• Şark için  “ölümün sırrına sahiptir” derler. Fakat şark milletleri içinde dahi ona bizim kadar hususi bir çehre veren, her türlü laubalilikten  sakınmakla beraber, onu ehlileştiren, başka millet pek yoktur.Ve bunu ne kadar basit unsurlarla yaparız: sade mimarili bir türbe çok defa tahtadan sırasına göre oymalı ve zarif , bazen de düz ve basit bir sanduka, birkaç işlenmiş örtü veya düz yeşil çuha, bir kavuk, bir tuğ… İşte cedlerimize ebedi hayatı tecessüm ettirmeye yeten malzeme bundan ibarettir. Bu kadar fakir unsurlarla hazırlanan abidede ferdi hayatı hatırlatan tek çizgi, isimden ibarettir.
  • Tarihte yaşanan savaşları, kazanılan zaferleri okuruz ama hiç ölenlerin hikayesi anlatılmaz en azından bir kahraman değilse. Peki ölen sıradan bir savaşçının annesi, babası, sevdikleri unutup gider mi o kişiyi, hiç acı çekmez mi bu kişiler, ağlamazlar mı ? Tarih dümdüz bir çizgi midir ?

    Euripides bu eserinde savaşta ölen ve gömülmelerine izin verilmeyen yedi savaşçının annelerinin acısını anlatır. Bazen bir annenin tek istediği oğlunun cesedi olabilir ne acıdır ki. Belki bu tarihsel acı bir yerlerden tanıdık gelebilir size.
  • Çocuklar için alıyorum diye kendimi kandırarak aldım kitaplığıma ekledim :) Beni yanıltmadı. Gerçekten yetişkinler için de okuması çok eğlenceli bir kitap. Bol bol gülümsetiyor, bir sürü bilgi veriyor. Tiyatro sahnesinde üzerine iskeletini ve kaslarını giyen, insana dönüşme aşamasında vücudun bölümlerini tek tek sahneye çağırarak tanıtıp, bedenine ekleyen, esprili bir iskeleti izliyoruz ya da okuyoruz :) Çizgi roman gibi aslında. Biraz dinleneyim, biraz eğleneyim, biraz da vücudumu tanıyayım diyen herkes okumalı. Biraz daha detaylı bilgi verse daha iyi olurdu ama eh, çocuklar için yazılmış neticede :)
  • Bu eser, her faslı ayrıca bir cilt kitaplık mikyasta bir davayı kuşatma ve (dinamik) bir (sentez)e bağlama işi olduğu için (analitik) ilmi metodlara iltifat etmiyor ve daha ziyade müspet gerçeklere dayalı kıymet hükümleri ve hikmet teşhisleri üzerinde duruyor.

    Birkaç kere temas ettiğimiz bu inceliği yine gözönüne oturtur ve olanca felaketimizin müsebbibi 'Ham Yobaz ve Kaba Softa'yı bu ölçüyle resmetmek isteriz. O, inandığı veya ezbere benimsediği meseleler üzerinde kafası betonlaşmış ve bütün 'elastikiyet esneklik' kabiliyetini yitirmiş bir tip...

    Ona, dar alınlı, kirpi saçlı, nefret çakan gözlü, iştiha hortumu burunlu, kazma dişli, çalı süpürgesi sakallı bir (fizik) biçebilirsiniz. Bütün bu mübarek uzuvların nurunu atmış ve cesedini alıkoymuştur.

    Kahr ile rahmet, inad ile sebat, gurur ile vekar, nefretle muhabbet, posayla öz, acı ile tatlı, hulasa zıtlar ve makbul olanlarla olmayanlar arası, yerine göre müspet ve ahenk duygusundan mahrum, hadiselerin tersine döne döne giden daire kavislerinden gafil, tek çizgi üzerinde dar ve hasis bir ruh...

    Neticede ve din sahasında, sabit ve mukaddes ölçüleri çileli bir idrakle anlayan değil, kaba nefsaniyetine indiren bir seciye çıkıyor karşımıza... Eğer daima ve her sahada hak ve hakikati katleden bu seciyeye karşı durmak için hiçbir nokta üzerinde kenetlenmemek ve muallakta kalmak gibi bir ölçüye varacak olursak bu defa da gerçeği büsbütün elden kaçırır ve yobazlıkların belki en felaketlisine düşmüş oluruz. Öyleyse? Her şey zıtlar arası bir kıvam meselesinden ibarettir ve yobazda bu kıvam dehasından eser yoktur!
  • Elini yavaşça alnına götürdü. Başı sanki bir yumurtaydı da birazdan çatlayacaktı, onun sancısıydı bu kıpırdanış. Dişlerini sıkarak uyanmıştı yine. Bu gidişle sıkmaktan çizgi film karakterlerinin dümdüz dişlerine sahip olacaktı. Okul için hazırlanmaya başladı. Gülümsemekten çok uzak bir burkuluşla büktü dudaklarını. Bir parça ekmek, bir parça peynir tıkıştırdı ağzına. Annesi olsaydı... O olsaydı çay kaşıklarının bardakta vuruşu ahenkle yankılanırdı evde. Peynirin en iyisi, zeytinin en lezzetlisi, domatesin mürül mürül kokanı olurdu sofrada. Sarısına ekmek banmalık sahanda yumurta da oldu mu ortada... Sahan da bakır ha. Düşündü.

    Her şey o gün başlamıştı. Her şey... O gün... O... Babasının yumruk yaptığı eline zeytin çekirdeklerini çıkarıp, masaya tavla zarı atar gibi atışını, annesinin ona gülümseyerek bakışını, bir yandan da 3 yaşındaki Ahmet'e yemeğini yedirişini, onun uslu bir çocuğa yakışır şekilde verilen lokmaları yutuşunu... Ama birazdan siz görürsünüz uslu çocuğu bakışını ve kırlentlerle olan savaşını düşünüşünü... Kaşık ve dönen bardaktaki sesi... Kaşık ve bardak... Bardağa konan çay sesine düşen anne sesi... İnsan bilemiyor mutluluğun sadece bu olduğunu. İki kanadının karşında otururken mütevazi bir sofrada kahvaltı yapmayı, ertelemenin en büyük aptallık olduğunu bilmiyor. Olan olduktan sonra keşkeden başka cümleler yakışmıyor sanki ağzına. Keşke dememek için yaşıyordu artık. Yaşaran gözlerini kırpıştırdı, öksürdü ve peynir tabağını öksüz dolabın içine öylece koydu.

    Kitaplarını eline alıp, otobüs durağına doğru koyuldu. Rüzgar yüzüne eserken içi bir parça serinledi. 1 saniye. 1 saniyecik. 1 an. Sonra tekrar çenesinden alnına ve kulaklarına vuran ağrıyla başı hafif yukarıda yürümeye devam etti. O günden beri ya yere bakarak ya göğe bakarak yürürdü. Göğe Bakma Durağı'na vardığında yaslandı durağa. Okul, yaşamı geçiştirmek için tek sebepti. Okul, onlara verdiği sözdü. Okul, onun için anlamın karşılığıydı. Otobüse bindi. En sevdiği koku. Ter, havasızlık, basıklık. Her otobüs böyle kokmak zorunda mıydı? Ayakta 15 dk yolculuk ettikten sonra Yere Bakma Durağı'nda indi. O kalabalıkta zihnine kazınmasını istemediği hiçbir yüzle karşılaşmamak için yere bakarak yürümeye devam etti, hem selam vermenin külfet olduğu çağlarda değil miydik? Her defasında midesi bulanmasın diye alışmayı diliyordu, ama yerde görülen bir boğaz atığına denk gelmemek, bu ülkede mümkün değildi. Çünkü neden sokaklar temiz olsundu? Derse girdi. Kimle konuşursa konuşsun ''Siz'' diye hitap eden kibar bir hanım profesördü karşısındaki. Sınıfa soru sorar ve söz verirken ''Buyrun lütfen'' derdi. Ne kadar hoş. Halbuki gözlerinin ardında bir ejderha sinsiliği ve acımasızlığı vize dönemine kadar pusuya yatmış beklemekteydi. Üst sınıfların yarısı bu dersi en az 3 kere alarak geçebilen gariban öğrencilerle doluydu. Önemli olan sizin neyi bildiğiniz ya da doğruyu bilmeniz değildi. Önemli olan onun kafasındaki kelimelerle cevap vermenizdi. Takıntının en beter hallerinden biri üniversite kürsülerinde olurdu. Daha şimdiden anlamıştı. Herkes tüm bir tarih boyunca başa gelenlerin kaypaklıklarını, sahtekarlıklarını söve söve anar. Lakin biraz para ve biraz makam verdiğiniz insanın davranışlarını gözlemlediğinizde, dünyanın yarısının mayasında bir bozukluk olduğunu görürdünüz. Şeytanın adı çıkmıştır. O olmasa insan insana yine yeterdi. Okul her hocanın ruhani durumuna göre ilerlerken, ara verildiğinde kantine inip bir çay aldı. Mecbur kalmadıkça konuşmamanın özgürlüğüne çok alışmıştı. Buyrun hocam diyen kantindeki çalışandan kağıt bardağın kağıt kokulu çayını aldı. Ve kitabına gömüldü. ''Onca Yalnızlık Varken...''
  • Çünkü makine düpedüz fikrin, düpedüz bir çizgi üzerinde dondurulmuş, tek veçheli basit faide plânına indirilmiş, kemmiyette galip, keyfiyette mağlûb, aslâ girifte sarkamıyan ve değişik yönlere sapamıyan, miskin bir timsalidir. Ve nihayet, her keyfiyeti fikre bırakan kemmiyette son derece kuvvetli bir köledir. Hâlbuki yine makine, materyalist ve komünistlerin gözünde ideâl, bir put....
    .
    .
    .
    Ona komünist derler; yalan!...
    .
    .
    .
    Buyurun; makinenin, fikir ve ruh isnat edilen bîçare demir parçalarının ahmaklık derecesini görün!
  • DUYGUSUZ NESİL TEHLİKESİ

    İzmir Ödemiş Kaymakçı çok programlı Lisesi Müdürü Ayhan Kökmen iki öğrencisi tarafından öldürülüyor.

    Olayın araştırılması için Maarif Müfettişi Doğan Ceylan görevlendiriliyor.

    Müfettiş, öyle bir rapor düzenliyor ki, tüm anne=babaların okuması ve kendilerine ders çıkarması gereken bir rapor.

    Türk gençliğinin içüinde bulunduğu bir durumu analiz ediyor ve DUYGUSUZ NESİL TEHLİKESİ*ne işaret ediyor.

    Lütfen okuyun ve günümüz gençliğinin son durumunu değerlendirin.

    İşte o rapor,,

    DUYGUSUZ NESİL TEHLİKESİ

    Doğan CEYLAN, Eğitim müfettişi

    Hayatın gerçekliklerinden habersiz, duygusuz ve bencil bir nesil geliyor.

    Şehitler için gözyaşı döken kendi ana babalarını anlamıyorlar. Başkalarının çocukları için ağlamaya anlam veremiyorlar.

    Yanıbaşımızdaki savaşlar, acı çeken çocuklar, ölen onbinlerce insan onları hiç ilgilendirmiyor.

    Tüm acı gerçekleri çizgi film tadında izliyorlar ve yürekleri hiç acımıyor.

    Hayatlarının odağındaki tek şey eğlenmek. Eğlenemedikleri tüm zamanları kendilerine bir işkence olarak görüyorlar.

    Kendileri için yapılan fedakarlıkların hiç farkında değiller. Kıymet bilmiyorlar ve vefasızlar.
    Herkesi kendine hizmet etmek için yaratılmış görüyorlar.

    İnsanlara verdikleri değer, onların isteklerini yerine getirebildikleri ve ne kadar eğlendirdikleriyle orantılı.

    Hayatlarında eğlenmeden başka bir amaç olmadığı için artık tek eğlence kaynağına dönmüş telefon ve tabletlerini ellerinden aldığınızda dünyanın sonunun geldiğini zannediyorlar.

    Geçmiş onları pek ilgilendirmiyor, atalarımıza karşı vefasızlar.
    Dedelerinin canları, kanları pahasına vermediği vatan toprağını en iyi fiyatı verene satacak kadar maneviyattan yoksunlar.

    Vatan, onlar için son model bir cep telefonundan daha değersiz.

    Milletimizin geleceği açısından endişeleniyorum.

    20 yıl sonra bu nesil, nasıl ana-baba olacak?

    Kendine hayrı olmayan bu nesil nasıl çocuk yetiştirecek?

    Evlerini nasıl idare edebilecek?
    Ülkeyi nasıl yönetecek?
    Vatanı nasıl savunup can verecek?

    Bütün bunlar neden oluyor izah edeyim.

    Altın kafeslerde çocuklar yetiştiriyoruz artık.
    Uçmayı bilmeyen kuşlar gibi.

    Çocuklar hayattan bihaber.

    Açlık nedir bilmiyorlar, yedikleri önlerinde yemedikleri arkalarında,
    acıkmalarına fırsat bile vermiyoruz.

    Öyle ki yemek yemeyi bile işkence görür hale geliyorlar.
    Susuzluk nedir hiç bilmiyorlar.
    Hiç susuz kalmamışlar.
    Üç adımlık yolda bile susarlar diye yanımızda içecek taşıyoruz. Çocuk daha “susadım” demeden ağzına suyu dayıyoruz.

    Çocuklar hiç üşümüyorlar.
    Soğuk havalarda evden çıkarmıyoruz. Okula giderken kırk kat sarmalayıp çıkarıyoruz dışarı, hiç titremiyorlar.

    Çocuklar hiç ıslanmıyorlar,
    evden arabaya kadar bile üç metrelik mesafede şemsiyesini başına tutuyoruz.
    Saçına bir tek yağmur damlası düşürmüyoruz.
    Bu yüzden çocuklar ıslanmak nedir bilmiyorlar.

    Yorgunluk nedir bilmiyor çocuklar.
    İki adımlık mesafelere bile arabayla götürüyoruz onları yorulmasınlar diye.
    Birazcık parkta koşsalar, hasta olacak diye engel oluyoruz.
    Onlar takatleri tükenecek kadar hiç yorulmuyorlar.

    Yokluk nedir bilmiyorlar, daha istemeden her şeyi önlerine sunuyoruz.
    Bu yüzden varlığın kıymetini bilmiyorlar.

    Onlar bir yanığın veya bıçak kesiğinin acısını bilmiyorlar.
    Elleri yanmasın, kesilmesin sakın diye onlara ne bıçak tutturuyor ne ocak yaktırıyoruz.

    Çocuklar hissetmiyor yaşamı,
    açlığı bilmediği için açlara acımıyor,
    üşümek nedir bilmedikleri için sokaktaki evsizleri umursamıyor.

    Yokluk nedir bilmedikleri için ekmeğe gelen zam onların dikkatini bile çekmiyor, haber kalabalığı olarak görüyor, gülüp geçiyorlar.

    Sıcak odalarında yaşadıkları için evsizlik nedir, sürgün nedir anlamıyor, savaşları, kurşunlanan ölen insanları umursamıyorlar.
    Acımıyorlar……Facebook/Geleceğin Mimarları Öğretmenler.Kıymetini bilmiyorlar ekmeğin, elbisenin, barışın ve huzurun, ana babanın….

    Müdahale edilmezse gelecek iyi şeyler getirmeyecek güzel ülkemize.

    Bu sorunu Devlet derinden hissetmeli.
    Bu sorunun çözümü için ciddi çalıştaylar düzenlenmeli. Öğretim programları ve ders materyalleri revize edilmeli.

    Okulların duygu eğitimi konusunda rolleri artırılmalı.
    Geç kalınmadan bu sorun mutlaka çözülmeli.
    Bu sorun çözülmezse ülke çözülecek…

    Doğan CEYLAN, Eğitim müfettişi