• belki inanmazsınız ama
    ben birini çok sevdiğim zaman
    onu öldürmemi gerektiren delilleri ortadan kaldırıyorum
    ve evet inanmazsınız, bunu o kadar çok sık yapıyorum ki,
    bu delillerin günün birinde beni öldürme ihtimali var.
    ama bir defa sevdi mi insan, delillerin gerçekliği yitiriyor anlamını
    insan bir delil olmadan sevemiyorsa, gün olur bir delille sevmekten cayar.her şey ve herkes bekletiyor kendini.
    sen… bekletiyorsun kendini.
    o kadar bekletiyorsun ki, artık senin gelmeyeceğine inansam da, seninle ilgili beklemekten gayrı bir iş bilmiyorum ben.
    artık bekletilmekten yapma bir adamım, bundan gocunmuyorum da.
    bu benim çünkü, sana inanmanın memuru.ama yağmurun sana yağmayacağı belliydi göğe bakışından.
    berraktı, bulutsuzdu, silme maviydi gök…
    bana öyle baksan, yüzünün ortasına tükürmek Tahrir’de mübarek’i taşlamak gibi olurdu.
    çok belliydi boynun…bir açı bile kuramadı yaşadıklarına.
    kötümserlik başa bela! bence insan kuramadığı hayallere de inanmalı!
    insan…
    başka insanlar için hayaller kuran bir bardak sudur
    bir gün ümidini kaybedersen bil ki kaybedeceğin başka bir şey kalmadı!
    çünkü bütün kazandıkların kaybettiğin ümidine sıkı sıkıya bağlıydı.şimdi git bütün tanıdıklarına söyle amerikadan bu kadar korkmasınlar.
    baksınlar ben onu küçük harfle başlarken nasıl da geniş bir ağızla esniyorum.
    ve onun kellesini gövdesinden ayırmak için apostrof biriktiriyorum.
    git onlara de ki, dünyada bir dakika sonra ne olacağını hiç kimseler bilmiyor.
    elli sene sonrasını hesaplıyor sandığınız israil
    mütemadiyen sürprizlerle yaşıyor.
    bunca yalan dolan arasından çıplak olduğu kadar yakıcı bir gerçek mi…
    cayır cayır bir gerçek mi… hesaplanamaz bir gerçek mi diliyorsun?
    Allahım, Muhammed Buazizi’yi affet!
    onun yangını dünyaya ne kaybettiğini hatırlattı
    yani en az günahlarımız kadar tekrarlanan başka neyimiz var…
    başka neyimiz var senin merhametinden gayrı!
    Alper Gencer
    Sayfa 385 - dergah yayınları/1. baskı ekim 2017
  • 547 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    İngiliz yazar Charles Dickens'ın çok eskiden yarım bıraktığım Oliver Twist adlı kitabını bitirmiş bulunuyorum. Neden yarım bıraktığıma gelince, o yıllarda kitabın kalınlığı gözümü korkutmuştu bir de kitaplarla aram çok iyi sayılmazdı. Geçmiş geçmişte kaldı, kitabı okumuş olmak güzel ve düşündürücüydü. Düşündürücü olmasının sebebi yazarın toplumsal sorunlardan sıkça bahsetmiş olması. Edebiyat dünyasında bilinen bir isim olan Oliver Twist bana göre çocuk kitabı değil, çünkü anlatılan olaylar fazlasıyla dramatik. Hırsızlığın kötü bir şey olduğunu erken yaşlarda anlatmak açısından çocuklara okutulsa da konular çok daha derin aslında. Basitleştirilmiş versiyon okutulabilir ancak her zaman tam metinden yanayım. Charles Dickens'ın ilk kitaplarından biri olduğu için o bilinen bol betimlemeler burada az. Kitabın dili biraz ağır ama anlaşılır bir yapıda. Anlatımlar başarılı 19. yüzyıl Londra'sının pislik içindeki arka sokakları gözünüzün önüne geliyor. Kişilerin tasviri ve karakter analizi olmuş. Yer yer sıkan ve tekrarlanan bölümler var ancak okumaya engel değil. Hikayesi bakımından tam bir Küçük Emrah sendromu yaşatan Oliver Twist acı çeken ama kendini sevdiren bir karakter. Bir yetimhanede dünyaya gelen Oliver kilise heyeti tarafından belli bir yaşa kadar aç biilaç büyütülmüştür. Bir gün arkadaşları için yemek dağıtan kişiden fazladan lapa ister ve bunun üzerine odaya kapatılır. Disiplinsizlik ettiği düşünülerek bir tabut yapımcısına zorla satılır ve çırak verilir. Oliver orada gördüğü işkencelere dayanamayıp evden kaçar ve Londra'ya hareket eder. Fakat çölde kutup ayısına rastlayan bedevi misali Fagin adlı bir Yahudinin hırsızlık çetesinde bulur kendini. Başlarda yemek ve yatak vererek iyi sevgi gösteriyor gibi yapan Fagin ondan faydalanmak isterken elinden kaçırır. Oliver Twist haydut şebekesini açığa çıkarma riski dışında daha büyük öneme sahip bir çocuktur aslında. Bay Brownlow adlı zengin biri ona sahip çıkar ve Oliver'ın geçmişi yavaş yavaş öğrenilmeye başlanır. Sıradan bir çocuk değil Oliver, yaşadığı türlü kötü olaylara rağmen sükunetini koruyan ve geleceğe umutla bakan biri. İyiliğin sembolü diyebiliriz zira en ufak hırsızlığa bile vicdanı dayanamıyor. Asla yerinde olmayı istemeyeceğimiz birisi fakat geçirdiği felaketler onda bir bunalım yaratmamakta, yani güçlü bir kişiliği var. Genel düşünce olan zenginler iyi ve mutlu, fakirler kötü ve suçludur savı yok kitapta. Toplumun her kesiminden seçilen kişilerin analizini yaparak farklı ve benzer özellikleri ortaya koyuyor yazar. Sefil bir çocuğun hayatı üzerinden toplumsal ve sosyoekonomik bir inceleme esasında bu kitap. O dönemlerde mevcut olan fakirliğin insanlar üzerinde yarattığı olumsuz etkiler, çocuk işçilerin sefil hali, yetimhanelerin rezaletleri, kilisenin bencil yaklaşımı ve halkın suçlulara karşı olan sert dayanışmasını bize göstermek istemiş Dickens. Oliver Twist aynı zamanda yazarın çocukluğundan izler taşımakta. Fagin eserin en ilginç kişilerinden biri bana göre. İlk bakışta direkt kötü hırsız başı diyebiliriz fakat konuşmaları ve davranış şekli düşündürücü. Kendisinden beklenmeyecek seviyede tespitler yaparak şaşırtıyor bizi aslında. Böyle başlarda yeni tanıştığı kişiye iyi davranan fakat kötü niyetini sonradan açığa çıkaran Nuri Alço havası var onda. Kitapta devamlı Yahudi olduğunun zikredilmesi bazı kişilerce yazarın ırkçılıkla suçlanmasına sebep olmuştur. Yazıldığı dönem Kraliçe Victoria'nın da beğenisini kazanmış bir eser. Ben de kendisiyle aynı fikirdeyim. Tekrar söylüyorum başrolde çocuk var diye bu kitap bir çocuk kitabı olamaz. Yüzeysel okunmayacak kadar kritik bir kitap bana göre. Klasik mutlu son var ama son bölümler oldukça güzel ve okunası. Karakterlerin hepsinden bahsedemedim ancak kötü kız Nancy için bir parantez açmak gerekirse az görünmesine rağmen hikayeye fazlasıyla etkisi var. Üzerine düşündürsek suçların kaynağı haydutlar değil de yetimhanedeki kişiler esasında. Fagin belki yetimdi ve kendine daha iyi bakabilmek için hırsızlığa başvurdu. Gerçekten insan gibi bakılsa o çocuklara topluma faydalı olabilirler. Şimdi de durum pek farklı değil, oralara düşenin işi çok zor.
  • 136 syf.
    ·Puan vermedi
    "Bir dönemi anlatmanın çeşitli yöntemleri vardır" diyor yazar. "Ve 'Kekeme Çocuklar Korosu' da 1990-2000 yılları arasında İslamcılık söyleminin bir tarafında yer tutmuş kuşağın içinde biriktirdiklerini 'dikkafalı' bir söylemle dışa vurumudur" diyerek devam ediyor.

    Kitabı açıkçası büyük umutlarla almıştım. Özellikle 18.baskısını yapan bir kitap olması bu umudumu iyice kamçılıyordu. Fakat kitabı okumaya başlayınca üzülerek biraz yanıldığımı anladım. Malesef istediğim o düzeyi ve heyecanı bir türlü bulamadım. Defalarca tekrarlanan ifadeler, sürekliliğini hiç bozmayan ve hep aynı seviyede ilerleyen klasik bir acı edebiyatı ile karşılaştım. Okurlar her ne kadar yazara "demek istediklerimi ifade etmişsiniz" gibi cevaplarla dönüş yapmış olsalar da ben "acının edebiyatı olmaz" fikrimin arkasında durmaya devam edeceğim.

    Yazarın kitabı genel manada muğlak bir zaman ve mekan içerisinde geçiyor. Yazar bunu zaten kendisi sayfanın sol üst kısmında muğlak ifadelerle not etmiş. Yer yer iç sesler ve yer yer diyaloglar mevcut. Bazı sayfalarda güzel tespitlerle karşılaşıyorsunuz. Bazı sayfalarda ise duymaya alışık olduğumuz ifadelerin bir başka versiyonuyla.

    Her ne kadar umduğum o tadı alamasam da bir yazarı tanıdığım için memnunum. Mutlaka okunması gerekenler listesine dahil etmiyorum. Fakat benim gibi yazarı merak edenler ve daha önce hiçbir kitabını okumamış olanlar için önerilebilir.
  • 30.03.2019
    Edward Said’in vefatı üzerine gencecik komşum Nazlı Çakıroğlu’na, “Filistinlilerin başı sağolsun!” diye telefon açan kendisi kadar genç arkadaşının taziye sözleri, müteveffa düşünürün ülkemizdeki indirgemeci imajının herhalde en veciz ifadesiydi: “Filistinlilerin dünya çapındaki avukatı!”Edward Said, 1935’de Küdüs’de doğdu. Protestan Hıristiyan Filistinli. İsrail’in kurulmasından sonra ülkesinden göçmek zorunda kalan ailesi, Kahire’ye taşındı. Anglo-Sakson eğitim sisteminde yetişti. Lisans derecesini Princeton’dan, lisans üstü ve doktrora derecelerini Harvard’dan aldı. Vefatına kadar Columbia Üniversitesinde İngiliz dili ve Kıyaslamalı Dünya Edebiyatı profesörüydü. Bir ara da dekanlık yaptı.

    Tunus’ta sürgün Filistin Parlamentosunda on dört yıl görev yapan, Filistin’in facia niteliğindeki varoluş mücadelesine binlerce sayfa yazarak destek veren, Oslo barış görüşmelerine kadar Yaser Arafat’ın yanında yer alan bir adamı Filistin’den soyutlamak elbette ki mümkün değil. Ancak, Türkiye’deki imajının saygın olmakla birlikte “Filistinlilerin dünya çapındaki avukatı” olmaktan pek de öteye gitmemiş olduğunu biliyorum ve bu bana acı veriyor. Edward Said, ne mazlum halklar için adalet talep eden bir Bernard Lewis’tır, ne de bir Justin McCarthy.

    Namuslu bir entelektüel olmanın çok ötesinde, Edward Said, Batının akademik paradigmalarını sorgulayan ve kadim felsefeciler geleneğinde bir “düşünce ekolü” yaratmış olan bir dehadır. Bu düşünce ekolü, “Amerikalılardan farklı olarak, Fransız ve İngilizlerin — bir dereceye kadar da Almanların, Rusların, İspanyolların, Portekizlilerin, İtalyanların ve İsviçrelilerin — Batı Avrupa Tecrübesinde özel bir yeri olan ‘Orient’le halleşmek üzere uzun yıllar içinde geliştirdikleri bir gelenek var ki, ben bu geleneğe ‘Oriyantalizm’ adını vereceğim,” cümlesiyle başlar, “Orient, Avrupa ile hemsınır olmasının ötesinde, en büyük, en zengin ve en eski sömürgesi, medeniyetlerinin ve dillerinin kaynağı, kültürel rakibi ve ‘Öteki’nin en derin ve sık tekrarlanan imajıdır.

    Dahası, Orient, Avrupa’yı (ya da Batı’yı) kendisinden farklı bir imaj, düşünce, kişilik ve tecrübe olarak tanımlamasına yardımcı olmuştur,” diye devam eder. “Öteki”ne ilişkin Oriyantalist düşünceler binlerce sayfada örneklenir. Aralarında şairlerin, romancıların, felsefecilerin, siyaset teorisyenlerinin, ekonomistlerin, imparatorluk yöneticilerinin olduğu devasa yazarlar ordusun, Orient’in halklarına, adetlerine, ‘zihniyeti’ne, geleceğine dair çalışmalarındaki ortak önkabuller irdelenir. “Doğu” diye aslında namevcut bir mekânın nasıl oluşturulduğu gözler önüne serilir. “Orient, Avrupa ile hemsınır olmasının ötesinde, en büyük, en zengin ve en eski sömürgesi, medeniyetlerinin ve dillerinin kaynağı, kültürel rakibi ve ‘Öteki’nin en derin ve sık tekrarlanan imajıdır.

    Dahası, Orient, Avrupa’yı (ya da Batı’yı) kendisinden farklı bir imaj, düşünce, kişilik ve tecrübe olarak tanımlamasına yardımcı olmuştur. Ne ki, bu Orient’e ilişkin hiçbir şey kurgusal değildir. Orient, Avrupa’nın maddesel medeniyetinin ve kültürünün tamamlayıcı parçasıdır. Orientalizm, bu tamamlayıcı parçayı, dil, imaj, akademik çalışmalar, doktrinler, bir takım kurumlar ve hatta sömürge bürokratları ve sömürge tarzları geliştirmek suretiyle kültürel hatta ideolojik olarak ifade ve temsil eder. Okurun açıkça göreceği gibi, Oriyantalizm derken ben birbiriyle bağlantılı birden fazla birşeyden bahsediyorum. Bir unvan olarak Oriyantalizmin en iyi kabul gördüğü yer akademik kurumlardır. İster antropolog, ister sosyolog, tarihçi ya da dilbilimci olsun, Orient hakkında yazan, ders veren, araştırma yapan herkes Oriyantalisttir ve söyledikleri ya da yaptıkları Oriyantalizmdir. Bu akademik geleneğin mali kaynakları, birbirilerinden beslenen ruhları, uzmanlıkları ve aktarımları, Oriyantalizmin esasını teşkil eder. Oriyantalizm, ‘Orient’i ‘Oksident’den dünya görüşü (ontoloji) ve bilginin sınırları (epistomoloji) temelinde ayıran bir düşünce tarzıdır. Hal böyle olunca, aralarında şairlerin, romancıların, felsefecilerin, siyaset teorisyenlerinin, ekonomistlerin ve imparatorluk yöneticilerinin olduğu devasa bir yazarlar ordusu, Orient’in halklarına, adetlerine, ‘zihniyeti’ne, geleceğine dair çalışmalarına Doğu ile Batı arasında bir fark olduğu önkabulü ile başlarlar… benim burada tetkik ettiğim Oriyantalizm fenomeni, Oriyantalizmin Orient’i doğru yansıtıp yansıtmadığından öte, Oriyantalizmin iç tutarlılığı ve Orient’e ilişkin fikirleridir… ve bu fikirlerin ‘sahici’ Orient’le hemen hiç ilgisi yoktur.” Yıllanmış akademik gelenekleri eleştirmek, yerleşik düzenin tepkisini çekmek demektir. Nitekim, Said’in Oriyantalizm ve ona ilişkin diğer düşünceleri, bölgeye ilişkin yazılar yazan Hıristiyan ve Yahudi akademisyenler tarafından kabul edilmedi. Bunların arasında Bernard Lewis’ın da dahil olduğu grup, Avrupa sömürgeciliğin Doğu’da yarattığını söylediği etkinin abartılmış olduğunu söylediler.

    Hillel Halkin, Said’i, “Batı’daki Arap araştırmaları geleneğinin bütüne yöneltilmiş kaba ve siyasi bir saldırı”da bulunmakla suçladı. Bir de bunlara, 2000 yılında Lübnan’a giden yazarın İsrailli askere taş atması eklendi. Bu hareketi sadece Batı basını değil, “ılımlı” denilen Arap gazetecileri de kızdırdı, “Arapların saldırgan insanlar olmadıklarını isbat etmek için onca uğraş veren bir akademisyenin bunu yapmaması lâzımdı” şeklinde yazılar çıktı. Gördüğüm o’dur ki, Said’i eleştiren akademisyenler, “’Doğulu olmanın’ bitmez tükenmez ‘reformlar’ın saldırısına maruz kalmak, hükümsüzleştirilmeyi göze almak demek” olduğunu anlamak istemiyorlar. “Aydınlanma’nın kibiri” diye bir olgu olduğunun bilincinde değiller. Tek kelime ile ifade etmek durumunda kalsam, “hükümsüzleştirmek” olarak tanımlayacağım, “Aydınlanma’nın kibiri”ni görmüyorlar. İnsanları, yaşananları, idealleri, bilgi birikimini, inançları hükümsüzleştirmek, hiç olmamışlar gibi yapmak; teknolojik üstünlüğün revaç verdiği çok bilmişlik, kabalık, yüzeysellik, hafifmeşreplik. Kısacası, Filistin’in karşısındaki İsrail. Ve şimdi, Irak’ın karşısındaki ABD. Said’in attığı o taşın, Filistin’in sorununda ahlâki sorumluluklarını üstlenmeyen entelektüellere atılan bir taş olduğunu biliyorum. “Liberal entelektüellerin hemen her zaman yaptıkları gibi, her iki tarafın da doğruları ve yanlışları olduğunu ileri sürmek ya da her durumun kendine özgü koşulları olduğunu söylemek, meseleyi sümen altı etmek demektir,” demişti, “Çünkü, Filistin-İsrail meselesinin temelinde asimetri vardır. Toprakları işgal edilmiş, savunmasız bir halkın karşısında, dev bir yüksek-teknoloji ordusu. İsraillilerin Filistinlilere verdikleri zararla karşılaştırıldığında, Filistinlilerin İsraillilere verdiği zarar marjinaldir.”

    Öte yandan, Said’in incelemelerinde Türkiye ve Türkler yoktur. Afganlılar, İranlılar vardır ama Oriyantalizm’in belki de en mağdur edilmiş muhatapları, Türkler, yoktur! Bunu müteveffa düşünürün Türkçe bilmediği için bizden uzak durmuş olmasıyla açıklayabiliriz belki. Ama bence esas olan, Edward Said’in eserlerinin kendi kendisine karşı ‘Oriyantalist’ bir bakış geliştirmiş olan yerleşik eski solcu/yeni liberal Türk enteljensiyasını delememiş olmasıdır. Rahmetli Cemil Meriç’in, “Bu kitabı biz yazmalıydık!” demesi vardır. “Oriyantalizm” isimli kitabın “Sömürgeciliğin Keşif Kolu” şeklindeki üst başlığını koyan da Cemil Meriç’tir. İktidarım olsa, liselere zorunlu ders kitabı olarak yerleştireceğim Oriyantalizm ve Kültürel Emperyalizm, “bilgi”nin nasıl “yaratıldığı”nı, nasıl “manipule edilebildiğini” gözler önüne sermesi bakımından bir dehanın eseridir. Neticeyi kelâm, dünya, eşsiz bir entektüelini kaybetti. 

    Hocaydı. Tek umudum, geride, kendisini anlayan, erdemlerine sahip çıkabilecek bir iki öğrenci bırakmış olması ihtimali. 

    Mekânı cennet olsun.
    Alev Alatlı
  • Bazen unutamassin gidisini tekrarlanan bir dizi gibi surekli gelir aklina onun gulusu onun gozleri onun durusu
    Elinde bakabilecegin fotografin olmaya bilir ama Aklinda guzel bir fografi vardir mutlaka aklina baktikca onu hatirlarsin baktikca aci cekersin canin acir bagiramassin goz den yas akar ama sesin cikmaz unutamassin...
  • Sadece kenarda duran kahverengi deri ayakkabılara baktım. Kapının önünde değil de babamın ayağında gibiydi. Birazdan o kapıdan çıkacak, ayakkabılarını özenle giyip gidecek gibi duruyordu. :(
  • 225 syf.
    ·Puan vermedi
    “Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman,
    beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan
    ağırlığının altında her şey silinmiş gibi,
    bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü;
    tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar
    onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar!”
    Tevfik Fikret

    İncelemeye bu şiirle girizgah yapmak istedim; zira takvimler Şubat’ın 21’ini gösterirken ve İstanbul’un her tarafı yoğun bir ‘sis’ ile kaplanmış iken, (https://i.hizliresim.com/k9av3q.jpg) ayrıyeten İstanbul grubunun da Mart ayına dair seçimine istinaden, Unamuno’nun bu ‘novila’sını bu sefer başka bir yayınevinin (Can Yayınları, Behçet Necatigil çevirisiyle) tekrar okumaya karar verdim.

    Öncelikle, sizleri ikaz etmek isterim ki; bu inceleme ÇOK UZUN ve haddinden fazla teşekküllü olacak, hepsini okuyabilecek kadar sabrı olanlara selam olsun…

    ‘Sis’ novilasına* geçmeden önce, (*Unamuno, eleştirmenlerin yapıtlarını roman türüne sokmamalarına aldırmayarak, "Benim yazdığım novela değilse, o zaman 'nivola' oluversin." demiştir.) özellikle yazarın hayatına dair birkaç önemli bilgi ve anekdot aktarmak istiyorum:

    “Miguel de Unamuno (29 Eylül 1864, Bilbao - 31 Aralık 1936) yirminci yüzyılın ilk yarısında ilgilendiği hemen her alanda damgasını vurmuş bir İspanyol romancısı, şairi, dilbilimcisi, tiyatrocusu, eleştirmeni ve düşünürüdür.
    Sadece, İspanyol kültürünü benimsemekle yetinmemiş, her kitabı aslından okumak gibi ciddi bir alışkanlığı olmuş ve bu yüzden on altı lisan öğrenmiştir:
    Kastilyaca, Baskça, Katalanca, Sanskritçe, Yunanca, Latince, İbranice, Arapça, Farsça, Almanca, Fransızca, İtalyanca, Flamanca, İngilizce, Rusça ve Danca*.
    (*En son öğrendiği dil, ilk varoluşçu filozof olarak bilinen ve fikirlerini benimsediği Soren Kierkegaard’ın eserlerini okumak için öğrendiği “Danca”dır ve Unamuno “Sis” novilasını yazarken, Baştan Çıkarıcının Günlüğü
    eserinden de ilham almıştır.)

    Yaşadığı çağı seçemese de, o çağın içinde kendisini seçmiş ve konumunu belirlemiş, iki büyük savaş arasının büyük kavgasında, güçlülerin yanında değil, özgürlüklerin ve demokrasinin Cumhuriyetçi cephesinde yerini almıştır. Cumhuriyete ve onun değerlerine öylesine içten, öylesine kararlılıkla bağlıdır ki, Falanjistlerin katlettiği 27 kuşağının temsilcilerinden Federico Garcia Lorca’nın akıbeti bile onu caydırmamış, tam tersine, rektörü olduğu Salamanca Üniversitesi’ni demokrasinin ve Cumhuriyetin kalesi olarak algılamak istemiştir.

    1931’de kurulan Cumhuriyete kendini adayan Unamuno, 1936’da başını General Franco’nun çektiği faşist hareket, özgürlükçü demokratik Cumhuriyete baş kaldırınca, kendini üç yıl sürecek olan İç Savaş’ın içinde ve bilim-kültür cephesinin en ön saflarında bulur.

    İç Savaş’ın başlangıç yılı olan 1936’da Miguel de Unamuno, Cumhuriyetin görevlendirmesi ile Salamanca Üniversitesi’nin rektörlüğünü yapmaktadır. Ne var ki, Avrupa’nın en eski ve köklü üniversitelerinden biri olan Salamanca Üniversitesi, Falanjistlerin ilerlemesi sonucu, milliyetçi kuşatmanın içinde bir Cumhuriyetçi adacık olarak kalmıştır ve her fırsatta taciz edilmekte, kışkırtılmaktadır.

    Cumhuriyet karşıtları orduda ve Falanjist örgütlenmeler içinde yuvalanmışlardır ve Cumhuriyeti devirmek için bin bir komplo, bin bir entrika tezgâhlamaktadırlar. Franco yanlılarının etki alanı içinde yer alan ve Miguel de Unamuno’nun rektörü olduğu Salamanca Üniversitesi’nin büyük amfisinde 12 Ekim 1936’da rektörün izni olmaksızın bir ‘Irk Şenliği’ düzenlenmiştir. Şenliğin onur konukları arasında, daha sonra iyice ünlenecek olan o mahut Caudillo’nun karısı Dona Carmen Franco da vardır.

    Bütün o davetli resmi erkânın ve bindirilmiş kalabalığın önünde kürsüye çıkan Francocu General Millan-Astray, Cumhuriyetin ilanı ile “İspanya’nın maruz kaldığı büyük iç ve dış tehlikeleri” sayıp döken ve faşizmi öven bir konuşma yapar ve konuşmasını, coşturulmuş kalabalık tarafından sık sık tekrarlanan "Muera la inteligencia! Viva la muerte!" (Kahrolsun aydınlar! Yaşasın ölüm!) nidaları ile bitirir.

    Kendi üniversitesinin çatısı altında böylesi bir baskına uğrayan Miguel de Unamuno, kendinden emin, kararlı adımlarla ve söz almaksızın, generalin ardından kürsüye çıkar, oluşan bir ölüm sessizliği içinde ve “işgalciler”in şaşkın bakışları altında, şu tarihsel konuşmayı yapar:

    “Şimdi benim burada ne söyleyeceğimi büyük bir merakla beklediğinizi biliyorum. Beni tanıyorsunuz, beni biliyorsunuz. Hepiniz, benim, susmadığımı ve susmayacağımı biliyorsunuz. Yetmiş üç yıllık ömrümde susmayı, suskun kalmayı bir türlü öğrenemedim. Ve bugün de öğrenmek istemiyorum, suskun ve sessiz kalmayı. Bazı durumlar vardır ki, orada susmak, yalan söylemektir. Zira sükût, ikrar olarak yorumlanabilir. Bugüne kadar içimde daima birbiri ile tutarlı bir uyum içinde yaşayagelen sözüm ile vicdanım arasında bir boşanmaya asla izin veremem. Kısa konuşacağım. Süslemesiz ve dolambaçlı cümleler olmaksızın dile geldiğinde gerçek, daha bir gerçektir. Bu çerçevede, biraz önce dinlediğimiz ve şu an aramızda bulunan Genaral Millan-Astray’in konuşmasına, - eğer buna bir söylev denebilirse- birkaç şey eklemek istiyorum.

    Basklara ve Katalanlara ilişkin iftira ve aşağılamalar yığını içinde kişiliğime yönelik olanları bir yana koyalım… Marazi ve anlamdan yoksun bir çığlık dinledim: ‘Kahrolsun aydınlar! Yaşasın ölüm!’ Ben ki, ömrümü, anlamını kavrayamayanların tüylerini diken diken eden paradoksları hale yola koyup aşmaya çalışmakla geçirdim, uzman kimliğimle, bu barbar paradoksun benim için tiksindirici olduğunu söylemeliyim. General Millan-Astray bir maluldür. Bunu, kaba bir art düşünce olmaksızın vurgulayalım. Kendisi gerçek bir harp malulüdür. Miguel de Cervantes de bir harp malulü idi. Bugün İspanya’da, ne yazık ki, çok fazla sakat kimse vardır. Ve eğer Tanrı bize yardımcı olmaz ise yakın bir gelecekte, maalesef daha pek çok sakat insanımız olacak. General Millan-Astray’in bir kitle psikolojisinin temellerini atmakta olduğu düşüncesi, bana acı veriyor. Cervantes’in ruh büyüklüğüne sahip olmayan bir malul, bu kompleksinden kurtulup rahatlamayı, genellikle başkalarının da sakat kalmasını sağlamakta arar.

    Yenmek, ikna etmek demek değildir; aslolan önce ikna etmektir; oysa duyguya ve tutkuya yeterince yer vermeyen kin, hiçbir zaman ikna edemez. Siz yeneceksiniz, çünkü siz, gerekli olandan daha fazla kaba kuvvete sahipsiniz. Ama kandıramayacak, inandıramayacaksınız. Zira, inandırabilmeniz için, ikna edebilmeniz gerekli. Oysa ikna etmek için, size, sizde bulunmayan iki şey gerekir: Akıl ve mücadelede haklılık. Sizi İspanya’yı düşünmeye çağırmanın, İspanya için tasalanmanızı beklemenin bir yararı olmadığını, bunun beyhude bir çaba olduğunu düşünüyorum. "Venceréis, pero no convenceréis" (Yeneceksiniz, ama ikna edemeyeceksiniz) Bu kadar!”

    General Millan-Astray’in, oturduğu yerden, “Kahrolsun zekâ, Kahrolsun akıl!” nidaları ile sık sık kestiği ve coşturulmuş amfiye yuhalattığı bu konuşmasının ardından, Miguel de Unamuno kürsüden inerken faşist militanlar namlularını ona doğrultmuş, General Millan-Astray’ın bir işaretini beklemektedirler. Tam o sırada Dona Carmen Franco’nun ayağa kalktığı ve Unamuno’nun koluna girdiği görülür. Namlular şaşkınlık homurtuları içinde indirilir ve Unamuno amfiden yuhalamalarla çıkar, evinde göz hapsine alınır ve 31 Aralık 1936’da ölür.”
    (Kaynak: Rona Aybay’ın – 24 Mayıs 2012 tarihli yazısından)

    Şimdi gelelim, Sis novilasına; Unamuno 1914’te yayınlanan bu eserine daha sonra bir kurgu karakter olduğu anlaşılacak Victor Goti’ye yazdırdığı bir önsözle başlar. Ve Goti’nin vasıtasıyla edebiyata, hayata, varoluşa, mizaha, erotizme ve daha birçok konuya ilişkin düşüncelerini okuyucuya aktarır. Önsöze ek olarak cevapladığı bir son-önsöz’de ise, Goti’nin ‘hiçbir zaman kamuoyuna açıklanmasını istemediği düşüncelerini yayımlamak suçunu işlediğini’ belirtip, onun kaderini -tıpkı Augusto gibi-(hayat memat dairesinde) bundan sonra bizzat kendisinin tayin edeceği söyler.

    Sis’in girizgahında her şey, aylak Augusto’nun yağmurlu bir günde piyano öğretmeni olan Eugenia ile karşılaşması ve akabinde onun peşine takılması ile başlar. Varsıl biri olan, hayata dair bir amacı bulunmayan ve daha önce hiçbir kadına aşık olmamış olan kahramanımız, Eugenia’dan sonra tamamen bir değişim geçirir. Aşık olduğu kadın, onun için kazanılması gereken bir savaşa dönüşür, lakin bununla birlikte oldukça zorlu bir süreci de atlatması ve bir rakibini de alt etmesi gerekecektir. Aşkı ve evlilik kurumunu önce en yakın arkadaşı Victor Goti’nin tavsiye ve direktifleri doğrusunda(öyle ki, onun da bir dediği bir dediğini tutmayacak, zaman içerisinde ve olayların gidişatına göre fikirleri değişecektir) sonrasında ise bu hususta bir allame olarak bilinen Antolín S. Paparrigópulos vasıtasıyla sorgulayacak, Eugenia’nın mistik faşist esperantist eniştesi Don Fermín ve halası Ermelinda’yı da kendi safına çekip, onlarında da yardımıyla Eugenia’yı ikna turlarına başlayacaktır. Bu esnada ve hiç beklenmedik bir şekilde hayatına ütücü kız Rosalinda girecek ve onunla yaşadıklarından sonra kafası tamamen karışacak, hatta aşçısı ve uşağının karısı Liduvina bile onu cezbedecek, üstüne üstlük, yolda ve civarında gördüğü her cins-i latife karşı ilgisini dizginleyemeyip, akabinde bir ihtiras rüzgarına kapılacak, tutkularının ateşiyle yanıp kavrulacaktır... ”Kadınlar ne ister?” sorusuna cevap bulmak için, onlar üzerinde psikolojik deneyler yapmak isteyecek, bunun için de en uygun ortamın evlilik olduğuna kanaat getirecektir.

    Sonrasında ise, olanla umulan arasındaki fark ve gerçekle kurgu arasında dönen çark sizi fazlasıyla şaşırtacak, üslubu ve imgelemiyle yazara hayran bırakacak, Unamuno da bu güzergahta nihai amacına ulaşmış olacaktır:
    “Karıştırmak gerek. Özellikle karıştırmak, her şeyi karıştırmak. Uykuyu uyanıklıkla, düşü gerçekle, özgünü sahteyle karıştırmak; bütün her şeyi tek bir SİSte karıştırmak.”

    Unamuno, kendi dönemine göre aykırı ve sıra dışı bir yazar olarak bu eserinde, daha önce belki de hiç yapılmayan bir şeyi yapmış, yazdığı bu novilaya kendisini dahil ettiği gibi, kahramanını da gerçek hayata aktarmış, okurlarının gerçekliği ve varoluşu (bir felsefe profesörü olduğu düşünülürse) ‘egzistansiyalizm’ ekseninde sorgulamasını sağlamıştır.
    ”İster yaşamdan kitaplara olsun, ister kitaplardan konuşmalara, gerçeği bir alandan başka bir alana aktardık mı, bir şeyler oluyor ve gerçekliği bozuluyor.”

    Unamuno, yazdığı eserlerdeki kurgu ve gerçeğin birbirine karışması, varoluş ile sorgulamalara sürekli vurgu yapması ve yarattığı karakterlerin gerçekliğine dair açıklama mahiyetinde Üç Örnek Öykü ve Bir Önsöz kitabının önsözünde der ki:
    Don Quijote, Cervantes kadar gerçektir; Hamlet ya da Macbeth Shakespeare kadar gerçektir, benim Augusto Pérez’im de bana o sözleri söylemekte haklıydı belki, –romanım (ama ne roman ya! Sis’e bakın, s. 199-200)– benim öyküm dahil, sizin öykünüzün ve başkalarının öykülerinin dünyaya gelmeleri için bir bahaneden başka bir şey değildim.
    Bilindiği gibi, bir sanat yapıtından keyif alan onu kendinde yarattığı içindir, onu yeniden yarattığı ve onunla yeniden yaratıldığı içindir.
    Emin ol ey okur, eğer Gustave Flaubert, söylediği gibi yazarken, yani romanında, gerçekçi romana örnek gösterilen romanında Madam Bovary’yi yaratırken, zehirlenme belirtileri duyumsadıysa ve Augusto Pérez’im önümde –daha doğrusu içimde– “yaşamak istiyorum Don Miguel, yaşamak istiyorum, yaşamak istiyorum...” diye inlerken ben de öldüğümü duyumsuyordum – Sis, s.204.
    “Augusto Pérez sensin ha!” denecek bana. Ama hayır! Gerçek olan şu ki, bütün roman kişilerimi, yarattığım bütün kahramanları –koca bir ahali– ruhumdan, içten gerçekliğimden çıkarmış olmamdır, bizzat ben olmaları başka bir şeydir. Çünkü, bizzat ben kimim? Miguel de Unamuno imzasını atan kimdir? Sahi... kişilerimden birisi, yarattıklarımdan birisi, acı çeken kahramanlarımdan birisiyim. Ve bu, sonuncu ve en içten olan ben, çok üstün olan, olağanüstü ben –ya da kendiliğinden var olan– kimdir? Tanrı bilir... Belki de bizzat Tanrı...”

    Kitapta en ilgi çekici bölüm belki de, Unamuno’nun ‘Son deyiş’ yerine Augusto’nun köpeği Orfeo’nun gözünden olaylara ve insanlara bakış açısıyla aktardığı ‘ölübaşı söylevi’dir. Bu bölümde, bizli konuşma hakimdir ve bir nevi özet şeklinde olayların bitişi verilir.

    Ayrıca, Unamuno’nun bu novilasındaki kurgusunun içine ustaca monte edilmiş mündemiçsel ve varoluşa dair sorgulatıcı etkisi olan derin ve çetrefilli mevzular ile siyasi içerikli göndermeler, Hasan Ali Toptaş’ın “Bütün soylu hikâyeler, görünen içerikle gizli içeriğin toplamından oluşur.” ifadesinin ne kadar doğru olduğunu gösterir niteliktedir. Bunu yazarın henüz yeni okumuş olduğum Satranç Ustası Don Sandalio'nun Romanı‘nda da gözlemlediğimi söyleyebilirim.

    Son olarak, yazarın “dil” hususundaki hassasiyetini ve görüşünü yansıtan 1931 tarihli Unamuno’ya ait tek ses kaydı olan ‘Sözün Gücü’nden bir bölüm aktarmak istiyorum:
    “Fransız bir eleştirmen, İspanya’da neredeyse hiç yazar bulunmadığını, aksine kağıt üzerinde konuşan konuşmacılar olduğunu söylemiştir. Belki de, doğrudur, bu. Şahsen birisi için ‘kitap gibi konuşuyor’ denildiğini duymak kadar beni rahatsız eden bir şey yoktur; insanlar gibi konuşan kitapları tercih ederim. İnsanların gözleriyle değil, kulaklarıyla okumayı öğrenmesi gerek. Diri olan sözdür. Söz, her şeyin başıdır. Başlangıçta kelam vardı, muhtemelen sonda da kelam olacaktır.
    Mesih, marangoz olan Mesih değil, ev inşa eden Mesih yazılı bir şey bırakmamıştır. Eserlerinin tümü söze dayanır. Şöyle dediğimi hatırlıyorum:
    Köy evleri inşa eden o adam
    Kayıktan seslendi,
    Onlar kıyıdaki çakıllar üzerinde,
    O ise su yüzünde süzülürken.
    Göl esintisi ağzından
    Kıssalar topluyordu;
    Bu saadete nail olan
    İşiten kulaklar,
    Gören gözler.
    Berrak havada filizleniyordu şimdi
    O kanatlı tohumlar.
    Güneş sarmalarken onları ışınlarıyla
    Esinti beşiklerini sallıyordu.
    Ta ki, sonunda bir kitaba düştüler,
    Ruhun trajedisi, heyhat!
    Onlar kuru çakıllara uzanmış,
    O ise su yüzünde süzülürken.

    ‘Şahsen sözlerimin kitaplarda ölmesinden, diri kalamamasından korkuyorum, zira daima dilden geçindim.’

    Ben ki, ihtiyar bir çocuğum,
    Vakit öldürmek için
    Oyuncağım Kastilya romansının
    İçini deşmeye koyuldum.
    Ancak birden irkildi
    Ve titredi elim
    Zira titrek kalpler
    Feryat figan ediyordu.
    Çan tokmağı geleneğinden gelen
    Dillerinin kemiğiyle,
    Kutsal bronz çanlarda
    Miserere ile Ave Maria çalıyorlardı.
    Düşüncenin şehadetidir
    Kalemle kelimeler savurmak,
    İhtiyar çocuğun oyuncağı,
    Trajik kemikli lisan.”

    Aynı lisana mensup Jorge Luis Borges ’ın ifadesiyle:
    “Dilimizin büyük yazarı, metafiziği sezen tek İspanyol… Her şeyden önce, ölüm hakkındaki görkemli savların yaratıcısıdır, Unamuno.”

    *Sis’in 2006 yılında çekilmiş, Meksika yapımı bir filmi de var:
    https://www.youtube.com/watch?v=v01y3MzQ1o8
    Yine, 2006 Hollywood yapımı “Stranger Than Fiction”da Sis’teki gibi bir kurgu karakter ile yazarı arasında buna benzer paralellikte bir hikaye senaryolaştırılıp beyazperdeye aktarılmıştı; daha önceden seyretmiş olanlar elbet hatırlayacaklardır. Bundan yeni haberi olup da, izlemek isteyenleri finalde sürprizli bir son bekliyor:
    https://www.filmmodu.com/...n-turkce-dublaj-izle