• Kitap uzun zamandır kafamı kurcalayan bir ön sözle başlıyor.
    Bülent Somay’ın yazdığı bu kısa ve öz açıklama “kutsal” doğu felsefelerinin kapitalizmin elinde nasıl oyuncak olduğunu bizlere anlatıyor.
    Uzun zamandır , hiç yoksulluk çekmemiş sosyetik hanımların çiçek ,böcek ,huzur ,diyerek doğu felsefesinin peşinden gitmesi, ardından kapitalizmin dayattığı yönde hayatlarını yaşamaları bana çok ters geliyordu.
    İşin kötü tarafı bu insanların kendilerini o yönde ilerlediklerine inandırmaları ve çevrelerine bundan övgüyle bahsetmeleri beni rahatsız ediyordu.
    Bu kitap okumaktan hoşlandığım, felsefi fikirler ve öğütler içeren eski Yunan , eski Roma ve doğu filozoflarının fregmanları içeren bir kitap ancak diğerlerinden çok farklı olduğunu, yine aşağıda alıntılarını yaptığım ön sözden anlamak mümkün .

    Yüce batılı müzisyenler , kompozitörler , aranjörler ve yapımcılar “evrensel” eserler tasarlıyor , sonra da Şark’tan çalgıları ve çalgıcıları ithal ederek o eserlerin içine yerleştiriyorlardı. Ortaya çıkan müziğe de ( ki iyi örnekleri olduğunu inkar etmemeli ) “sentez” deniyordu.

    Şark dövüş sanatları Bruce Lee’nin karizmatik kişiliği ile yükseldi.
    Kungufu Karate filmleri....Hepsi eridi gitti, bir tek Yoga ve Taiçi kaldı, çünkü yanında gelen diyet rejimleri ve “ zayıflama teknikleri” ile, bütün orta sınıfların “ fit” olmaya çalıştığı bir Batı dünyasında , iyi bir “ küçük sanayi”ye dönüştürülebildi.

    Bugün ise “New Age” den arta kalanlar ,” hipster “ orta sınıfın içinde kendine hayat bulmaya çalışıyor.

    Yani kısacası , Batı’nın Şark hayranlığı macerası , kapitalist piyasa ekonomisine uyabildiği kadar uydu.; uyamadığı zaman da kendi mekanlarına geri çekildiler . Ya da çekilmeye çalıştılar diyelim.
    Çünkü geri döndüklerinde fark ettiler ki , onlar Batı maceralarını yaşarken küreselleşme evlerini fethetmiş , onlara dönüşecek fazlaca bir yer bırakmamıştı.

    Felsefe şiirden , şiir müzikten kolay kolay ayrılmaz şarkta , nitekim Bob Dylan Nobel şiir ödülünü aldığında “ şarkı yazarında sair mi olur! “ diye burun kıvıranlar , o ödülü daha 1913’te alan Rabindranath Tagor’un aslında yalnızca şair değil , yüzlerce popüler raga’nın da yazarı olduğunu unuturlar ( ya da öğrenme gereği duymamışlardır.)

    Şark düşüncesinde akıl, mantık ve etik de birbirinden fazlaca farklılaştırılmaz.
    Bu nedenle Daoculuk akıl yürütme tarzı değil , bir hayat tarzı önerisidir.

    Ben bu kitabı çok beğendim.
    Tavsiye ederim.
  • 9 Kasım Çarşamba sabahı Atatürk’te adale kasılmalarıyla istem dışı hareketler ve inlemeler görüldü. 9 Kasım’ı 10 Kasım’a bağlayan gece oldukça sıkıntılı geçti. Atatürk’ e kısa aralıklarla oksijen verildi. Sabaha doğru boğazında hırıltılar azaldı. Saat 8.00’de Dr. Mehmet Kamil Berk ve Dr. Nihat Reşat Belger Atatürk’ e glikozlu serum verdiler(Bu serumun boş şişesi ve şırınga iğnesi halen İstanbul Tı...p Fakü1te’sinde bulunmaktadır). Saat 9.00 olduğunda göğsü hızla inip çıkmaya başladı. Dünyadaki son 5 dakikasına gözleri kapalı giriyordu. Dışarıda bütün bir ulus endişe içinde radyo başında bekliyordu. Savarona son bir saygı duruşu için sarayın önüne demirlemişti. İçerde saray tam bir sessizliğe gömülmüştü. Hasan Rıza Soyak sağ elini ellerinin içine alıp öpmüştü. Soyak’ın ardından Muhafız Komutan İsmail Hakkı Tekçe de aynı eli öptü ve yorganın içine koydu. Bu arada Prof Dr. Mim Kemal Öke Atatürk’ün açık gözlerini kapattı. Son nöbet defterine şöyle y
    azıldı:Saat 9’u 5 geçe Büyük Şefimiz Derin koma içinde terki hayat etmişlerdir. Atatürk’ün yaveri Salih Bozok şuursuzca sarayın merdivenlerinden aşağı koştu. Alt katta boş bulduğu bir odaya dalıp kapıyı kapattı. ..Az sonra içerden tek el silah sesi duyuldu. Sesi duyup odaya koşanlar O’nu kanlar içinde buldular kalbine sıktığı tek kurşunla devrilmişti." Bulunan notda “başkumandan yaversiz gidemez “ yazıyordu .

    SİYASETÇİLERE..
    Sizin arkanızdan milli yas ilan edilmeyecek
    Bir Anıtkabiriniz olmayacak.
    Öldüğünde yaşamının anlamsız kalacağı kadar değerli bir yaverin olmayacak.
    Kimse sizin ölüm tarihinizi hatırlamayacak.
    Sizin için milyonlar ayaklanmayacak.
    Askerler üzüntüden bayılmayacak.
    Yabancı dillerde ATATURK gibi olmak diye "şerefli olmayı" anlamlandıran deyimler olmayacak.
    Ölümünüzden onlarca yıl sonra ölümünüzü okuyan gençler sizin için gözyaşı dökmeyecek.
    Siz sadece öleceksiniz..
  • Şimdi uzun bir yolculuğa çıkacak, yanına yalnızca bir kitap alma hakkın olacak deseler kuşkusuz elim yine Küçük Prens'e gidecektir. Okumaktan ziyade kendinize dost edineceğiniz, onunla gezdiğiniz her yerde yepyeni hayat dersleri öğreneceğiniz bir kitap.
    “Yaşadığın yerdeki insanlar,” dedi küçük prens, “bir bahçede beş bin gül yetiştiriyorlar, ama asıl aradıklarını bulamıyorlar yine de.” “Bulamıyorlar,” diye yanıtladım. “Ve aradıklarını tek bir gülde, ya da birazcık suda bulabilirler.” “Doğru,” dedim. Küçük prens ekledi: “Ama kördür gözler. İnsan ancak yüreğiyle baktığında gerçeği görebilir.”
    Kendi gülünü bulmuş ya da hâlâ aramakta olan herkese sevgiler..
  • Kocaman bir kedi gibi yatıyorum bazen gecenin içine.

    Ilık bir karanlığın örttüğü evlerdeki ışıklar tek tek sönüyor.

    Aniden bir ışık huzmesinden kanatları beyazlanarak bir kuş geçiyor.

    Sonra sessizlik...

    Öyle durup, ruhumun sessiz karanlığa akmasını, boşalmasını bekliyorum.

    Ağır bir yük ruhum bazen bana.

    Sandalyenin üzerine atılıvermiş bir gömlek gibi gecenin içine bırakmak istiyorum onu.

    İnsanlar birbirinden ne kadar değişik, ne kadar farklı...

    Biri diğerine benzemeyen onca insan hayatın içinde sürekli birbirlerine değerek, dokunarak yaşıyor, bazen dümeni kilitlenmiş gemiler gibi çarpışıyor, bazen dağ suları gibi çağıldayarak birbirlerinin içine akıyor, birbirlerine karışıyorlar.

    Her birinin ruhu, zihni, duygusu, düşüncesi diğerinden farklı böyle büyük bir kalabalığı yeryüzüne yerleştirmenin, her birini bir diğerine muhtaç ve bağımlı yaşatmanın, kendilerine hiç benzemeyen insanlara karşı onlara sevgiler, şefkatler ve nefretler yüklemenin, onların her birini kalın sır örtülerinin ardına saklayıp birbirlerini anlamalarına engel olmanın amacı ne?

    Ne istiyor tanrı bizden?

    Küçük bir gezegenin üstünde birbirine benzemeyen altı milyar insan yaratıp, altı milyarına da değişik parmak izleri veren o irade farklılığı neden bu kadar çok seviyor?

    Parmak uçlarımız bile farklı.

    Şu küçücük parmak uçları...

    Parmak uçları bile benzemeyen insanların, zihinleri, düşünceleri, duyguları, bilincin karanlıklarına saklanmış gizli arzuları, kişilikleri nasıl benzer birbirine?

    Eğer duygularımız da parmaklarımız gibi dokunduğu yerde iz bıraksaydı, onların her birinde de diğerlerininkine benzemeyen çizgiler, kıvrımlar, helezonlar görürdük herhalde, herkesi duygu izlerinden tanıyabilirdik.

    Belli ki birbirimize benzememizi istemiyor tanrı.

    Her birimizin hayata başka bir biçimde değmemizi istiyor.

    Başka izler bırakmamızı...

    Bütün bu dinler, ırklar, milletler, tarih boyunca hayatı "tekleştirmek", herkesi birbirine benzetmek isterken, tanrının bütün yarattıklarında açıkça görülen buyruğu onların isteğiyle uyuşmuyor.

    "Farklı olun" diye buyuruyor tanrı.

    "Birbirinize benzemeyin."

    Tanrının yarattıklarıyla, tanrının kitaplarında öğrendiğimiz dinlerin talepleri nasıl böylesine birbirine zıt peki?

    Tanrıdan değil, dinden de değil... Ama dini kavrayış biçimimizden kuşkulanmamız gerekiyor sanırım.

    Bir şeyi yanlış anlıyor olmalıyız.

    Her bir parmak ucunu bile diğerinden farklı yapan tanrının yarattığı bu dünyada, "birbirinize benzeyin" demek tanrının buyruğuna da karşı gelmek olmalı.

    Ne yaparsak yapalım, kim ne yaparsa yapsın, birbirimize benzemeyeceğiz.

    Tanrıyı ve hayatı anlayabilmek için bu farklılığın amacını anlamalıyız.

    Hayata biraz daha yakından bakmalıyız belki.

    Hayatı hayat yapan ne?

    Buna tek kelimeyle cevap verebilirim:

    Hareket.

    Hayat, hareketle var olur.

    Rüzgarı düşünün...

    Esip duran rüzgarı...

    O rüzgar, çiçeklerin polenlerini, ağaçların tohumlarını alıp savurur, çiçekler, bitkiler rüzgarla yayılır.

    Rüzgar olmasaydı, hava hareket etmeseydi, hayat dururdu, dünyanın bereketi kalmazdı.

    Çoğalmak, yayılmak, bereketi sürdürebilmek için insanların da sadece bedenleriyle değil ruhları, zihinleri, duyguları ve düşünceleriyle hareket etmeleri gerekiyor.

    Bütün düşünceler ve duygular birer rüzgar aslında.

    "Polenlerimizi," tohumlarımızı yeryüzüne duygularımızla yayıyoruz, çoğalıyoruz, bereketleniyoruz.

    Ve bu duyguların yayılabilmesi için farklı olmamız gerekli, suların akması için dağların olması gerektiği gibi... Eğer bütün dünya dümdüz olsaydı, vadiler ve dağlar olmasaydı, toprağın her metresi diğerini tekrar ederek uzayıp gitseydi, sular bir yerden bir yere akmazdı.

    Dağla ova arasındaki fark suları akıtıp duran.

    İnsanlar da bunun için böylesine değişik.

    Bizim de dağlar, ovalar, vadiler gibi birbirine benzemeyen ruhlara ve zihinlere sahip olmamız, duyguların bir insandan bir insana hareket etmesini sağlıyor.

    Aşkı, farklılıklar yaratıyor, bunu anlamak kolay.

    Ama anlaşılması zor olan; varlığını savunabilmek için daha doğuştan kendine duyduğu bir aşkla dünyaya gelen, kendine hayran, sürekli olarak kendi üstünlüğünü ve farklılığını görmek isteyen, o derin bilinçaltlarında söylenemeyecek hatta bilinemeyecek kadar gizli arzular yüzen, on parmağında on ayrı parmak izi taşıdığı gibi ruhunun her parçasında farklı kimlikler barındıran, kendine benzemeyenden sürekli kuşku duyan, hep yaralanacağı, örseleneceği korkusunu içinde besleyen bu insanların birbirlerini nasıl seveceği...

    Tanrı, bize bunu söylemiyor.

    "Sevin" diyor.

    Ama nasıl?

    Bir insanın bir insanı sevmesi kolay mı?

    Annemizi, babamızı, kardeşlerimizi, çocuklarımızı; hiç sorgulamadan, kuşkulanmadan, yargılamadan sevebilmemiz için daha doğarken içimize sevgileri konanları severken bile bunca zorlanıp acı çekerken, "başka" birini nasıl seveceğiz?

    Dağdan akan su bile nehre karışmadan önce nice kiri, çamuru, çöpü toplayıp taşırken, biz başka birine nasıl "tertemiz," kaygısız, kuşkusuz akacağız?

    Ve, tohumları taşıyan rüzgar, nehire karışan su gibi hareketlenip hayatın bereketini taşıyabilmek için öyle bir seveceğiz ki sevdiğimizin yanında en büyük korkumuzu, "ölümü ve zamanı" unutacağız.

    Onun yanındayken ölüm bizi telaşlandırmayacak.

    Sadece onu düşüneceğiz.

    Sadece onu kaybetmekten korkacağız.

    Hatta onu kaybetme korkusu ölüm korkusundan bile büyük olacak.

    Birini böyle sevebilmek, ölüm korkusundan kurtulmak ancak kendinden vazgeçerek, kendine duyduğun tüm sevgiyi bir başkasına aktararak olabilir.

    Bu, nasıl mümkün ey tanrım?

    İnsan kendinden nasıl vazgeçer?

    Biliyorum, bu mümkün.

    Aşk dedikleri, insanların binlerce yıldır şiirlerde, şarkılarda, kitaplarda anlattıkları, her yerde arayıp, her yerde ondan kaçmaya çalıştıkları bu işte.

    Tanrının en tehlikeli mucizesi.

    Bir insanın bir insanı sevmesi.

    İmkansız görünen bir gerçek.

    Ama bir mucizeyi taşımak o kadar kolay değil.

    Tanrının bu mucizesiyle ödüllendirilenler, bir zaman sonra her işaretiyle "ben sizi farklı farklı yarattım" diyen tanrının buyruğuna isyankar olurlar, sevdiklerini kendilerine benzetmeye uğraşırlar.

    Kendine benzemeyeni anlayamaz çünkü insan...

    Ve sevdiğin zaman anlamak istersin.

    Ne düşünüyor, ne hissediyor...

    Onu kaybetmek korkusu ölüm korkusundan da ağırsa eğer, kendini ölümden korumaya çalıştığın gibi onu kaybetmekten de korumaya çalışırsın...

    Her duygu kıpırtısının peşine düşersin.

    Bir avcı gibi onun duygularının geçtiği yerlerde iz sürersin, nereye gittiğini, geri dönüp dönmeyeceğini kavramaya uğraşırsın.

    Kuruyup yırtılmış yapraklara, ağaç kabuklarına, çamur birikintilerine bakarken görürler seni, bir iz aradığını bilmezler, delirdiğini, hastalandığını düşünürler.

    Her yere bakarsın sen.

    Her yere, her ize...

    Rüyalarını bile merak edersin.

    Ama insan insana sırdır.

    Kimse kimseye benzemez çünkü.

    Tanrı "benzemeyin" buyurdu.

    Kimseyi kendine benzetemezsin, sen kimseye benzeyemezsin.

    Sana benzemeyeni sevmek zorundasın.

    Bu da tanrının buyruğu çünkü:

    "Sana benzemeyeni seveceksin."

    Altı milyar insanın her birini diğerinden farklı yaratan, her birinin parmak izlerini bile değişik değişik yapan tanrı benzerlikten nefret ediyor.

    O, bütün düzenini benzemezlikler ve bu benzemezliklerin yaratacağı hareket üstüne kurmuş.

    Düzenini bozmaya kalkışanı cezalandırıyor.

    O yüzden belki, birini sevip de onu kendinize benzetmeye çalıştığınız anda acı çekmeye başlıyorsunuz.

    Mucizeyi bozuyor, onu kızdırıyorsunuz.

    Zor olanı yapmanızı istiyor sizden.

    Zebraların çizgilerini bile birbirinden farklı çizen tanrı, rüzgar olmanızı, su olmanızı, dağlardan, tepelerden, vadilerden aşmanızı istiyor.

    "Sana benzemeyene akacaksın."

    Tanrı bizi seyrediyor, onun emrine uyup sana benzemeyeni sevdiğinde mutlu oluyorsun, onun emrine karşı çıkıp sevdiğini kendine benzetmek için uğraştığında acı çekiyorsun.

    Zor iş bir insanın bir insanı sevmesi.

    Ama en korkuncu, insanın sevdiği birinin acı çektiğini görmesi, acısına bir çare bulamaması, teselli edememesi, onun derinlerinde neler oluyor bilememesi.

    İnsan kendi acısını taşır...

    Ama sevdiğinin çektiği acı, işte o kendi acından bile çok yaralar seni, tanrıya yakarırsın hatta, "bırak ben çekeyim acıyı, ona biraz sükun ver."

    Kocaman bir kedi gibi yatıyorum gecenin içine.

    Ruhum o ılık karanlığa aksın diye bekliyorum.

    Kanatları ışıktan bir kuş geçiyor.

    Sessizlik...

    Tanrım, sen şimdi neredesin?



    Ahmet Altan
  • ”Hayat devam ediyor Adrian. Önünde yaşamana tek engel, onu yaşamaya korkman olacaktır.” Acı çeken yüreğiyle kadın derin bir soluk aldı. “Belki güneşi göremiyorsun ama hala onun senin etrafında döndüğünü hissedebiliyor ve onun hala orada olduğunu bilebiliyorsun. O hala orada, bilmiyor musun? Güneş hala orada!”
  • Duymayanımız yoktur; "Türk edebiyatının lirik prensesi" ve "Gamlı prenses" derler onun için. O bağımlı ve kökleri olan bir hayat yerine, her türden baskı yaratan sınırlarla savaşmıştır. Hayata dair ne varsa irdeleyen, kalıpları kıran, yerleşik değerleri sorgulayan özgün ve özgür bir yazardır. O kimi yazarın on sayfada anlattığını, bir sayfadan anlatabilen nadir yazarlardan. Kendi devrimini yaratmış ve kendinden sonra gelen devrimlerde bile ağırlığını hissettirmiştir; "Türk edebiyatının lirik prensesi" Tezer Özlü.

    "Neden bağırıyor o?
    Yeryüzünde kimse kalmadığı için mi?"
    (s.11)

    İncelememi çoğunlukla onun kendi cümleleri ile biçimlendirmek istiyorum. Bu bir kolaya kaçış değil, bu onun ruhunu açışına duyduğum saygıdır. Kim anlatabilir ki onu ondan başka hissi veren yazarlardandır Tezer Özlü benim için. Yaşamıyla yazdıkları bu kadar iç içe olan yazarlara çok sık rastlanmıyor. O korkmadan, çekinmeden, tüm içtenlik ve cüreti ile ben böyleyim diyebilen ender yazarlardandır. Yani Tezer Özlü'nün yazdığı kitapları okumak Tezer Özlü okumaktır. Bir çoğumuz kendimize bile dürüst olamazken, o kalbini tüm insanlara açar. Kalemi ile kendini yalansız ve riyasız anlatırken, aynı anda da toplumun bütün sahte değerlerini kıyasıya eleştirip yüzlerinden maskeleri çekip alır. İlk olarak kendine yöneltir eleştirel bakışları; kendine sansür uygulamadan yazarak bir özgürlük ufku açar önce. Sonra da bu ufku genişleterek toplumun dayatmalarına, baskılarına, sahteliklerine, ikiyüzlülüğüne açar savaşını. Farklı olmanın, aykırı kalmanın bedelini yaşamı boyunca zorluklarla ödese de, bugün Türk edebiyatında en çok okunan yazarlarından biri olma başarısının temellerini yaşanmışlıklarla oluşturur...

    "O öldü. Hiçbir şey anlamadım onun ölümünden. Korkmadım da. Yalnız bir evin yüksek katından caddeye bakarken, aşağıdan giden cenaze arabasında, onun götürüldüğünü biliyordum. Bir kadın beni oyuncaklarla oynamaya zorluyordu. Sanki şimdi bir başkasını ölümünden bir şey anlıyor muyum?" (s.22)

    Tezer Özlü'nün "Eski Bahçe" adlı eseri de 1964 ile 1976 yılları arasında yazdığı on bir öyküden oluşan bir kitap. Yazarın yaşamöyküsel olarak nitelendirilen öyküleri, klasik edebi biçimlerin çok dışına çıkarılarak yazılan eserler; örneğin "Dönüş" ve "Eski Bahçe" başlıklarını taşıyan öyküler neredeyse hep tek cümlelerden oluşan kesik kesik bir anlatıma sahip ve neredeyse her cümlesi bir anı dondurup karşımıza getiren bir fotoğraf gibi. Benzer biçimde "Gabucci" başlıklı öykü de bu tek tek cümlelerin, bir şiir gibi bu sıralar hâlinde ve hatta bazen kelimeleri harf harf parçalayarak yazılmış. Kendisinden bazen birinci bazen ise üçüncü tekil şahıs olarak söz eden yazar, bu farklı üslupları öykünün içeriğini zenginleştiren bir amaç olarak kullanılıyor...

    " Öğleden sonraları uzanıp yatıyorum. Uyuyup uyumadığımı bilmiyorum. Üzerime bir gazete örtüyorum. Gözlüklerimi çıkartmıyorum. Vücudum öylesine gevşedi ki kuşlara yem verebilmek için artık iki el ve bacaklarım üzerinde pencereye değin emekliyorum." (s.29)

    Nedenlerle geçen bir hayat iyileşmiyor ne yazık ki. Kelimelerinden, kelimeleri cümle yapısındaki inceliğinden ve kırılganlığından tanıyorsunuz onu. Seviyorsunuz, hatta onunla birlikte üzülüyorsunuz çoğu satırında. Biliyorum ki birçoğumuzun dili oldu ve yerimize konuştu o. Kendisi nasıl ki edebiyatı bir özgürlük alanı olarak görüyorsa, okuyanlar için de kendisi bir özgürlük alanı oldu. Onu okuyup geçip gidemezsiniz, hayatınıza öylece devam edemezsiniz. Bir şeyler değişmiştir. O acıyı yaşamış ve elle tutulabilir şekilde anlatmışken kayıtsız kalamazsınız duygularına. Bir yazar yetmiş sayfada dünyayı anlatabiliyorsa bu kadar yoğun elbette şapka çıkartılır. Kısacık bir romanla insana hayat görüşü kazandırabilecek kadar içten, dünyayı sorgulatacak kadar sarsıcı. Okuduğunuzda düşündükleriyle, düşünceler arasındaki geçişleriyle, hissiyle, acısıyla, ifade ediş biçimiyle kendisine belki de en yakın hissettirenlerdendir. O kendi dünyasına egemen olmayı edebiyatla öğrenir. Tezer Özlü gerçekten de iç üşütür, ama bu üşütmenin soğuk gecelerinde sizi yalnız bırakmaz, hiç de ışıkta olmayan bir mum gecesiyle size yön gösterir...

    "Denize sırtınızı verip de kenti karşınıza aldığınızda, tüm yöreyi bu zenginliklerin oluşturduğunu göreceksiniz. Zenginlik gerilere, dağlara dek varıyor, sonra gökyüzünden bilmiyorum nereye uzanıyor." (s.60)

    Tezer Özlü'nün kendisinden yola çıkan öykülerini okuyanın Özlü'den uzaklaşarak bireysel değil daha evrensel bir şeylere tanık olduğu duygusuna kapılmasını sağlayabilmek, bu öykülerin önemli bir başarısıdır. Düşsel, karamsar, soğuk ve depresif havası ile bu öyküler okuyucuya, bir karaktere hem içten hem dıştan bakmamızı sağlayabilecek bir samimi içeriğe sahip olmaları ile dikkat çekiyorlar. Bize düşen ise keşke daha çok yazacağı bir hayatı seçmiş olsaymış demek ve eserleri aracılığıyla sessizliğini ara verdiği anlar için kendisine minnettar olmak. Ve bu öykülerindeki her bir satıra karşılık gelebilecek o fotoğrafik anı hayal etmek...

    İyi ki vardın Tezer Özlü...

    S.Y.
  • Ahkar'ların Ahkarı

    ' Bu insanlar ölüyor ' hemde en acı şekilde , oysa ortada ne bir ateş var nede bir bıçak . Tek bir damla kan toprağa kavuşmadan ölüyor insanlar , yüzlerinde acıya dair tek bir iz yok , hepsi gülüyorlar....

    Postunuzla övündüğünüz o bedenlerden başka sunacak birşeyiniz olmadığının farkında bile değilsiniz. Aynada ki simanıza bakıp of ne kadar yakışıklıyım/güzelim dediğiniz bedenin bir gramı bile sizin eseriniz değilken bununla övünmek bununla yetindiğinizi görmek beni sizden uzaklaştırıyor. Sadece gözünüzün gördüğü , aklınızın algıladığı kadar hayaliniz var.
    Beni sakın kendinizle kıyaslamayın , çünkü hayat amaçlarınız ve hedefleriniz benim sahip olup ardına bile bile bakmadan bıraktığım küçük kırıntılardan ibaret . Bunu söylerken çok mu abarttım yada fazla mı egoistim ? Tabiki hayır . İnandığınız büyük kitapda " kula kulluk yapmayın yazıyor " o güzel postunuzla övünen sizler , tek gayeniz farklı bir bedene ihtişamlı gözükmekten başka bir halta yaramadığını anladığından bu bu yana hiçbir sözüm sizin ahkarlıgınızdan daha fazla değildir. Ve ben siz olabilirim ama siz hiç bir zaman ben olamayacaksınız......