• Tek tek karakterlerden bahsetmek isterdim ama " spoiler " içermemesi adına karakterler hakkında detaya girmeyeceğim.

    Ben nedense içerisindeki psikopat karakterleri bile sevdim :)))
    Şunu söylemeliyim ki; kitabın adı bir yerde geçerse elbet, burnumda bir portakal kokusu olacak :) Ah Yusuf ...
    Yine de benim en sevdiğim karakter aşkın gücünü ifade eden " Serap" olmuştur.

    Sanırım yazarın ilk kitabı ve yerden yere vurulmuş olmasına rağmen ben genelini sevdim. Kendimce hangi kitap olursa olsun okuduklarımı kötülemeyi ve küçümsemeyi sevmeyen biri olarak benim düşünceme göre ateşe atılacak bir kitap asla değil.

    İnceleme yazmayı sevmiyorum ya da beceremiyorum... Nacizane kendime bir not olarak görülmesini rica ediyorum .


    Ve son olarak etkinlik sahibi kitap ve yazar ile tanışmama vesile olan, Neslihan T. kardeşime teşekkür edemiyorum onun yerine kendisinden özür diliyorum.
    Etkinliğini berbat ettik...
  • Bir beyit bir kişinin hayatını (Hayati İnanç) ne denli değiştirebilir ki? Buyrun öğrenelim.

    Belki bilenleriniz vardır, kitabın yazarı Hayati Bey, asıl mesleği avukatlık olmasına karşın tam bir divan edebiyatı aşığı bir isim. Bu işe nasıl gönül verdiği ise bizler için ders niteliğinde bence. Kendisi henüz Hukuk Fakültesi öğrencisi iken (1981) bir Yargıtay kararında karşısına çıkan “müncer” kelimesinin anlamını merak eder ve bu arayış esnasında Recâîzâde Mahmûd Ekrem’e ait olan kendi deyimiyle nefis bir beyitle karşılaşır:

    "Müncer olur mu yâ Rab bir subh-i inbisâta
    Vahdet-gehimde böyle mahzûn geçen leyâlim”

    Müncer : Dönüşmek, bir halden bir hale inkılâb etmek, bir süreç sonunda gelinen nokta.
    Subh : Sabah
    İnbisât : Bast’tan (ferah, rahat; tersi kabz=sıkıntı)
    …geh : Mekan eki (nişangâh, tâlimgâh gibi)
    [Vahdet-geh: Bir kişilik mekân, yani hücre]
    Mahzûn : Hüzünlü
    Leyâl : Leyl’ in çoğulu; geceler

    [Yâ Rabbî bu hücremde geçirdiğim hüzünlü geceler, gün olur da ferah bir sabaha dönüşür mü?]

    Bir kelimenin anlamını ararken diğer kelimelerinde anlamını öğrenip beyti kavrayınca bu işten büyük bir keyif alır ve kendini divan edebiyatına adar. Kitaba gelecek olursak Nabi’den İzzet Molla’ya, Muhibbi’ mahlaslı Kanuni’den, Avni mahlaslı Fatih Sultan Mehmet’e kadar onlarca şairin birbirinden güzel yüzlerce beyiti mevcut. Yazar bunları derlerken yukarıdaki beyitte olduğu gibi genellikle kelime anlamlarını güzelce izah edip sonrasında beyitlerin anlamını veriyor. Sonrasında kendi yorumlarıyla ve ilginç hatıralarıyla da destekleyip bize güzel bir imkan sunuyor.

    Peki hediye bir kitap bir okurun hayatını nasıl değiştirebilir? Tabii ki divan edebiyatına olan hayranlığını ve ilgisini arttırarak :)
    Kitabı büyük bir keyifle okudum, sizlere gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum. Bu güzel kitabı bana hediye olarak gönderen sevgili Sâirfilmenâm'a da bu vesileyle tekrar teşekkür ediyorum. Biraz geç olsa da kitabı okudum ve söz verdiğim gibi alıntı paylaşırken de elimi korkak alıştırmadım. :))

    Ve de son olarak yazarın kendi sesinden bir beyit hikayesiyle veda ediyorum. Keyifli okumalar dilerim. :)
    https://www.youtube.com/watch?v=IHKFfqx6Yg8
  • Not:Bu mektubun sahibi ismini vermek istemeyen bir kitap dostu :))

    Bir kayıp ilanıyla karşılaştım bugün. Bir
    yerlerden ısırdı gözüm. Tanımıyordum bizzat ama uzaktan görmüştüm. Bulma ümidi sardı tüm benliğimi. Çünkü onu bulmam kendimi de bulmam demekti..

    Sevgili Dost;

    Hayattayım. Herkes gibi. Yaşamaya devam ediyorum. Her sabah yeni bir güne merhaba diyorum. Zahiren güçlüyüm, sarsılmaz görünüyorum. Ama bir sorun var, şu ki; nerden tutsam elimde kalıyorum. İçim yanmalı ki bu halden kurtulmalıyım. Ama önce tespit etmem lazım.
    Bir şeyler eksik. Adını koyamadığım bir şeyler. Kırılma noktalarımın sebebi belki. Düşüşlerimin duruşlarımın geri adımlarımın nedeni. İleri atılamayışlarımın, vazgeçişlerimin.
    Arayıştayım mecnun misali. Onun çöllerde gezdiği gibi içimin sahralarına koyuldum. Leylasını arar gibi, beni durduran tutan ve engel olan sebepleri bulma yolundayım.

    Sevgili Dost;

    Işık umuduyla birilerine sarılıyorum bazen. Konuşuyorum, konuşuyorum. Sonuçsuz. Onları da kendi karanlığıma sürüklüyorum. Bulamadığım gibi bir zihni daha siyaha boyuyorum. İş başa düşüyor yine kendimi seninle dolaşıyorum.
    Arayışların sonu boş olmaz biliyorum ve derdimi duama dökerek Rabbimden yardımını diliyorum..

    Sevgili Dost;
    Gözlerimle sebepleri takip edip kontrolüm altına almaya çalışırken unutuyordum. Tüm o sebepleri kontrol eden zaten biri var.. Ah biraz teslimiyet.. Bunu başarabilsek..

    Sevgili Dost;

    Nasıl da ilandakine benziyor sin, lam, mim harfleriyle bu kelime.. Ulaştıracak mı dersin bizleri selamete…
    …..

    Sevgili Dost;

    Allah’ın O’na yönelmemiz için vermiş olduğu imtihanları gördükçe, kolay olan Allah’a dönmek yerine, imkansıza, kusurlarımı görmezden gelmeye çabaladım hep. Aynı nokta. Teslimiyet eksikliği. Yapmam gereken kabullenmekti halbuki. Güzellikleri coşkuyla alıp bağrıma bastığım gibi, sıkıntıları, tatsızlık diye adlandırdıklarımı da göğüslemek, şükür ile alıp kabullenmekti. Elimin ulaşmadığı yerlere uzanmak için çabalayarak kendimi harap etmek yerine, semaya ellerimi açmalı ve yakarmalıydım sadece…

    Sevgili Dost;
    Kaybı buldum artık, şimdi onunla tanışmak vakti.
    …….

    Ve şimdi…

    Tevekkülün getirdiği huzurdayım. Esbabın peşinde koşmaktan yorulan ruhum burada sükunet buluyor. Tadını çıkarıyor sakinliğin. Ya Muhavvilel hal diyor sadece. Çabalamıyor kendini heder edercesine. Sükuta sığınıyor rahata sarılıyor burada. Ya Mukallibel Kulüb diyor. En güzelinin Cenab-ı Hakkın elinde olduğunu biliyor.
    Demek tabiat bataklığı yalnızca inanç değilmiş. Öyle işlemiş ki hücrelere Allahuekber diyenlerin dahi kalbinde serpilmiş. Ona buna yönlendirmiş. Hakiki merciden gaflet ettirmiş. Perdelere takıp arkasındaki eli gizlemiş. Maddeye perestiş ettirip hakikati görmeyi engellemiş.
    Oysaki bilseydi bu kalp herşeyin zincirinin Allah’ın elinde olduğunu. Ağlar mıydı bu kadar.. Herşeyin anahtarının yanında olduğunu görebilseydi. Esbaba müracaat eder miydi bu derece..

    Şunu düşünmeli Sevgili Dost;

    Sormalı insan kendine.
    Kaderde yazılan bu ise, yaşanan yaşanılanlar içinde en güzeli en hayırlısı ise bu itirazlar hala niye?
    Artık kendimize gelme vakti. Yeter ağladığımız. Hesap kitap tutup sorgulayıp yargıladığımız.
    Gözyaşlarımızı silip teslimiyeti tevekkülü anlamak yaşamak vakti.

    Sevgili Dost;

    Teşekkür ederim eşliğin için. Son bir adım kaldı. Gel beraber teslim edelim dünyaya onu. İlanları kaldırıp ismini asalım her yere. Teslimiyet diyelim, teslimiyet. İşte, aradığınız o kelime.
  • ‘’13.11.18/ 19:01 (İSTANBUL) -Bizi de böyle mi delirttiler acaba? ‘’

    Her kitap bitirişimde son sayfasına bitirdiğim günü, saati ve kitap ile ilgili düşüncemi bir cümle ile yazarım. İlerde çocuklarım kitaplarımı okuduğu zaman benim neler hissettiğimi bir nebze de olsa anlayabilsinler diye. Bu sefer incelememe o son notumu yazarak başlamak istedim. Bizi de böyle mi delirttiler acaba? Yoksa akıllı kısım azınlıkta olmaya başladığı için deli olarak mı nitelendirilmeye başlandı? Ya da deliler midir sadece dünyanın farkında olanlar? Delirmeli miyiz, anlayabilmek için, hissedebilmek için?

    Öncelikle beni bu güzel kitapla tanıştırdığı için kıymetli arkadaşım ED ‘ e çok teşekkür ediyorum. Diğer önerilerini de aynı keyifle okuyacağımdan eminim.

    Altıncı Koğuş, bir kasabanın akıl hastanesinde geçen içler acısı durumu anlatıyor. Hastanenin kötü koşullarını, insanların vurdumduymaz oluşlarını, herkesin kaderini kabullenişini ve kimsenin düzeni değiştirmek için bir şey yapmadığını, yapamadığını… Bir durumu anlayabilmek için illa yaşamamız mı gerekiyor? Andrey Yefimıç karakteri ile bu sorunun cevabını bulacaksınız.

    Çehov, kitapta o kadar güzel tasvirler yapmış ki kendimi Altıncı Koğuş’ta sabahlığım üstümde, yatakta umutsuz bir şekilde yatarken buldum. Ki ben betimlemelere çok önem vermeyen ve pek etkilenmeyen biri olarak bu kitapta inanılmaz tatmin oldum. Dili ve üslubu oldukça akıcıydı. Doktor ve İvan Dmitriç’in felsefi sohbetlerinin tadı damağımda kaldı. Her ne kadar sonunu tahmin edebilmiş olsam da bitirince bir hüzün çöktü üstüme… Sanırım iyi yazar olmak da bu demek: tüm hisleri okuyucuya geçirebilmek ve kitabı yaşatmak.

    Çehov! Oldukça keyifsiz ve hayata tahammülümün azaldığı bu günde seninle tanıştığım için oldukça mutluyum. Tam zamanında okuduğum bir kitap oldu, belki de bu yüzden kitabı iyi bir şekilde özümseyebilmişimdir. Ancak şuan niyeyse kendimi daha bir umutsuz hissediyorum, kitap ters tepmiş olabilir mi acaba :D

    68 sayfalık bir kitapta, dünyanın içinde bulunduğu ironik durum nasıl dolu dolu anlatılır bilmek istiyorsanız bu kitabı mutlaka okumalısınız.

    Keyifli okumalar dilerim.
  • "BÜTÜN ANNELER, ANNELERİN EN GÜZELİ..
    SEN, EN GÜZELLERİN GÜZELİ.."

    İşte böyle bir şiirle başlıyor kitap. Sanki ilk sayfadan "Bak canın yanacak, haberin olsun!" der gibi..

    Kaybedilmiş, yitirilmiş, unutulmamış, özlenmiş her ne varsa, anne kelimesinin her renginde ama hep anne kokusuyla beraber..

    "Anamın elinden çıkmış o oyalardan bir tekine, şimdi bütün yazdıklarımı, bundan sonra da yazacaklarımı verirdim.." diyor.
    Ama bir fotoğrafı bile yok elinde.
    Ve ekliyor başka bir yerde ;
    "Bayramlığımın olmamasına annemin gönlü razı değildir. Onun için beni yatırdıktan sonra, idare lambasının kör ışığında, dikiş makinesinde, bana babamın eskilerinden bir şeyler dikecektir, hem de sabaha dek yetişecek.."
    Bir dönemin özelliklerini çok belirgin hissettiren bu satırlar, ailenin dışına taşıp, toplumun o günkü fotoğrafını çekiyor adeta. Anlık, acı dolu bir kare..

    Bir çocuğun ağzından Muallim Bey 'in evini anlatırken ;
    " Öyle güzel bir evi var ki anne.. "diyor,
    " Yazı masası var.
    Bir dolu kitapları var..
    Hepsi de ciltli, bir de camlı dolabı var..
    Koltukları var anne!
    Ama kadife.. Öyle güzel bir ev ki.. "

    Kapatıyorum kitabı.. Biraz soluk almam lazım. Hissetmeye çalışıyorum, anlamaya çalışıyorum. Sadece bu kadarını yaparken bile içim acıyor..

    Sonra ;" Benim de onunkiler gibi iyi yamanmış çoraplarım olsaydı, misafirlikte utancımdan boyuna ayaklarımı gizleyip oturmazdım.." diyor.
    Yeni bile demiyor, iyi yamanmış diyor..
    Ben, bende olan ne varsa, varlığından utanıyorum bu sefer.

    "Öyle büyük öyle büyük bir adam olacağım ki, bütün haksızlıkları kaldıracağım. O kadar da çok haksızlıklar var ki, bu kadar büyük haksızlıkları ortadan kaldırmak için ister istemez çok büyük adam olmam gerekiyordu."
    Bu sefer de bir şeyler filizleniyor içimde.. Ah ne kadar geç kalmışım bu kitabı okumakta diyorum. Hiç ama hiç tanımamışım Aziz Nesin 'i..

    Sayfalar ilerliyor, ben bin türlü duygu içinde eşlik ediyorum. Ya, diyorum, çok hassas bir zamanıma denk geldi, ya da başka türlü okunmaz bu satırlar hissedilmeden...

    "Annemin rengi soldukça türküler de susmuştu.." diyor.
    Verem hastası annesinden bahsediyor.
    İlaç niyetine aldıkları haftalık yarım kilo eti, çocukları yemeden yiyemeyen, boğazına düğümlenen annesinden bahsediyor.
    Kaldıkları evde yangın çıktığında, kurtarabildiği üç şeyden biri dikiş makinesi olan annesinden bahsediyor..
    Uzun zaman çocuklarıyla yalnız kalan, nerede olduğunu bilmediği eşini bekleyen annesinden bahsediyor..
    Sen okumalısın, doktor olur da belki beni iyileştirirsin diyen annesinden bahsediyor..
    Hastalığa, yaşama, dünyaya yenilmiş annesinden bahsediyor.
    Öleceği günü rüyasında gören annesinden bahsediyor..
    "ÖLÜM GÜZEL DEĞİLDİR ELBET.. AMA SİZ ÖLÜMÜ, GÜZEL, GENÇ BİR VEREMLİ ANNENİN YÜZÜNDE GÖRDÜNÜZ MÜ?!!"

    Herkes anı yazabilir, ama yazarken hiçbir eksiğini, yanlışını, yanılgısını, ayıbını saklamaması gerçekten takdire değer..

    "Ben Darüşşafaka'ya babasız olarak girdim ama iki yıl sonra babam çıkıp geldi. Babama kavuşmanın sevinci, babasız arkadaşlarımın ekmeğini yemenin acısına karıştı. On bir yaşımın küçük omuzlarına çöken bu ağırlığa dayanamadım. Hiç kimseciklere bugüne değin bir şey söylemeden Darüşşafaka'dan kaçtım. Şimdi bunu itiraf edip rahatlıyorum. Onun için benim Darüşşafaka'ya borcum, sizinkilerden çoktur. Ben yarım Darüşşafakalıyım, bu da benim büyük eksikliğimdir. "

    Hem okuldan kaçan hem de okumak isteyen, fakat söylenilen yalanı içine sindiremeyen, bunun yanında eğer Darüşşafaka'ya girmeseydi hiç tanımamış olacağımız Aziz Nesin söylüyor bunu.

    Babalı ama babasız geçmiş bir çocukluk..
    " Baba! Bana öyle geliyor ki, ben seni bütün oğulların babalarını sevdiklerinden daha çok seviyorum.." diyor her şeye rağmen.

    Ve başka bir yerde yine babasını anlatıyor. Ama bu sefer gülümsüyorum okurken..
    "Babam fesi seviyor, öyleyse ben fesi sevmeyeceğim.
    Mustafa Kemal şapka giyin demiş, öyleyse şapka giyilecek.
    Ah şu babam ah!.. Onu öyle seviyorum ki.. Ama o da Mustafa Kemal 'i sevse ya.."

    Mehmet Nusret Nesin..
    Nam - ı diğer kart Nusret.
    İlk defa on üç yaşında yeni elbiseleri olan Nusret..
    Gül yaprağı satan, evden kaçan Nusret..
    Asker Nusret..
    Bölük komutanı Nusret..
    Kitapları yüzünden tutuklanan, yargılanan, hapis cezasına çarptırılan..
    Vakıf kuran, ödüller alan, iyi ki yazmış dediğim güzel kalem, dürüst insan..
    Arkasında yüzlerce öykü, şiir, tiyatro eseri bırakan..

    İlk defa bitirmeden inceleme yazdığım bu kitabın, bundan sonrasını sessiz okuyacağım.
    Çünkü içimde hiç susmadan anlatan bir dev var artık.
    Bu kitabı okumayan Aziz Nesin 'i tanıyorum demesin lütfen.

    Söylemeden geçemem tabi ki ; Tuco Herrera keskin nişancıymışsın. ;))
    Çook teşekkür ediyorum tavsiyen için. :))