• Marmara denizinin kenarında ıssız bir gecede, yalnız başıma bağrımda üzüntülerin ve başımda azap veren şüphelerin olduğu bir anda, 1990’lı yılların başına, yani liseye yeni başladığım yıllara dönüyorum. O günlerde meşhur İslam âlimlerinden İmam Gazâli (1058-1111)’nin kitaplarından “Âbidler Yolu”nu okumuş ve derinden sarsılmıştım. Aylardan mayıs ayıydı. Kitabın içimde yarattığı dalgalar beni boğuyor, yaktığı ateş içimi kavuruyor, estirdiği fırtına gençlik baharımı birden bire kışa çeviriyordu. Kitabın etkisiyle yanıma azıcık bir erzak almış, kendimi Şerafettin dağlarına vurmuştum. Yaylalar, kırlar, ovalar dolaşıyor, kalabileceğim uygun bir mağara arıyordum. Çünkü kitapta okuduklarımdan sonra kurulu tüm düzenler bozulmuş sığındığım tüm evler virane olmuş, insanlar yabancılaşmıştı. Kurtuluş, bir mağarada inzivayı işaret ediyordu. Gittim. İçimdeki dalgalar fırtınalar ve yangınlarla birlikte kendimi bir mağaraya attım. Hakikat ateşinin yandığı mağara ve onun önünde oynaşan gölgeleri seyirle geçti günler. Fakat bir hafta dolmadan erzağım bitmişti. Aç ve bitkin, yapayalnız, dağlarda deli divane dolaşmanın fayda vermediğini görmüş; artık şehre dönme kararı almıştım. Mağara ne yangınlarımı söndürmüş ne de fırtınalarımı dindirmişti. Lakin dağlardaki mis kokulu çiçekler, pırıl pırıl akan dereler ve billur suları ihtiva eden küçük su göletleri ve geceleri elimi uzatsam tutarım sandığım gökyüzünde bana göz kırpan yıldızlar eşliğinde muhayyilede engine bir yolculuğa râm olmuştum. Fakat tüm bunlara rağmen istemeyerek de olsa şehre dönüyordum.

    Benzeri bir haleti ruhiyeyi geçen asrın büyük İslam âlimlerinden Bediüzzaman Said Nursi de (1877-1960) yaşamıştı. Üstad da Gazâli’nin “Âbidler Yolu” adlı kitabını okuduktan sonra, kendini mağaralara atmıştı. İstanbul’da Yuşa Tepesi’ne, Bitlis ve Van’da ise mağaralara çekilmişti. Üstad o halini şöyle tasvir ediyordu: “İnzivaya çekilmekten maksadım; zikirle, evradla ruhen tekâmül etmek, tefekkür ve temaşa ile idrakimi genişletmekti.” Üstad Bediüzzaman, İmam Gazâli’nin “mağara” metaforunda anlatmak istediğini anlamış ve girdiği inzivadan kavi bir şekilde çıkmıştı hayâtın tüm dikenli yollarına. Kendim ise gençliğin verdiği heyecan ile çıktığım yolda daha mağarada kendimle karşılaşmadan, koşar adımlarla hayatın hızlı ve girift yollarına dalmıştım.

    İşte böyle, hayatın belirli merhalelerinde insanın zihnini bazen çok derin sorular teşviş eder. Bazen de yaşanan büyük toplumsal değişimler sonrası ne yapacağını bilememek hali insanı önce hayrete sonra yollara düşürür. Düşe düşe kendi ayakları dibinde bulur o eskiden tanıdığı beni kendine şaşkın şaşkın bakan o yabancı kendini. Böyle durumlarda hakikat yolcusu, soruların peşine düşerek onların cevaplarını arar. Ya yolda karşısında ilimde okyanus gibi bir insan çıkıverir ve ona bütün sorularının cevabını verir ya da yolu yalnız tamamlar, yolun sonunda kendiyle kalıverir, yapayalnız. Etrafı kendini ve kâinatı okumak ve anlamak arzusundaki insan, hayatının belirli dönemlerinde bu tür hallere hem de bazen bazen defalarca düşebilir. Kimler düşmedi ki bu hale! Kimlerle karşılaşmadık ki karanlık mağaralarda. Hıristiyan âleminin İmam Gazâlisi olarak bilinen Cezayirli St. Augustinus (354-430) bunlardan biridir. St. Augustinus’un “İtiraflar” adlı kitabı, hakikati ararken düştüğü dünyanın kaynar kazanında debelenip duran, kimi zaman Manicilerin, kimi zaman Cicero’nun, kimi zaman Platon’un, kimi zaman şüphecilerin öğretilerine dalan, ama hiçbirinde kaygılarına şifa bulamayan huzursuz bir ruhun sessiz çığlığıdır. St. Augustinus, zihnindeki sorulara cevap aramak için girdiği mağarada ya da evinin bahçesinde ruhsal bunalımını şöyle anlatıyordu: “Deliriyordum, ama aklımı başıma getirecek şekilde; ölüyordum, ama yeniden doğacak şekilde.” Derin bir tefekkür sonrası bu bunalımdan kurtulan St. Augustinus, hıçkırıklarının böylece sustuğunu ve sessizliğe büründüğünü içli bir üslupla anlatır.

    Benzeri bir hale “Huccetü’l İslam” lakablı büyük İslam âlimi İmam Gazâli de (1058-1111) düşer. Zihnine üşüşen şüphe ve tereddütler peşini bırakmaz. İmam Gazâli, bu halden kurtulmak için Bağdat’tan ayrılıp Şam, Lübnan, Kudüs ve Mekke arasında mağaralarda inzivaya çekilir. Büyük üstad bu halini şöyle anlatır: “Kalbime bir elem düştü. Yediğimi içtiğimi sindiremez oldum. Tabii güçten düştüm. Bedenim zayıfladı. Tedâvisinde tabipler âciz kaldı. Her yerden ümidim kesildikten sonra Hak subhanehu ve Teâla hazretlerine iltica ettim.”

    Gazâli bu on yıllık inziva döneminde aklında ve kalbinde şüpheler taşıyarak girdiği mağaralardan ünlü “El-Munkizü Mine’d-Dalal” adlı eserini kaleme alarak çıkar. İmam Gazâli öteden beri kendine has bir karakter taşıyan kimse idi. Ne kadar dini fırka ve mezhep varsa hepsinin görüş ve düşüncelerini iyice incelemeyi ve tetkik etmeyi isteyen mütecessis bir ruh yapısına sâhipti. Gazâli döneminde Bağdat şehri dünyanın her cins düşüncelerine, fikri akımlarının toplandığı kimi zaman münazara kimi zaman savaş ettiği açık bir muharebe meydanı gibiydi. Şii, Sünni, Mutezile, Zındık, Mülhid, Putperest, Ateşperest, Hıristiyan, Yahudi vs. Bağdat meydanında ilmi tartışmalar yapar, birbirleriyle mücadele eder, hiç kimse de bu duruma itiraz edemezdi. Gazâli şöyle der: “Ben, teker teker batıni, zahiri, felsefeci, kelamcı, zındık ile buluşur düşüncelerini sorar öğrenirdim.” İşte böyle bir dönemde şüpheler içine gark olan Gazâli, sükûn içinde herkesten uzak bir hayat yaşamak istiyordu. On yıl aralıksız Şam, Kudüs, Mekke ve Sina Çölü arasında çoğunlukla harabe denecek ıssız yerlerde ve mağaralarda çile çekti. Gazâli, “İhyau’l Ulumu’d Din” adlı eserini de bu dönemde kaleme almıştır. Gazâli kitabında, mağara, sahra ve ovalarda kendisini dolaşmaya sevk eden şeyin, hakikati bulma ve gerçeği araştırma arzusu olduğunu belirtmektedir. İmam Gazâli, “Abidler Yolu” isimli kitabında şöyle der: “Öncelikle kul, zayıf bir varlıktır. Zaman çok zor bir zamandır. Din işi, inişli ve çıkışlıdır. Boş zaman neredeyse hiç yok gibidir. Meşguliyet ise, sayıya gelmeyecek derecede çoktur. Ömür kısadır. Amel ise, hatalarla doludur. Bütün bunların hesabını görecek olan zâtın gözünden hiçbir şey kaçacak değildir. Sonunda gidiş Allah’a dır. Ecel yakındır, yolculuk çok uzundur.”
  • 400 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "Batıda bir fikir adamı olabilirdim ama ezdiler acaba ezilen daha kaç kişi var bu memlekette? Memleketim, yıldızları bile yangın sanıp döndürmeye koşan zavallı memleketim" diyor sayın Meriç. Gözleri otuzsekizinde görme yetisini kaybeden bir tefekkür.

    İnsanlar üçe ayrılır. Kimisi pratik, kimisi teorik bir beyne sahiptir. Pek nadir insan ise her iki vasfı da bünyesinde barındırarak aksiyon adamı olarak tarihe adını yazdırır. Meriç bir aksiyon adamı değildi. Teorik bir zihin kısmen bulanık ve sisli. Bu yolda en büyük yardımcısı olan gözleri de kendisini terk etmişti henüz kırkına bile varmadan. Lakin bu durumun ilk bakışta büyük bir eksi gibi gözükse de entelektüel açıdan Meriç'e faydası olduğunu düşünüyorum.

    Bir tereddütler hayatı yaşadı Meriç. Her fikirde tereddüt etti, her kaleye uğradı. Ateist olduğu dönem de mevcut, Türkçü olduğu da İslamı savunduğu da. Hayatının son dönemlerini ayrı tutarsak düşünce açısından sistematik birisi değildir. Sayfalarının birbiriyle çeliştiği olur. Bu anlamda aksiyon adamı olmak için fazla rüzgarlı bir beyne sahip. Yanlış hatırlamıyorsam Spinoza kırkdört yaşında ölmüş, Nietchze kırkından sonra delirmiş ben kırkımdan sorma yolumu buldum diyordu bir yazısında. Yani bence gözlerinin görmemesi elbette yaşamasını zorlaştırdı ve bazı açılardan geri kalmasına vesile oldu ama bu açılardan birisi kitaplar değil. Gözleri görmeyince iç dünyasına yöneldiğini ve dahada derinleştiğini düşünüyorum. Kendi içinde bir dünya inşa etti, çünkü buna ihtiyacı vardı. Ve o dünyanın sütunları kitaplardı, daha ziyade de kendi kitapları.

    İşte o ana sütunlardan birisi Jurnal, Meriçin iç dünyasını görebileceğiniz bir kitap. Sosyal tespitleri, görmeye dair fikirleri, buhranları, fikri med cezirleri, cumhuriyete, hayata, memleketine, kitaplarına bakışını öğrenmek ve hatta ve hatta sadece kullandığı edebi dilin tadına bakmak için bile okunabilir. Tavsiyemizdir, mükemmeldir. Cemil Meriç Bu Ülke Jurnal