• "Fakat sıradan insanlarda eriştiğinden çok daha büyük bir açıklık ve daha büyük bir belirginlikle. İnsanlık ne öğrendiyse çoğunu ondan öğrenmiştir; çünkü en önemli meselelere en derin kavrayış, ayrıntılara takılan bir gözlemci dikkatinden değil, bir bütün olarak eşyanın tam bir yoğunluk içinde kavranışından doğar. Eğer zihni gelişip olgunluğa erişirse insanların dört gözle kendisinden beklediği eğitimi o kimi zaman bir şekilde kimi zaman bir başka şekilde verecektir. Dolayısıyla deha genel olarak eşyanın ve bu demektir ki eşyanın karşısında olanın, yani kendi benliğimizin fevkalade açık, berrak bilinci diye de tanımlanabilir. Dünya eşyanın ve eşyanın gerçek tabiatının bilgisini edinmek için böylesine büyük bir bağışa sahip olan insanı dört gözle bekler.”
    Fakat böyle bir insanın doğumu için fevkalade uygun koşulların bir araya gelmesi gerekir ve bu çok nadir rastlanan bie hadisedir. Fark edilebilir biçimde alışılmış ölçüleri aşan bir akla, irade ile her türlü ilişkinin dışında olduğu için, arızi ya da tesadüfi gibi görünen bu ikinci melekeye sahip olan bir insanın doğumu ancak ara sıra diyebiliriz ki, yüzyılda bir vuku bulur. Doğduğunda da uzun bir süre tanınmadan veya takdir edilmeden kalabilir, birinin önünü ahmaklık keser, bir başkasını kıskançlık boğar. Fakat bir kez bu engellerin üstesinden gelindi miydi, hayatlarının karanlığını bir ölçüde aydınlatabileceği ya da hayat hakkında kendilerini bilgilendirebileceği umuduyla insanlık kalabalıklar halinde onun ve eserlerinin etrafında toplanacaklardır. Onun insanlara söyleyeceği bir bakıma vahye benzer ve kendisi her ne kadar alışıldık ölçülerin ancak bir miktar üzerinde ise de deha yüksek bir varlıktır."
  • 272 syf.
    ·3 günde·7/10
    Nihan Kaya'nın dünyaya yaklaşma şeklini ve bizleri de buna dahil etmesini seviyorum. Çoğu zaman rahatsız olduğumuz fakat nedenini açıklayamadığımız, nedeni bilip de susmak gerektiğine inandırıldığımız birçok problemi karakterleri üzerinden haykırabiliyor. Bu mühim bir sesleniş. Kitabı bitirdikten sonra durup da düşünmeden edemiyorsunuz. Düzenleme notuyla alakalı kısımsa benim ekstra hoşuma gitti. İlerde tanışmayı çok istediğim bir insan kendisi. Romana dair tesadüfi yaklaşımları biraz fazla bulsam da anlatılanı aşıp geçen bir iş yoktu. Anlatılanlar çocukların dünyasını bize aktarmaktan öteye geçip adeta yaşatıyordu. Çocukken önemsemediğim fakat şimdi baktığımda ne zorbalıklara maruz kalmışım dediğim birçok an oldu. Elbette Bihter'in başına gelenler çok üst bir noktadaydı fakat o anlaşılmama halini yalın bir şekilde anlatmak adına bence başarılı işlenmişti. Son olarak içten içe kendime çıkardığım bir not oldu. Kimseyi yargılamadan yaşamaya gayret etmek benim en büyük başarım.
  • 348 syf.
    ·6/10
    İki kardeşin birbirlerine gönderdikleri mektuplar, bir adama tesadüfi biçimde ulaşmaktadır. Fakat bu iki kardeş 2.Dünya savaşı sırasında yaşamışlardır.

    Konu ilgi çekici olarak başlayıp, karakterler gittikçe derinleştikçe konu da dallanıp budaklanıyor. Nermin Yıldırım iyi bir yazar. Kelimeleri ve psikolojik çözümlemeleri çok iyi kullanıyor. Buraya kadar hiç bir problem yok. Fakat öyle bir dallandırıyor ki bu kitapta olayları, 3-4 kitaba yetecek ayrı durumlar ortaya çıkıyor. Yarısından sonra devam etmekte zorlandım. Beni kitaptan koparan başka bir durum ise hemen hemen tüm kitaplarında aynı psikolojik bozuklukları anlatması. Kabak tadına yaklaşıyor artık her romanda farklı karakterlerin aynı durumlarda bulunması.

    Başka bir kabak tadı da Nermin hanımın her yeni kitapta kullandığı yeni bir kelime. Önceki kitaplarında "Halbuse" vardı mesela hatırladığım, bu kitapta "Hülasa". Neredeyse 50 kez kullanılmış. Çok fazla uzaklaştıracak etken olsa da sonuna kadar gelebildim. Çünkü anlatım dili çok başarılı.
  • Yusuf Kaplan bugünkü yazısı
    Yazının sonunda kuracağım cümleyi başında kurayım: Türkiye’nin tam da Doğu Akdeniz’deki kuşatmayı yarayacak büyük stratejik adımlar attığı sırada, Bağdat’ta ülkelerinde mitolojik kahraman olarak görülen İranlı generallerin öldürülmesi hiç de tesadüfî değil.

    Batılıların hedefi, İran’la Türkiye’nin kapıştırılmasıdır!

    Türkiye, bu oyuna gelmedi.

    İran, fırsat kolluyor.

    Bütün yapılanlar İran’ın önünü açmaya dönük uzun soluklu operasyonlardır!

    Bin yıl önceki oyunun zeminini hazırlamaya çalışıyorlar!

    Bin yıl önce ne olmuştu peki?

    Bin yıl öncesine gitmeden önce, bugünlere nasıl geldiğimize yakından bakmakta yarar var.

    Humeyni, Paris’ten uçağa bindi, Tahran’a indi. İran’da bölgedeki dengeleri değiştiren bir devrim gerçekleştirdi.

    İran Devrimi, Batılıların bütün o “İran, haydut devlettir” şeklindeki retorik / içi boş söylemlerine rağmen, yok edilmedi; aksine kökleşti, kökleştirildi.

    İran’ın önü açılırken, Sünnî dünya, paramparça edildi, cehenneme çevrildi.

    Humeyni’nin devrim yapmasına göz yumanlar, Mısır’da İhvan’ın Mursî hükümetine darbe yapmaktan çekinmedi.

    Yetmedi, Mursî, hapiste, yargılanırken, mahkeme heyetinin önünde, canlı canlı ölüme terkedildi!

    Düşünsenize: Adaletin, dolayısıyla vicdanın temsilcisi bir kurumun mensupları, gözlerinin önünde, mahkemenin ortasında Mursî’nin herkesin önünde can vermesine ses çıkarmadı, aksine, Mursî’nin ölümünü seyretti!

    İnsanın nutku kesiliyor gerçekten!

    Bu cinayeti, İhvan / Mursî yönetimi işleseydi, dünyayı başına yıkarlar, İslâm’a etmedikleri hakareti bırakmazlardı!

    ŞİÎ-SÜNNÎ ÇATIŞMASI VE İRAN’IN ÖNÜNÜN AÇILMASI

    Bu satırları yazarken, en küçük mezhebî bir saplantıyla yazmadığımı söylememin bir anlamı olur mu bilemem. Ama önyargıyla, saplantıyla okuyacak kişiler olduğunu biliyorum.

    Önce şunu bilelim: İki asırdır, özellikle de Osmanlı’nın durdurulmasından bu yana, İslâm dünyası özne değil, kendi başına hareket edecek bağımsız aktörlerden de, istiklâlden de yoksun.

    İkinci olarak, Batılılar, tarih boyunca, özellikle de modernite sürecinde, İranlılara hep Arî ırk olarak baktılar, İranlılarla Avrupalıların Arî ırka mensup olduğuna inandılar.

    O yüzden Batılılar, İran’ı her zaman arkaladılar; İran’ın önünü her zaman açtılar.

    İslâm dünyasını tam ortadan ikiye yararak bir daha ayağa kalkmasını imkânsızlaştıracak büyük bir darbe vurmak için İran’ın önünün açılması gerekiyor!

    O yüzden İran’da devrim yapılmasına göz yumuldu ama Sünnîliğin en güçlü iki kalesinden Mısır’da İhvan yönetimine darbe yapılarak ölümcül bir darbe vuruldu, Türkiye’de ise 15 Temmuz darbe ve işgal saldırısı yapıldı.

    Bunun için de Şiî-Sünnî çatışması çıkarılması gerekiyor.

    “Halep kasabı” olarak adlandırılan Kasım Süleymanî ile Irak’ta, Suriye’de ürpertici cinayetlere imza atan Haşdi Şabi başkan yardımcısı el-Mühendis, Bağdat’ta Amerikalılar tarafından öldürüldüler.

    Her şeyden önce, Amerikalıların bağımsız bir ülkede, Irak’ta böyle haydutça cinayetler işlemelerini şiddetle kınadığımı hatırlatmak istiyorum.

    İran varlığını İsrail’e, İsrail de varlığını İran’a borçlu. İkisi birbirini besledi.

    O yüzden DEAŞ sadece İsrail’e ve İran’a saldırmadı!

    Çok büyük bir oyun sahneleniyor İslâm coğrafyasında.

    ASIL HEDEF TÜRKİYE!

    Şiî-Sünnî çatışması için her tür stratejik adım atıldı son iki asırda.

    İki asır, üç asır sonrasını hazırlıyorlar!

    İslâm dünyasını toplayacak güç haline getirmek istiyorlar!

    Türkiye’nin önünü tıkamak bu.

    Bin yıl tarihi biz yaptık çünkü esas itibariyle...

    Tarihi, tarihî dengeleri altüst etmek istiyorlar!

    Böylelikle hem İslâm dünyası aslâ toparlanamayacak; çünkü Şiî azınlık İslâm dünyasına hâkim kılınacak: Zaten Arap dünyasına hâkim şu anda! Bu başarıldı.

    Hem de İslam dünyası istikrarlı istikrarsızlığa mahkûm edilecek: Birbiriyle boğuşturulacak, sonsuza kadar.

    Bunları göremiyor insanlar.

    Günübirlik bakıyorlar!

    Elbette ABD saldırısı kabul edilemez.

    Ama çok büyük bir tezgâh bu, İran’ı mazlum duruma düşürerek İran’ın önünü açmak için oynanan büyük bir oyun!

    O yüzden Türkiye, İran’ı karşısına almamalı.

    Batılıların asıl büyük hedefleri, İran’la Türkiye’yi kapıştırmak!

    Tam biz Doğu Akdeniz’de büyük bir stratejik atak yapmışken, Batılıların oyunlarını başlarına yıkmak üzereyken, İran’ı mazlum duruma düşürerek İran’ın önünün açılması ve Türkiye’nin oyunun içine çekilmeye çalışılması!

    Türkiye, bu büyük tezgâha düşmedi şimdiye kadar, İran’la güçlü ilişkiler kurarak İran’la kapıştırılma oyunlarını püskürttü!

    Çıldırıyor emperyalistler!

    Şundan adım gibi eminim: İran’la Türkiye kapışırsa, İran’ı destekler Batılılar!

    Böylelikle bin yıl önceki tarih tekerrür eder: Dün, biz Sünnîler olarak Haçlılarla boğuşurken, İranlılar / Şia bizimle boğuştu.

    Tarihte yaşanmış bir örnek bu.

    Bunu aynen tekrarlamaya çalışıyor Batılılar.

    Suriye’de görüyoruz: DEAŞ’ın vurmadığı iki ülke var: İran ve İsrail!

    Oynanan oyunun büyüklüğünü görmek için sadece bu kâfidir.
  • “Peki, eğer ölüm kaçınılmazsa, eğer tüm yapıtlarımız, hatta tüm güneş sistemi bir gün yok olup gidecekse, dünya tesadüfi ise (yani, her şey pekala başka türlü de olabilir idiyse), eğer dünyayı ve o dünyanın içindeki insani düzeni insanlar kurmak zorundaysa, o zaman yaşamın ne gibi bir kalıcı anlamı olabilir?”