• Sizi sürükleyen, kendine doğru çekebilen, bir parçası haline getiren, baş kahramanı olduğunuz yani sizi “Santiago” yapan bir kitap. Uzunca hem de çok uzunca bir yola çıkıyorsunuz... Ki hiç bitmesini istemediğiniz bu yolculukta “Bir şeyi gerçekten istediğin zaman, arzunu gerçekleştirmeni sağlamak için bütün Evren işbirliği yapar,” düsturunu kendinize şiar edinmiş olduğunuzu ve mıh gibi aklınızdan silinmeyen öğüt verici o sözlerin kafanızın bir yerlerinde sürekli hareket ettiklerini ‘görür’ oluyorsunuz. Aslında görmek, sizi kitabın içinden bir cümle ile tarif ediyor; “Herkes kendi düşlerini aynı şekilde göremez; kendince görür.” Ve devam ediyor kitap, “kendi kişisel menkıbe”nizi gerçekleştirmeye yol alırken..
    Hazine arıyorsunuz efendim, gözünüzün önünde ama göremiyorsunuz. Bu yüzden kaçırıyorsunuz belki de hayatınızın fırsatlarını. Tam da kaçırdım derken.. Uzaklara da gitmeseydiniz asıl hazinenin nerede olduğunu bilemeyecektiniz ve farkında olmadan bir ömür sürecektiniz, sorusunu yöneltiyorsunuz kendinize... Sonra kitap size aklınızdan silinmeyen öğüt verici bir sözü tekrar hatırlatıyor; “Gözümüzün önünde büyük hazineler olduğu zaman asla göremeyiz onları. Peki neden bilir misin? Çünkü insanlar hazineye inanmazlar.” Ve “kendi hazinenizi bulamadığınız için gizli hazine bulan herkesten nefret edeceksiniz,” belkide.
    Altının değerini herkes bilir, peki ya gümüşün değerini.? “Herkesin kurşunu altına dönüştürmeye kalkıştığını düşünün biraz. Bir süre sonra altının hiçbir değeri kalır mı,” peki.? Dağda gömülü duran altının değeri var mıdır yoksa çıkarılıp işlenirse mi değer alır.? Unutmayın, “Hazineleri, seller toprağın altından çıkartır, gene seller toprağa gömer.” Şimdi sorarım altın mı olmak isterdin, gümüş mü.?
    “Kurşunu altına dönüştüren ve altını da toprağın altına gizleyen şey midir,” aşk.?
    Sahi nedir AŞK.?
    (Aklınızdan silinmeyen öğüt verici cümleler şimşekler gibi çakıyor ve birbirleri ile çarpışarak yağacak olan yağmurun haberini verir gibi oluyordu.)
    “Aşk, sevilen nesnenin yanında bulunmayı zorunlu kılıyordu.”
    Unutma!..
    “Her şeyin bir ve tek şey olduğunu asla unutma.”
  • Yazar: Nur
    Hikaye Adı : Bir Adım Daha
    Link: #32211160
    Ressam : Van Wieck

    Herkes gibi herşey gibiyim. Bir ben değilim sadece. Bekliyorum, can güvenliğim için, sarı çizginin arkasında, ellerim düşmemesi için çantamı tutuyor ya da ayakta durabilmek için ben onu. Tam olarak kendimi nerede kaybettiğimi hatırlamıyorum. Bir sahafta eski bir kitap kokusunda, çocukların gülüşünde, bir annenin doğum sancısında... Bulmak içinde uğraşmadım gerçi. Nihayet metro geliyor, uzun bir yolculuk yok önümde. En son ben biniyorum. Ayakta durmak hayli yorucu. Telefonuma bir kaç bildirim geliyor. Biri doların beş lira olduğunu söyleyen bir bildirim diğeri annemden; nerde kaldığımı merak etmiş ve yemeğe başladıklarını söylemiş. Özel bir okula matematik öğretmenliği için gittim. Birkaç ders anlattım ve hocaların sorduğu sorulara cevap verdim. Çocuklara nasıl eğitim verecektim, nasıl öğretecektim, daha önce başka bir yerde öğretmenliği deneyimlemişmiydim. Bir yığın soru... Matematik bölümünden mezun olalı beş sene oluyor, bir kaç özel ders vermem dışında yaptığım pekte bir şey yok. Bilim insanı olmak isterken sadece evde oturuyorum. Bilmiyorum, her şey yoluna ne zaman girecek. Metro bir sonraki durağına yaklaştı. Çoğu insan indi. Şimdi ise bomboş bir köşede oturuyorum. Yüzüm avuçlarımın içinde. Metronun sesini dinliyorum; furuu, vuvuuv, çıçoco. Şimdiki durak benim ineceğim durak olduğundan ayağa kalkıyor ve iniyorum. Bir kaç sokak sonra bizim sokağa varmış oluyorum. Ama o eşsiz gitar sesini yine duyuyorum. Yolumu uzatarak o gitar sesinin geldiği balkonun altına yürüyorum, her akşam sekiz civarında pratik yapmak için o balkona çıkar bende her zaman onu duyar ve balkonun altında otururum. O tanışmayacağım biri. Aslında bir yandan beni fark etsin isterken bir yandan da deliler gibi korkuyorum fark edilmekten. Çaldığı hiçbir ritmi bilmiyordum ama bir sağa bir sola sallanarak onu dinlemek tek yaşama sevincim olmuştu artık. Oraya gelip kaldırıma oturduğumda birden gitar duruyor ve başka bir parçaya dönüşüyor. Kafamı yukarı kaldırdım ve balkona baktım, sadece sarı ışık görünüyordu. Sokakta bir kaç çocuk bisiklet sürüyor, bir kaçı bakkalın önünde dondurma seçiyor. Bir kaç parça dinledikten sonra kalkıp gidiyorum. Müzik sesi evimin önüne kadar devam ediyor. Bana iyi geliyor kendimi arınmış ve dinlenmiş hissediyorum. Sabah olunca gidecek hiçbir yerimin olmamasına karşın güzelce hazırlanıp erkenden dışarı çıkıyorum. Bugün biraz daha erken çıkıyorum. O balkonun altından geçebilmek için yolumu değiştiriyorum. Kapının açılma sesiyle irkiliyorum. Gitarı sırtında kıvırcık saçlı biri, onun o olduğunu hemen anlıyorum. Otuzlu yaşlarının başında sessiz sokaklara ayak uydurarak ilerliyor. Kendimi onun yürüyüşüne ayak uydurmaya çalışırken buluyorum. Aynı metro istasyonunda bekliyoruz ben onun beş metre ilerisinde onu izliyorum. Metro geliyor biniyoruz, daha kimse yok, her zaman oturduğum boş koltuklara oturuyorum. Oda hemen karşıma oturuyor. Bir kaç günkü iç sıkıntımı bir anda unutuyorum. oturduğum yerde gülüşümü sol elimle kapatıyorum. Anlaşılan sadece müziğinden hoşlanmıyorum. Ertesi gün, ertesi günün ertesi günü ve onunda ertesi günü böyle devam ediyor. Akşamları çaldığı müziğe eşlik ediyorum sabahları ise attığı adımlara.
    Bir akşam müzik çalmıyor titrek bir ışık var balkonda sadece. Oturuyorum kaldırıma hava hala yağmur kokuyor, kaldırım ıslak, biraz üşüyorum sahi. Daha ne kadar devam edecek böyle, diyor tanıdık bir ses. Bu o şarkılarda kaybolan ses. Yüzümü sese doğru çeviriyorum, bir kaç adım ileride dikiliyor. Kalbimin ritmi gökgürültüsü gibi şiddetli. Kendime doğru çektiğim bacaklarımı gevşetip onu görmemi engelleyen saçımı kulağımın arkasına koyuyorum. Ama elim artık nerede durması gerektiğini bilmiyor. Önüme dönüyorum. Yanıma oturuyor, gitarı elinde. Kalkıp gitmiyorum, ne olacaksa olsun. Matematikte yaşadığım talihsizliklerde kaçıp gittiğim için oldu. Tellere vuruyor ürkekçe değilde incitmekten korktuğu saç tellerine dokunur gibi. Bu şarkıyı ondan bir kaç kez dinlemiştim. " ...duyarsın uzaklardan, dalarsın yakınlara..." bildiğim kısımları mırıldanıyorum. Şarkıyı bitiriyor. Sen beni güzel hatırla, diyor. Yüzüne bakıyorum. Gülümsüyor, şarkının adı, diyor. Bekle deyip binaya giriyor. Çıktığında gitarın yerini bir kazak almış oluyor. Bana uzatıyor ve geriye doğru bir kaç adım atıyor. El sallıyor ve gidiyor. Bense eve yürüyorum. Eve geldiğimde dinlediğim şarkıda hep onun sesini arıyorum, verdigi kazağa bakıyorum. Sabah ona geri vermeliyim. Bir kaç saat öncekileri hatırımda bir kaç kez daha canlandırıyorum. Sabah uyandığımda bir kaç dakika geç kaldığımı görüp hemen giyinip dışarı koşuyorum. Bir kaç dakika binanın önünda bekliyorum ama yok, etrafa bakınıyorum bir sokak ileride karşıya geçerken görüyorum. Bir dakika sonra soluk soluğa yanına varıyorum. Durup bana bakıyor. Bir kahkaha patlatıyor. Ardından bende gülmeye başlıyorum. Günseli, diyorum elimi uzatarak. Elimi sıkıyor ve adını bir fısıltı gibi söylüyor. Şimdi ise adımlarını takip etmek daha kolay.


    http://hizliresim.com/Q2pOAy
    İçerisinde geçen şarkı; https://youtu.be/hmcUQVf_b-M
  • Bu kitaba daha önce yapılan yorumlarda Nigel Warburton'un, sofinin dünyasından önce okunması gerektiğinden bahsedilmiş , şahsen ben aksini düşünüyorum, sofinin dünyasında belli bir kurgu içinde felsefe daha temel hatlarıyla verilmişken bu kitap tamamen başlık ve ilgili düşünürlerden oluşuyor, dolayısıyla biraz temel gerektiriyor ve roman havasında olmadığından başlangıç için sıkıcı olma olasılığı ihtiva ediyor,

    Kitapta düşünürlerle ilgli olarak Tez ve antitez şeklinde iki farklı görüşün bir arada sunulmasını sevdim.

    sofinin dünyasında, yazarın koyu bir hıristiyan olduğu fikrine kapılmıştım, keza kitabın bir çok sayfasından -jesus christ!- akıyor gibiydi ve kitapta tanrı fikrini felsefeyle desteklemeye çalışan düşünürlere ağırlık verilmişti,

    Bu kitabın yazarı ise daha ilk sayfalardan atesit olduğunun altını çizmiş ve sofinin dünyasında daha az yer kaplayan darwinin, tanrı görüşünü küresel anlamda büyük ölçüde yıkan, doğal seçilim yoluyla gelen evrim teorisine burada daha fazla ağırlık vermişti ki bu durum benim dikkatimi çok çekti (Darwin teorisiyle birlikte ataistlerin kendilerine sağlam bir dayanak noktası bulması açısından..)

    Tabi ki yazılan bir kitap salt akademik değilse objektif kalamayacak ve her yazın eserine yazarın kişiliği belli ölçülerde yansıyacaktır ama global dünyanın bir yan etkisi olarak A’dan Z’ ye her konuda bilince ve bilinç dışına sürekli parmak sokmak suretiyle yapılan manipülasyonun beynimde yarattığı rahatsızlıktan fenalık geçirmekte olduğumdan, bu duruma kitaplarda da rastladığımda tepkisiz kalamıyorum, kendimi özgür hissettiğim yegane alanın (kitapların) içeriğinin de yazar tarafından beynime dürtüklenmesi durumu beni irrite ediyor.

    Kitabı bir bütün olarak görmek okuyucular açısından yanıltıcı olabilir, sadece başlık ve bölümlerden oluşuyor. bölümler arası geçişler fena olmasa da kitabın sonu paldır küldür bitiyor,

    Kitap, daha çok felsefenin incelenmesi şeklinde düşünülebilir çünkü yazarın kendi bilgi birikiminden edindiği subjektif açıklamalardan ibaret. Bu alanda başka bir uzmanın, ilgili felsefecinin elinden yazılan metinleri okuduğunda, öz olarak olmasa da (çünkü anladığım kadarıyla bazı düşünürlerin fikirleri literatür haline gelmiş-kalıplaşmış) yapacağı yorumlarda, farklı nüanslar yakalayabileceği görüşündeyim,

    --

    kitapta ilgimi çeken noktalar arasında;

    # Bentham'ın görüşünün, çok sevdiğim bir anime olan Psycho-Pass animesine konu olarak işlenmiş olmasıydı,

    (Jeremy Bentham, daire planlı hapishane fikri ''panoptikon'' u -haydutları öğütüp namuslu yapan bir makine- olarak tanımlamıştı. Ortasındaki nöbetçi kulesi, birkaç gardiyanın, izlenip izlenmediklerini bilmeyen çok sayıda mahkumu gözetlemesine olanak veriyordu. Bu tasarım ilkesi bazı modern hapishanelerde hatta birkaç kütüphanede de kullanılmaktadır)

    animelerde felsefi görüşlerin hikayeleştirilmesi alışılagelmiş olmasına karşın Bentham'ın felsefesi benzerlerinin aksine soyut olmakla kalmayıp, günlük hayata uygulamalarının yapılması bakımından oldukça ilginç gözüktü bana..

    # benzer şekilde Hobbes 'un felsefesindeki ; (Tanrının koca bir fiziksel makine olmak zorunda olduğunu bile iddia etti ) bu noktanın da 'Mirai Nikki' animesinde, yunan mitolojisinden paralel evrenlere uzanan kompleks bir yapı halinde konu olarak işlendiğini hatırlıyorum,

    # ayrıca ilk olarak pedagojik formasyonda tanıştığım John Locke'un

    (Zaman içinde birini aynı kılan şeyin ne olduğu, ingiliz filozofu John Locke'un (1632 - 1704) aklını kurcalayan soruydu.
    Locke'un inandığı şeylerden biri, yeni doğmuş birinin zihninin boş bir levha gibi olduğudur. Doğduğumuzda hiç bir şey bilmeyiz ve tüm bilgimiz yaşamdaki deneyimlerimizden gelir. Bebek Locke büyüyp genç bir filozof olurken çeşitli inançlar edindi ve şu anda John Locke olarak bildiğimiz kişi haline geldi. Ama hangi anlamda bebekliğinde olduğu kişidir ve hangi anlamda ortayaşlı Locke, genç Locke ile aynı kişidir?)

    görüşleri bana Can Yücelin ( 20 Yaş 35 Yaş 40 Yaş ve Bugünkü Ben) şiirini anımsattı,
    https://www.youtube.com/watch?v=-Wm0hUgcxfg


    # kitapta yer alan şu tanımlar da;

    (toplum çöker de kanunlar ya da kanunlara uyulmasını sağlayacak biri olmadan, Hobbes' un deyimiyle ''doğa durumu''nda yaşamak zorunda kalırsanız, Hobbes sizin de herkes gibi gerektiğinde hırsızlık yapıp öldürebileceğinizi söyler. En azından hayatta kalmayı istiyorsanız bunları yapmak zorunda kalırdınız)

    yenilerde okuduğum ve 'sineklerin tanrısı' gibi ikamelerinin olduğu Cennete Bir Koşu / J. G. Ballard'ı hatırlatıyor,

    # bir diğer nokta; toplu katliamlar denince akla sadece Hitler gelse de kitapta, popüler olmasa da kitlesel katliamlar konusunda Hitlerden aşağı kalmayan diktatörler olan Pol Pot, Robert Mugabe gibi isimlerin geçmesine şaşırdım,

    # Epikuros'a ait şu satırlar çok enteresan geldi bana:

    (Düşünce şekillerimiz asimetriktir. Nedense doğumdan önceki dönemle ilgili değil de, ölümden sonraki dönemle ilgili endişelenmeye yatkınız.)

    bu satırlar, zaman kavramını sadece ileriye yönelik akan bir çizgi şeklinde algıladığımızın kanıtı gibiydi..

    # felsefeci Machiavelli, görüşlerine katılmaktan bağımsız olarak, uç kişilikleri eksantrik bulmamdan dolayı ilgimi çekti,

    # Hegel'in, tarih akışı ile ilgili görüşleri oldukça baştan savma geçilse de kitapta geçen vurgulardan ve Marx'a ilham olduğunu öğrenmem nedeniyle merak ettiğim felsefecilerden biri oldu,

    # Brauch Spinoza'nın ;
    (Spinoza, Tanrı ve doğanın aynı şey olduğunu kastediyordu. Tanrı doğadır, doğa da Tanrı.) // Panteizm görüşleri, paganizmden mi geliyordu? yoksa paganizm sonrasında mı şekillendi??
    ayrıca bu eski Türklerde -doğa kültü-olarak geçmiyor muydu?

    soruları kafamda henüz bir yanıt bulamadı,

    # (Descartes, gerçek bilgiye ulaşmak için geliştirdiği yöntem; kartezyen şüphecilik olarak bilinir. Bu yöntem oldukça basittir. En küçük bir doğru olmama ihtimali taşıyan hiçbir şeyi doğru kabul etmeyin)

    descartes'in bu görüşü yazar tarafından -basit bir yöntem- olarak nitelendirilse de, ayrıntılı şekilde açıklanan ilgili bölümü okuyanlar fark edeceklerdir ki: Bir şeyin olmadığını kanıtlamak için tüm var olanları ispatlamak, bazı konular için imkansızın bir adım gerisinde değil midir?? bu gerçekten basit bir yöntem midir??

    # tüm bunlara ek olarak discovery de izlediğim holografik evren ile ilgili teorinin, platonun idealar öğretisi ve mağara metaforundan ya da descartes'in (İnsan rüya görmediğinden nasıl emin olabilirdi?) ile başlayan ve (cogito ergo sum: düşünüyorum öyleyse varım) ile devam eden felsefesinden etkilenildiğine dair küstahça bir düşüncem bile oluştu.. :)

    ---

    kitapta ilgimi çeken daha bir çok düşünür ya da görüş vardı ama onlar hakkında daha fazla özet yapmak yerine kitabın bende oluşturduğu sorgulamalardan bahsetmek istiyorum;

    neden felsefe okumalıyız?

    Soru sorabilmek, sorgulayabilmek ve bunun kaçınılmaz sonucu olarak düşünebilmek için felsefe okumalıyız diye cevaplıyorum ben,,

    yaşadığımız çağ, 21. yy dünyası, kuantum enerji paketçikleri misali teknolojinin ani sıçramalarıyla ileriye doğru giderken; insan, aynı hızla evrilemediğinin kötü sonuçları çatısında her gün daha çok manipüle ediliyor, otomatikleşiyor,

    değerlerimizi farklılaştırıyor, zihinlerimizi köreltiyor, ilk çağlardaki avcı-toplayıcı düzeyine doğru tekerrür edercesine sadece hayatta kalmaya çalışan varlıklar haline geliyorken insan olmanın özünü yitiriyoruz belkide ..

    80lerin başında evlerde telefon edinebilmek için kuyruğa girdiğimiz günlerden cep telefonlarına, yapay zekanın örnekleri sayılan konuşan robotlardan, paralel evrenler ve holografik evren teorilerine, doğru teknolojik sıçrayışlar yaşıyoruz,

    Feodal devletlerden,krallıklara, imparatorluklara doğru giderken, emperyalizm farklı maskeler altında birden burjuvaziye, kapitalizme, küresel ekonomi, global dünya düzeni, tek dünya sistemine giden atlayışlar yaşıyoruz,

    Dünya merkezli evren sisteminden, güneş merkezli evren sistemine, newtondan sonra fizikte keşfedilecek birşeyin kalmadığına inanırken kuantum teorisine, big bang e kadar uzanıyoruz,

    İnsanlık sadece bir kaç yüzyılda bu pikleri yaşıyor görünürken, neanderthal atalarımızdan çok da farklı olmayan rekabetçi, saldırgan, her şeye hakim olma çabasından, güç elde etme hırsından, en temel iç güdülerinden sıyrılamamış gözükürken, İnsan'ın tüm -apex predetor- güdülerine kendinden daha hızlı evrilen teknolojiyi sadece bir alet olarak kullandığını biliyoruz,

    kısacası insan -kan dökücü tanrı- rolünde...

    bu süreçte, her türlü yan etkiye karşı zihnimiz ayakta tutabilmek ve Tanrı rölünü oynayan, -Deux ex machina-ya karşı uyanık olabilmek, en önemlisi de varoluşumuza bir anlam yüklemek için felsefe okumalıyız...

    felsefe bir beyin jimnasitği;

    her şeyi olduğu gibi kabullenmemiz amacıyla yüzlerce yıldır yapılandırılmaya çalışılan tüm siyasi, ekonomik ideolojilere karşı,

    sanayi devrimi sonrasında ucuz insan işçiler yaratmak için tasarlanan eğitim sistemi kalıplarına karşı,

    18. yy dan 2018’e değin aynı eğitim eğitim sisteminde körleşmemize karşı,

    Büyük şirketlerin birleşerek tröstler haline gelip dünyanın en ücra yerlerine kadar ‘’ihityaç’’ kavrmanı kılık değiştirerek yeni değerlerin yaratıldığı --al-tüket—dayatmasına karşı...
    ..

    Özetle bana göre;

    Zihinsel bir AYDINLANMA felsefe....

    Felsefecilerin görüşlerini ezberlemekten ziyade düşünme biçimlerinin algılanarak -düşünebilme - eylemi ve -yöntem- kazanma biçimi..

    okuduğum sadece iki- üç kitapla birlikte sorgulama-ilişki kurma- anlamlandırma edimlerini öz olarak bana kazandırmaya başladığını düşündüğüm bir alan felsefe,

    bu anlamda, üzerimde soru sorma eyleminin başlattığı bir domino taşı etkisi yaparak, bu kitabı okurken kafamda sorular belirmesine neden olan şöyle bir zincirleme düşünceler reaksiyonunu ilgilenenler için paylaşmak istiyorum;


    #31891200

    ..

    Felsefeyle ilgilenen tüm okurlara Nigel Warburton'un bu kitabını tavsiye eder,

    İyi Okumalar Dilerim.
  • ÜLKESİ İÇİN AYAKLANMIŞ YÜREKLER-
    Her sabah olduğu gibi Uğur erkenden kalkmış,sabah namazını kılmış ve oğlu Umut ile oynadıktan sonra evden çıkmıştı. Babasından yadiğâr, küçük olsada kendilerine yeten bir de bakkal dükkanları vardı. Bakkal dükkanlarına doğru giderken kafasında çocuğunun bugün doğum günü olduğunu ve buna rağmen daha bir hediye almadığını düşünüyordu. Bunlar aklından geçerken aile dostları da olan Komiser Yılmaz, arabanın kornasına basarak Uğur'u durdurdu. Ve devam etti:
    -Ooo Uğur. Nasılsın kardeşim?
    -İyiyim Yılmaz Komiserim. Sizi sormalı?
    -İyiyim bende Uğur. Sağolsın.
    -Bu arada dün seni aradım ama sanırım duymadın telefonu. Herhalde görevdeydin. Akşam Umut'un 7. doğum günü var. Gelin sizde. Hem Aligil de geliyor.
    Yılmaz Komiserin bu daveti kabul etmesinin ardından yollarına devam ettiler. Uğur bakkal dükkanına geldi. Yerleri süpürdü, ürünlerin tarihini kontrol etti. Kendini işine kaptırdı, dükkan müşteri ile dolup taştı. Havanın karardığını fark edince saatine baktı. Yandaki oyuncakçı dükkanı kapatmadan hızlı adımlarla oraya gitti. Oğlu Umut için eğiminde de kullanabileceği eğitici tarzda bir oyuncak alıp hızlı adımlarla henüz kapatmadığı bakkal dükkanına gitti. Daha sonra bakkal dükkanından meşrubatları alıp evinin yolunu tuttu. Eve geldiğinde ise daha kimsenin gelmediğini gördü. Kayınbabası salonda oturuyor; kayınvalidesi ve eşi Rüzgâr Hanım ise Umut'u akşam için hazırlıyorlardı. Rüzgâr Hanım görmeden ağzına bir kurabiye atıp kayınbabasının yanına geçti. Aralarında şu konuşma geçtikten sonra Uğur oradan ayrıldı.
    -Selamün aleyküm baba.
    -Aleyküm selam evladım. Hoşgelmişsin. İşlerin nasıldı?
    -Hoşbuldum babacım. İşler bugün her zamankinden daha iyiydi çok şükür.
    -Öyle mi evladım çok sevindim. Allah bundan geri koymasın.
    -Amin babacım. İzninle ben bir namazımı kılıp geleyim.
    Uğur namazını kıldıktan sonra tekrar salona geldi. Salona geldiğinde misafirlerinin gelmiş olduğunu gördü. Demin kalktığı koltağa geri oturdu ve kayınbabasıyla arkadaşlarının ülke hakkında olan konuşmasına dahil oldu. Bu konuşmalarda ise, ülkemizin diğer ülkeler tarafından kıskanıldığı ve onların nasıl bize gıpta ile bakıldığı konuşuluyordu. Tüm bu konular konuşulurken Yılmaz Komiser'in aniden telefonu çaldı. Yılmaz Komiser panik olsada etrafındakilere belli etmeden konuşmaya çalıştı. Telefon kapandıktan sonra ise Uğur ve eşi Rüzgâr Hanımdan özür dileyip göreve çağrıldığını ve acil olarak gitmasi gerektiğini söyledi. Merak ve telaş içinde bakan eşini sardı ve oğlunu bir daha göremeyecekmişçesine sarılıp öptü. Sanki ilerleyen saatlerde yaşanacak kötü olayları bilir gibi... Ev halkı ile vedalaşıp onlara baktı ve " Her şey güzel olacak!" dedi. Yılmaz Komiser gittikten sonra eşi Zeynep Hanım içindeki huzursuzluğu ve korkuyu dile getirip çocuklara bakma bahanesiyle dışarı çıktı. Asıl dışarı çıkmasının altındaki neden ise gözlerinin dolması ve onların yanında ağlamak istememesiydi. Geri geldiğinde ise Yılmaz Komiser'in giderken söylediği cümleye aklının takıldığını söyledi. Sahi neden giderken öyle demişti. Neden " Her şey güzel olacak!" demişti? Kesin bir şeyler biliyor ama söylemiyor diye geçirdi aklından. Pastanın kesileceğini haber vermek için tekrar çocukların yanına gitti. Mutlu ve gözleri ışıl ışıldı çocukların. İçerdekiler de dahil herkes Yılmaz Komiser'in ani gidişini düşünürken çocukların oynadıkları oyunu kimin kazanacağını düşünmesi nasıl bir şeydi? Bencillik mi yoksa umursamazlık mı? Hayır! İkisi de değildi. Çocuktu onlar çocuk. Tabii oynadıkları oyunu düşüneceklerdi üstelikte hiçbir şeyden de haberleri yoktu. Zeynep Hanım'ın aklından bunlar geçerken Uğur odaya gelmiş herkesi pastayı kesmek için salona çağırmıştı. Pastayı kestikten sonra herkes korkusunu belli etmemek için birşey olmamış gibi davrandılar. Bu çaba nafileydi ama... Akşam aniden görve çağrılan bir polis memuru ve göreve giderken söylediği o sözü kim unutabilirdi ki... Bu olanları kim normal karşılayabilirdi ki. Yine akıllarda korkunç senaryolar, yine kötü haberlerle dolu bir gece olacağını kim bilebilirdi ki... Ama hal böyle olunca ağızlarda bilinen tüm dua ve senaryolar. Herkes bunları düşünürken Ali'nin telefonu çaldı. Arayan İlayda Hanım idi.(Yani Ali'nin annesi.) "Haberleri açın oğlum haberleri!" diyordu endişeli ve korku dolu bir sesle. "Bazı kişiler ülkedeki bütünlüğünü ve huzurumuzu bozmak istiyorlar. Ama unuttukları bir şey var evladım. Bu millet ülkesi için canını bile verir. Hadi sizde çıkın sokağa!" dedi ve telefonu kapattı. Neler olup bittiğini anlamak adına televizyonu açtırdı Ali. Bir son dakika haberi adı altında savaş uçaklarının alçak uçuş yaptığı ve bu olayların terör alarmı mı yoksa darbe girişimi mi olduğu konuşuyordu. bu kötü haberlerin ardından gelen haber ise Genelkurmay ve MİT binasına yapılan hain saldırıydı. Bu olanlardan sonra, Ali'nin aklında sadece iki soru vardı. Birincisi Yılmaz Komiser bu saate kadar neden onları daha aramamıştı? Yoksa başına bir şey mi gelmişti? İkincisi ise ülkeyi,vatanı nerede savunacaklardı? Peki şimdi bunları düşünmenin zamanı mıydı? Bunları düşünmek elbette gerekiyordu ama şimdi değil. Şu an yapılması ve düşünülmesi gereken tek şey şanlı bayrağımızı alıp meydanlara,sokaklara,caddelere çıkmaktı. Tam televizyonu kapatacakken bir son dakika haberi daha. Atatürk Havaalanı'na askerlerin baskın yaptığı ve uçuşların iptal edildiği idi. Uçuşları iptal edilen yolcular, korkarak ve telaşlanarak etrafa bakıyor; ardından gelen patlama ve bomba sesleri içinde daha da korkuyorlardı. Tüm olanları öğrenen insanlar vatanı korumak amacıyla sokağa atıldılar. Tabii ki Uğur ve diğer kişilerde...Akıllarına merkezde olmasa da merkeze yakın olan bakkal dükkanına gitmek geldi. Hem orada insanlara su falan da vererek yardımcı olabilirlerdi. Yoldayken Zeynep Hanım'ın aklına eşini aramak geldi. Biraz korkarak biraz da umutlanarak aldı telefonu eline. Elinde duran telefondan aradı eşini. Aradı,aradı,aradı. Açan olmadı. Tam ümidini kaybetmişken telefonu çaldı. Arayan eşiydi.Belkide eşine bir şey olmuştu ve bunu haber vermek isteyen başka biride olabilirdi. Neden kötü düşüneyim diye geçirdi aklından ve telefondakinin Yılmaz Komiser olduğunu biliyormuş gibi açtı telefonunu.
    -Alo! Yılmaz!
    -Zeynebim. Güzel karım. Korkma ben iyiyim. Nasılsınız?
    -İyiyiz biz. Sen iyisin dimi yalan söylemiyorsun?
    -İyiyim canım. Çok vaktim yok. Telefona Ömer'imi de verde onunda bir sesini duyayım.Ne olacağı belli değil sonuçta. Hakkını helal et Zeynebim!..
    -O nasıl söz Yılmaz'ım hakkımız sana her zaman helal-i hoş olsun. Ama bunları konuşmanın sırası değil. Ömer'e veriyorum yine ara bizi...
    Zeynep Hanım telefonu tam Ömer'e verirken, Yılmaz Komiser'in telefonuna kurşun isabet etti. Eee hal böyle oluncada doğal olarak telefon kapandı. Ömer telefonu aldı; konuştu,konuştu,konuştu. Baktı ki ses yok, telefonu annesine verdi. Zeynep Hanım da telefonun kapandığını ve eşini arayacağını söyledi oğluna. Aradı ama telefon kapalıydı. İşte o anda içindeki korku heyelana dönüştü ve Zeynep Hanım'ın içindeki her şeyi alıp götürdü. Önce aklına eşinin vurduğu geldi, sonra ise gözünün önü karardı ve olduğu yere yılıp kaldı. Ömer korkup ağlamaya başladı. Ömer'i Umut sakinleştiriken; Rüzâr Hanım ise Zeynep Hanım ile ilgilendi. Çantasından su alıp ona içirdi. Yüzünü yıkadı. Bir süre sonra Zeynep Hanım kendine geldi. Ve yürümenin ona iyi geleceğini söyleyip yürümeye başladı. Yılmaz Komiser hayatında ilk defa korkmuştu böyle. Yanlış anlamayın sakın! Ölmekten değil, ailesinden haber alamamaktan korkmuştu. Yılmaz Komiser, Başkomiser'inin yanına gitti ve olanları anlatıp oğlunu aramak için telefonunu istedi. Başkomiser ise az kalsın vurulacakmışsın diye başlayıp sitem dolu bir konuşma yaptı. Sitemi ailesi ile konuşmasına değil, konuşurken dikkatli olmamasınaydı. Yılmaz Komiser susamıştı ve bir bakkal vardı ilerde. Bu bakkalı görünce aklına Uğur geldi,eşi geldi. Saate baktı. Gece yarısını geçmesine rağmen insanlar hâlâ sokaktaydı. Bakkala girdiğinde televizyonda bir haber vardı. Darbe yapmaya çalışan -ama yapamayan- askerler bir haber kanalını basıp, spikere yalan yanlış şeyler söyletiyordu. Verdiği paranın bile üstünü almayı unutan Yılmaz Komiser suyunu alıp dışarı çıktı. Tam suyunu açmış bir yudum alacakken şiddetli bir ses duydu. Bomba sesiydi bu. Evet bomba sesiydi. İleri baktı. Etraf kıpkırmızı olmuştu sadece bu da değil. Yerde parçalanmış vücutlar, ağır yaralı insanlar... Yanlarına doğru giderken arkadan bir ses geldi. "Kaldır ellerini havaya yoksa olacakları biliyorsun." Arkaya döndüğünde meslektaşı Adil'i gördü. Adil, Yılmaz Komiser'i önce bombayı patlatıp sonra ölen olmuş mu diye bakmaya gelen insanlardan sandı. Gayet normaldi. Çünkü, Yılmaz Komiser'in üzerinde üniforma yoktu. Acil olarak çıkınca sivil vatandaş sanılma ihtimali yüksekti. Yılmaz Komiser bunları yaşarken, Uğurgil çoktan bakkal dükkanına gelmişti. Hatta insanlara yiyecek bile dağıtıyorlardı.Ama kimsenin ne bir şey yemeye meceali vardı ne de bir şey içmeye... Söz konusu vatan olunca insanlar her şeyi unutuyorlardı. Gece böyle geçmiş, vakit çoktan öğlen olmuştu. Başbakan ve Cumhurbaşkanımız önderliğinde, kahraman Türk polisleri ve askerler tarafından savunulmayla ve tabii ki sivil vatandaşlarının da katkısıyla TÜRKİYE büyük bir felaketten kurtulmuştu. Aslında her şerde bir hayır vardır dedikleri burada anlam kazanıyor. Bu olaylar evet kötü şeylerdi. İnkar etmiyorum. Ama bir de şu pencereden bakalım.
    Hani amaçları ülkemizdeki huzuru ve bütünlüğü bozmak isteyen insanlar varya işte bu olay asıl onlara acı verirken aynı zamanda da bir şey öğretti. Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında yaşayan her vatandaş (dil,din,ırk farketmeksizin) bu vatan için malını,mülkünü hatta canını bile verir. Ne demişler "MEVZUBAHİS OLAN VATAN İSE, GERİSİ TEFERRUATTIR".
    BİR DAHA YAŞAMAMAK ÜMİDİYLE...

    Gökçen Kız
  • Vazifem aşk yolunda ter döken bi safken,
    düştüğüm vakit içimden bir ses kalk der !
    yaşama hevesi kalmamış bir insanım be şahsen.
    ne söylesem boş, ne dersem anlamaz bir insanın yüzünden herşey
    bi şarkı bazen bir şiir hitap eder sana,
    bazen haykırışlarım falan her an yanında olamasamda..
    çalar kulaklarında şarkılar duyarsın bi anda.
    beni sevmesende gereği yok ki alıştım buna

    ben bi sokak şairiyim duygularımı çalan kız,
    bana bir hayat kur elllerinden olsun lakin yalansız.
    zamanı daralmış bi faniyim bu dünyada
    senide geçtim artık istesekte bir biz olamayız.

    tadamayız biz aşkı artık dillerim yanar.
    bu şarkı bile bi mucizeyken sesimi duymayan o yar.
    mutluluktan taç yapopta başına koydugum zaman..
    gülerdi gözlerin ve karşılığı bir hoşcakalmış..


    yüzüme söyleyin lan ben mi suçluyum o mu?
    kendimden bile vazgectim onu kaybettim tek sorun bu mu .?
    bende değil, sence neyim kalmış ki beni unutmaya zorluyonuz.?
    elime tutuşturdular bi sigaraya çizdim hayalini kuruntunu.

    umudunu yitirme diyenler oldu, fakat herseferinde düşen ben oldum
    hadi kaldır yerden onurumu,ayaklar altına alınan gururumu..
    geri gelmez gidenler hep, beklesem mi beklemesem mi acep..
    diye düþünmekle geçti 7 senem, eridik bittik
    moraran gözlerime aldanma onlar hayatımın izleri
    bizleri tüketip atanlara kalmaz hakkımız,
    merak etme günün birinde denk geliriz ani ,sende fani, bende fani,,
    korkun omuzlarına binecek ani ve sana doğru gelecek azrail..

    kaç kaçabildikce bi yer bul saklan..ozaman kurda yem olmaz aslan asla..
    bu denizler daðlar sana kalkan, yine deli dalgan bana çarpar.
    en dibine vurup denizlerin..gömülüp gidersem ama kara bağlar.
    geride kalanlar,, ölümüme yanmam.


    sorsan sana dünü anlatamam.. yaramı deşersen susmam
    sabahlar olmadan ilacımı al ben anlatınca yine kan kuscaklar. alçaklar.
    bi bıçaktan keskin olur bu satırlar, yeri gelir güvercinler uçar güzel insanların bu percesinde..

    bitmeyen bir şarkı, bazen dinmeyen bi yağmur,
    ıslandıkca yazar kalemim, henüz oysaki herşey bitmedi daha dur.
    yazmamı gerektirenler var, bana neden böyle şarkılar yazarsın be adam der insanlar..
    ben susup kalırım cevap bulamam.

    Şarkılarıma yaslan onlar en nadide cümlelerle hazırlanmış birer mücevher
    misali değerli,
    avuclarına damlar hisseddigin her cümlede gözyaşlarının taneleri..
    düne dair hayallerin en dibini görür, kaldıramassan ihaneti sen..
    o gün ara beni, bugun 14 şubat ve yara gibi.. kimin oldunda haberi bana gelir.?.

    kim kalbinin sahibi söylede intikam alayım yara verip...
    bedenim ruhuma bigün ara verirse emin ol ilk baş sana derim...
    sesimi duyan bir çok insan olsada. Son nefesimde sesim sana gelir...

    uzaktayım ne varsa, benden uzaklarda
    çünkü uzaklaştım heryanım doluyken tuzaklarla,
    sonra kendi yolumu çizdim ölüme meydan okudum sokaklarda,
    artık evime döndüm,,ve dolaşmıyorum sokaklarda,,

    bana serseri demiyolar artık,, içmiyorum sağda solda,,
    gel gör yaşantımı belkide utanırsın kendi yaşantına bilemem..?
    eskisi gbi yine seni sevemem. sana ben gibi yarim diyemez kimse bu sözleri sana söylemez
    yada ben gibi gözleri gülemez.


    sana yazdığım hercümlemin eşi beri yok ve bi tarifi yok...
    ne bu halimi sor, bi haini koy yerime..
    umudum yok zaten yarınlara...
    unutanları, unutanı gördüm. ben unutmadım unutanlarıda...
    bırakanları, bırakanı gördüm ben bırakamadım bırakanlarıda.


    kalbim ayakların altına paspas gbi serilirken ses edemedim...
    can bildigim için herşeyi çektim belki bu yüzden pes edemedim
    beni gömdügüm yerdeyim hala. topragı kimseler eşelemedi.
    yedin bitirdin beni yıllardır , hesabı birkere ödeyemedin..


    bugün 14 subatta sana hediyem, bu satırlardır kalemime dökülen dert
    rüzgarın yönünü bilmiyorum diye haddinden fazla eser sert.
    buna değmez, bana gelmez artık aşk, kime gitsemde fayda etmez.
    güneşim yine doğmayacak.. güllerim yeniden açmayacak...
    eskisi gibi olmayacak...

    sorsan sana dünü anlatamam.. yaramı deşersen susmam
    sabahlar olmadan ilacımı al ben anlatınca yine kan kuscaklar. alçaklar.
    bi bıçaktan keskin olur bu satırlar, yeri gelir güvercinler uçar güzel insanların bu percesinde..

    bitmeyen bir şarkı, bazen dinmeyen bi yağmur,
    ıslandıkca yazar kalemim, henüz oysaki herşey bitmedi daha dur.
    yazmamı gerektirenler var, bana neden böyle şarkılar yazarsın be adam der insanlar..
    ben susup kalırım cevap bulamam. ( Abdullah Arslan )