan, dini eleştiren oryantalisti kafalı arkadaşlarını çağırmışlar. Halbuki kainatın ve içindeki herşeyin Yaratıcısı kıyamete kadar Kuran-ı Hakim’i koruyacağını, kendi koruması altında olacağına teminat vermiyor mu? “Şüphesiz Kur’an’ı biz indirdik, onu mutlaka biz koruyacağız.” (Hicr/9) İyice incelendiği zaman Ali Bardakoğlu, Hüseyin Atay, Mehmet Said Hatiboğlu, Hayri Kırbaşoğlu, İlhami Güler, Ankara İlahiyat ekolü ve daha sayamadığım nice aynı görüşte olan ilahiyat akademisyenleri müslümanların geri kalmalarının altında yatan sebebin pörsümüş din olduğu, çağ atlamak için dinin yenilenmesi gerektiği söylemini ağızlarına sakız yapmışlar.
    Ümmetin bugüne kadar ve kıyamete kadar varlığının göstergesi ve aynı zamanda iskeletinin ana omurganı teşkil eden Ehli Sünnet anlayışını gelenekselci olarak yaftalama düşüncesi ilk olarak bu raporlardan çıktı; sonrasında oryantalizmin sözlüğüne geçti, buradan da bizim yerli oryantalistlerin dağarcığına eklendi. Bütün bu projelerin ortak noktaları 1400 yıldır Sahabe, Tabiun ve Tebeuttabiun nesli tarafından bize saf ve duru bir şekilde intikal eden Ehli Sünnet omurgayı çökertmektir, ümmet olarak buna sahip çıkmazsak vebalimiz çok büyük olacaktır. Tek çare, reçete bu yoldur, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat dışındaki tüm dini anlayışlar ve akımlar bidat yollarıdır; Ehl-i Sünnet omurgası dinin saf ve duru hali olup bu bozulmamış, katıksız çizgi Hz.Peygamber Aleyhisselam’dan sonra Sahabe, Tabiun, Tebeuttabiun, Hadis imamları ve Mezhep imamlarının (Allah hepsinden razı olsun) gayretleri ve Allah’ın da inayetiyle bize kadar ulaşmıştır. Kim Peygamberin (a.s.) ve ümmetin ittifak ettiği bu kurtuluş yolundan yüz çevirirse dalalet ve sapıklığa düşeceği ayetle sabittir: “Kim kendisine doğru yol apaçık belli olduktan sonra peygambere karşı gelir, müminlerin yolundan başkasına uyup giderse, onun döndüğü yolda bırakırız, kendisini cehenneme koyarız, ne kötü dönüş yeridir orası” (Nisa/115)
    Hızla artan teknolojik yenilikler ve gelişmeler modern insanı albenisine kaptırmış, aldatıcı büyüsü onu maneviyattan koparmaya başlamıştır. Bahsedilen Modernizme entegre olan kapitalizme tutulmuş, hayatın anlamını yitirmiş, ruhları bunalımda olan genç nihilist kuşaklar başı boşluk içindeler; bu gençlere içi boşaltılmış usulsüz ve ilkesiz liberal din anlayışı altın kase içinde sunulmaktadır.
    Modern ilahiyatçılar ve entelektüeller dini modernitenin kucağına atarak bu çağa yenileyip formatlama peşindeler, modernist zihniyetle dini güncelleyip yaşadıkları laik medeni topluma uyarlama çabasında olduklarını görüyoruz. Esasında deizm, tanrıyı kabul edip sorumluluk hükümlerini içeren dini reddetmedir, yani deistler tanrının varlığını kabul etmekle beraber tanrının kendi köşesine çekilip yarattığı herşeyi başıboş bıraktığını bu yüzden de keyfince hayat süreceklerini, hesap vermeyeceklerini savunurlar. Eski Ortaçağ Avrupası’nda dini temsil eden kilisenin doğmatikliğini reddeden aklı putlaştıran rasyonalizm deizmi, daha da ileri giderek tanrının varlığını da reddeden bilim kutsayan pozitivizm ateizmi doğurmuştur. Genellikle liberalizm ve sekülarizme ilgi duyanlar deizme, sosyalizm ve marksizme ilgi duyanlar ateizme kayma eğilimindedirler.
    Ateistler, tabiatı yaratan bir yaratıcı olduğunu kabul etmediklerinden meyveyi verenin ağaç, dünyaya ısı ve ışık verenin güneş, suyu verenin yağmur vb. doğa olaylarını Allah’ı inkâr ederek açıklarlar.
    Deistlerse, güneşi ve ayı yaratan, gökten yağmur yağdıran vb. güçlerini aşan tabiat olaylarının arkasında İlahi bir gücün olduğunu inkâr etmiyorlar tıpkı Mekke müşrikleri gibi, lakin onların hayatlarını tanzim eden paralarını nasıl harcayacaklarından tutun da yeme içmesine, giyim-kuşamlarının nasıl olacaklarını kadar insanın doğumundan ölümüne kadar hayatının her aşmasına müdahale eden islam dininin hükümlerini kabul etmeyecekleri aşikardır.
    Tekvini (yaratma) konuda değil de teşrii (kanun koyma, düzenleme) hususunda diretecekleri apaçık ortadadır. Deistler yaratıcıya inandıkları halde yaratıcının koyduğu helal ve haram olan hükümlerine inanmayıp sorumluluktan kaçarak kendilerince bir hayat yaşamak istiyorlar. Dinin eğitim, hukuk, siyaset ve ticaret dahil her alanda yaşanmadığı laik-seküler toplumda parçalı bulutlu bir hayat sürdüren kişiliği tam oturmamış muhafazakar bireyler bilgisayar ve cep telefonu vs. birçok teknolojik imkan ve internet ortamındaki bilgi kirliliğine de aldanarak karışık bir kafa yapısıyla herşeyi sorgulaması ve maneviyattan uzaklaşıp ahlaki zaafları olan temsiliyet noktasında iyi örnek olamayan dindarların hayal kırıklığına neden olması bu gençlerin deizme düşme nedenleri arasında olabilir.
    Etkileri ve neticelerini hesaba kattığımız zaman Mealciliği, Kuran tarihselciliğini ve Modern İslamcılığı, İslami Protestanlaştırmayı savunanlarla Ilımlı İslam ve Dinlerarası diyaloğu savunanlar aynı değirmene su taşıyorlar. Çünkü sıraladığımız bu anlayışlar mevcut dini hükümlerin çok zor olduğu için gençlerde dine karşı bir mesafe ve soğumanın olduğunu iddia ederler ve çözüm olarak da dinde kolaylık ve dini hükümleri çağın şartların uydurma adı altında yenileşmeyi savunuyorlar. Mesela Ilımlı İslamcılar ve Dinlerarası diyaloğu savunanlar içkili toplantıda kuran okutuyorlardı, başörtüye füruat diyorlardı, müslüman kadınla hristiyan erkeği evlendirmekte beis görmüyorlardı; yani takiyye adı altında islamın rükunlarını ve hükümlerini hiçe sayıp kolayca inkâr etmiş oluyorlardı.
    Kuran tarihselciliğini savunanlar akıl ve yorumlarıyla faiz, miras, zekât, kadının şahidliği ve hadlerin (hırsızlık yapana ve zina edene uygulanan cezalar) tarihsel olduğunu, o zamanki Arap toplumuna inmiş olup ve onları bağlayacağını yaşadığımız laik medeni topluma uygulanamayacağını söylerler. Bu zihniyet geri kalmamızın sebebi olarak Müslümanları değil de, islamın kendisini görmektedirler. Onlara göre sözkonusu bu geri kalmışlıktan kurtulmak için de çare dini yeniden güncellenmesi olup ancak böyle yaparak batı medeniyeti karşısındaki ezilmişlik psikolojisinden ve yenilmişlik duygusundan kurtulabiliriz iddiasındalar. Bakıldığı zaman meal üzerinden din tasavvuru oluşturmaya çalışan modernist - tarihselcilerin yukarıda sayılan islam hukukunun bazı hükümlerini bu çağa uymadığını söyleyerek çağdaşlık ve medenîlik adı altında inkâr ettiklerini görmekteyiz.
    Unutmayalım ki itikadı bozuk ve inancı zayıf Mealci, İslam Modernizmini ve İslami Yenileşmeyi (İslam Reformizmini) savunan zihniyetin inanç ve amel kopukluğu yaşadığı aşikardır. Eski ilahiyatçılardan aynı zamanda mealci olan küçük yaşlarda hafızlık eğitimi alan Yaşar Nuri Öztürk’ün kendisinin deist olduğunu ballandıra ballandıra anlattığını ve yine Tevbe Suresi’nin son ayetini 19'culuk safsatasına uymadığı için reddeden bilimle de iştigal eden Edip Yüksel’in de deist olduğunu biliyoruz. Nitekim beş vakit namaz kılmadığı kendisine söylendiğinde yüzü kızaran tarihselci İlhami Güler ve abdestsiz namaz kıldırdığını bir marifetmiş gibi pişkin pişkin öğrencilerine anlatan mealci Mehmet Okuyan’ın, İslam bazı hükümlerinin bu çağa uygulanamayacağını söyleyen modernist Hayri kırbasoğlu’nun, Yaşar Nuri Öztürk’ten ve Edip Yüksel’den bir farkı olmasa gerek. Akidesi arızalı ve zayıf olan mealcilerin söylemi istemeden de olsa zamanla deizm ve ateizme kayıyor. Sadece bize Kuran yeter, peygambere, hadislere, sahabeye ve mezheplere ne gerek var diyen zihniyet sünneti inkâr ederek Peygamberi (a.s.) devreden çıkartıp aklınca istediği şekilde islami yorumlayıp anlamaya başlar; aslına bakılırsa mealcilerin söylemi Nüzul-u İsa’yı, Kabir azabı’nı, Miracı, Risaleti, Mucize’yi vb. islam akaidinde semiyyata taaluk eden esasları yada metafizik konularını beş duyu organıyla, aklıyla izah edemediği için inkâr eden rasyonalist deizmle benzerlik taşır, zamanla bu zihniyet Kuran’daki ayetleri de inkâra yeltenir ve sonunda hızını alamadan Allah’ı inkâr etmeye kalkışarak ateist olup çıkar. Allah muhafaza tıpkı islami iyi bilen müftü olmuş, diyanette görevlerde bulunmuş olan ateist Turan Dursun gibi kötü akıbete düçar olarak dinsiz olup çıkabilir.
    Bir toplumun çöküşü aile, din ve ahlakın bozulmasıyla olur. Aile kurumu çökmekte, ahlak zaten dibe vurmuş, ellerinde bir din kaldı bozmadıkları, şimdi ona saldırmaktalar. Maalesef dini bozmak için planlı yapılan projeler medya ve en çok da ilahiyatçılar tarafından destekleniyor. O yüzden itikadı sağlam ilahiyatçıların ya medrese eğitimi aldıkları yada tarikatle bağları oldukları unutulmamalıdır. Aksi durumda olan inancı bozuk itikadı arızalı ilahiyatçılar mal, makam, şan veya şöhret beklentisi uğruna islami anlattıkları için önce takvasını ve samimiyetini, daha sonrada temsil ettiği fikirlerini ve çizgisini terkettiğini müşahede etmekteyiz. Koca koca profesörlerin, yazar yada entellektüellerin elinde elif ba cüzü taşıyan küçük çocuk kadar imanı sağlam değil, makama, paraya ve şöhrete adanmış profesörlerin teslimiyetleri, samimiyetleri ve ihlasları da hakeza içten değil, pazarlıklı… Aradaki fark ne o zaman? Bilgileri o çocuktan belki katmer katmer fazladır, ancak imanları, inançları zayıf; bildikleriyle amel etmediklerinden dolayı dinin bütün konularını tartışmaya açarlar, sonrasında bu malayani ve kişiyi küfre götüren tartışmalar arasında imanları saman alevi gibi tutuşup kaybolur. Melekler gibi Ademe secde edeceği yerde ilk isyan eden iblis vari akıllarıyla Allah’a isyan eden bu zümreler; haşa dinde fazlalık, eksiklik yada yanlışlık mı var ki Allah’a din öğretmeye kalkışıyorlar? Allah azze ve celle Kerim Kitab’ında kendi dinini ikmal edip tamanladığını buyur muyor mu? “İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâm’ı beğendim.”(Maide/3)
    Aklı tanrılaştıran deizm ve bilimi tanrılaştıran ateizm inkârcılık ve dinsizlik akımlarına karşı mukavemet edebilecek ilim, irfan, tarih, edebiyat, kültür ve gelenekten gelen köklerine bağlı; mayası sağlam, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesini benimsemiş gençlerin yetişmesi elzemdir. Geleneğinden, geçmişinden kopuk bir geleceğin mümkün olmayacağı gözönünde bulundurulursa temas ettiğimiz hususların önemi bir kez daha anlaşılacaktır.
    Miletimizin selameti, ülkenin kurtuluşu din, maneviyat ve ahlak eğitimi almış nesillere bağlıdır. Bu nedenle gençlere din eğitimine ağırlık verilmeli, dini bilgi itikadı sağlam hocalardan öğrenilmeli yada sahih kaynaklara başvurulmalıdır. Yine yetişecek bu gençlere Kuran ve Sünnet merkezli sahih din anlatılırken nasıl bir dil ve üslup kullanılması gerektiği gözden geçirilmelidir.
  • Genel geçer açıklamalarla "sorunlu" çocukların(!) durumlarının incelendiği kitap. Okunmaya değeceğini düşünmüyorum. Dilinin ne eğitime ne de psikolojiye uygun olduğunu düşünüyorum... "Çocuğun gelişiminde baba otoritesi çok önemlidir, boşanmış annelerin bu konuya çare bulmaları gerekir, hiç olmadı anne kendi anne babasının yanına gitmelidir ki çocuk erkek otoritesinin bulunduğu yerde faydalı gelişim sağlayabilirsin. " açıklamasından sonra kitaba karşı sessiz kalmak istemedim açıkçası. İlk olarak diyeceğim; otorite kelimesi bu konulara hiç yakışmıyor hem soğuk hem itici hem de çocuğun üzerinden sorumluluk bilincini tamamen alıp çocuğu yönetilir addeden bir ifade. Sadece anne, sevgi ile sadece baba, disipline ediciliği ile anıldığı sürece etkili bir sonuç alınamayacağı ortadayken böyle kitapların basılmasına anlam veremiyorum. İkincisi ise ebeveynler arası tutarlılığın çocuk ruhsağlığı açısından öneminin göz ardı edilmesi. Tek bir paragrafta bile söyleyeceğim şeyler bitmiyor aslında ama bu kadarının yeterli olduğunu düşünüyorum. Tavsiyem okumamanızdır.
  • Çavdar Tarlasında Çocuklar; ergenlik dönemini zor bir şekilde atlatan Holden'ın 4.okulundan da atıldıktan sonra başıboş yaşadığı 3-4 günü kendi dilinden anlatıyor. Kitabı oldukça büyük eleştiriden sonra okumaya başladım o nedenle çok büyük beklentim yoktu ancak çok beğendim.

    Öncelikle belirtmem gerekir ki kitap gerçekten bir ergen bakış açısı ile yazılmış. Holden karakterinin gerçek olmadığına, yazar tarafından uyarlandığına inanmak çok zor. Çünkü bir başkasının dünyasını bu kadar anlamak ve doğru tespit etmek her yazarın başarabileceği bir şey değil. O nedenle de yazar benden tam puan aldı.

    Karaktere gelince; 4 kere okuldan atılan bu yüzden sürekli okul ve ortam değiştirmek zorunda kalan Holden'ı çok sevdim. Dayatılmış zorunlu eğitim sisteminden zevk almayan bunu da gayet açık belli eden aslında çok başarılı görünen öğrencilerden çok daha akıllı olduğunu düşündüğüm bir karakter. Bence en güzel yanı da oldukça vicdanlı oluşu özellikle kızlarla ilgili düşünceleri, ölen kardeşi Allie ve kız kardeşi Phoebe ile ilgili olan diyaloglar çok hoşuma gitti. Kitabın genel diyologları ve konuşma üsupları da oldukça iyi, tam bir ergen dili ve çok da başarılı.

    Derslerinde başarılı olamayan bu yüzden de tembel gözü ile toplumdan soyutlanan çocukları anlamak için bence ideal bir kitap. Ben Holden ile tanıştığım için çok memnum oldum. Onun sayesinde okulda başarılı olmanın dünyada mutlu olmak ve iyi işler yapmak için tek çare olmadığını, dayatılmış eğitim sisteminin bir gencin hayallerini, belkide farkedilmemiş yeteneklerini nasıl yok edebileceğini bir kere daha görmüş oldum. Kitap bunu mu anlatmak istemiş bilemiyorum ama ben bunu anlamak istedim :) O nedenle de iyi ki okudum. Herkese de tavsiye ediyorum ...

    Ayrıca kitabı okuduktan sonra kitap ile ilgili öğrendiğim değişik bilgileri de aşağıda paylaştım;

    - Teoman, "Gönülçelen" şarkısını yazarken bu kitaptan esinlenmiş ve kendisi bu kitabı çok severmiş. (Kitap Türkiye'de ilk olarak Gönülçelen adı ile yayınlanmış.)

    - Jerome David Salinger'in tek romanı olma niteliğini taşımaktaymış.

    - Kitap ahlak dışı ve açık saçık bulunduğundan Amerika'nın bazı eyaletlerinde yasaklı bir kitap olmakla birlikte, Amerika'da lise düzeyinde en çok okutulan kitap olma özelliğini de taşımaktaymış.

    - Kennedy'nin katilinin üzerinden çıkan kitapmış.

    - "Komplo teorisi" filminde Mel Gibson'ın saplantılı olarak sürekli satın aldığı ama hiç okumadığı kitapmış.
  • Gözlerim kızların, anlamlı bilge yüzlerine dolandı. Ailenin kız çocuğuna biçtiği misyon bilinçaltlarına kopkoyu kazınmış. Peki ama okul? Eğitim kiramaz mıydı bu eşitsiz, feodal, ataerkil bakışı?
  • Talha Uğurluer'in okuduğum bu ikinci kitabı. Daha önce Mekanlar ve Olaylarla Hz. Muhammed'in Hayatı kitabını okumuştum. Yazarın okuduğum bu kitaplarındaki tarzı işin özet ancak can alıcı noktalarından bahsedip okuyucu çekmek. (bundan sonraki cümle spoiler içerir ) Bolca resim ve fotoğraflarla desteklediği kitaplarında (ki zannedersem diğer kitaplarının içeriği de aynıdır) renk renk sayfalar başkalarına ilginç ve çekici gelebilir ancak ben okurken odaklanmada zorlandım bazı sayfalarda. Örneğin Lacivert fon üzerine siyah yazı harfleri seçmemde beni zorladı açıkçası. Yine mesela bir savaştan bahsederken sayfanın bir köşesinde bir altın sikke veya bir türbe fotoğrafı ne alakadır dedittiriyor okuyucuya...Sayfa dolsun hesabı konulmuş sanki birçok foto...

    Kitaba gelirsem Selçuklu 250 civarı sayfada kısa ve özet olarak akıcı ve akıllarda kalıcı bir şekilde anlatılmış. Bunu nereden çıkarıyorum dersek yıllardır okullarda okuduğumuz tarih kitaplarındaki uzun uzadıya anlatılan Selçuklu'dan aklımda kalan bir tek Malazgirt 1071, Selçuk Bey ve Alparslan (ki okul yıllarımda en iyi dersim tarih olan bir kişi olarak bu birçoğumuzda böyle bence. Ezberci eğitim anlayışı. neyse ayrı tartışma konusu). Kitapda Selçuklu'nun tarih sahnesinde birçok komutanın başarıları, entrikaları, ihanetleri anlatılmış ancak bugünden yıllar sonrasında Arslan Yabgu, Tuğrul Bey, Çağrı Bey, Abbasi Halifesi Biemrillah, Melikşah, Artuk Bey hiç aklımdan çıkmayacak artık...yine Selçuklu'ya dair akıllarda kalan okul kitaplarında öğrendiğimiz göğsümüzü kabartan ( ki öyledir) "Anadolu'nun kapılarını açan devlet ve onun kahraman sultanı ve askerleri" olduğudur. Kahraman, yiğit, büyük , ulu sultan ve yenilmez askerleri....

    Ama kitapta Selçuklu'nun tarihte toprak ele geçirip, oralara yerleşme, yeni yurtlar elde etmekten öte İslam Tarihi'nde ilahi bir davanın önderliğini yapmasını çok açık bir şekilde anlatıldığını görüyoruz.

    Nedir bu dava ? Halifeliğin bekası!

    Ve onun nezdinde (halifenin ricaları) fitne odaklarına, fitne devletlerine, fitne fikirlere, ayrılıklara karşı verdikleri mücadele. (Günümüzde de İslam aleminin bölünmesine en büyük katkıyı veren Şia ve onun devletçikleri bu davanın halen açık olduğunu gösteriyor...) Selçuklu sultanları ve komutanları Şii Büveyhiler ve Fatimi Devleti'ne karşı en üst düzeyde ve ilk öncelik vererek,mücadele ederek tarih sahnesinde yer aldığı gözler önüne seriliyor...
    Kitaptan tarihe bir aralık açıp bakıyoruz...(Artuk Bey bu konuda akıllarda kalan bir numaralı komutanlardan.) Artuk Bey Doğu Bizans'ın merkezi İstanbul ve civarı, İzmit-Üsküdar arasına sızmıştır...Melikşah'ın en gözde ve başarılı komutanıdır. Melikşah Bağdat'da Halife üzerindeki Şii baskısının artması üzerine oraya bir çare olması gerektiği anda Artuk Bey'e bu görevi vermekte, Artuk Bey'in de göreve atılmakta hiç gecikmediğini görüyoruz....Artuk Bey Anadolu'nun batısında onca taraftarı varken, kendisine güvenen, sağdık askerleri de varken orada küçük bir butik devlet kurma heveslerine kapılmadan hiç çekinmeden görevin altına boynunu koyuyor, adeta dünyasından vazgeçiyor...
    Kitapta Selçuklu'nun Şii devletler ve anlayışlar, ayrılıklara karşı mücadelesi eleştri konusu da olmuş. Mesela Batı'da bulunan Hristiyan devletlerin üzerine yürüyüp İslam topraklarını genişletmek varken neden İslam coğrafyası (kendi içimize) dönüp kendimizi (Müslümanım diyen her millet, devlet) yiyip bitirdik ! Tartışılır bence de...Şii devletleri ile mücadelenin olumsuz neticesi olarak Kudüs'ün Haçlılar tarafından kuşatılıp ele geçirilmesi ve halkının toplu halde katledilmesi bu tezi destekleyen bir netice sanki...

    Kitapta daha neler var...Selçuklu öncesi Emevi'nin şatafatının zirve yaptığı saraylar, sahabeye olan düşmanlıkları. En büyük fitne Hz. Hüseyin'in katli ve İslam'ın iki büyük parçaya ayrılması...Sonrasında Selçukl'nun doğuşunu görüyoruz...Selçuklu Medeniyeti...eserleri...eğitim alanındaki katkıları var...Nizamiye Medreseleri var...Selçuklu'nun merhameti var.... Ortodoks Bizans halkı ve Gregoryan Ermeniler'in Selçuklu gibi bir kurtarıcıya minnettarlığı var...Ben özetle etkilendiğim için Selçuklu'nun Halifeliğin bekası için verdikleri kutsal mücadeleden bahsettim ancak çok başka şeyler de bulacaksınız kitapta.
    Okuyun.
  • Doğrusunu isterseniz korkuyorum. Biliyorum dedi Mustafa İnan. Bu ‘eyyamcı’ kalabalığın seline kapılabilirsin. önce kaç puan tutturduğunun peşinde gidersin günlerce. Durmadan listelerde adını ararsın, gece yanlarına kadar radyolann başından aynlmazsın. Sonra başkatanna imrenirsin bir süre: Önce ‘yabancı ülkelerin ülkemizdeki okullan’ denilen garip yaratığın binbir özenle yetiştirdiği gençlere için gider, onlar bu kadar puanı nasıl tutturdu diye hüzünlenirsin. Sonra özel dersanelerin yetiştirdiği yarış atlarını izlersin, aman ne hızlı koşuyorlar diye üzülürsün. Dünya bir yarıştır oğlum diyerek acele felsefeye başlarsın. Yarışa bir tur, iki tur, çok tur geriden başlayan yalınayak bir koşucunun telâşını yaşarsın. Antrenmansız bacaklarının yorgunluğunu duyarsın. Gerçi filmlerde, sonunda böyle koşucular kazanır
    yarışı, ama sen gene de bütün istikbalini filmlere bağlama. Düşün ki onlar daha küçük birer tay oldukları sırada, ilkokul pistinde koşarlarken terbiyecilere teslim edildiler. Anneler babalar, sıcak yaz günlerinde İngilizce, Almanca, İtalyanca, Fransızca ve Paraca eğitim yapan okulların bahçelerinde, kibar oldiıklannı bile unutarak birbirlerini çiğnediler, aman çocuğumuz yabancı seyislerin nezaretinde yetişsin dediler. Sen okula gitmek için belki kilometrelerce yol teperken, onlar taksi abonesi oldular ve iki adımlık okullarına sabahlan evlerden toplanarak akrabalarla götürüldüler. Onların durumu da bir bakıma acıklıydı: Sabah karanlıklarıkaldınlarak test cambazlıklannı öğrenmek zorunda kaldılar uyku sersemi. Giriş imtihanlarında her gün başka bir okul sırasında sıcakta ter döktüler. ‘Sakın yaptıklannı kimselere gösterme' diyen hırslı annelerinin uyarılannı unutup, birbirlerine gülümsediler, birbirlerinin kâğıtlarına baktılar saflıkla.
    Onların durumunu endişeyle bahçeden izleyen büyüklerine el salladılar kaygısız. Belki sen o günlerde ırmağın kıyısında kamış yontuyordun ya da arkadaşlarınla taş sektirme oynuyordun. Belki onlar, sana oranla daha karanlık bir çocukluk yaşadılar. Sen hiç olmazsa, bu ürkütücü yarışı yaşamadın bir süre. Durmadan başkalarım iterek öne geçme bilinci aşılanmadı sana. Sen de belki benim gibi davrandın: Arkadaşlarına yardım etmeyi düşündün sadece. Bak beni öldükten sonra bile övüyorlar bu yüzden. İnsan insanın kurdu olmadığı için övüyorlar. İnsanlar bu anlattığım kötü alışkanlıkları kazanmasın diye övüyorlar. Yoksa, bizim üniversitede bir hoca arkadaşın yaptığı gibi, insan, doçenti ders vermesin diye, ondan önce sınıfa girer ve kapıyı kilitler arkasından. Sonra da insana, öldükten sonra bile, biz hocanın sayesinde değil, bu hocaya rağmen bir şeyler yapabildik derler asistanları. Sana da, işte artık öldün derler: artık ne kapılan arkandan kilitleyebilirsin, ne de asistanlar senden bir şey öğrenmesinler diye sabah dokuzda ortadan kaybolup, akşam beşten sonra kürsüye gelebilirsin. Bugün artık kimse görmeden çalışamazsın, hiçbir şey yapamazsın. Bilimi kimseden saklayamazsam; bir gün sana rağmen öğrenirler. Bir gün öğrencilerin de senin kadar bilgi sahibi olur, seni geçerler bile. Oysa sen, kimseler anlamasın diye yıllarca duyulmaz bir sesle derste konuşmuşsun, görülmez bir yazıyla tahtaya yazmışsın; hepsi boşa gider. Öğrencilerim beni geçmesin, piyasadan aldığım işleri elimden kapmasın diye böyle ucuz oyunlar düzenlemek bile sonuç vermez. İşte delikanlı, ilkokul sıralarından başlayarak 'kendi bacağından asılan koyun’ felsefesiyle yetiştirilenlere asla itibar etmeyeceksin. Onların arasından ülkeye yararlı birinin çıktığı görülmedi.. Çıkarcıların sana hiçbir zaman engel olamayacağını bileceksin. İşte bu durumlar ve şartlar altında endişelere kapılmadan önce ne yapabileceğini düşüneceksin. Ve hiçbir zaman düzen bozukluğunu mazeret göstermeyeceksin. Başarısızlıklarını bozuk düzenin sırtına yüklemen belki seni ferahlatır, fakat kurtarmaz. Bunu çok iyi bileceksin. Elbette dünyayı tanıyacaksın ve kendi ülkenin durumu üzerinde düşüneceksin. Bir aydından zaten başka türlü bir davranış beklenebilir mi? Elbette 27 Mayıs’tan önceki öğrencilerim gibi dünyadan habersiz yaşamayacaksın. Fakat 27 Mayıs’tan sonraki öğrencilerim gibi de olayları fırsat bilerek ‘ilmin rehberliğinden ayrılmamak’ ilkesini unutmayacaksın. Devrimci oldun diye, sana verilen bilgileri öğrenmeden yükselmek hakkına sahip olmadığını unutmayacaksın. Dürüst bir aydın olarak görevini yaptın diye, başarıdan böyle yağma payı almaktan utanacaksın. Bırak siyasette başkaları yükselsin. Sen de siyasette yükselmek istiyorsan bilimi kendine basamak yapmayacaksın. Yoksa yaptıklarını sonunda kendin bile beğenmezsin. Yaptıklarını beğenmeyen bir kimsenin başkalarına nasıl yaran dokunur? Biliyorum birçok zorluk yaşayacaksın. Hepsini şimdiden görür gibi oluyorum. Talihli olarak küçük bir burs bulsan bile yurt köşelerinde sürünebilirsin. Binbir güçlükle soğuk bir banyoda yıkandıktan sonra, arkadaşlarından utanarak havlular içinde büzülerek, yurdun tek sıcak yeri olan okuma salonunda çalışan arkadaşlarının arasında kurumak zorunda kalabilirsin. Her sabah insanlarımızın balık istifi olduğu bir otobüste kendine ve resim tahtana bir yer bulabilmek için, sabah karanlığında yollara düşmek zorunda kalabilirsin. Hatta ısınmak için okul yerine kahveye gitmeyi bile isteyebilirsin. İşte bu durum ve şartlar altında bile her zaman amacının olduğunu gözden kaçırmamalısın. İnsanları etkilemek, insanlara söz geçirmek, sesini duyurmak istiyorsan, bütün bunları yapabilecek yetenekte olduğunu göstermelisin. Yoksa sonunda sıradan bir insan durumuna gelirsen, kimse senin kötü şartlar altında bu duruma düştüğünü düşünmez, kimse sana gençliğinde iyi beslenmedin diye, sırf bu yüzden itibar etmez. Bir gün gelir de kendini gösterebilirsen, sen bütün bu zorlukları yaşamış olduğun için, bu zorluklara çare bulmak için herkesten daha gerçekçi davranabilirsin. Yok, eğer sen de acı çekme sıramı savdım, artık öğrencilerim üzülsün, asistanlarım çanta taşısın, doçentlerim olduğu yerde saysın diye hissedersen sana da, herkese de yazık olur. Hissedersen diyorum, böyle acıklı bir duruma ‘düşünme’ adını veremiyorum çünkü. İstersen elbette öğrencilerini korkutabilirsin. Bundan kolay ne var? Genç bir hoca arkadaş vardı. Ölen profesörünün yerine birdenbire ders vermek zorunda kalmıştı. Öğrencinin karşısına çıkmaktan korkuyordu, ders vermekten korkuyordu, başaramam diye korkuyordu. Çünkü profesörü, ona ders verme imkânını ancak ölümüyle tanımıştı. Genç arkadaşımız da korkusunu gizlemek için, hocasının yapmış olduğu gibi korkutmayı denedi. Çekingenliği örtmek için küstahlığı denedi. Yumuşaklığını örtmek için öfkeyi denedi: Ders anlatırken öfkesinden kekeliyordu. Beceriksizliğini örtmek için de öğrenciyi suçlu bulmayı denedi. Kendine güvensizliği örtmek için, derste olur olmaz zamanlarda, yerli yersiz kendini övmeyi, ne kadar bilgili olduğunu anlatmayı denedi. Öğrenciyi yıldırmak için, kendi öğrenciliğini efsaneleştirmeyi denedi: Onlar gibi olmadığını, nasıl üstün bir öğrencilik dönemi geçirmiş olduğunu anlattı durdu. Fakat bu arkadaş daha öğrenciyi imtihan etmeden, öğrenci onun hakkında notunu verdi: Bu hocayı, hocalıktan sınıfta bıraktı. Öğrenci durumu sezmişti tabiî: Çünkü öğrenci tek bir kişi değildir, yüzlerce gözdür, kulaktır, beyindir. Öğrenciyi, bu talihsiz arkadaşımız gibi, bir düşman olarak karşısına alanlar için öğrenci gerçekten ürkütücü bir devdir. Arkadaşımızın denemiş olduğu oyun, gerçekten tehlikeli bir oyundur. Sonunda belki öğrenciyi ürkütmeyi başarırsın, ama öğretmeyi ve saygı uyandırmayı hiçbir zaman başaramazsın. Ben sana başka bir yol teklif ediyorum. Öğrenciliğinde hocalar seni yanlarına bile yaklaştırmamış olabilirler; sen bütün öğrencilerinle arkadaş olmayı dene. Asistan olduğun zaman profesörün seni odasına bile yaklaştırmamış olabilir; sen bütün asistanlarını odana çağır, hatta evine çağır. Ve sana ne de olsa birilerinin bir zamanlar bir şeyler öğretmiş olduğunu düşünerek, herkese her şeyi öğretmeye çalış. Ve insanın ciddi olduğu zaman hiçbir şekilde gülünç olmadığını hiç unutma. Senden Hazreti Eyüp sabrı istediğimi biliyorum. Ama unutma ki, sana boyun eğmeyi tavsiye etmedim hiçbir zaman. Gerekince öfkelenebilirsin, haksızlığa karşı çıkabilirsin. Ama bu öfke bir işe yaramalıdır. Öfkelenirken, içinden kimseye kızmamalısın. Doğru bildiğin şeyler adına öfkelendiğini bilmelisin. Kendi adına ve kendini tatmin etmek için ayağa kalkarsan, duyarlı bir insan olarak sonradan çok üzülürsün. Benim temkinli ve soğukkanlı olduğumu söylerler. Oysa ben de kızardım; ama insanlara değil, kavramlara, soyut şeylere öfkelenirdim: Öğrencilerime değil, tembelliğe ve ikiyüzlülüğe ve fırsatçılığa ve samimiyetsizliğe ve kopyacılığa kızardım. Biraz da gülelim İstersen bu arada: Bir gün imtihanın birinde, bir öğrencimin elini aceleyle cebine soktuğunu ve bir şey çıkardığını gördüm. Yanma yaklaşarak, elinde ne var? dedim yavaşça. Avucunu büsbütün kapadı. Ben ısrar ettikçe yumruğunu daha büyük bir güçle sıkıyordu. Sonunda gevşedi, avucu sanki kendiliğinden açıldı: İçinde bir lira duruyordu, aceleden ancak onu çıkarabilmişti cebinden. Gülmekten başka çare yoktu; ikimiz de öyle yaptık. İhtiyarlardan durmadan öğüt dinlemek de sıkıcı olabilir. Gerçekten ihtiyarlarınız bu haklarını çok istismar etmişlerdir, kullanmışlardır. İnsan onları dinledikten sonra çoğu zaman kendi aklını daha çok beğenmeye başlar. Bununla birlikte, ben bu bakımdan biraz imtiyazlı sayılmalıyım; çünkü benimle ilgilendin, hayat hikâyemi merak ettin. İstiyorum ki ondan yararlı bir şeyler çıkar. İstiyorum ki aslen Malatyalı olup Adana’da Rabia’dan doğan Hüseyin Avni oğlu 1327 tevellüdü Mustafa İnan sana gerçekten bir şeyler öğretebilmiş olsun. Onun bilim dünyasındaki serüvenleri sana örnek olsun istiyorum. İstiyorum ki öğrencilerim yalnız kitaplarımdan, makalelerimden değil, pek uzun sayılmayan hayatımdan da bir şeyler öğrenebilsin. Artık onlarla yüzyüze gelmek imkânından mahrum bulunduğuma göre, istiyorum ki serüvenlerimi okusunlar ve bu maceralarım, öğrencilerimle ölümümden sonra bile konuşabilmemi sağlasın. Onlara yararı dokunacağını düşünseydim sağlığımda yazardım maceralarımı. Artık bu görev size düşüyor. Beni, tanıyabildiğiniz kadarıyla, insanların gözünde öyle canlandırın ki, ölmezlik diye bir şey varsa, yani ölmezlik denilen şeyin yaşayanlara bir yararı varsa, bunu benim adıma siz başarın. Beni yaşatmayı denerseniz, size de karşı çıkacaklar. Ülkemizde bir şey yapmak isteyenlere karşı çıkanlar daima varolmuştur. Eski arkadaşlarımdan biri, bana Mustafa’yı sormaya gelirlerse kovarım onları, diyormuş: sizden duydum. Ona gitmeyin tabiî. Bazı insanlara, yani öğrenmek istemeyenlere, bir yerden sonra yardım edilemez. Böylelerine karşı bazen ben bile çaresiz kalırdım, onlan ben bile kurtaramazdım. Böyle bozuk seslilere karşı en iyi çare, onları sesleriyle başbaşa bırakmaktır. Bırakın kötü sesleri yalnız kendileri dinlesinler. Her karşı çıkanı da kötü niyetli bulmayın; çünkü büyük divan şairi Nabi ne diyor: "Sitem hep aşinalardan gelir, bigânelerden gelmez" diyor. Seninle tanıştığıma çok memnun oldum delikanlı. Bizim gibilerin birbirini tanıması gereklidir. ”Ehl-i dil birbirini bilmemek insaf değil". Bu arada belki şu Divan şiiri tutkum da ilgini çekmiştir; olur ya belki sen de merak salarsın bu işe. Evet, öyle olur, biliyorum. Çünkü sen de benim gibi saf bir taşralısın: Güzele ve iyiye kapalı değilsin. Kapalı olmamaya çalışacağım dedi genç adam Mustafa İnan’a. ‘Kapalı sistemler’in yararsızlığını sizinle konuşmamış mıydık? Buna çok sevindim dedi Mustafa Hoca; yani hem kapalı olmamak istediğine, hem de benim düşüncelerimle ilgilendiğine sevindim. İnanıyorum ki ‘Düşünce Sanatı’ gibi, benim biraz uğraştığım meseleleri siz daha açık olarak göreceksiniz. Zaten beni incelerken bile, bu konularla oldukça uğraştınız; her şeyi de böyle uğraşırken bulacaksınız. Bu sebeple size daha fazla nasihat vermek gereksiz. Bana müsaade.
  • 1800 lerin son çeyreğinde, tarih sayfasına hazin bir öykünün sözcükleri düşer. Yazılanlar gerçekle örülü, dünü ve yarınıyla iniltilidir. İki imparatorluğun derin bağları bir öyküyle düğümlenir.
    1887 yılında Japon imparatoru Meiji dönemin osmanlı padişahı 2. Abdülhamid’e armağanlar gönderir. Bu, tarih de ilk türk ve japon yakınlaşmasıdır. Tabi Meiji japonyayı dışa açmakta dünyayla buluşturmakta kararlı bir imparator. Temasın bir nedeni bu ama aynı zaman da o tarih de japonlarla bizim ortak bir düşmanımız var. Ruslar. Yani ruslarla her iki ayrı cephede savaştığımız için biraz da ‘’düşmanımın düşmanı arkadaşımdır, dostumdur.’’ Felsefesiyle de olsa gerek japonlar bize bir merhaba deme gereği duymuşlardır. Armağanlar getirilir saraya bırakılır japonlar gider. Ve bizi bir düşünce alır çünkü biz de karşılık vermeliyiz. Yani geldiler bizi ziyaret ettiler biz de iadeyi ziyarette bulunmalıyız. Saray armağanlar götürmeli japonyaya. İyi de hangi yolla, nasıl? Bir tek yol var, denizler. Bahriye nazırı hasan hüsnü paşa sarayın armağanlarını japonyaya göndermekle görevlendirilir. Bunun için bir gemi seçecektir. O yıllar da kasımpaşa da tokatlının kahvesi var. Kasımpaşa da herkes her sokağa giremez idi. Çünkü kasımpaşa denizcilerin semtiydi. Tokatlının kahvesine ancak kaptan-ı deryalar, üst rütbeli subaylar girebilirdi. Tokatlının kahvesinde herkes hasan hüsnü paşanın japonyaya görevlendireceği geminin adını bekliyor hangi gemi gidecek. Ve hasan hüsnü paşa geminin adını açıklıyor. Ertuğrul fırkateyni gidecek.
    Japonya seferi için neden ertuğrul fırkateyninin görevlendirildiğini görevi ertuğrulun kaptanı ali beye vereceği gün hasan hüsnü paşanın söylediklerinden öğreniriz. Hasan hüsnü paşa kasımpaşa da cezayirli hasan paşa kışlasında makam odasında ki penceresinden haliçe bakmaktadır. Önünde ertuğrul, hurda harap bir gemi.
    Kapı vuruluyor.
    -Girin.
    Gelen kaptan ali bey.
    -Nazırım beni emrettiniz.
    -Ali bey evladım, sarayımızın armağanlarını japonyaya sen, ertuğrulla götüreceksin.
    Hemen itiraz edicek tabi kaptan ali bey.
    -Lakin nazırım, biliyorsunuz ki ertuğrul gözünüzün önünde 11 yıl dubaya bağlı hurda bir gemi.
    -Yeter evladım yeter!
    Hasan hüsnü paşa çok kızgın.
    -Yeter! Herkes bunu konuşuyor tokatlının kahvesinde ben bilmiyormuyum gözümün önünde duruyor. Gel buraya.
    Hasan hüsnü paşa ali beyi harita masasına çağırıyor. Parmağını bir yere koyuyor.
    -Neresi burası?
    -İstanbul nazırım.
    Hasan hüsnü paşa parmağını haritanın taa dibine koyuyor.
    -Burası neresi?
    -Japonya.
    -Nasıl mesafe?
    -Çok uzun, git git bitmez nazırım.
    -Bak evladım.
    Diyor hasan hüsnü paşa kaptan ali beye.
    -Sana bir miktar kömür verebilirim. Bir miktar kömürün olacak. Bu kömürü ertuğrul yol esnasında uğradığı limanlara girerken ya da çıkarken kazanı yakmak için kullan. Ki duman tütsün düdük ötsün denizciliğimizin şanını yap. Ama açık deniz de ali bey evladım kazanı söndür yelken açarak git.
    Ali bey şaşkın
    -Efendim bunca yolu yelken açarak mı gideceğiz.
    -Evet evladım. Çünkü bizim bunca yolun kömürünü alacak paramız yok.
    Ali bey anlıyor ki ertuğruldan başka hiçbir gemi japonyaya gidemez. Çünkü diğer bütün gemiler sadece buhar gücüyle hareket edebiliyor. Donanmanın elinde hem yelken donanımı hemde küçük de olsa bir buhar kazanı olan tek gemi tek fırkateyn ertuğrul. Başka bir gemi gidemez. Kömür alacak para yok.
    -Evladım istiyorsan yerine başka birini görevlendireyim.
    -Hayır nazırım görevi kabul ediyorum.
    Ve kaptan ali bey o gün hasan hüsnü paşanın odasından çıkarken nazır sesleniyor.
    -Ali bey evladım.
    -Emredin nazırım
    -Ali bey evladım bir de lütfen sakal bırak
    -Neden.
    -Evladım usta denizci sakallı olur. İmaj.
    Ali bey çok usta bir denizcidir. Haliç tersanesine gidiyor, haliç tersanesinde gemi yapımında uğraşan o işçilere, o emekçilere diyor ki:
    -Biliyorsunuz çok zor bir görev beni bekliyor. Ertuğrul hurda bir gemi yolda bakıma ihtiyacı var yani geminin içine binevi tersane kurmam gerekiyor. Aranızdan gönüllü istiyorum. Gönüllü olacak olan var mı.
    Bütün tersane gönüllü oluyor. Aralarından bir miktar işçiyi seçiyor ertuğrulun ambarına yerleştiriyor. Kömürle dolduramadığı ambarları, gemi yapımında kullanılan kerestelerle tahtalarla malzemelerle dolduruyor. Ve diyor ki kaptan ali bey:
    -Yukarıda rüzgar, aşağıda emek. Ertuğrul böyle yüzecek…
    Ertuğrul fırkateyni temmuz 1889 da kafile başkanı albay Osman bey, kaptan Ali bey ve 600’ü aşkın subay ve erle istanbul’dan yola çıkmak için hazırdır.
    Ve ertuğrul fırkateyni bandonun sahile dizildiği, bütün istanbulluların kıyı boyunca toplandığı bir gün, şiirlerle şarkılarla yolculanıyor. Önce kuzey yoluna doğru gidiyor, rumeli hisarına doğru istanbulu selamlıyor. Ordan geri dönüyor, ve kerteriz alarak marmaraya ordan çanakkale, ege, japonyaya doğru yola çıkıyor.
    Ertuğrul fırkateyni yolculuk boyunca binbir zorluklarla karşılaşıyor. Gemiyi fareler basıyor, yüzlerce fare. Baş edemiyorlar, bir limanda karşılaştıkları çinli denizciler onlara akıl veriyorlar diyorlar ki:
    -Ya farelerle baş etmenin bir tek yolu vardır.
    -Nedir?
    -Bu farelerden on tanesini bir kenara koyun yiyecek vermeyin belli bir zaman sonra fareler birbirlerini yemeye başlayacaklardır. Katil fareler üreyecek. Kalan 2-3 tanesini alın onları gemiye salın farelerin hakkından ancak, katil fareler gelir.
    Ve bunu uyguluyorlar.
    Ertuğrul fırkateyni 1863 yılında kasımpaşa tersanesinde inşaa edilir. Makine ve kazanları, ingiltere de monte edilir. Aldığı kömürle 10 mil süratle 9 saat gidebilir. Tabi yakacak kömür bulursa.
    Sonunda japonyaya varıyor osmanlı heyeti. Ama o yıllarda bir geminin 3-3.5 ay da alması gereken yolu ertuğrul neredeyse 11 ayda tamamlıyor. Japonlar bakıyorlar ki ufuktan bir şey geliyor ama bu nedir. Yelkenin de yamanmadık bir yer kalmamış, güvertesinde tahta çakılmamış bir yer yok. Bizimkiler çıkıyor limana, japonlar diyorlar ki:
    -Tarih boyunca nuhun gemisi diye bir geminin yüzüp yüzmediğini bilemeyiz, ama siz türkler büyük denizci milletsiniz.
    Bizim tabi hemen göğsümüz kabarıyor.
    -Bu gemiyle buraya kadar gelmeniz mucize.
    Ama diyor japonlar mucizede bir kez olur, nasıl geri döneceksiniz?
    Osmanlı heyeti tokyoya geçiyor. Meiji’ye sarayın armağanlarını sunuyorlar. Ve sonra bizi kara bir düşünce alıyor. İyi de nasıl geri döneceğiz? Kaptan ali bey çaresizlik içerisin de geri dönüş yolu hazırlıklarına başlıyor. Japonlar çıkıyor karşısına diyorlar ki kaptan ali beye:
    -Bakın bu gemiyle gidemezsiniz, bu gemi artık hurda harap bir gemi size yeni bir gemi satalım.
    Ali bey diyor ki:
    -Ben gemimi bırakmam. Bir kaptanın gemisini bıraktığı nerede görülmüş.
    Ne gemi alması kömür alacak para yok. Japonlar anlıyor karşısında çok onurlu bir millet var tıpkı kendileri gibi.
    İstanbuldan yokohamaya giden kafile, japonya imparatoru meijiye padişahın nişan, ve diğer hediyelerini sunar. Uğruna binlerce milin katedildiği görev layıkıyla yerine getirilir.
    Peki diyor japonlar ertuğrulla dönün ama iki ay bekleyin. Neden? Fırtına zamanı bu iki ay içerisinde arka arkaya 26 tane tayfun gelir. Gelirken şanslıydınız onlara rastlamadınız, ama bu 2 ay da biz balık tutmak için bir kayığı bile bırakmayız. 2 ay bekleyin, sonra gidin.
    Bu çok kötü bir haber kaptan ali bey topluyor bütün arkadaşlarını diyor ki:
    -Yiğitlerim japonlar diyor ki 2 ay bekleyin fırtına zamanı, elimiz de bir miktar para var bu parayla istanbula geri dönerken uğradığımız limanlardan yiyecek, su, erzak alacağız ama para istanbula belki zar zor ucu ucuna yetecek. 2 ay japonya da beklememiz demek, yol da deniz de 2 ay aç kalmamız demek. Bir akıl verin ne yapalım.
    Biri söz alıyor.
    -Kaptanım benim bir fikrim var.
    -Buyur evladım.
    -Japonlardan 2 aylık borç para alalım, burada bekleyelim.
    Ali bey şunu söylüyor:
    -Bak yiğidim, senin bu söylediğin bizi okyanusda bekleyen tehlikeden daha büyük bir tehlikedir. Ben bunca yolu dilenmek için gelmedim. Bu millet hiçbir zaman el kapılarında dilenci olarak anılmayacak. Buna izin vermem. İşte gecenin karanlığı, beni neyin beklediğini biliyorum. İnen insin herkese haber verin sabah yola çıkıyorum ama inmek isteyen varsa insin, kimseye kırgın dargın değilim. Kalanlarla ben yola koyulacağım.
    Sabah güneş doğmadan kaptan ali bey köşküne geliyor.
    -Kaç eksiğimiz var?
    -Hiç eksiğimiz yok kaptanım.
    Bir denizci bile ertuğrulu terk etmiyor. Herkes görev yerinde japonlar gitmeyin kalın diyorlar gidemezsiniz fırtına var. Hayır diyor ali bey biz sevdiklerimizi çok özledik.
    İşte japonlar bu nedenle ertuğrulu unutmazlar. Unutamazlar.
    Ertuğrul fırkateyni mürettabatı ailelerini geride bırakarak yolculuğa çıkmıştır. Dönüş yolculuğu onlar için herşeye rağmen umut vericidir.
    Vira bismillah istanbul.
    Denizciliğimizin gereği geminin imamı bir muşambaya sardığı kuranı en üst direğe çekiyor. Sabahın karanlığı, kıyıda japonlar, denizcilerimizin sesleri, o halatların yelkenlerin çıkardığı sesler. Ertuğrul kıyıdan açılıyor. Açılırken kapkara bir su çıkıyor ortaya karanlık büyüyor büyüyor büyüyor ve ertuğrul kayboluyor. Japonlar öylece bakakalıyor.
    Geri dönüş yolculuğunun 5. Günü, 16 eylül 1890 ertuğrul kendini büyük bir fırtınanın içinde buluyor dalga boyları 10-15 metre neredeyse. Ertuğrul iç denizler için yapılan bir fırkateyn, okyanus dalgalarını nerden bilsin. Ertuğrulun ambarında işçiler emekçiler tahta yetiştiremiyor. Ertuğrul su almaya başlamış ama emekçiler yinede mücadele ediyorlar okyanusla fırtınayla. Bir bakıyorlar ambarlarına inen merdivende kaptan ali bey büyük üniformasını giymiş. Kaptanlar büyük üniformalarını bir nedenle giyerler. Gemileri bir limana girerken ya da çıkarken tören için giyerler. Ama fırtınanın ortasın da eğer kaptan büyük üniformasını giymişse, bunun anlamı şudur, son liman.
    Kaptan ali beyi merdivenlerde gören işçiler öylece ona bakakalıyor. Birinin elinden çiviler yere düşüyor. Biri elindeki tahtayı masaya koyuyor. Son liman.
    Ama diyor işçilerden biri
    -Kaptanım ali bey biraz daha dayanırız.
    Ali bey şu konuşmayı yapıyor.
    -Yiğitlerim, aslanlarım, yukarı da direğimiz kırıldı. (3 direklidir fırkateynler bu 3 direk de aşağıda omurgaya bağlı, biri kırıldı mı gönyesi şaştı demektir o geminin. Yani direği kırılan bir fırkateyni hiçbir güç fırtına da su üstünde tutamaz.) sizler elinizden geleni yaptınız. Artık başınızın çaresine bakın. Sizinle olmak büyük bir onurdu.
    Ali bey tam merdivenlerden çıkacakken işçilerden birisi diyor ki:
    -Kaptanım ali bey, asıl sizinle birlikte olmak bir onur ama desenize biz bunca zaman ellerimizle tabutumuzu çakmışız.
    -Evet. Diyor ali bey. Evet yiğidim bu bir tabut ama her tahtası her çivisi senin olan bir tabut. İçinde rahat uyu.
    O sıra da güverteden bir ses.
    -Kaptanım! Kaptanım! Ali bey koşun!
    Merdivenleri çıkıyor ali bey uçarcasına.
    -Ne oldu yiğidim?
    -Kaptanım bakın bakın!
    Bir dalga alçalıyor, önlerinde bir deniz feneri, bir ışık.
    Deniz feneri demek, arkası bir kurtuluş süt liman bir deniz demek bir sığınak demek. Tam önlerinde. Hemen harita masasına gidiyor ali bey bakıyor.
    -Burası oşima adası. O kaşinozaki feneri olmalı.
    Ama direk kırıldı dağılıyor ertuğrul, yalvarıyorlar ali beye bir şey yapın, ne olursunuz bir şey yapın, kurtuluş bu kadar yakınken bitmesin herşey lütfen.
    Bir dakika diyor ali bey bir dakika.
    -Faryap! Faryap!
    Yani elde yakılacak ne var ne yok hepsi kazana. Bütün iskemleler, dolaplar hatta güverteden sökülen tahtalar dahi atılır kazanlara. Hatta japonyadan istanbulda kendilerini bekleyen anneleri, eşleri ya da kız çocukları için kadınlar için özene bözene aldıkları japon ipekli kumaşlarını bile elden ele kazana atıyorlar. Çünkü biliyorlar ki istanbula götürecekleri en güzel armağan kendileri. Son bir buhar gücü lazım bize son bir buhar gücüyle şu feneri döndük mü kurtulduk. Gidemedik zaten batıyoruz.
    Ertuğrul büyük bir buhar gücüyle yaralı bir hayvan gibi inliyor. Ve yaydan fırlayan bir ok gibi hızla dalgaların üzerinden ileriye atılıyor son sürat deniz fenerine doğru gidiyoruz. Kurtulduk diye sevinirken, öndeki dalga alçalıyor bakıyorlar ki her yer kayalık. Yanlış yöne gidiyorlar, ve faryap yapmış bir gemiyi fırtına da durdurmanın olanağı yoktur.
    Japonların kaygıları sebepsiz değildir. Alışık oldukları denizin nelere sebep olabileceğini tahmin ederler ama japonyadaki osmanlının sıkıntılarına çare olamazlar.
    O gece kaşinozaki fenerinin kapısı saatlerce çalınır. Fırtınadan dolayı içerdeki japon fener bekçileri kapının sesini zor duyuyorlar. Açıyorlar kapıyı, yaralı, ıslak bir grup kazazede tamam ama bir gemi battı kim bunlar. Bizimkileri içeri alıyorlar, dil sorunu var japon fener bekçileri o renkli bayrakları getiriyorlar. Hani denizciliğin bir dilidir ya o bayraklar, bayraklarla anlaşır tümce kurarlar ya. Bizimkiler dünyanın bir ucunda en uzaktaki deniz fenerinin tabanına renkli bayraklarla tümceler kuruyorlar diyorlar ki: ‘’İlerde bir türk gemisi battı, yardım edin.’’ Yapacak hiçbir şey yok. Fırtınanın dinmesini beklemekten başka yapacak hiçbir şey yok. 69 denizcimiz fenere ulaşmayı başarıyor. 500’ü aşkın denizcimiz hala kayıp.
    Fırtınalı gecede batan ertuğrul fırkateyni amiral osman bey ve kaptan eli beyin de içinde olduğu çoğu subay ve ere mezar olur. Temsili mezarları ise kushimato halkı tarafından kayalıkların yakınına yapılır.
    69 denizcimiz tabi soğuk titriyor üşüyorlar deniz fenerinde. Köy halkı çok yoksul onları ısıtmak istiyorlar ama ateşleri bile yok. Ve japonlar soyunuyor, bizim bir denizcimizi 4-5 japon kucaklıyor. Kendi bedenlerinin ısısıyla bizim denizcilerimizi ısıtmaya çalışıyorlar.
    Bu kaşinozaki fenerinin bulunduğu ada çok küçük bir ada. Karaya şöyle yakın bir mesafe de ve japon halkı oranın köylü halkı şuna inanıyor. Yüzyıllar yüzyıllar önce bir rahip bu küçük adayı karaya bağlamak için bir köprü yapmak istiyor. Fakat orada bir deniz ejderhası bir canavar yaşıyor. Rahip canavar ile pazarlığa oturuyor diyor ki:
    -Ya izin ver şu köylüler adaya rahat gidip gelsinler bir köprü yapayım.
    -Peki diyor ejderha fakat güneş battığında başlayacaksın köprüyü yapmaya sabah ilk horoz öttüğünde bırakacaksın köprüyü tamamladın tamam, ama horoz öttüğünde tamamlayamazsan yarım kalacak.
    Ejderhayla bu anlaşmayı kabul ediyor. Ve güneş batar batmaz, kıyı ile ada arasına köprü yapmak için kayalıkları sırtına alıp taşıyor denize. Köprü uzuyor, uzuyor, uzuyor, ejderha da bir yerden onu gözlüyor, bakıyor ki horozlar ötmeden köprüyü tamamlayacak bu iş ejderhanın canını sıkıyor, ve ejderha horoz sesi çıkarıyor horoz gibi ötüyor. Rahip zamanının dolduğunu sanıp kayalıkları bırakıyor. Ejderha onu kandırıyor ve köprü yarım kalıyor. İşte o kaşinozaki fenerinin olduğu o küçük adayla kıyı arasına göz attığımızda ejderha sırtı şeklinde kayalıklar görürüz kıyıdan denize doğru adaya doğru uzanan kayalıklar görürüz ama yarı da bitiyor. Adayla kıyı arasının yarısı bu kayalıklar, girişi o geriye kalan açık kısımdan ama ertuğrul burayı geçiyor feneri dolanıp arka yoldan girmeye çalışıyor. Oysa ordan giriş yok giriş ön tarafdan ama ancak o bölgede yaşayanlar bunu bilebilir. Çünkü açık denizden baktığınız da o kayalıklar adayı kapatmış gibi gözüküyor.
    Ertuğrul fırkateyni geri dönüş yolunun henüz başındayken sulara gömülür. Fırtına, yorgun bir gemi ve bilinmedik coğrafya mürettabatın sonunu birlikte hazırlar.
    Yüzyıllar öncesinde kushimato halkının bildiği hala kulaktan kulağa anlatılan bu efsane bana göre kaptan ali beyi yanıltıyor. Bizimkiler, ali bey, ertuğruldaki denizcilerimiz, bunu nerden bilsinler. Bu nedenle asıl girişi geçip fenerin arkasından adaya giriş olduğunu düşünüyorlar. Yüzlerce yıl önce ki bu masal belki de bizimkilerin sonu oluyor.
    Yaşanan facia da ölenlerin anısına kaşinozaki fenerinin yakınına ertuğrul fırkateyni mezarlığı yapılır. Ve anıtlar dikilir. Yürekli gemiciler sevdiklerine kavuşamazlar ama, dünyanın bir ucunda izleri kalır.
    Japonlar ertuğrulun anısına bir anıt dikiyorlar. Bu yapılan çalışmalar sırasında bir kemik bulunuyor. Orada ölen bir denizcimize ait bir kemik, ve anıtın içinde kum dolu bir kutuya koyuyorlar onu bizim geleneğimize göre toprağa gömüyorlar.
    Batan bir osmanlı gemisidir. Ölenler osmanlı vatandaşıdır. Ama acı hatıra iki ülkenin zihnine birden kazınır. Ve aradan bir asır da geçse silinmez.
    Ertuğrul battı haberi istanbula gelince saray burnunda bir yığın kadın görürüz. Onlarca kadın sarayburnun da marmara denizine bakıyorlar. Çünkü 69 kişi kurtuldu 500 kişi kayıp ya o bekleyen kadınlar ertuğrulda ki denizcilerimizin eşleri, anneleri, çocukları. Belki bir umut ne biliyorsun nerden biliyorsun belki baban bir adaya düşmüştür. Belki bir gemi onu bulur kurtarır. Yabancı bandıralı gemiler marmara denizine giriş yaptığı zaman herkes koşuyor tophane limanına belki sevdiklerini o gemi getirmiştir diye. Bakıyorlar kimse yok yeniden sarayburnuna gelip bir başka gemiyi umutla bekliyorlar. Kar, kış, soğuk, sıcak demeden bir yıl boyunca sarayburnunda yakınlarını ertuğrulda kaybeden kadınlar yabancı bandıralı gemileri bekliyorlar.
    Kazadan bir süre sonra japon hükümeti baş sağlığı dileklerinin osmanlıya iletilmesi için kongo ve hiei kruvazörlerini atar. 69 denizci ve ertuğruldan arta kalanlar istanbula gönderilir. İki ülke arasındaki bağlara bir düğüm daha atılır.
    Bekleyenlerden biri ayşe hanım kaptan ali beyin karısı. Kaptan ali beyin karısı ayşe hanımın 1894 depreminde evi yıkılıyor. Aksaray yangının da evi yanıyor. Çok yoksulluk çekiyor ayşe hanım bir kulübeye sığınıyor. Kızı nire. Ve bir de ali beyin hiç göremediği ikiz çocukları. Ayşe hanım hamileydi kaptan ali bey sefere çıktığında. İkiz çocukları dünyaya geldi ama kaptan ali bey onları hiç öpüp koklayamadı. Kızı nire, babasını hatırlıyor. Şöyle hatırlıyor diyor ki:
    -Anne, baba sözcüğü duyduğumda yüzümde hep bir yumuşaklık hissediyorum. Neden?
    Ayşe hanım şu yanıtı veriyor:
    -Evladım, baban japonya seferine çıkmadan önce sakal bırakmıştı ve her gece seni sabaha kadar öpüp kokluyordu.
    İstanbul da özlem büyük, bekleyiş derindir. Oysa beklenen japon sularına hapistir.
    Bir kulübeye sığınıyor ayşe hanım çocuklarıyla, eş, dost, yakın akraba para toplayıp getiriyorlar yardım için.
    -Ya ayşe sana bir miktar yardım getirdik.
    -Ne bunlar?
    -Bir miktar para topladık.
    -Almam!
    -Ya lütfen muhtaçsın.
    -Hayır ne muhtacı benim hazinem var.
    -Ya ne hazinesi ayşe al şunu.
    -Getireyim mi hazinemi?
    -E getir hadi.
    Ayşe hanım içeri gidiyor. Bir bohça getiriyor. Hani kadınlar ziynet eşyalarını kolyelerini, küpelerini, yüzüklerini, takılarını bohçaya sararlar ya, bir bohçayla geliyor ayşe hanım. Yardım toplayıp ona acıyıp parayla gelenler diyorlar ki:
    -Ya biz para topladık ama ayşede de altın varmış.
    Ayşe hanım itinayla bohçayı açıyor. İçinden, kocası kaptan ali beyin japonya seferi sırasında gemisi ertuğrulun uğradığı 32 limandan hiç aksatmadan gönderdiği aşk mektupları çıkıyor. Ayşe hanım diyor ki:
    -İşte benim hazinem bunlar. Alın o paralar sizin olsun.
    Ertuğrul fırkateyninden geride kalan parçalar kushimato da 1890’ın kara gecesine mühürlenmiş şekilde sergilenir. Mürettebattan yadigar kalanlar ise yaşadıkları çağa iz bırakır.
    Kaptan ali beyin kızı Nire’nin de zaman içerisin de bir oğlu dünyaya gelir. Bu çocuk büyüyecek Türkiye Cumhuriyetinin Milli Eğitim Bakanlarından Hasan Ali Yücel olacaktır. E Hasan Ali Yücel denilince de akla elbette oğlu Can Yücel gelir. Can Yücel neden ertuğrulu yutan dalgalar gibi öfke dolu böyle büyük devasa şiirler yazdı şimdi anlaşıldı mı. Can Yücel’in şiirlerinde ki öfke sanki ertuğrulu yutan o dalgalara gibi gelir bana ne zaman onun şiirlerini okusam.
    Ertuğrul fırkateyni faciası japon türk diplomasisini yakınlaştırır. Ama daha da önemlisi kushimato halkını o gemicilere ve onların güzel ülkesine bir daha çözülmeyecek şekilde bağlar.
    İki ülke bir kaza. Hafızalarda aynı hikaye aynı hüzün. Ertuğrul şanssız, ama efsane olmuş bir gemidir. Çürük olduğu bilinirken sefere gönderilir. Kaygılanıldığı gibi derinliklere savrulur. Ama efsanesi yine o derinliklerde zamandan uzak yaşar.