• Bir insan için uyku en temel ihtiyaçtır. Aksi, ölüme kadar gidebilir.
  • ''İki temel motivasyon gücü vardır; korku ve aşk.
    Korktuğumuzda hayattan çekiliriz. Aşık olduğumuzda hayatın coşku ve heyecanla sunduğu herşeye açık oluruz.
    Önce kendimizi sevmeyi öğrenmeliyiz; tüm kusurlarımız ve tüm zaferlerimizle. Eğer kendimizi sevemezsek; başkalarını sevme yetimizi ve yaratıcı gücümüzü tamamen ortaya çıkaramayız. Evrim ve daha iyi bir dünya için var olan tüm umutlar, korkusuz ve açık yürekli insanların hayatı aşkla kucaklamasında yatıyor.''
  • Kitap, içerik olarak hal hazırda bilinen ve geçmişten beri savaşlarda kullanılan temel prensipleri anlatmaktadır. Ancak farklı olarak bu prensipleri iş ve gündelik hayatımıza da uyarlayarak bir nevi kişisel gelişim kitabı formu göstermektedir. Bunun yanı sıra anlaşılamaz veya uygulanamaz kişisel gelişim tavsiyelerinden ziyade örnekler ile son derece "basit" ifadeler ile konuyu anlatmaktadır. Özellikle örneklerin okunması oldukça keyifli gelmektedir. Tarihi örnekler belki tarihi romanları okumayı sevenlere tanıdık gelebilir. Ancak iş dünyasından örnekler bence oldukça etkileyici ve kitabı anlaşılır yapmaktadır. Hatta kitapta keşke daha fazla iş dünyası örneği olsaydı da bu keyif daha uzun sürseydi.
    Güzel bir kitap. Tavsiye ederim.
  • Pozitif olmak, iyimser düşünmek hayatı toz pembe görmek degildir.
    Aksine pozitif düşünenler engeller karşısında yılmak yerine düşünüp mücadeleye devam edenlerdir. Peki pozitif olmak öğrenilebilir mi? İşte cevabı… Kendinizi yorgun hissediyor musunuz? Enerjiniz daha öğleye varmadan tükeniyor mu? Kendinizi iş ortamına yabancı hissettiğiniz oluyor mu? Sebepsiz yere çabucak sinirleniyor musunuz? Bu soruların çoğuna evet diyorsanız büyük ihtimalle “tükenmişlik sendromu” yaşıyorsunuz demektir.

     İyimserlik Öğrenilebilir mi?

    Tükenmişlik hissi insanın hayat kalitesini düşürür. Bunu yaşayan insanlar iş hayatlarında verimsiz; özel hayatlarında mutsuz olurlar.

    Schopenhauer “Engelleri aşmak, varoluşun en büyük amacı ve hazzıdır.” der. Schopenhauer gibi düşünenler hayatı, “engelleri aşmak” olarak görüyorlar. Onlar için hayat daha çok acılarla dolu ve doğal olarak amaç bu acıları dindirmek ya da azaltmak.

    Bir de hayata olumlu yönünden bakanlar var. Pozitif psikolojinin öncülerinden Martin Seligman’a göre hayat sadece engelleri aşmak değildir. İnsan mutlu olmak için yaşamalıdır.

    Peki siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce hayatın amacı acıları dindirmek ya da azaltmak mı yoksa mutlu olmak mı?

    Martin Seligman’ın daha mutlu ve refah içinde bir hayat yaşamak için bizim elimizde olan ve istediğimiz takdirde çoğumuzun uygulayabileceği beş adımlı bir formülü var:

    1- Aklımızdaki pozitif duygu ve düşüncelerin sayısını artırmak. Bilimsel birçok deneye göre, zihnindeki düşüncelerinin çoğu olumlu olanlar daha mutlu oluyorlar.

    Seligman, depresyonda bile olsanız, her gece o gün yaptığınız üç olumlu davranışı -bunlar çok önemsiz, küçük şeyler bile olabilir- aklınızdan geçirerek uyumanızı öneriyor. Bu küçük egzersiz bile ertesi günün iyi geçmesine neden oluyor. Bunu alışkanlık haline getirenlerde ise depresyon riski azalıyor.

    Anlaşılan o ki zihnimizi olumlu düşüncelere odaklamak bize iyi geliyor. Olumsuz duygular ise (kızgınlık, kıskançlık, nefret, utanma, suçluluk…) bizi mutsuz ediyor.

    2- İnsanın kendi güçlü yönlerini keşfetmesi ve hayatında bu güçlü yönlerini daha çok kullanması gerekiyor. İş hayatında kendi güçlü yönleri kullanan insanlar yaptıkları işle bütünleşiyorlar, zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varmıyorlar. Bu durumu Mihaly Csikszentmihalyi “akış” (flow) olarak tanımlıyor.

    İnsanı “alıp götüren” bu iş birisi için bahçeyle ilgilenmek ya da çocuk yetiştirmek olabileceği gibi başkası için şirket yönetmek ya da arkeolojik kazı yapmak olabilir.

    3- Seligman’a göre mutlu insanlar ilişkilerinde sevgiyi ön planda tutup yapıcı tavır sergiliyorlar. Kendilerini kenara çekip başkalarını yargılamak yerine insanların hayatlarına dahil oluyor ve kendi hayatlarına insanları dahil ediyorlar.

    4- Mutlu insanlar, hayatlarının anlamını bulmuş insanlardır. Hayatın anlamı bir şeye sahip olunca bulunmaz. Bir mevkiye gelmek de insana hayatın anlamını öğretmez.

    İnsan ancak kendisinden daha büyük bir şeye bağlanıp ona inanırsa hayatın anlamını yakalar. Herkesin anlam arayışı farklıdır elbette.

    Bazıları bu anlamı dinde ve ibadette bulur, bazıları kendini bilime adar. Anlamlı bir hayat, kimisi için iyi çocuklar yetiştirmek, kimisi için mesleğini hakkıyla yapmak olabilir.

    Bu anlam sayesinde insan hayattaki varoluşun nedenini anlar, hedefini netleştirir.Anlam insanın pusulasıdır.

    5- Hayatlarında anlam bulan ve olumlu ilişkiler yaşayan insanlar kendilerine somut hedefler koyup bu hedefleri gerçekleştirmek için yaşarlar. Hedefi olan insanlar hayata tutunurlar. Sanıldığının aksine başarılı insanlar en zekiler arasından değil hayata en sıkı tutunanlar arasından çıkıyor.

    (Seligman, kendi teorisini PERMA olarak adlandırıyor. PERMA, yukarıda anlatmaya çalıştığım beş maddenin İngilizce isimlerinin baş harflerinden oluşuyor. Pozitive emotion, Engagement, Relationship, Meaning ve Achievement)

    2000′li yılların başından itibaren pozitif psikolojiden esinlenen psikologlar da “kendini işine adama” gibi kavramları daha sistemli bir şekilde incelemeye başladılar. Özellikle Fred Luthans, kendilerini işlerine adayan kişilerin öz yeterlilik, iyimserlik, dayanıklılık gibi yapıcı duygulara sahip insanlar olduklarını kanıtladı.

    Pozitif psikoloji 1980’lerden sonra yükselişe geçti ve bize şunu öğretti:

    Başını sokacak bir evi, yiyecek yemeği olmayan, sefalet içinde yaşayan insanlar elbette mutlu olamazlar; ama bu seviyenin üzerindeki herkesin mutlu olması kendi elindedir.

    İşin püf noktası kanımca şu: Biz genelde hayata tersten bakmaya programlanmışız. Zannediyoruz ki mutlu olmak için önce başarılı, zengin ya da çok popüler olmak gerekiyor. Ama aslında doğru olan tam tersidir, eğer insan olumlu düşünür, sevgiye dayalı ilişkiler kurup anlamlı bir hayat yaşamaya başlarsa mutluluk o insanın peşini bırakmaz. Mutluluk insanın kendi tercihiyle elde edeceği bir zihin durumudur. İnsanın mutlu olması için önce mutlu olmayı seçmesi gerekir.

    California Üniversitesi hocalarından ve pozitif psikolojinin en tanınmış isimlerinden Sonja Lyubomirsky’nin de ısrarla vurguladığı gibi mutlu olmak ve daha tatminkar hayatlar yaşamak bizim elimizdedir.

    Yeter ki şükretmeyi, affetmeyi, ilişkileri sevgi üzerine kurmayı, ihtiyacı olanlara yardım etmeyi ve hayattan zevk almayı öğrenebilelim.

    İyimserlik de mutlu olmak da öğrenilebilir.

    Temel Aksoy
  • "Müşteri odaklılık, şirketlerin en kolay verdikleri ama en az tuttukları sözlerden biridir."
  • Pazarlama alanında yazılmış, son zamanlarda okuduğum en farklı kitap. Yazarın bazı fikirlerine katılmasam da pazar ve iş tecrübesi nedeniyle, itibar edilmesi gereken fikirleri olduğunu da kabul ediyorum. Bu fikirlerin büyük bir kısmı da Byron Sharp ve Ehrenberg-Bass Enstitüsü'ne ait. Bu sebeple, kitabın ithaf kısmında da bu isimler var. Kitap; Giriş, Tüketiciyi Anlamak, Pazarlama Kanunları, Marka Yönetimi, Pazarlama Araştırmaları ve Pazarlama Nasıl Yapılır? bölümleri ve bunların alt bölümlerinden oluşuyor. Aksoy, tüm fikirlerini 100 başlık altında ele almış. Her başlık birkaç sayfa sürüyor. Kitapta, bazı konularda Tom Fishburne'nin karikatürlerine de yer verilmiş, hoş da olmuş. Yazarın saha tecrübesini kitaptaki örneklerde görmek mümkün. Bununla birlikte, kaynak gösteriminde özen gösterilmemiş. Alıntı olduğunu düşündüğüm yerlerde, sadece yazar adı verilerek geçilmiş. Bazı kavramsal karışıklıklarda var. Mesela, teorik olarak müşteri ve tüketici kavramları birbirinin yerine kullanılsa da aralarında ciddi bir ayrım bulunuyor. Yazar, tüketici kavramının geçtiği her yerde parantez içinde tüketici de (ya da tersi) yazmış. Bazı yerlerde de kendini tekrar eden bir eser olmuş. Bunlar teknik ayrıntılar. Pazarlama konusunda çalışıyorsanız, farklı bakış açılarına ihtiyacınız varsa bu kitabı okumanız faydalı olabilir. Kendi adıma, derslerimde kullanabileceğim bir kaynak eser olduğunu değerlendiriyorum.Benim için "İyi kitap, sizi başka kitaplara götüren kitaptır." sözüne uyan bir kitap oldu. Bu kitapla birlikte, okuma listeme dört yeni kitap daha eklemiş oldum.
  • İnsan fikir açısından değişir mi yoksa değişmez mi? Yedisinde neyse yetmişinde yine öylemi kalıyordu. İnsanı değiştiren başka insanların fikirleri, okuduğu kitaplar, izlediği filmlerdi belki de.. Tamamen siyah yada beyaz mıydı .Yoksa gri mi? Gri rengi de hiç sevmem yahu. Başka bir renk olsaydı keşke. Bazen kötü diye tanıdığımız bir insan değişiyordu. İyi diye bildiğimiz insanların kusurları zaafları vardı. Herkes ikinci bir şansı hak eder.
    ve evet, insanlar değişir.. Evet insanlar değişir. yaşadıkça değişir. yada insanlar değiştirilemez. Temel Aksoy'un dediği gibi: ''Tam olarak değişmese bile; kendine ve çevresindeki insanlara karşı bazı davranışlarını değiştirir. Annenizin babanızın yanındaki kişiliğinizle arkadaşlarınızın yanındaki kişiliğiniz aynı mı? Belirli koşullar oluştuğunda, insanlar farkında dahi olmadan içine girdikleri “yeni dünya” tarafından şekillenmeye, bu dünyanın şartlarına uyum göstermeye ve yeni ortama uygun davranışlar göstermeye başlıyorlar.
    “Kırık Cam Teorisi”
    Bir sokağın suç bölgesine dönüşme süreci, önce ‘tek’ bir pencere camının kırılmasıyla başlıyor. Çevreden tepki gelmez ve cam hemen tamir edilmezse oradan geçenler o bölgede düzeni sağlayan bir otorite olmadığını düşünüyorlar ve diğer camları da kırmaya başlıyorlar. Ardından daha büyük suçlar geliyor. Bir süre sonra o sokak, polisin bile giremeyeceği bir ortama dönüşüyor.

    Zengin bir mahallede bir arabanın kelebek camını kırmak da aynı sonucu doğuruyor. Arabanın camının kırılması, çevredeki diğer arabaların da camlarının kırılmasına neden oluyor. Kötülük hemen bulaşıyor.
    Bir kadın sabah saatlerinde çocuğuyla gittiği lunaparkta “afacan bir haylaz” olurken akşam üstü eşiyle gittiği mücevher mağazasında bir “prenses” olabilir. (Çoklu kişilik) Hepimizin içinde birçok kişilik var, bu kişilikler fark edilmeyi, uyarılmayı ve birer deneyim olarak yaşatılmayı bekliyor.''
    Elif Şafağın bir yazısını okumuştum:
    ''Peki bireyler gençlikten yaşlılığa bu kadar değişiyorlar da, toplumlar değişmez mi? İbn Haldun, doğu topraklarından çıkma en önemli sosyolog, tarihçi ve filozoflardan biriydi. Analizleri ve kullandığı kavramlar hâlâ konuşulmakta, tartışılmakta. Ona göre cemiyet ve cemaatler, tıpkı bireyler gibi, gençlik, olgunluk ve yaşlılık evrelerinden geçmekteydi.
    Değişti mi bu toplum? 1900'lerin ilk yarısıyla kıyaslarsak daha ileri, demokratik, açık fikirli miyiz sizce? "Evet" demek istiyor gönlüm. Lakin dilim ve mantığım tereddüt ediyor. Korkularımız, önyargılarımız, kutuplaşmalarımız, uzaktan damgalamalarımız, bizim gibi düşünmeyenleri duymaya dahi tahammül edemeyişimiz ne yazık ki o kadar da değişmedi seneler içinde.
    Ya henüz tam demokrat değiliz ya da hâlâ toplumca çoook genciz.''

    /Atlantis