• Evlenmemişti, köyün bu yaşa gelmiş tek bekar erkeğiydi.
  • Tek önemli vakit var; o da "şimdidir", içinde bulunduğumuz an. Çünkü sen şimdinin bir parçasısın. Çünkü ancak o zaman elinden bir şey gelebilir. Gelecekle ilgili planlardan kurtul, geçmişin pişmanlıklarını da bir kenara bırak. Arayıştan vazgeç. Anı yaşa, onu kabullen. İşte o zaman var olabilirsin.
    Kinsun
    Sayfa 37 - Destek yayınları
  • 518 syf.
    ·9/10
    Sefiller, bu sene ki okuma serüvenimi güzel bir şekilde başlattı. Victor Hugo'nun tek kitapta birden fazla konudan bahsetmesi sizi hem tarihte bir gezintiye çıkarıyor, hem de uç noktalardaki insanların duygularını bizlere anlatıyordu. Sefiller; sefalet, aşk, polisiye gibi konuları içererek hem evrensel hem de birçok yaşa hitap eden bir kitaptı. Bence Sefiller, tarihî bir kitabı okurken aynı zamanda eğlenmek isteyen birisine önerilebilecek çok güzel bir klasikti.
  • - Enuma Eliş, başlangıçta, tanrıların, kendisi de kutsal olan şekilsiz balçıktan çifter çifter oluştuklarını söyler. Babil efsanesinde, sonradan Kitab-ı Mukaddes’te de olduğu gibi, eski dünyanın yabancısı olduğu yoktan varoluş düşüncesine rastlanmaz. Söz konusu kutsal balçık, gerek tanrılar gerekse insanoğlundan da önce, ta ezelden beri mevcuttu. Babilliler bu kutsal ilk maddenin, herhalde, sellerin insanlarca binbir zahmetle meydana getirdikleri ürünleri her an silip süpürme tehlikesi gösterdiği Mezopotamya’nın bataklık topraklarına benzediğini düşündüler. Bu yüzden Enuma Eliş’te kaos kıpkızıl fokurdayan bir kütle değil, hiçbir sınır, tanım ve kimlik özelliğine sahip olmayan gevşek bir karmaşa hali olarak tasvir edilir. Ardından, bu çorak topraktan üç tanrı peyda oldu: Apsu ( Nehirlerin tatlı suyu ), onun karısı Tiamat ( tuzlu su ) ve kaosun rahmi Mummu. Ancak, onlar sözde geliştirilebilir, olgunlaşmamış ve henüz yetkinleşmemiş birer modeldiler. “ Apsu “ ve “Tiamat “ adları “ gayya kuyusu”, “ boşluk “ ya da “ derin uçurum “ olarak çevrilebilirler. Başlangıcın biçimsizliğindeki şekilsiz ataleti paylaşan bu tanrılar henüz açık seçik bir kimlik kazanmamışlardı. Sonuçta, yayılma olarak bilinen ve Tanrımızın tarihinde oldukça önemli yere sahip bir olay gerçekleşti. Bu tanrılardan birbirini takiben diğer tanrılar zuhur etti. Tanrısal evrim ilerledikçe her biri bir öncekinden daha belirgin bir kimlikle çifter çifter yeni tanrılar ortaya çıktılar. Önce, isimleri alüvyonların getirdiği kumlu toprak ( balçık ) anlamına gelen, su ve toprağın birlikteliğini simgeleyen Lahmu ve Laham, ardından, sırasıyla gökyüzü ve denizin ufuklarını simgeleyen Anşer ve Kişar geldiler. Bunları Anu ( gökler) ve Ea ( yeryüzü ) takip etti ve süreç tamamlanmış oldu. Böylece, tanrısal evren birbirinden farklı ve ayrı gökyüzü, nehirler ve yeryüzünden oluşmaktaydı. Ancak yaratılış daha yeni başlamıştı. Kaotik ve yıkıcı güçlerle ancak zahmetli ve kesintisiz mücadeleyle başa çıkılabilirdi. Daha genç olan tanrılar anne-babalarına karşı ayaklandılar. Ea, Apsu ve Mummu’ya karşı zafer kazandıysa da Tiamat’ın kendisiyle savaşmak üzere yarattığı bir dizi canavar karşısında başarılı olamadı. Bereket versin ki Ea’nın harikulade bir oğlu vardı; Marduk, Güneş Tanrısı, tanrısal evrenin en kusursuz varlığı. Tanrıların bir büyük Meclis toplantısında Marduk kendisinin hükümdar olması koşuluyla Tiamat’a karşı savaşma sözü verdi. Ancak, uzun ve tehlikeli bir mücadele sonunda Tiamat’ı güçlükle öldürebildi. Bu mitosta yaratıcılık, büyük zorluklara karşı ancak emek harcanarak kazanılabilen bir mücadele olarak ortaya çıkmaktadır. Sonunda Marduk, Tiamat’ın cesedinin başında, yeni bir dünya yaratmaya karar verdi; Tiamat’ın vücudunu gökyüzünü ve insanların dünyasını oluşturmak üzere ikiye ayırdı; ardından, her şeyin belirlenmiş kendi yerinde kalmasını sağlamak için yasalar koydu. Düzen sağlanmalıydı. Kesin zafere henüz ulaşılmamıştı. Bu, özel liturji aracılığıyla her yıl yeniden pekiştirilmeliydi. Sonunda tanrılar yeni dünyanın merkezinde, Babil’de toplandılar; göksel ayinlerin icra edildiği bir tapınak inşa ettiler. Böylece Marduk’un onuruna yapılmış yeryüzü tapınağı, sonsuz gökyüzünün sembolü büyük ziggurat ortaya çıktı. İnşaası tamamlandığında, tanrıların hep bir ağızdan haykırışları eşliğinde Marduk tapınağın zirvesindeki tahta oturdu: “ Burası Babil, Tanrı’ların aziz kenti, senin sevgili evin ! “ Ardından, evrenin biçimlenişi, gizli dünyanın sırrının açığa çıkarılışı ve tanrıların evrendeki yerlerinin belirlenişine dair liturjiyi icra ettiler. Bu yasa ve ritüeller herkes için bağlayıcıydı; o derece ki tanrılar bile yaratılışın sürekliliğinin sağlanması için bunları gözetmekteydiler. Mitos, Babilliler’in anladığı biçimiyle uygarlığın özünü, gerçek anlamını dile getirmektedir. Ziggurat’ı kendi atalarının inşa ettiğini biliyorlardı ama Enuma Eliş’te anlatılan öykü, onların yaratıcı girişimlerinin ancak tanrısal güçle bütünleşmesi durumunda ayakta kalabileceğine olan inançlarını dile getirmekteydi. Yeni Yıl’da sergilenen liturji insanın ortaya çıkışından çok önce oluşturulmuştu: O adeta şeylerin doğasına nakşedilmişti ve tanrılar bile boyun eğmek zorundaydılar. Mitos, ayrıca, Babil’in kutsal bir kent, dünyanın merkezi ve tanrıların evi olduğu inancını da gözler önüne sermekteydi; bu antik çağın hemen bütün dinsel sistemlerinde önemli yer tutan bir inançtı. İnsanların kutsal güçlerle yakın ilişki içinde olduğu, bütün varoluşun ve etkinliğin kaynağı olan kutsal kent düşüncesi bizim tanrımızın içinde şekillendiği her üç tektanrılı dinde de merkezi bir öneme sahip olacaktır. En sonunda, neredeyse sonradan aklına gelmiş bir şeymiş gibi, Marduk insanı yarattı. Tiamat’ın Apsu’yu bertaraf ettikten sonra yarattığı kendi sersem kocası Kingu’yu ele geçerip öldürdü ve onun kutsal kanıyla toprağı karıştırarak ilk insana şekil verdi. Tanrılar şaşkınlık ve hayranlık içinde seyrettiler. Bütün bunlara rağmen mitosun insanın kökeni hakkında sunduğu bu öyküde yaratılışın esasıyla ilgili olmayan ama tanrıların en aptal ve aciz olanından kaynaklanan bir mizah unsuru söz konusudur. Aslında bu öykü bir başka önemli noktaya dikkat çekmektedir, ilk insan bit tanrıdan yaratılmıştır. Bu yüzden o, her ne kadar sınırlı da olsa, tanrısal bir öze sahiptir. Dolayısıyla, insan ile tanrı arasında herhangi bir uçurum mevcut değildir. Maddi evren, erkek, kadın ve bizzat tanrılar aynı özü paylaşırlar ve aynı tanrısal maddeden vücut bulurlar. Pagan görüş bütüncü bir nitelik taşıyordu. Tanrılar, insan soyundan farklı bir ontolojik düzlemde onlardan kesin olarak ayrı bir kategori oluşturmuyorlardı: Tanrısallık temelde insanlıktan farklı değildi. Bu yüzden, tanrıların yukardan aşağıya indirdiği özel bir vahye ya da tanrısal bir yasaya gerek yoktu. Tanrılar ve insanoğlu aynı kaygıyı taşıyorlardı; tek fark, tanrıların daha güçlü ve ölümsüz olmalarıydı.
  • - Batı, bugünkü düzeyine gelirken biz ne yaptık? Avrupa sanayi devrimi yaparken biz Valide Sultanların emrinde, Deli Padişahların yönetiminde yüzyıllar süren derin uykulara dalıyorduk. Batı’da sosyal ihtilaller oluyor, sosyal sınıflar ekonomik ilişkilerin denetimini ele alıyor; bu savaşa, sanatçısını, düşünürünü, devlet adamını veriyordu.
    Batıda felsefi akımlar, toplumsal öğretiler yazılırken biz, bir ulusu imparatorluklardan alıp uygarlık dilencisi yapan padişahlara, methiyeler yazan bol bahşişli mürai şairler yetiştiriyorduk. Batı’da işçiler sosyal haklarını elde etmek için kan dökerken, biz ilmiye sınıfını peşine takan yeniçerilerle her yeniliğe baş kaldırıyor; kelle istiyorduk.
    Tanzimatları, meşrutiyetleri de böyle yaşadık. Arada Alman hayranı olup ordularımızın başına Alman subayları getirdik. Ve Cuma selamlarında İstanbul halkı “Padişahım çok yaşa“ diye bağırırken, İngiliz emperyalizminin pençesine teslim olduk. Kimse bu işlerin nedenini aramadı. Ne aydın kafalı hukukçu , ne çağın ekonomik ilişkilerini anlamış iktisatçı yetiştirdik. Yârin dudağından söz açan, fildişi kuleli, duygulu şairler verdik sadece topluma. Cumhuriyet edebiyatının en büyük sayılan sanatçısı bile, Endülüs‘teki raksın gürültüsünden başını kaldırıp Türk halkı için bir tek satır bırakmadan çekip gitti.
    Edebiyatı özenti, meşrutiyeti özenti bir toplum olarak her esen rüzgara göre sallanıp durduk. Hiçbir devrimin, sosyal hakkın bilincine varamadık. Arap hayranı, Alman hayranı, Fransız hayranı olduk. Ne ulusal niteliklerimizi, ne de ulusal yönümüzü anlayabildik. Doğu uygarlığı denince yabancı taklitçiliğini anladık. Batı’ya açık penceremizle Doğu‘ya açılmış kapı arasında kararsız kaldık. İmparatorluk, Duyun-u Umumiye senetleri ile ipotekli imiş, anlamadık. Yabancı kumpanyalar devleti ele geçirmişlerdi, bilmiyorduk. Varsa yoksa ittihatçılık, itilafçılık...
    Bugünlere kadar dayanan bir siyasi kan davası. İşte böyle yıkıldı bir imparatorluk.
  • Beyoğlu, dünyanın en büyük metropollerinden birinin kültür-sanat merkezi olan bu semt, uygarlığın son nimetleriyle donatılmış bu kültür adası, aynı zamanda binalardan oluşan vahşi bir orman gibiydi. Ve ormanlarda hayatta kalmak için tek yasa geçerliydi: güçlü ve uyanık olmak. Yoksa sizden güçlü bir başka yırtıcının kurbanı olabilirdiniz.
    Ahmet Ümit
    Sayfa 62 - Everest Yayınları