• Milyarlarca galaksiden oluşan koca evrende, yalnızca bir bezelye kadar yer kaplayan bir galakside, o galaksideki bir toz tanesinin üzerindeyiz. Merakımız sebebiyle her zaman uzayda neler olup bittiğini araştırıyoruz. Daha fazla bilgiye ulaşmak isteyip, aklımız aldığı kadar uzaklara anlam veriyoruz, ancak karşımıza çıkan her bilgi doğru olmayabiliyor.
    Günümüzde herkes istediği bilgileri büyük bir kitleyle kolay bir şekilde paylaşabildiği için asılsız bilgiler sık sık karşımıza çıkabiliyor. Bu içeriğimizde, uzay hakkında doğru sandığımız, ancak bilimsel şekilde çürütülmüş bilgileri derledik. Şimdiden söyleyelim, aşağıda okuyacaklarınız “Dünya yuvarlak değil, geoittir”den çok daha ilginç bilgiler içeriyor. O yüzden arkanıza yaslanın ve yolculuğunuzun keyfini çıkarın..
    Öncelikle evren nasıl oluştu. Big Bang, yani Büyük Patlama. Bir anda evrenin oluşmasını sağlayan o başlangıç. Düşününce ne kadar şiddetli ve ne kadar yüksek sesli olurdu tahmin bile edemiyoruz, ancak ilginç bir haberimiz var: Büyük Patlama o kadar da yüksek sesle olmadı, ayrıca gerçekten de büyük bir patlama değildi.

    Yanlış Bilgi: Büyük Patlama muazzam bir sesle gerçekleşti
    Büyük Patlama ismi, bu konuda fazlasıyla yanıltıcı bir durum teşkil ediyor. Araştırmalar, Büyük Patlama’nın uzay içerisinde olan bir patlama değil, aslında bir genişleme hareketi olduğunu söyler. Ayrıca evrenin hala genişlediği de unutulmamalıdır. ,
    Büyük Patlama 110 dB (desibel) civarında gerçekleşti. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki İngiliz Heavy Metal grubu Motörhead’in Cleveland Variety Tiyatrosu’nda verdiği 130 dB’lik konser çok daha yüksek sesliydi.

    Kaynak: big-bang-theory.com, Telescoper

    Yanlış Bilgi: Nükleer silahlar asteroidleri yok edebilirler
    Nükleer silahlar, Dünya’ya gelen bir asteroidi buharlaştıramazlar. Birçok asteroid aslında taş kümesi halindedir. Güçlü bir darbe daha da fazla parçalanmalarına sebep olacaktır. Bir mermiyi pompalı tüfek saçmalarına dönüştürmüş olursunuz. Silahlarla arası iyi olmayanlar için de şu örnek daha açıklayıcı olacaktır: Bir adet basketbol topu, hızla gelirken bir anda onlarca tenis topuna dönüşüyor. Gezegeni kurtarmak için fazla "zekice" bir hareket olmasa gerek.

    Kaynak: National Geographic

    Yanlış Bilgi: Uzay çok uzaktadır
    Uzay, insanlığın son kalesi olarak adlandırılsa da o kadar da uzak değildir. Uluslararası olarak yapılan anlaşmalara göre uzay, deniz seviyesinin tam olarak 100 km üzerindedir. Ancak Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri’nin tanımına göre uzay deniz seviyesinin 80 km üstünde başlar. Tabii ki bu sayılar uzayın ilk sınırlarıdır. Saatte 100 kilometre giderek, 1 saatte uzaya çıkabilirdiniz. Elbette resmi olarak. Bilimsel açıdan zaten uzayda olduğumuz için, uzaklara bakmaya gerek yok.

    Kaynak: livescience

    Yanlış Bilgi: Uzaya gitmek sizi ağırlıksız kılar
    Uzaya çıkmak sizi bir anda ağırlıksız yapmaz. Eğer ivmeli bir rokette olsaydınız, Dünya’nın yer çekiminden çok daha fazlasını hissederdiniz. Uzayda olan şey de buna benzer bir durum. Bir kütlenin yörüngesi etrafında dönmeyi de buna benzetebilirsiniz. Kısaca bir cismin yörüngesinde dönmeye sonsuza kadar düşmek de denebilir. Yani yalnızca uzaydaki astronotlar değil, Dünya’nın etrafındaki Ay, Güneş’in etrafındaki Dünya ya da Samanyolu Galaksisi'nin etrafındaki Güneş Sistemi birbiri etrafında sürekli olarak "düşüyorlar."

    Çok karışık bir kozmik dans, öyle değil mi?

    Kaynak: NASA

    Yanlış Bilgi: Güneş sarıdır
    Şimdi gözünüzle gördüğünüz şeyi de yalanlayacak değiliz. Sorun aslında tam olarak burada başlıyor. Güneş sarı gibi görünse de teknik olarak beyaz bir ışık yayıyor. Dünya’nın atmosferi bizim bu yıldızı sarı görmemize sebep oluyor. Atmosferde ışıkların dağılması sonucunda, biz Güneş’i günün belirli saatlerine göre sarı, turuncu ya da kırmızı olarak görebiliriz. Hatta kültüre göre bile değişiklik gösteren bu karmaşada, Amerika’daki anaokulu öğrencisinden sarı, Japonya’daki bir akranından kırmızı cevabını alabilirsiniz.

    Kaynak: Stanford Üniversitesi

    Yanlış Bilgi: Güneş sisteminde 8 adet gezegen vardır
    Plüton’un elenmesinden sonra neredeyse herkes nihai sayıya ulaştığımızı düşünüyor. Listemiz daha kabarık, maalesef kabartan şeylerden birisi yine Plüton değil.
    2016 yılının ocak ayında bilim insanları, 15.000 yıldır Güneş’in etrafında dönen, kütlesi Dünya’nınkinden 10 kat daha fazla olan bir gezegenin varlığını kanıtladılar. Neptün’ün Güneş’e olan uzaklığından yedi kat daha uzakta bulunuyor. Bu nedenle şu an için dokuzuncu olmaya biraz uzak görünüyor. İleride bu sayı artacak mı bilinmez, ama sekiz adet gezegenle sınırlı kalmayacağımız kesin gibi.

    Kaynak: iflscience.com

    Yanlış Bilgi: Güneş Sistemi'ndeki tüm gezegenler Güneş’in etrafında dönerler
    Dünya da dâhil Güneş Sistemi'ndeki tüm gezegenler, teknik olarak Güneş Sistemi'nin ağırlık merkezinin etrafında dönerler. Bu, bahsettiğimiz ağırlığın �,87 gibi bir yüzdesini Güneş tek başına karşılar. Gezegenlerin konumuna ve uzaklıklarına göre içinde bulunduğumuz sistemin ağırlık merkezinde değişiklikler yaşanır.

    Kaynak: realclearscience.com

    Yanlış bilgi: Kızıl Gezegen Mars, adından da anlaşılabileceği gibi kırmızıdır
    Mars’ın neden kırmızı olmadığını açıklamadan önce, Mars’ın neden kırmızı göründüğündenbaşlayabiliriz. Mars belirli bir noktadan bakıldığında kırmızı görünür, çünkü demir oksit tozu tabakasıyla kaplıdır. Bu tabaka yaklaşık bir milimetre kalınlığındadır. Mars Simülasyon Laboratuvarı’ndaki araştırmacılar, bu tozun Mars rüzgarlarının sürtünme etkisiyle oluştuğunu doğruladılar.
    Peki, Mars hangi renk? Geçtiğimiz yıllarda yapılan çalışmalarda Curiosity aracı, Mars’ın maviye yakın gri bir tona sahip olduğunu gösterdi. Yani her şey o demir oksit katmanının altında

    Kaynak: sciencealert.com

    Yanlış Bilgi: Tüm gezegenlerin uyduları vardır
    Evet, gezegenimizin bir uydusu var ve adı Ay. Hatta Plüton ve asteroidler gibi küçük cisimlerin bile uyduları var. Bunları duyduktan sonra devasa gezegenlerin de uydularının olduğunu düşünmek fazlasıyla mantıklı, öyle değil mi? Mantıklı ancak gerçek öyle değil. Merkür ve Venüs, uydusu olmayan iki gezegen olarak yalnızlıklarını koruyorlar.
    Bu arada uydu sayılarını merak edenler için; Dünya ve Plüton bir, Mars iki, Neptün sekiz, Uranüs on beş, Jüpiter on altı, Satürn ise on dokuz adet uyduya sahiptir.
    Kaynak: gridclub.com

    Yanlış Bilgi: Merkür Güneş Sistemi’ndeki en sıcak gezegendir
    Güneş’e en yakın gezegen olduğu için doğru gibi görünse de aslında bu bilgi yanlıştır. Merkür 427 dereceyle fazlasıyla sıcak bir gezegendir, ancak en sıcak gezegen Venüs’tür. Ortalama 465 derecelik sıcaklığıyla Venüs, Adanalıları bile çileden çıkartabilir. Venüs’ün daha sıcak olmasının sebebi, daha yoğun atmosferi sayesinde sıcaklığı içerisinde hapsedebiliyor olmasıdır.

    Kaynak: space.com
  • İnsan beynindeki nöronlar diğer binlerce hücreden elektrik sinyalleri alıyor. Ve dendrit adı verilen uzun nöral uzantılar, hücrelerin alınan bilgilere uygun karşılık verebilmeleri için bu bilgileri kapsama almak konusunda kritik bir rol oynuyor.

    MIT’deki sinirbilimciler, elde edilmesi zor insan beyni dokuları kullanarak yaptıkları çalışmalarında, şimdi insan dendritlerinin diğer canlı türlerindekilerden farklı elektriksel özelliklere sahip olduğunu keşfettiler. Cell’de yayınlanan çalışmaya göre, elektrik sinyalleri insan dendritlerinde akış halindeyken gitgide zayıflıyor ve elektriğin daha yoğun bir biçimde bölümlere ayrılmasına neden oluyor. Bu da, küçük dendrit bölümlerinin geriye kalan nöronlardan farklı davranabileceği anlamına geliyor.

    Araştırmacılara göre, bu farklılıklar insan beyninin gelişmiş bilgi işleme ve hesaplama gücüne katkı sağlıyor olabilir.

    İnsandaki Nöronlar Baştan Sona Farklı Hareket Ediyor
    Araştırmacılardan Mark Harnett, “İnsanların zeki olmasının nedeni sadece daha fazla nörona ve daha büyük bir kortekse sahip olması değil. İnsandaki nöronlar baştan sona farklı hareket ediyor. İnsan nöronlarında daha fazla elektriksel bölünme meydana geliyor ve bu da bu birimlerin biraz daha bağımsız olmasına olanak tanıyarak, potansiyel olarak nöronların tek başlarına daha gelişmiş bilgi işleme ve hesaplama becerilerine sahip olmasının önünü açıyor,” diyor.

    Fare ve insan dendritlerinin aynı miktarda iyon kanalına sahip olduğunu ama bu kanalların insanlarda daha düşük yoğunluklu olduğunu söyleyen araştırmacılar, yoğunlukta görülen bu değişikliğin, insan ve fare dendritlerindeki elektriksel aktivite farklılıklarının bazılarından sorumlu olabileceğini gösteren detaylı bir biyofiziksel model de geliştirdiklerini belirtiyorlar.

    Harnett, insanlar ve diğer canlı türleri arasında görülen bu farklılıkların insanın beyin gücünü nasıl etkilediği sorusunun hala güncelliğini koruduğunu ve gelecek çalışmalarında bu elektriksel özelliklerin etkilerini daha kesin bir şekilde keşfetmeyi umduğunu söylüyor.
  • Hayatın anlamsizliginin , insanlığının ulaşabileceği tek kesin bilgi olduğu neticesine vardım
  • Dizgi, özen ve baskı kalitesi açısından tıpkı YKY'den yayınlanan diğer uygarlıklar hakkındaki eserler gibi çok üst düzey bir iş çıkartılmış. Farklı olarak çok ayrıntı olabilecek hususların da işlendiği bir eser olduğunu belirtmeliyim. Örneğin, bu eserde Frig müziği hakkında detaylı bilgiler edinme şansına sahipsiniz. Anadolu'da ve hatta dünya genelinde sistemli müziğin atası olarak Friglerin kabul edilmesi ve Helen müziğini ciddi şekilde etkilemesi de ayrıca çok önemli bir dipnot. Sonuç olarak Friglerin yaşamları ve uygarlıkları hakkında en geniş bilgiyi edinebileceğiniz tek derli toplu kaynak bu eser. Elbette içinde doğruluğu kesin olan şeyler olduğu gibi, doğruluğu kesinleşmemiş durumlar hakkında da bilgi verildiğini unutmamak lazım.
  • Dört gün süren bir deniz yolculuğundan sonra İstanbul’dan kaçan gemiler Eğriboz’a varmış ve burada güçlü filosu ile dönen Loredano ile karşılaşmıştı. Papaya ait kadırgalar daha önce emir almadan geri dönmüşler ve kaptanları bu yüzden mahkemeye çıkartılmışlardı.
    Felaket haberi ise fethedilen şehirdeki akrabalarının ve dostlarının kaderini öğrenmek için birçok ileri gelen ve halktan kişinin endişe içinde haber bekledikleri Venedik’e ancak Haziran ayının sonlarına doğru, Sommaripa* Kadırgası’nın ve daha sonra Mora yollarından geri dönen gemilerin getirdikleri haberlerle doğrulandı. En iyi, en zengin ve en yetenekli evlatları artık kaybedilmiş İstanbul’da, sultan tarafından el konulan ve intikamın nasıl alınacağı belirsiz olan Galata’da bulunan Cenova için felaket haberinin boyutu daha da büyüktü. Roma’ya ilk gelen mektuplar, yaşlı ve iyi niyetli Papa Nikolas üzerinde derin bir iz bırakmıştı. Tüm ticaret şehirlerinde ve tüm Hristiyan prenslerinin saraylarında bir zamanlar güçlü ve zengin olan Bizans’ın düşüşüne ilişkin haberler endişe ve üzüntü yaratıyordu.
    Aynı zamanda gelen ateşli uyarılar, Batı’ya Fatih’in hırslı amaçları hakkında bilgi veriyordu ve derhal yardım isteniyordu. İsodor, Sakız Adası’ndan Leonardo ve denizlerin Venedikli kaptanı gibi 29 Mayıs tarihindeki felaketten sağ kurtulmayı başarmış olan tecrübeli politikacılar bile İtalyan tüccarlar ve öğrenciler gibi Takımadaları fethetmeye ve belki de Karadeniz’de ve Tuna boylarındaki konumunu sağlamlaştırmak için Kefe’yi ve Cenova’nın Kırım’daki topraklarını, daha sonra Trabzon’u, Silistre’yi, Belgrad’ı ve Semendire’yi topraklarına katmaya niyetli olan sultanın yaptığı hazırlıklardan bahsetmeye başladılar. Rodos Şövalyeleri’nin üstad-ı a’zamı baharda adalarına yapılacak bir saldırıdan endişe duymaya başladı, Kıbrıs Kralı da Venedik’ten kendi devleti için koruma istedi4. Eylül ayında Kıbrıs Sarayı’nın bir elçisi, Türklere karşı yardım talebi ile birçok İtalyan saray ve şehirlerini ziyaret etti ve gittiği her yerde, Yeni Roma’nın kâfir yeni imparatorunun kibirli ve parlak sözlerle eski mukaddes Roma’yı papazların elinden alıp, cihan imparatorluğunu Osmanlı biçimine uygun bir şekilde tekrar kurmak ve zamanın “Büyük İskender”i unvanına sahip olduğunu göstermek için yanıp tutuştuğunu söylediğini iddia etti. Türk ordusunun yaklaşık 200 bin askerden; önyargılı ya da endişe içindeki aynı gözlemcilere göre donanmanın da 24 büyük kadırga, birçok kalyon ve tekne ile büyük sayıda nakliye araçları olmak üzere 200 araçtan oluştuğu tahmin edilmekte idi.
    Bu fırsattan istifade ederek, en iyi klâsik kaynaklardan seçilen Latin malzemelerini kullanmakta birer hitabet ustası olan ve bir Cicero gibi ateşli konuşmalar yapmak veya bir Livius stilinde güzel tasvirlerde bulunmak için hiçbir fırsatı kaçırmayan hümanizmin savunucuları, feryat ve figan etmeye, kehanetlerde bulunmaya, lanetler yağdırmaya ve hayali projeler hazırlamaya başladılar. İstanbul’un fethinden sonra II. Mehmed’e acizane ve övgü dolu sözlerle bir akrabasının serbest bırakılması için yazmayı düşünen Filelfius, daha 1451 yılında kaleme aldığı bir eserle kuzeyden Macarlar; Batı’dan Fransızlar, İtalyanlar, Arnavutlar ve Mora Despotluğu’nun güçleri ile Fransa Kralı VII. Charles’ın komutası altında birleşmiş bir Avrupa deniz gücü ile Osmanlılara karşı yapılacak üçlü bir saldırıdan bahsetmişti. Katedral baş papazı Veronalı Timoteo, Haçlı Seferi için Venediklilere ve Cenevizlilere, Giacomo Piccinino’ya, Carlo Gonzara’ya, güçlü Sforza’ya, zengin Floransalılara ve tüm İtalyan prenslerine seslenmişti. Benzer bir şekilde Alman Kreyburglu Benedikt de şikâyet ve uyarılarda bulunmuştu. Latin Kilisesiyle birleşen Rumların lideri olan ünlü Kardinal Bessarion, Venedik Doju’na yazdığı bir mektupta İstanbul’un, “En yüce san’atların okulu” olan” bu şehrin kaderine ağıtlar yakıyor ve gittikçe güçlenmeye başlayan Osmanlı gücünün kolayca nasıl kırılabileceğini göstermeyi kendine vazife ediniyordu. Başkaları da benzer yolları takip ediyorlardı, ama kullanılan sözcükleri her seferinde ne kadar değişse de içeriğindeki hayali safsataları hep aynı kalıyordu: Olağanüstü, uygulanması mümkün olmayan ve kibir dolu.
    Bilginler, “Muhammed’in dini” ve “Osmanlı hanedanının soy kütüğü” hakkında araştırmalar yaparak, vakit geçirirken; Doğu’daki Hristiyanlar ağıtlar yakarak, eski kehanetler14 ve genelde büyük oranda hayali dayanan hikâyelerle avunurken; Batılılar, bahtsız bir imparatordan, hain bir vekilden ve şeytanın zafere götüren entrikalarından bahseden safdil efsaneler uydururken; nihayet imparatorun kendisi dahil olmak üzere “Yahudiler tarafından çarmıha gerilen İsa’nın vekili” olarak papaya gönderilen “Hektor’un ve diğer Truvalıların halefi ve intikamcısı” II. Mehmed tarafından gönderildiği iddia edilen sahte aşağılama mektubu orada, burada okunurken, İtalya’daki gerçek siyasetçiler ve mesuliyetlerinin boyutunu çok iyi anlamış olan Papalık makamı, olanların intikamını almak veya düzeltmek için hiçbir çare bulamadılar. Venedik’in, yazı sanatının bir ustalık örneği olan uyarı mektubu, Roma’ya vardığında; gerek alıcısı, gerekse onu Haçlı Seferi’ne çağıran göndericisi, İtalya’daki şartlar ve bunların doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan Lombardiya Savaşı’ndan dolayı, İsa adına barışı sağlama bahanesi ile bir müdahalenin söz konusu olmadığını biliyorlardı. Kasım ayındaki bir oturumda İtalya’da barışı sağlamak için orada bulunan Floransalı elçiler, kalbi derinden yaralı yaşlı papanın, Türk tehlikesi hakkında resmî bir konuşma yaparken gözlerinin yaşardığını görmüşlerdi. Ama bu yaşlar sadece acısından değil, hiçbir şey yapamamanın yarattığı çaresizlikten de kaynaklanıyordu. Papa, Fermo ve San Angelo Kardinallerine barış ve kutsal savaş adına Napoli Kralı ile onun rakibi Floransa’yı, ayrıca Venedik’i ve Milano’yu ziyaret etme görevini vermekle yetinmek zorunda kalmıştı. Kısa bir süre sonra, herşeyin bağlı olduğu Napoli’den olumlu cevap geldi: Ankona’da bir barış kongresi yapılacaktı. Çoğu, en azından beş yılık bir ateşkes antlaşması yapılacağından emindi. Papa ise tüm Hristiyan dünyasına savaş vergisi çağrısında bulundu, ama kimse bu fedakârlığı yapmaya hazır değildi; kardinallerden ise gelirlerinin yüzde onunu bağışlamalarını istedi. Bir sonraki yaz, üçüncü bir vekil, Ragusa Başpiskoposu (Arşiveki) Johann, “Türklere karşı savaşacak filonun Papa vekili” tayin edildi. Başpiskopos Johann, papaya ait beş kadırgayı silahlandırmak üzere Venedik’e geldi, ama hazırlıklar birkaç yıl sürmesine rağmen, bu misyon da sonuçsuz kaldı. Papa, uzun çabalar sonucunda nihayet 25 Şubat tarihinde, Napoli’de İtalya Cumhuriyetleri ve yarımadanın tiranları arasında sağlanan barışı ilan edebildi. Cenova’nın Osmanlı Sultanı’ndan bir beklentisi yoktu ve kendini Osmanlılarla savaşta görmüyordu. Giustiniani, ölen Bizans İmparatoru’nun paralı askeri olarak kabul ediliyordu. Galata ise resmen Bizanslıların tarafını tutmamıştı. Sadece metropole geri dönen ve Türklerden ağır zararlar gören bazı Galatalıların menfaatleri açısından ara sıra tedbirler alınıyordu. Eylül ayında, Osmanlı Sultanı’na elçi gönderme fikri ortaya atılmıştı, ancak Ekim ayının sonunda, özellikle Kefe’yi kurtarmak için elçiler seçilebilmişti. Elçilere verilen talimatlarda, Kefe ve Karadeniz’deki diğer topraklar Bizans’a ait olmadığı için Cenova’nın vergi ödemeyeceği belirtiliyordu. Her zaman dikkatli olan, ancak büyük talihsizlikler yaşamış olan kurnaz Cenevizlilerin, İstanbul’un fethinden sonra yapabilecekleri tek şey bu idi. Cenova, Temmuz ayında Napoli Kralı’nın ve Katalanların düşmanca niyetlerini ve sürgün edilen siyasi mültecilerin (Fuorusciti) entrikalarını unutmamıştı.
    Diğer taraftan Venedik, her fırsatta vermekte olduğu güzel vaatlere rağmen, güçlü Osmanlı Sultanı’na karşı herhangi bir düşmanlıkta bulunmak istemiyordu ve bu yüzden sadece Eğriboz’da, Pitileon’da, Aegina’da, Modon’da, İnebahtı’da, hatta İşkodra’da ve tehdit altındaki diğer kolonilerde takviyeler ve tamiratlar yapmakla yetindi. Loredano ayrıca Doğu Akdeniz sularında sürekli olarak geziniyordu ve bu esnada birkaç korsan gemisi zapt etmişti. Venedik, hemen 14-16 kadırga, daha sonra ayrıca 20 kadırga daha inşa etme kararını almıştı. Doğu Mora’ya giden yollar o yıl için yasaklandı. Ayrıca Eğriboz’un fethedildiğine dair yanlış bir haber yayıldı. Sultan Mehmed’in teveccühünü kazanmak için Venedik o kadar ileri gitti; daha doğrusu o kadar derine battı ki, İstanbul’un fethi sırasında katledilen soydaşlarını göz ardı ederek, hiçbir şey olmamış gibi davrandı. İlk genel yas günlerinin daha henüz sona erdiği 12 Temmuz’da Marcello’ya olup bitenlere rağmen, sultanın sarayına planlanan ziyareti gerçekleştirmek için yoluna devam etme ve Osmanlı Sultanı’na fetih esnasında Venediklilerin İstanbul’daki çatışmalara katılımından Venedik’in haberdar olmadığını ve böyle bir yönlendirmede bulunmadığını ileri sürerek, mazur gösterme emri verildi. Sultan bu arada daha yüksek bir güç mertebesine ulaştığı için ona ayrıca uygun şartlar altında barış teklif edecekti. Venedik, sadece haraç ödeme yükümlülüğünün vereceği utançtan mümkün olduğunca uzak kalmak istiyordu. Bunun dışında, özellikle “Boğazların” ötesinde Bizans İmparatoru’na ait olan Limni, Gökçeada ve Semadirek Adalarını Venedik’e devrettiği takdirde, “ticarî vergi” adı altında yılda 3 ila 5 bin altın ödemeye razı olacaktı. Ayrıca ithal edilen tüm mallar üzerinden yüzde 2 oranında ve ihraç edilen mallar üzerinden de aynı oranda gümrük ödemeye ve Türkler ve Venedikliler veya Venedik vatandaşları arasındaki hukuki anlaşmazlıklarda bir kadının yetkisini tanımaya hazırdı39. Buna rağmen, barış antlaşması işi uzadıkça uzadı ve Aralık ayında durumun tehlikeli bir hâl aldığı gerekçesiyle savunma için tedbirler alındı. Nihayet, 23 Nisan 1454’te Sultan Mehmed antlaşma imzalamaya yanaştı. Barış antlaşması çerçevesinde eski maddeler yenilendi ve ticarî ilişkilerle, komşuluk münasebetlerini düzenleyen yeni maddelerle genişletildi. Ancak, alınacak vergi ve buna bağlı olarak Bizans adaları ile ilgili hususlar bu antlaşmada yer almadı.
    Venedikliler bu arada Karamanlıların elinde bulunan ve ipek, kırmızı kök boya ve şap ticareti için çok uygun bir konumda bulunan Kızkalesi (Gorigos Limanı)’nin İstanbul’un yerine geçecek bir liman olduğuna karar vermişler ve bu amaçla bir elçi heyeti göndermişlerdi.
    1455 yılının başlarında Venedik, Eğribozlu Nikola Sagundino’yu Aragon Kralı’na göndermişti, ama boşuna. Napoli’de yaptığı konuşma büyük bir ilgiyle izlenmişti, ama uzun zaman önce Bizans İmparatoru Konstantin’den Limni Adası’nı isteyen ve topraklarını işgal etmeyi çok arzuladığı Arnavutlarla ilişki içinde olan Kral Alfonso, ortaklaşa yapılacak bir faaliyete ikna olmadı. Napoli, Doğu’daki geleneksel siyaseti gereğince, kralın “ordunun komutanı” dediği yeniden faaliyete geçmiş olan İskender Bey’e, “Kral vekili” olarak Raymond Orrofa komutasında birkaç birlik gönderdi44. Bu aslında Venedik’e karşı düşmanca bir hareketti, zira İskender Bey daha Temmuz ayında Dıraç Balyosu’na karşı düşmanca niyetler beslediğini belli etmiş ve ancak sonbaharda bu düşmanlıklardan vazgeçmişti. İstanbul’un düşüşü, Akçahisar’ın bu genç kahramanının şerefini o kadar zedelemişti ki, Venedikli gemilerle Leş Limanı üzerinden İtalya’ya geçmeyi ve Roma ile Napoli’yi de ziyaret etmeyi düşünmüştü. Napoli Kralı bu arada ayrıca “Lancelothus de Macedonia” adında bir kişi ile irtibat hâlinde idi. Ancak Avrupa’ya ilk kez gelen Karaman elçileri bile kralın harekete geçmesini sağlayamadılar. 1453 yılının Ekim ayında Napoli’de bulunan ve vaftiz edilmiş olan Türk veliahtı Şehzâde Davud’a yabancı prens olarak mutat hediyeler verilmiş ve İstanbul’dan kaçan Demeter “Calapa” ve “Rum şair Theodor”a o kadar özen gösterilmemişti. Kral Alfonso ise hırsını göstermek için Cerbe, Tunus ve Trablus’taki Müslümanlara karşı seferler düzenleme imkânına sahipti ve bunu da çağdaşları tarafından övgülerle yüceltilen kahramanca seferlerle haklı olarak kanıtladı.
    İstanbul subaşısı bugün haklı olarak “Eski Saray” diye anılan yeni bir sarayın inşasını sürdürürken, Sultan Mehmed Edirne’de Balkan Yarımadası’nın tüm Hristiyan güçlerinin, Takımadaların, Trabzon’un ve Rodos’un elçilerini kabul ediyordu. O, artık eskiden olduğu gibi “hükümdar ve emir” değil, madolyonlarında yazdığı gibi “Rumeli ve Anadolu’nun büyük padişahı” ya da İtalyan sanatçı Konstantius’un bronz bir resmindeki ünvanıyla “Asie et Gretie İmparator55” idi. Bu yeni kimliğiyle Sultan Mehmed, bu arada İstanbul’un fethinin somut delilleri olmak üzere Mısır Sultanı’na İstanbul’da alınan 200 genç esir göndermişti. Müslümanların bir diğer hükümdarı olan yaşlı Tunus Kralı’na da aynı şekilde hediyeler göndermiş ve her ikisine İslâm davasını müttefik güçlerle destekleme teklifini götürmüştü. Müslüman dostları da özel elçiler göndererek zaferini kutlamışlardı, ama bunların hepsi o an için sadece şekilden ibaretti: Mısır Sultanı, II. Mehmed’i sadece “Osmanoğlu büyük Murad Bey’in oğlu, Muzaffer Melik (Melek el-Nasr Mehmed)” olarak görüyor ve Sultan Mehmed’in haklı üstünlüğünü tanımıyordu. Aksine, Kıbrıs Kralı’na karşı davranışlarından dolayı Sultan Mehmed’i “sert bir şekilde kınıyordu”.
    Enez, Sakız Adası ve Midilli Adası’ndaki Cenevizliler, daha küçük adalardaki Rumlar ve İstanbul’daki felaketin haberi geldiğinde, Venediklileri ve hatta Türkleri yardıma çağıran Arnavutların Aksak Peter komutası altındaki genel bir isyanını bastırmak zorunda kalan Mora despotlarının haraç vergisi yükseltilmişti. Despotlar bundan böyle yıllık 10 bin , Sakız Adası 6 bin ve Midilli 3 bin duka altın ödeyecekti.
    Ancak artırılan vergiler karşılığında, Venedik’in ticarî vergiyi ödemek için talep ettiği şartlar kendilerine de tanınarak bir dereceye kadar tazmin edildiler. İstanbul’un düşüşünden birkaç gün sonra kalan son Bizans adaları Limni, Gökçeada ve Taşoz sakinleri, Bizans İmparatoru tarafından tayin edilen komutanları İtalyan gemilerine binip kaçtıktan sonra, kayıtsız şartsız teslim olacaklarını bildirmek üzere Gelibolu’ya Kaptan-ı Derya Hamza Bey’in yanına metropolitlerini ve kurnaz Kâtip Kritovulos’u göndermişlerdi. Bunu haber alan Sultan Mehmed, Takımadaların bu bölgesine Müslüman bir subaşı göndermeye gerek duymamıştı; aksine iki şehir, altı kale ve 100 köyü kapsayan ve metropolitin ikameti olan büyük Limni Adası ile Taşoz Adası 2.325 altına kadar bir haraç artışı karşılığında, oğlu padişahın sarayında bulunan Midilli hükümdarı Dorino’ya bırakıldı. Enez’de bulunan diğer Gattilusio’ya 200 altın karşılığında küçük bir yerleşim merkezini, 20 kale ve sadece 20 köyü kapsayan Gökçeada tahsis edildi. Bundan Sultan Mehmed’in denizlerde sadece üç amaç güttüğü görülebilir: Büyük İskender’in ünü, Cengiz Han’ın zenginliği ile onun güvenli ve rahat devlet yönetimi. Amaçları, doymak bilmez toprak hırsı ve Batı Avrupa’da Hristiyan kanına susamışlığı hakkında en dehşet verici çeşitli rivayetler yayılırken, Sultan Mehmed yaz boyunca Edirne’de kalmış ve burada elçileri kabul etmişti. Ancak yılın sonlarına doğru önce Galata’ya, daha sonra 24 Aralık tarihinde de İstanbul’a gelmişti. Yanında artık Halil Paşa yoktu; Arnavut kökenli Zağanos Paşa da gözünden düşmüştü; ikisine de Anadolu’da toprak verilmişti. Padişah, Zağanos’un kızı olan eşini bile göndermişti. Sultan Mehmed üzerinde tesiri olan tek kişi artık Zağanos Paşa’nın diğer kızı ile evli olan Rum kökenli Mahmud idi. O, aynı zamanda Hellaslı Arhont Filaninos’un torunu ve Mihaloğlu’nun oğlu olup, kendi şahsi cesareti dışında soyunun tüm zihinsel özelliklerini de taşıyordu.
    Sultan Mehmed, İstanbul’da kaldığı süre içinde, tüm tesisler ve görkemli bahçeleri ile birlikte en az sekiz fersah büyüklüğünde olacak olan yeni sarayın inşaatını gezdi ve İstanbul surlarında yapılan acil, ama kaba tamiratları izledi. Kiliseler, cami olarak kullanılacak şekilde tamir edildi ve duvar resimleri ile mozaiklerin çoğu kireçle kapatıldı. Manganai Manastırı’na dervişler yerleşti; Pantokrator Manastırı’nda artık Türk kunduracıları çalışıyordu. Küçük kiliselerin kurşunlu çatılarıysa sökülüp, sultanın sarayında malzeme olarak kullanıldı.
    Gelibolu’da yeni vezirin denetimi altında donanmayı büyütme çabaları başlatıldı ve böylece İstanbul fatihinin bir sonraki seferinin büyük Eğriboz Adası’na yapılacağı izlenimi yaratıldı.
    Ancak, 1454 yılının bahar aylarında yelken açan donanmanın asıl hedefi, daha yakındaki adalardı, ama kesin hedefi belli değildi. Bu yüzden Midilli Adası’nın Beyi, bu bilgiye sahip olmamızı sağlayan tarihçi Dukas aracılığıyla sultana haracını, toplam 6 bin altın tutarında bir hediye, değerli kumaşlar ve bol erzak gönderdi.
    Hâlâ donanmanın kaptanı olan Hamza Bey, nihayet 180 gemi ile Sakız Adası önlerinde mevzilendi (29 Mayıs). Sakız Adası, kısa bir süre önce bir Cenevizli’nin alacağı olan 40 bin altın yüzünden Osmanlılar ile anlaşmazlığa düşmüş olduğundan Hamza Bey bu adaya düşmanca davrandı ve San İsidora Limanı’nın çevresindeki üzüm bağlarını tahrip etti. Sakız Şehri ise oldukça sağlamdı ve savunma için 20 gemi hazır bekliyordu. Ada sakinleri tarafından gönderilen aracılar - bunların arasında bulunan Quirico Giustiniani dahil olmak üzere - esir alındılar. Türk gemileri daha sonra, limanında birçok büyük savaş gemisinin hazır bulunduğu Rodos önlerinde belirdi. Daha sonra Küçük Langos Adası’nda ve Rodos Şövalyeleri’ne ait İstanköy Adası’nda yağma yapıldı. Burada 22 gün kaldıktan sonra Türkler, İstanköy ve Raheia kalelerinde mustahfız kıtası bırakmadan tekrar gemilerine bindiler. Hamza Bey’in seferi, Sakız Adası’nın ödediği 20 bin altın dışında neredeyse hiçbir kazanç getirmediği için, ondan önceki Kaptan-ı Derya Baltaoğlu’nun İstanbul surları altındaki mağlubiyetini affetmiş olan Sultan, Hamza Bey’in önce kellesini istedi, ama daha sonra bundan vazgeçip, onu Antalya subaşısı olarak Anadolu’ya gönderdi71.
    Takımadalara yapılan bu askerî harekâtla birlikte Sultan Mehmed ayrıca Karadeniz’e de bir seferin yapılmasını emretti. Bu sefer, oradaki Ceneviz kolonilerine kendi hükümdarlığını kabul ettirmekten ziyade, daha çok eski komşularına gücünün büyüklüğünü hissettirmek içindi.
    Cenova, bütün risklerden kurtulmak için Kasım ayında yapılan bir antlaşma ile Karadeniz’deki topraklarını Banco di San Giorgio’ya devremişti72. Buna rağmen, Cenova kendini burada yaşayan soydaşları için sultanla görüşmesi gerektiğini düşündü. Bu yüzden 1454 yılının Mart ayında Kefe’nin ve etrafındaki yerlerin gelecekte Osmanlı Devleti ile ilişkilerini II. Mehmed’le birlikte düzenlemek üzere iki elçi gönderildi.
    Elçiler, elleri boş döndüler. Cenevizlilerin Karadeniz’deki hakimiyetini engelleyen, bugüne kadar Osmanlı Sultanı’na hiç başvurmamış olan Tatar Hanı idi. II. Mehmed’in üstün gücü, Timur’un ve Cengiz Han’ın halefi; Lehlerin, Rusların ve Romenlerin korkulu rüyası Tatar Hanı’nın hoşuna gitmiyordu. Hacı Giray, Kefe’yi kendisi için istiyordu; bunun karşılığında köleler dahil olmak üzere toplanan ganimetin tamamını sultana bırakmaya hazırdı. Kefeliler, bunun üzerine vergiyi 600 Sommi* daha yükselterek hanı kendi taraflarına çekmeye çalıştılar. Cenevizlilerin tüm limanlarında ve Turla (Dinyester) Nehri ağzında zayıf Boğdan Prensi Petru Aron’un elinde bulunan Akkirman’da tehlikenin savulması için hazırlıklar yapıldı. Takımadalarla meşgul olan Kapudan Paşa’nın vekili olarak gönderilen Timur Hoca’nın komutası altındaki 56-60 gemiden oluşan Osmanlı filosu nihayet geldiğinde herşey tam bir savunma konumunda idi. Türkler, Akkirman (Monkastro) Limanı’nı ziyaret edip, kısa bir süre için Sivastopol’u işgal ettiler ve 13-14 Haziran tarihinde çok ciddi bir biçimde olmasa da Kefe’ye saldırdılar. Ayrıca Mankup veya nam-ı diğer Theodori’de Uluğ Bey adında Tatar ismi taşıyan bir Hristiyan hanın hüküm sürdüğü Kırım sahillerinde ganimet aramaya çıktılar. Bu gemiler, Sultan Mehmed’in yeni gücünü en görkemli şekilde sunduktan sonra yaz aylarında Gelibolu’ya geri döndüler.
    1455 yılının Mart ayında nihayet Kefe elçileri ile bir antlaşma yapıldı; orada bulunan Cenevizliler, gizliden gizliye yine de ellerinde tuttukları Samastro’dan vazgeçtiler ve sultanın hazinesine vergi olarak 3 bin altın ödemeyi taahhüt ettiler74. Sultan Mehmed bu arada Boğaz’a sekiz yeni tabya kurmuş ve bu sayede Karadeniz’deki hükümdarlığından vazgeçmeye niyeti olmadığını ilan etmişti.
    Akkirman ve Tuna ağzında bulunan Kili limanlarının civarını Türklerin yeni saldırılarından korumak ve Boğdan balıkçılarının bundan sonra da açık denizlerde yelken açma hakkını korumak amacıyla Prens Petru Aron da sultanın emirlerine boyun eğmek ve gönülsüz de olsa yılda 2 bin Macar altını vergi ödemeyi taahhüt etmek zorunda kaldı. Sultanın bu konuda bugüne kadar muhafaza edilen bu türdeki tek vesika olan imtiyaz belgesi, II. Mehmed Belgrad kuşatmasından geri döndüğü ve Anadolu’da bulunduğu bir dönemde Saruhan Bey İli’nde hazırlanan 5 Ekim 1456 tarihli belgedir.
  • Müthiş bir boğaz ağrısını düşünmemenin yolu uğraş bulmaktır. Ben de küçüklüğümden gelme bir başka ilgi alanım olan 'terörizm' üzerine ki kitap tam olarak öyle olmasa da, birçok yerde ayrıntılı açıklaması ile aktaracağım.

    Öncelikle kitabın çıkarılmasında zorlu yolu kısaca yazayım. Kitap, bir ET olan ve Irak, Afganistan, Panama, İran ve birçok Afrika ülkesini gezmiş, gerçekleri gözleriyle görmüş, gerçekleri yaşamış kişilerle konuşmuş, diplomat, askeri yetkili gibi kişilerden alınma bilgilerle yazılmıştır. Perkins, kitap içerisinde daha doğrusu sonlara doğru ne denli bir zorluktan geçtiğini ve onlarca yayınevinin bu kitabı basamayacağını bildirmiştir.

    Basitleştireyim. Bir film düşünün, Birleşik Devletleri çok feci bir şekilde eleştiriyor, Irak işgali sırasında tecavüzleri... dur dur, o kadar uzağa gitmeye gerek yok. Türkiye'de x hastanesinde 145 18 yaş altı ve yarısı kadar 14 yaş altı çocuğun hamil kalması ile ilgili haberi yapan kişi ne oldu? What? Sanırım biliyorsunuz. Size bir sır vereyim: Bu gibi kitapları, filimleri yani eleştri ve gerçekleri yüzeye çıkarmak istiyorsanız, arkanızın çok feci sağlam olması gerekir. 5-6 yıl önce yani, 14 yaşlarındayken yeni dünya düzeni ile ilgili 11 saatlik bir belgesel izlemiştim. Bu belgeseli tekrar ve tekrar izledim. Belgeseli hazırlayan iki yönetmen defalarca tehdit edilmiş, ailesi ve akrabalarına türlü şeyler yollanmış, belgeselleri parça halinde kaldırılmıştı. Türkiye gibi ülkelerden yayımlayıp birleştiriyorlardı.

    Yeni Dünya Düzeni...

    Bu gibi konularda yazmaktan çekinirim, açıkçası korkarım. Size kitaptan geçmediği halde birkaç şey önerebilirim. Belki de geçtiği halde...

    Kitapta CIA'nin onlarca ki Türkiye'de dahil, darbelerini, ekonomik savaşlarını, Irak işgalini, Afganistan Taliban'ını, Usama Binladin'i, açlıktan ölenleri... bla bla.

    Şunu unutmayın: 'Birleşik devletler, küçük İsrail'dir.'

    John F. Kennedy'nin 'Yahudi Lobisine' gönderme yaptıktan sonra suikast sonucu öldürülmesi. (Orijinali kaldırılmış, idare edin)
    https://www.youtube.com/watch?v=9Zr3TmfHZF0

    Yaklaşık 645 Birleşik Devletler askerini öldüren Irak direnişinin en büyük öncülerinden Juba lakaplı keskin nişancı.
    https://www.youtube.com/watch?v=RTM1qEmi1rg

    Devrik lider Saddam Hüseyin'in psikopat ve zürriyetsiz oğlu olan Uday Saddam Hüseyin ile ilgili... bir söylemini vereyim, ''Kızları Tanrı'dan daha çok seviyorum.''
    https://www.youtube.com/watch?v=zQxDU0aLhpU

    Yeni Dünya Düzeni ile ilgili Banu Avar'ın belgesellerini öneririm.
    https://www.youtube.com/...oNmqtrj1OHfanXEORme-

    11 Eylül ile ilgili de Rockefeller ailesinin binanın sahibi olduğunu, daha sonra el değiştirdiği bildirmiştir. Günümüzde hangi aptal ki buna Birleşik Devletler vatandaşlarını da ekleyebilirsiniz. Hiçbir insan iki kulelerin gerçekten intihar uçakları tarafından yerle bir edildiğine inanmaz. Aklınızla alay edilmesine izin vermeyin!

    11 Eylül ile ilgili de Zeitgeist belgesellerini öneririm. Yorgunum, atamam şimdi. Rahatlıkla bulabilirsiniz. :)

    Sıradaki hedef İran.

    Ortadoğu da, Irak, Suriye, Lübnan, Yemen gibi birçok ülkenin işgali on yıllar önceden bir harita üzerinden yapılmıştı. Bu ülkelerden sonra açık hedef İran olacatı. Çünkü İran, İsrail'i tehdit eden ve Amerika'ya karşı gelen tek 'İslam Cumhuriyeti'dir. (Şah sonrası) CIA'nin eli ile başa gelen ve ilişkilerin müthiş düzenlendiği İran... her neyse. :) Belgeseli izleyin.
    https://www.youtube.com/watch?v=Y1SRxk2eU4g

    Osama Binladin eski bir CIA destekçisiydi. Babası Suudi bir milyarder olan Osama, bir din alimi olmak üzereydi. Afganistan- Sovyetler Birliği savaşında öncülük etmek için Afgan mücahitlerinin başına gelmiş ve oradan bir süre sonra Pakistan'a geçmiştir. El-kaide'nin kurucu lideridir, Taliban ile çok yakın ilişkileri vardı.

    Gizli ve hemen sonra kendi sitelerinden kaldırılmış bir bilgi.
    11 Eylül sonrası bir ses kaydı yayımlamıştı ve kesin bir dille saldırının El-kaide ile bir bağlantısı olmadığını, bunu şiddetle kınadığını söylemişti. Peki sonra? Kaldırıldı.

    Taliban ile ilgili;
    https://www.youtube.com/watch?v=5OI8Y0jjM0k

    Neyse, toparlamak gerekirse, kitapta ET(Ekonomik Tetikçi)'nin oluşumu ve gelişimini açıklıyor. Onlarca ülkede yaptıkları, gözlemledikleri, duydukları ve tartışkları birçok bilgi.

    Benden bir bilgi. 11 Eylül sonrası Pusht, açıklamaları hiç dinlemeden önce Afganistan'a girdi. yaklaşık 250 bin insan öldürüldü. Hemen sonra 'kitle imha' silahları bahanesiyle Bağdat bombalandı. Ne zaman oldu biliyor musunuz? Kadir gecesi. Pusht,' Bugünün olmasını özellikle seçtik.'

    5 yaşındaydım, ama dün gibi hatırlıyorum. Bağdat'ın bombalanması, Irak işgalinin başlangıcı...
    https://www.youtube.com/watch?v=hCRcydUm2Qs

    Ne diyordum, ha. Daha sonra yani 2002 Afganistan işgalinden sonra Irak'a girildi. Başlarda demokrasi naraları atan halk, ebesinin şeyini sornadan görecekti. Bir istatistik vereyim. Yaklaşık yarım milyon insan öldü, yüz binlerce genç kız, çocuk, kadın, adam, bulabildikleri herkese, gözünü kestirdikleri herkese tecavüz ettiler. Canları sıkıldığında veya birlikten biri vurulduğunda camilere ateş açar, sokakta arabadan rastgele arabalara ateş açarlardı.

    Gazeteci ve sivillere ateş açan Amerikan askerleri ve diyalogları
    https://www.youtube.com/watch?v=5rXPrfnU3G0

    https://www.youtube.com/...fnWY8UQfykA(Türkçe Altyazılı)

    Gecenin bir yarısı evinizi basarlardı, annenizi, kardeşlerinizi, babanızı dışarı çıkarırlardı. Annenizi ve kardeşinizi içeri alır hunharca tecavüz edip babanıza ve size dinlettirirlerdi. Amaç, elinizden bir şey gelmediğini görüp böbürlenmekti. Bu olayların yani eziyetlerin tamamı neredeyse 'sunni' mezhebine mensup insanlara yapıldı. Çünkü Saddam zulmünden dolayı acı çeken şiiler, işgal sonrası kız alıp verdiği, yüzlerce yıl yaşadığı bu topraklarda Amerikan askerlerinin iğrençliklerine alkış tutup yeltendi. Irak'ta mezhep savaşının tanımı budur.

    Meşhur Abu Gharip hapishanesinden (+18)
    https://www.youtube.com/watch?v=fRZEvNnyqlA

    Irak, Afganistan gibi yerlerde yakaldıkları üst düzey yetkilileri konuşturmak için Guatemala'ya getirirlerdi. İşkencelerini yazmayayım şimdi, mideniz kaldırmaz.

    Son olarak, affınıza sığınarak bir söz bırakmak istiyorum. Tanrı'nın Psikopat Çocukları kitabından bir alıntı.

    ''Amerika Birleşik Devletlerin ordusu, tecavüzcü koğuşlarında bile rastlayamacağınız kadar çok o.rospu çocuğu sübyancılarla doludur.''

    Keyifli okumalar.
  • ~ Dış Dünya ~

    "Dış dünya" dediğimiz algılar bütünü, beynimizin, kendisine çeşitli alıcılardan gönderilen elektriksel sinyalleri yorumlaması esasına dayanır. Dahası bu alıcıların kapasiteleri oldukça sınırlıdır. Söz gelimi, gözünüzdeki algılayıcılar, tüm elektromanyetik tayfın çok küçük bir bölümü olan ve adına "görünür şık" dediğimiz 350-700 nanometrelik dalga boyuna sahip ışınları içeren dar bir aralığı algılayabilecek şekilde ayarlanmıştır, onun dışındaki uyarıları algılayamazlar. Kulağınızdaki işitme algılayıcıları saniyede 20-20.000 devir (Hertz) frekansındaki sesleri algılayabilir. Aynen bu gibi, bedenimizden zihnimize bilgi sağlayan tüm algılayıcıların benzer bir aralığı, yani sınırlılığı vardır. Neticede bu algılayıcıların kabiliyeti nispetinde içimizde inşa ettiğimiz “gerçeklik”, dış dünyanın ancak çok ufak, basit ve eğreti bir temsilinden ibarettir.

    Bu tartışmasız gerçek üzerinde bir süre durup düşünmekte büyük fayda var. Tüm bu basit ve temel bilgileri göz önüne aldığımızda, gerçek dünyayı aslına yakın bir şekilde algılıyor olduğumuza inanmak, büyük bir safdillik olacaktır. Bilimsel verilerin bugün bize gösterdiği kadarıyla, dışımızdaki gerçekliğin, algıladığımıza göre çok farklı olması yüksek bir olasılıktır. Hatta 1999 tarihli ünlü "Matrix" filmindeki "sanal yaşamlar"ın oluşturulabilmesi için kuramsal herhangi bir engel yoktur. Önümüzdeki tek engel, halen nasıl işlediğini bir türlü anlayamadığımız sinir sistemimizin ve bedenimizin aklımızı çok aşan karmaşıklığıdır.

    Şöyle bir varsayım, her ne kadar pratik uygulaması şu an itibariyle imkânsıza yakın olsa da, teorik olarak gayet geçerlidir: Vücuttan ayrı bile olsa, hayatta tutulan bir beyin, uygun uyaranlar sağlandığında kendisini farklı ortamlarda farklı deneyimler geçiren bir canlı olarak algılayabilir. Yani siz şu anda, rahat koltuğunda kitap okuduğu sanrısını yaşayan "kavanozdaki bir beyin olabilirsiniz! İşin kötüsü, bunun aksini ispatlamak için elinizde çok fazla kanıt yok...

    Sağduyuya oldukça ters gelen bu sonuç, bilimin son yıllardaki gelişmelerinden çıkan bir sonuçtur. Fakat bir taraftan bakıldığında hiç de yeni değildir. Mesela büyük filozof Eflatun (Platon), ünlü "mağara" benzeşiminde, dünyadaki biçimlerin "idea"lara karşı bir hayal nispetinde olduğunu anlatmak için, gerçeklik hakkındaki tek bilgileri zincirlendikleri mağaranın duvarına vuran dış dünyanın gölgelerinden ibaret olan ve o gölgeleri gerçekliğin kendisi zanneden bir mağara ahalisini örnek verir. Hayatları boyunca başka gerçeklik görmemiş bu insanlar için, mağaranın dışında renkli ve çok boyutlu bir gerçeklik olduğu fikri, en basit tabiriyle “çılgınca”dır fakat ne çare ki hiçbirinin bilmediği gerçek budur! Belki bazı filozoflar ve bilginler, dışarıda bir başka dünyanın varlığına ve gölgelerin sanallığına dair bazı kavrayışlar geliştirip öğretiler şekillendirirler fakat mağaradaki sıradan insan için tek gerçeklik, o mağara duvarındaki temsili gölgeler tiyatrosudur.

    Modern sinirbilimlerinin bizi getirdiği nokta, birçok düşünürün mutasavvıfın ve kadim bilginin daha evvelden hissettikleri şüphelerin bir kez daha doğrulanmasından ibarettir. Dış dünya dediğimiz şey çok sınırlı algılayıcılarımızın gönderdiği sinyallerden yola çıkarak “beyin" dediğimiz organ tarafından oluşturulan bir görüntüden ibarettir. Bu görüntünün aslını maalesef henüz kimse göremedi.

    Kuramsal olarak gerçekliğin "gerçek" yapısını anlamanın bir yolu varmış gibi gözüküyor: Eğer bu yorumlamayı tamamen beyin yapıyorsa, beynin çalışma sistemini tam olarak anladığımızda belki de gerçekliğin doğası hakkında çok daha fazla şey öğrenebileceğiz.

    ~ Gerçek mi, oyun mu? ~

    İnsanların bilgilerinin ve algılarının belli sınırları olduğu, bugünkü bilim tarafından kesin bir şekilde ortaya konmuştur. Öyle ki bilimin derin dallarında uğraş veren -özellikle teorik dallardaki- bilimciler (bilimin artık tamamlandığını düşünmeye başlayan 19. yüzyıl sonu bilimcilerinin aksine) aynen ilk ve ortaçağ filozofları gibi gerçekliğin "aslı" konusunu tartışır hale gelmişlerdir. İnsanın evren hakkındaki tüm bilgisinin, temelde, duyu organlarını uyaran bazı dış unsurların yarattığı minik elektrik akımlarının, beyin dediğimiz o karmaşık organ tarafından değerlendirilmesi sonucu sahnelenen bir "oyun" olabileceği, gerçekliğin aslını belki de hiç kavrayamayacak olmamız ihtimali, bilimin rutin sorunları arasında yerini almış durumdadır. Bilhassa sinirbilimleri ve teorik fizik alanında uğraş veren bilimciler, bu gibi “derin” sorunlara aşinadır.

    Hepimiz bu kısıtlılıklarla donanmış durumdayız. "Zaman" ve "entropi" duvarları sayesinde, geçmiş ve gelecekle olan bağlarımız (fizik yasaları gereği) kopartılmışken, şu anin içindeki verilerle yaşamak zorunda kalıyoruz. Bu işleri kısıtlı araçlarla gerçekleştirmeye çalışırken muhakkak ki "hata" yapıyoruz.

    Evrene ilişkin böyle bir düşünce (yahut gerçeklik anlayışı) çatısı altında, bir insanın veya topluluğun çağlar ötesine uzanan birtakım fikirler ortaya koymasını beklemek veya onun ağzından değişmez gerçekleri duymayı ummak beyhude bir çabadır. Eğer bir insan, "insanüstü" bir kaynaktan (peygamberler gibi) bilgi aldığını iddia etmiyorsa, o zaman nesnel ve nedensel aklıyla gerçekliğin sadece küçük bir kısmına sahip olabilecektir. Ve bu "küçük parça", gerçeğin kendisini anlamaya yönelik tüm çabalarda hatalara sebep olabilecek cılız mı cılız, güçsüz mü güçsüz bir araçtır.

    Nitekim genellikle, her şeyi bildiğini savunarak ortaya çıkan veya birçok şeyi açıklayacak geniş kapsamlı teoriler öneren kimseleri ciddiye almama eğilimindeyizdir. Zaten bilim felsefesi açısından bir kuramın tutarlılığı, çoğunlukla o kuramın "kapsamı" ile ters orantılıdır. Fakat peygamber olduğunu söyleyen biri, birtakım aşkın gerçeklerden bahsediyorsa, bu durumda onu sınayabilmek için herhangi bir "bilimsel" yöntemimiz yoktur. Bu durumda iki seçenek kalır: inanmak veya inanmamak...

    ~ Fakat... ~

    Burada gözden kaçan çok sıkıcı bir "gerçek" var: Beyin dediğimiz organ, yine aynı zayıf algımızla algılayabildiğimiz bilgilerden çıkarsadığımız bir "algı"dan ibarettir. Şimdiye kadar, gerek bu sayfalarda gerekse yüzlerce yıllık araştırma ve düşünce tarihinde adına beyin dediğimiz şey, temel duyu organlarımız aracılığıyla elde ettiğimiz bu temsili bilginin bir yansımasından ibarettir. Aynen dışımızdaki dünyayı zihnimizde oluşturduğumuz gibi, beynimizi ve zihnimizi de aslında zihnimizin içinde şekillendirip anlamaya çalışıyoruz.

    “Gerçek beyni” nasıl "görebileceğiz"? Hakkında her gün yeni bir bilgi sahibi olduğumuz beynimizi anlamak için kullanabileceğimiz en kuvvetli araç, yine kendi beynimiz! Zira, insan beyninden daha karmaşık, daha girift bir şey bilmiyoruz ve bizzat o beynin kuralları ve sınırlılıkları ile bağlı olduğumuzdan, onu aşan bir algı seviyesine ulaşma şansımız bildiğimiz yöntemlerle pek mümkün gözükmüyor. Durumumuz, biraz kaba bir benzetmeyle bilgi işlem yapan bir bilgisayarın 'kendi varlığının mahiyetini" anlamasını beklememize benziyor.

    Jostein Gaarder “Sofie’nin Dünyası” adlı kitabında bu açmazı şöyle dillendiriyor: "İnsan beyni bizim anlayabileceğimiz kadar basit olsaydı, onu anlayamayacak kadar aptal olmamız gerekirdi."

    Benim için en önemli sorun şu: Beyin kendi kendisini nasıl anlayacak?

    Bazen sorular, cevaplardan daha çok şey anlatıyor insana...