• Cavid Bey, cezaevinde bulunduğu dönem içinde eşi Aliyye Hanım’a her gün mektup yazmış ve yaşadıklarını anlatmıştı. Satırlarında kimi zaman hasret, kimi zaman da şikâyet vardı. 34’ncü mektubu oğlu Osman’a olan özlemini dile getiren satırlarla doluydu: “... Yemekleri yine hafif yiyorum. Dün peynirsiz bir makarna ile kuzu külbastı... Pek az. Osman’ın yediği kadar... Bu günde öyle yapacağım. Saat iki ile üç arası vardı. Dışarıda ellerimi yıkıyordum. Kumandan şehirden geliyordu. Beni görünce hemen elindeki paketten bir mektup çıkarıp verdi. Kerelerce
    okudum. Akşam da pencerenin yanında mehtaba karşı yine ve tekrar okudum. Yatarken de lambanın ışığında okudum. Bu mektubunda 14 Ağustos’tan bahsediyorsun. Bir aydan beri benim zihnim daima bununla meşguldür. Bu ayrılık hepsinden acı gelecektir. Fakat düşünüyorum ki mahkemenin o vakte kadar
    devam etmesi için bir sebep yoktur. Beraat edersem, 14 Ağustos’tan evvel senin yanında olurum. Gece yine fevkalade bir mehtap vardı. Bir aydan beri ilk defa Ay’ı gördüm. Hem bütün azamet ve ihtişamı ile. Pencerenin iki kanadını da açıp yarım saat ona baktım. Bu güzelliğe zindan penceresinden bakmaya mecbur oluşumu ve sonra... Burasını söyleyemeyeceğim. Çünkü yine gözlerim boşanacak. Ay gittikten sonra karşıki tepeden Osmancığın yıldızının doğmasını bekledim. O, diğerlerinden biraz geç görünüyor. Nihayet, Ay’ın küçük kardeşi gibi parlak ışığını belirtti. Pencereyi kapayıp yattım. Bugün Osman’ım yirmi
    birinci ayını dolduruyor. Bahçede birlikte resim çıkaracaktım. Benim yerimi, yavrucuğun yanında sen doldurursun. Senin nihayetsiz şefkatinin kanatları bana kafi gelir. Ruhumun bütün temennilerini sizlere gönderiyorum.”
    Ertesi günü yazdıkları değişmemiştir (35’nci mektubu). Onlara duyduğu özlem satırlara dökülür: “Dün okuyacak hiçbir şey yoktu. Geceye kadar da kumandanı görmedik. Mektubunun cevabını yazdım. Müthiş bir sinek mücadelesi yaptım. Evvelki akşam aldırdığım kötü sinek kağıdına iki tane daha ilave ettim. Her birini koğuşun bir tarafına koydum. Yemek rafı, masa, yatak yirmi dört saatte saydım 300 tane yakaladı. Şu pencerenin kırık camı olmasa, bunlardan kurtulacağım. Ama vakit geçirmeye de yarıyor. Sıkıldıkça, kaç tane tutulmuş diye gidip sayıyorum. Sabunlu suya dalıp ölenler de var. Bazen de bana yaptıkları ezayı unutarak çırpınan zavallılara acıyorum. Gidip kurtarmak istiyorum. Sonra vazgeçiyorum. Yatağın öteki tarafına geçtiğimden beri pireler de azaldı gibi geliyor. Dün bütün gün Osman’la meşgul oldum. Fotoğrafçının Pazar olduğu için ya, ikinci vapur ile gelmiş olacağını, o geldiği zaman Osman’ın
    gezmekte olduğunu, sonra resminin çıktığını, kendisinin oyalatıldığını, belki de ‘Baba için, baba için,’ denildiğini, düşündüm. Nihayet Osman’ın güzel çehresi, belki seninki de beraber tebessüm ediyordu. Fakat bunu almak için bir hafta bekleyeceğim. Ne kadar uzun... Üç ay sonra iki yaşında delikanlı bir oğlumuz oluyor. Koşacak, atlayacak, anne ve babasına ne nazlar yapacak. Açılan lisanı ile neler söyleyecek. Sesleri ile evin içini nasıl çınlatacak. Annesinin feryatları hâlâ kulağımda... Kendisinin de kanlı bir et parçası gibi cansız bir halde doktorların elinde sallandığını görüyorum.”
    Cavit Bey, sonraki iki mektubundaki en önemli satırları bulduğu bir gazete ile ilgilidir. Okumak ile bakmamak arasında gidip geldiğini, sonra da dayanamayıp okuduğunu yazar. Belli ki kötü bir haber duymak istememektedir. 3?’nci mektubunda anlaşılır ki oldukça sıkıntılı bir gün geçirmiştir: “Bir çift lakırdı edememek ne fena şey... Önüme bir kâğıt parçası koyup, üstüne hendese şekilleri çiziyorum. Çocuk gibi oynuyorum. Yatıyorum, uyuyamıyorum. Uyusam bu kez gece ne yapacağım? Sinekler de rahat bırakmıyorlar. Kâğıtların üstü simsiyah oldu. Artık saymak imkânı da yok. Beş altı yüzü geçti. Akşam yemekte de sinirlendim. Dışarıda ne ispirto, ne de kömür var. Nihayet biri bulunabildi. Gidip bir yerde yemeği ısıtarak getirdi, sonra dinlenmek için yatağa uzandım. Uyumuş kalmışım. Gözümü
    açtığımda saat yarımdı. Artık soyunmayıp gündüz kıyafeti ve çorapla yattım. 40’ncı mektubunda bulaşık yıkamanın zorluğunu dile getirmişti: “Şimdiye kadar sana hiç bahsetmediğim bir şeyden şikâyet edeyim. Bulaşık. İşte yalnızlıktan sonra en
    ziyade gücüme giden şey... Tabakları, çatal, kaşık, bardağı yıkamak... Her yemekten sonra soğuk su ile, haftada da iki kere sıcak su ile yıkıyorum. Yalnız sefer tasını dışarıdaki hizmetçi yıkıyor. Gözümle görmüyorum ama bu kafi...”
    Bir sonraki mektubu ise yine hasretle doludur. Mektuplar tekrar tekrar okunmaktadır:
    “Bugün temizlik günüydü. Odaya iki teneke su döküldü. Her taraf süpürüldü. Pencereler açıldı. Başka ne yaptım. Hafta başı olduğu için müdüriyete gidip yirmi beş lira aldım. Sana şimdiye kadar yazmış olduğum kırk mektubu okudum. Senden gelen mektupları tekrar okudum. Bazı şiirleri tekrar ettim. Öğleden
    sonra yatağıma uzandım. Kapı vuruldu. Bazen jandarma veya gardiyan mektup getirirse kapıyı vurup aradan içeri atarlar. Hemen fırladım. Değilmiş. Tekrar uzandım. Bir müddet sonra kapı tekrar itildi. Bu hareketi mutlaka kumandan yapar. Mektup var dedim, deli gibi fırladım. Bu defa aldanmamışım.” Cavid Bey, tıpkı Adnan Menderes gibi her gün eşine bir mektup yazmaktadır. 42’nci mektubu hasreti doruğa çıktığının bir göstergesidir: “Dün sabah ilk işim sana mektup yazmak oldu. Öğleye kadar kâh yatağımda, kâh masanın önünde düşünerek vakit geçirdim. Artık şiirlerden usandım. Tekrar etmiyorum. Sarı kâğıtlardan birer tabaka karşılıklı duvarlara çiviledim. Üstlerine de birine yalnız Osman’ın, birine de seninle birlikte olan resmimi astım. Şimdi sağımda, solumda ve karşımda siz varsınız. Masa üstünde de var, cüzdanımda da var. Yemek yedikten sonra Reşat Nuri’nin Çalıkuşunu okudum. Kitap bittikten sonra zavallı Hüseyin Hilmi Paşa’yı hatırladım. Bilmem hatırlar mısın? Biz Avrupa’dan İstanbul’a dönerken kendisinde misafir kaldığımız gün bu romandan bahsetmiş, üç defa okuduğunu söylemiş ve mutlaka okumamızı tavsiye etmişti. Bilmem sen Çalıkuşunu okudun mu? Dün akşam kumandan koğuşa uğradı. Duvarların sarı kâğıtlarla ve resimlerle süslendiğini görünce (kalmaya hazırlanıyorsunuz galiba, duvarları badana yapalım) diyerek alay etti. İşte yavrum dün böyle geçti. Allahaısmarladık, her ikinizi de binlerce kere gözlerinizden öperim.”
    Cavid Bey bir sonraki gün mahkemeye gitmiştir (43’ncü mektup):
    “... Mahkeme başladı. İddianame okundu. Yolda tanıdık bir simaya rast geldim. Sadettin Beyi elinde bir gazete ile gördüm. Not alıyordu. Son mektuplarından birinde şeker falan göndereceğini yazmıştın. Bunların Necmettin Bey ile geleceğini sanmıştım. Fakat bir şey çıkmadı. Hapishaneye gelince yemek
    yedim. Sonra kumandan uğradı. Mektubu verdim. Refikamın mektuplarını benden evvel siz okuyorsunuz Nasıl endişe içinde olduğunu görüyorsunuz. Ne yapayım, nasıl sık yazmayayım dedim. Bundan sonra biraz seyrekçe mektup yazarsam mesuliyet benim değildir. Allahaısmarladık, şu sağımda asılı olan resmi
    öpüyorum. Osman’ın yalnız resmini yüksek asmışım. Ancak yaramazın ayaklarını öpebiliyorum.”
    Cavit Bey 48’nci mektubunda Pazartesi günlerinin tevkiften sonra hayatındaki önemini sıralar. Ancak onun da dediği gibi batıl itikattan ibaretti. Çünkü Cavid Bey hakkındaki karar Perşembe günü okunmuştu: “... Pazartesi günü tevkif edildim. İzmir’de Pazartesi günü sorguya çektiler. Mahkemeye Pazartesi günü
    çağırıldım. Burada da Pazartesi günü isticvap olundum. Savcı da iddianamesini Pazartesi günü okudu.
    Bundan dolayı bir Pazartesi günü mahkeme olacağını ve bir Pazartesi günü hükmü dinleyeceğimizi tahmin ediyorum. İnsan yalnız kalınca batıl itikatlara inanmaya başlıyor değil mi? Dün senden mektup gelmemesine hayret ettim. Öğleden akşama kadar birçok defalar ümide kapıldım. Bu günde alamayacak
    olursam, merak edeceğim. Son mektubunun bana çok elemli gelen ifadesinden sonra (Fakat buna ihtimal vermiyorum.) öğleden sonra mutlaka senin sevgili yazıların gözlerimin önünde bulunacaktır. Ekseri gecelerimde olduğu gibi dün gece de seni ve Osman’ı gördüm. Dün gece seninle çok konuşuyorum. Yeni
    görüşmüş, yeni birleşmiş idik. Gözlerinde nihayetsiz sevinç parlıyordu. İşte benim canım Aliyeciğim düne ait haberler bunlar. Yarın sabah yeniden görüşmek üzere Allahaısmarladık. Her ikinizin de ipek saçlarından öperim.”

    Cavid Bey’in 55’nci mektubundan evlilik yıldönümlerinin olduğu anlaşılır. Böyle özel bir günde ilk kez ayrı olmanın üzüntüsü vardır:
    “Canım Aliyye’ciğim,
    Dün 14 Ağustos’tu. Bizim ebediyen müşterek kalacak hayatımızı ören tarih. Tabi hatırındadır. Her yıl 14 Ağustos geçtikten sonra onu takip edecek olan da nerede buluşacağımıza dair faraziyeler yapardık. Adada derdik, Avrupa’da derdik. Adada olacağın, benim Ankara zindanında bulunacağım hatırımıza gelmezdi. Altıncı seneyi devriyemizde birbirimizden ayrı olacağımıza mümkün değil inanamazdık. Ben dün sabah kalktım, tıraş oldum, giyindim ve akşama kadar esvabımla oturdum. Fakat bunları yapmazdan önce senin resmini aldım. Yatağımızın içine girdim, öptüm, kucakladım, kalbimin üstüne koyup yattım. Bu günü tebrik ettim. Sen de benim telgrafımı mektubumu aldın. Mektubunda dediğin gibi 14 Ağustos’ta başkalarından gelen telgrafları okumaya alışmış iken, bu defa kendi telgraflarımızı okuyorduk. Ben akşama kadar geçmiş senelerin 14 Ağustoslarını gözümün önünden geçirdim. Her saatte senin orada ne
    yapmakta olduğunu düşündüm. Bunlardan en tatlısı İsviçre’de Riki Diki tepesinde idi. İkinci 14 Ağustosu adada Devlet Bey’in evinde kutlamıştık. Fakat güzel bir gece geçmişti. Üçüncüsünü de Paris’te, dördüncü ve beşinci Büyükada’da Fazıllarda ne kadar eğlenceli olmuştu. Gece gelemeyen dostlarımız gündüz
    yemeğine gelmişlerdi. Kimseyi unutmamıştık. Bu sefer de öyle olacaktı. Talih müsaade etmedi. Allahaısmarladık. Osmancığı da seni de ipek saçlarınızdan öpüyorum.”
    58’nci mektubuna her zaman ki gibi Canım Aliyye’ciğim diye başlamıştır. Görüşebilme yolunu arar ve satırlarında suçsuzluğunun anlaşılacağı konusunda hayli ümitli olduğu görülür: “... Kumandana bugün ayrılığımızdan mütevellit derin teessürlerimizden bahsettim. Tabi senin mektuplarını okuduğu için bu kendisince meçhul değildi. Evvelce burada mevkuf olanların aileleri ile görüştürülmüş olduklarını, bizim de müracaat etmemiz halinde müsaade edileceğini, sen de gelecek olursan bittabi yalnız olmamak şartıyla görüştüreceklerini söyledi. Yalnız tabi mahkemenin ne kadar zaman devam edeceği hakkında onun bir fikri yoktur. Yakında bitecekse, bu seyahat zahmetini ihtiyar eylemek doğru olur mu? Fakat daha haftalar sürecekse... Bu ümit gözlerimi parlattı. Ah, burada kalabileceğin bir ev olsaydı. Hiç tereddüt etmeden sana gel diye haber gönderirdim. Belimi büken, beni düşündüren de kalınacak yer meselesi. Bundan dolayı sana gönderdiğim mektupta, bundan bahse cesaret edemedim. Diğer taraftan bu kadar kolay olsa Ziya Bey elbette sana yazardı diye de düşündüm.
    Allahaısmarladık.”