• Telli telli telli şu telli turna
    Sanma ki yaralı uçmaz bir daha
    Takılmış kanadı göçmen buluta
    Anlatır eski beni şimdiki bana

    https://youtu.be/SSkFDIxvM0w
  • Telli telli telli, şu telli turna
    Ne kalmış buralı göklerden başka
    Ne kalır yarına, bizden sonraya
    Herşey binip gitmiş uçurtmalara
  • Telli telli telli şu telli turna
    Sanma ki yaralı uçmaz bir daha
    Takılmış kanadı göçmen buluta
    Anlatır eski beni şimdiki bana
  • Efsane de olsa bütün aşklar gibi başladı hikaye. Onun da başlangıcı ve büyümesi vardı. Sadece bitişi bir efsane Doğuracak kadar başkaydı.
    Önce bütün aşklara benzer bir aşkla sevdiler birbirlerini. Sonra kentin tarihçesinde benzeri görülmemiş bir düğün gecesinde, arada aşk olan bütün damatlar ve gelinler kadar yalnız kaldılar.
    Gelinin saçlarının üzerinde gümüş teller takılıydı. Damadın ise sırtında parlak ve sırmalı bir Cepken başında süslü bir başlık vardı. Bir hayli yakışıklı, bir o kadar nazlıydı. Güzelliği görürsün bilinsin istedi. Gelininin aynasında görüntü vermek istedi. Kentin en usta kuyumcularına yaptırdığı su pırıltısı bir gerdanlığı taktı gelininin boynuna. Sana senin değerin kadar yüzgörümlüğü takacak varlığım yok benim, dedi. De bana, dileseydin benden ne dilerdin? Telli gelin, boynunda kendisine helal olanın armağanı gerdanlığın ürpertisi, ben kadınım, dedi, sana ömrün boyunca tek eş olmak isterdim. Kalbinde tek başıma hüküm sürmek isterdim. Başkada bir şey istemezdim.
    Süslü elbiseleri olan yakışıklı ve nazlı damat, İşte dedi, şu boynunda takılı duran gerdanlık şu gece ve şu duvarlar tanık olsun ki: söz olsun!
    Geleceği dair sonsuz teminat taşıyan ve kendisine birden fazla tanık tutulmuş olan sözün gücüyle öyle bir gece indi ki yakışıklı damadın koynunda uyuyan gelinin üzerine sanki ay doğdu hanesine.
    Fakat sözün mukaddesliği söylediği ile sınırlı mı? Zaten hangi sözün menzile ulaştırdığı, taşınması için sırtına yüklenen manaymiş ki?
    Zaman gelivi ve geçiciydi. Dilin kemiği gibi söz söyleyicinin de sözüne güven yoktu. Çünkü kendi lisanının macerasında değişmek sözcüğü ile aynı imla üzre yazılan bir kalp, değişip duruyordu. Çünkü kalp az vefalı, çabuk unutucu ve bıkıcıydı. Heves insana mahsus bir sıfattı. Ve yakışıklı bir süslü damadın genç erkek kalbinde heves vardı. Güzelliğim bir kez daha onaylansın, dedi, görüntüsünü boy düşürecek yeni bir ayna istedi. Bir sabah vakti ravilerin rivayetlerine bakılırsa bir benzerini kentin tarihçesinde yine kimselerin görmediği yeni bir düğünle yeni bir gelini daha eve getirdi.
    Yeni gelin eski gelin oldu.
    Kalplerin taşıyıcılığıBaşka başkaydı. Taşınabilenden fazlasını vermezse de Rab, bazen verilen, Taşıyıcısını ezip geçiyordu. Eskimiş bir gelinin zanınca, tenin de canın da taşıyabileceğinden fazlasıydı bu. Hayatla ölüm tartılınca ölüm, bugünle yarın tartılınca yarın ağır geliyordu.
    O kadar ki, Rabbim, dedi, yerlerin ve göklerin Rabbi, ben bu yükü taşıyamam, bu yer taşımaz beni. Göklere baktı. Acı ve dua kalbinin zarına değe değe dua etti. Yer yarılsa da yerin dibine geçsem, böyle dedi.
    Gözyaşının düştüğü yerde merhamet vardı. Bağışlaması ve esirgemesin sınırsız olan Rabb katında duası, kabul edilmiş duaların defterine yazıldı.
    Ama: ben bu yükü taşıyamam, yer taşımaz beni, sadece bu kısmı kabul gördü duasının. Yer yarılsa da yerin dibine geçsem, bu kısmı kabul görmedi.
    Doğrusunu Allah bilirdı.
    Yer cezaydı gök kurtuluş. Yer tekildi gökler çokluk.
    “Yer taşımasa seni gel o zaman göklerime!” denildi.
    Yer yarılmadı, yerin dibine girmedi, sadakat sözünü tutmayan kalbi hevesle dolu olan damadın gelini. Taş sa kesilmedi. Ama o günde, o saatte orada bir turnata dönüşüverdi.
    O gün bugün turna su kuşu. Boynu zarif. Gözleri duru. Başının arkasında telli tarağı. Sadakate tanık tutulmuş bir yüzgörümlüğünğn yerinde, boynunda, hicaptan kapkara kesilmiş bir leke.
    O gün bugün turna kutlu, kimse ellerine turna kanı bulaştırmak istemez. Öldürenin boynuna vebali var. Ve turna öldüren zalim avcı bir daha iflah olmaz.
    O gün bugün turna tek eşli. Eşi vurulan turna o gün bugün katarını terk ederek yere iner .Çığlık çığlığa. Eşini bırakıp da ölümün siyah koynuna, havalanmak istemez.
    O zaman onu da vurmak zorunda kalır avcı. Zaruri bir ölüm olur bu!
  • Oradan geçen kirpi dikenlerini onun sırtına saplayıp konuştu: “Al sana. Güneş tepeye yükseldi: Çalış, tembel; yeme başkalarının ekmeğini. Bekle biraz, göreceksin, çengel gagalı papağanı çağırmaz mıyım?” Oradan geçen yeşil ağaçkakan ve gece kuşu gagalarını köküne kadar karnına gömüp konuştular: “Al sana. Ne yapmaya geldin bu dünyaya? Hayvanlara bu iç karartıcı güldürüyü sunmak için mi? Ama, ne köstebek, ne devekuşu, ne telli turna öykünmeyecekler sana, yemin ederim.” Oradan geçen eşek bir tekme savurdu şakağına, ve dedi: “Al sana. Sana ne yaptım ki bana bu uzun kulakları verdin? Cırcır böceğine varıncaya kadar beni hor görmeyen yok.” Oradan geçen kara kurbağası alnına bir salya fışkırtıp konuştu: “Al sana. Gözlerimi böylesine büyük yapmasaydın, seni bu durumda görseydim bile kimse görmesin diye düğün çiçeği, unutma beni ve kamelya yağmurunda dürüstçe gizlerdim kol ve bacaklarının güzelliğini.” Oradan geçen aslan görkemli yüzünü yaklaştırıp konuştu: “Haşmeti şu anda gölgelenmiş de olsa, ona saygı duyuyorum ben kendi adıma. Gururlanan sizin topunuz alçaksınız; çünkü o uyurken saldırıya geçtiniz, memnun olur muydunuz, onun yerinde olsanız, gelip geçenler ona reva gördüğünüz hakaretleri sizlere yapsalar.”
  • telli telli telli şu telli turna
    sanma ki yaralı uçmaz bir daha
    takılmış kanadı göçmen buluta
    anlatır eski beni, şimdiki bana