Bir roman kadar uzun hayat kadar kısa ısrarla okumanızı tavsiye ederim
Bu arkadaş günah çıkartmış bu yazısıyla ama yatacak yeri yok bu dünyada....
KÖPEKLERİ ÖLDÜREN ESKİ BİR BELEDİYE İTLAFÇISI..( ibret için aklıma her düştükçe paylaşırım bunu )
Adım Yaşar Berberoğlu
Eski bir sabıkalı
Eski bir katil
Eski bir katliam sanığıyım…
Bir hafta kadar önce sizlere imdaaaat; diyerek gönderdiğim mesajda:
Emekli bir memurum... Zeynep Kamilde iki köpeğimi Üsküdar Belediyesi zehirlemek istiyor… Bana yardım edin lütfen. Onların öldürüleceklerini bilmenin çaresizliği içinde yüz kiloluk cüssemle sadece ağlayabiliyorum…; diye yazmıştım..
Bir çok insan, özellikle mimar Meral Olcay hanım ve sokaktaki melekler ilgilendi. Sağ olsunlar..
Oysa…
Oysa ben de eski bir Üsküdar belediyesi çalışanı ve Üsküdar Belediyesinin maaşlı katiliydim.
Aşağıda yazacaklarım noktasına kadar gerçek olup asla bir kurgu ve hayal ürünü değildir.
İster kızın
İster küfredin
İster gülün, gerçek bu…
İbret olsun diye yazdığım geçmişimi okursanız acımasız bir katliam sanığının acınacak öyküsünü öğrenmiş olacaksınız.
Yıl 1983
20 li yaşlardaydım.
Üsküdar Belediyesi Ümraniye şubesinde zabıta memuruydum.
Yaka numaram 6641
Sicil numaram 28700
Aynı zamanda İstanbul Üniversitesinde okuyordum.
Bir gün zabıta amirliğine bir şikayet telefonu geldi.
Adamın biri bahçesine bağladığı köpeğinin gözlerinden kuduz diye şüphelenmiş.
Amir sen Karadenizlisin tabancayla o işi üzerine al; dedi
gururum okşandı.
Tamam; dedim,
Arabaya atlayıp zanlının! adresine gittik.
7.65 çapında bir tabanca verdiler elime
hadi; dediler...
Köpeğe yaklaştığımda önce elimdekini yiyecek bir şey sanıp kuyruğunu sallamaya başladı.
İyice yanaşıp alnına nişan aldım.
Son birkaç saniyede onu öldüreceğimi anlamış gibi canhıraş ipini çekmeye çalıştı.
Tetiği düşürdüm.
Alnının tam ortasında bir beyazlık gördüm sanki, ardından kan fışkırdı.
Hayvan geriye doğru bir takla attı.
Sürünerek zincirinden kurtulmaya, benden kaçmaya çalışıyordu..
Bir daha sıktım.
Boynu düştü..
Beni tebrik ettiler.
Belediyenin temizlik işlerine bağlı iki kişilik köpek itlaf ekibi vardı.
Bu kişiler köpek zehirlemeye çıktıkları zaman vatandaşın tepkisini
çektiklerinden beni onların başına hem koruma hem de amir olarak vermişlerdi.
Silahla yaptığım şov amirimin beni ödüllendirmesine yetmişti.
Sabahleyin belediyenin altındaki kasaptan 3-4 kilo kıyma alır içine zehri iyice karıştırır ve infaza çıkardık.
Aslında duygusal bir insandım.
Hatırı sayılır dergi ve gazetede yayınlanmış onlarca şiirim vardı.
dalida, rodrigo; beethoven bile dinlerdim.
işin garibi yakında psikoloji öğretmeni olacaktım.
ama bunlar hayvan katliamı yapmamı engellemiyordu.
öldürdüklerimiz ne de olsa köpekti..
bir köpek için üzülmenin mantığı olabilir miydi..
o zamanlar ümraniye köpek cenneti gibiydi.
her tarafta koloniler halinde köpekler mevcuttu.
genellikle şehrin dışındaki gecekondu mahallelerinde öldürmeye giderdik.
oradaki köpekler kuru ekmeğe hasretti.
bizim kıymanın kokusunu metrelerce uzaktan alır etrafımızda pervane olurlardı.
heyecanla kuyruk sallar “ne olur bize bir tutam verin” diye adeta yalvarırlardı.
kıymayı attığımızda bu karşılıksız iyiliğimizin mantığını çözemeden, minnet dolu şaşkın bakışlarla onu havada kaparlardı.
damaklarına bulaşan et kokusunun mutluluğuyla kuyruklarını sallar, bize teşekkür etmek için üzerimize sürtünürlerdi..
sonra..
sonra titremeye başlarlardı.
ardından nefes almaları zorlaşırdı.
boğulur gibi hırıltılar çıkararak nefes almaya çalışırlardı..
ağızlarından burunlarından köpükler çıkmaya başlardı.
bazen kan kusarlardı..
soluk borularını, midelerini parçalardı zehir..
bunlar olurken genellikle gözlerimize bakmaya çalışırlardı
bana bir şey mi yaptın..;
beni kurtarabilir misin; der gibi bakarlardı.
lütfen bana yaradım et;
beni neden kandırdın;
bana bunu neden yaptın; der gibi bakarlardı
en çokta çırpınırlardı ölürken.
vücutlarının bir kısmı felç olur
bir kısmı kasılır
bir kısmı titrer..
çok karmaşık bir olaydır zehirlenen köpeğin ölümü.
bazıları çığlık çığlığa can çekişirken
bazıları hafif iniltilerle
bazıları da sessizce ölürlerdi..
nedense hepsi ağlardı can verirken..
bakışları bir bilmece gibi olurdu hep..
bakışlarının okunmasına asla izin vermezlerdi ölürken.
kıyma yetsin diye az az atardık..
az attığımız için daha zor ölürlerdi..
çırpına çırpına ölürlerdi..
can çekişmeleri dakikalarca sürer, çocuklar onları izlerdi..
şişmiş cesetlerini bir kamyonete atıp çöp sahasına götürürdük.
iki kişinin amiri olmak beni fazlasıyla mutlu ederdi.
bir sorumluluğumun olması önemliydi benim için.
düşünebiliyor musunuz; öldürme emri verebiliyordum.
hayvanların kaderleri iki dudağımın arasındaydı..
zabıta şapkamla gurur duyuyordum.
ekiptekilerin biraz önlerinden yürürdüm hep.
amirleriydim ne de olsa..
koskoca ümraniyenin bu büyük sorununun sorumluluğu benim üzerimdeydi.
az iş değildi bu: yöneticilik yeteneği ve dirayet isterdi..
öyle sıradan insanın yapacağı kadar basit bir iş değildi.
bir ilçenin köpek sorununu çözen önemli bir memurdum ben..
akşamları rakı masasında süsler süsler anlatırdım bu infazları..
çeşitli maskaralıklarla ölen köpeğin taklidini yapar güldürürdüm herkesi..
bir cellattım ben.
dilediğimi öldürtüyordum.
yok etmenin psişik cazibesi beni sarmıştı.
gücün doruklarında hastalıklı bir mutluluk yaşıyordum.
köpeklerin tanrısıydım ben.
asırlardır süren bastırılmış vahşi duygularımı tatmin ediyordum.
avlanma çağlarından beri genlerimden silinmeyen ilkel duygularımı besliyordum.
ölüm emri vermenin girdabıyla karanlık, sadist duygularımı doyuruyordum.
sanırım 20 gün kadar sürdü bu katliamlara katılmam.
benim için biçilmiş kaftandı bu iş.
çünkü işimizi kısa sürede bitirip ellerimi yıkayıp üniversiteye gidebiliyordum.
ben bir toplumbilimci adayıydım..
felsefe, mantık, sosyoloji, psikoloji dersleri verecek formasyonla donatılıyordum.
bir gün infaz için ümraniye kazım karabekir mahallesine gidecektik.
orada çok köpek vardı.
dolayısıyla zehirli kıymayı daha çok hazırlamıştık.
ilk iki köpeğe kıymayı attığımı hatırlıyorum.
yaşlı bir adam bizi kömürlüğüne götürdü.
orada tanımadığı bir köpek doğurmuş 7-8 yavru yapmıştı.
onları öldürmemizi istiyordu.
yavrular ananın memelerine yumulmuştu.
ana bizi görünce tedirgin oldu.
yavrularını korumakla kaçırmak arası kıvranmaya başladı.
ancak kıymayı görünce sevindi.
çocuklarına süt verecekti
yemeli sütü çoğalmalıydı.
üstelik bu gecekondu semtinde kıyma onun için olağanüstü bir ziyafetti.
mutlulukla ete uzandı.
kuyruğunu salladı.
bakışlarıyla teşekkür etti.
bir tane daha attık.
onu da bir hamlede yuttu..
titreme nöbetleri başladı..
sarsıldıkça yavrularının ağzı memesinden kopuyordu; onları patisiyle tekrar memesine iterken ölüm nöbetleri sıklaşıyordu.
ihtiyar.
yavrularına da yavrularına da verin.. ben ne yapacağım onları..; diye sürekli söyleniyordu..
kıymadan küçük parçalar koparıp yavrulara yedirmeye çalışıyordum.
ama çok miniklerdi ve yemekte zorlanıyorlardı.
bu arada ağzından köpükler çıkmaya başlayan anne bana doğru sürünerek geldi. isıracak diye bir elime aldığım taşı kafasına vurmaya hazırlanıyordum ki olağanüstü bir şey oldu: ayağımı, ellerimi kanlı diliyle yalamaya başladı..
bir yandan burnunun ucuyla yavrularını iterek yerdeki zehirli kıymadan uzaklaştırmaya çalışıyor
diğer yandan gözlerime yalvararak bakıp ;ne olur onlara zehirli kıyma verme; der gibi başını sallıyordu..
iki-üç kıyma yediği halde ölmemekte direniyordu.
ağzından kanlar gelmeye başladığı halde can havliyle yavrularının uzaklaştırmaya çalışması, ellerimi yalvarır gibi yalaması ilginç bir sahne oluşturuyordu.
sanırım manzara şuurumu biraz bulandırmıştı..
ihtiyar adam yavruları gösterip.
memur bey ağzını parmaklarınla açıp öyle sok kıymayı… ağzını açıp öyle sok..; deyip duruyordu..
birdenbire bir şeyler oldu bana..
devletin memuruydum ve adam bana emir veriyordu..
sinirlendim.
ben devlet memuruyum. bana nasıl emir verir gibi konuşursun lan; diye bağırdım.
yavruların hali sanırım etkilemişti beni.
içimdeki insani duygular canlanmıştı sanırım.
sonra ben ne yapıyorum yahu; dedim kendi kendime.
sapık mısın lan; dedim kendi kendime
yavruları var daha gözleri açılmamış, bu şerefsiz ihtiyarın sözüne bakıp onları nasıl öldürüyorsun lan; dedim kendi kendime..
adama daha çok sinirlendim.
öldürmüyorum lan pezevenk. defol git; diye bağırdım
emrimdeki itlaf işçilerine; bugün bu kadar yeter, hadi gidiyoruz; dedim.
uzaklaşırken yavruların, yerde son çırpınışlarını yapan annenin memelerini emmeye çalıştıklarını gördüm en son..
birde; kıyma yediği için yerde çırpınan, gözleri henüz açılmamış yavrunun o durumdayken bile annesini arandığını gördüm..
Belediyeye döndüğümüzde moralim bozuktu..
mutsuzdum.
garip bir hüzün çöreklenmişti içime..
elbisemi değiştirip meyhaneye gittim.
o gece sabaha kadar kabus gördüm..
insanların beni zehirlediklerini, ağzımdan kanlar geldiğini, nefes alamadığımı…
sabaha kadar o yavru köpeklerle uğraştım.
onların, anamı neden öldürdün amca; diye ağlaştıklarını gördüm..
ertesi gün zabıta amiri zaim sancak;a bu ekipte çalışmak istemediğimi söyledim.
ve o ekipten böylece ayrıldım.
sonraki günlerde vicdan azabı beni kuşatmaya başladı.
bu azap gün geçtikçe çığ gibi büyüdü
orman yangını gibi büyüdü.
bu azap gün geçtikçe işkence olmaya başladı
bu azap boynuma bir kement gibi
beynimde bir yangın gibi
alnıma bir leke gibi kaldı hep..
hiçbir zaman aklımdan çıkmadı yaptığım katliamlar.
otururken, kalkarken, yerken, uyurken..
gülme yeteneğimi kaybettim o günden sonra..
daha suskun
daha içine kapanık bir insan oldum. sürekli bir kabusun içinde yaşadım
üniversiteyi bitirdiğimde pendik belediyesinde şube müdür yardımcısı oldum..
bugünkü başkan yardımcısı düzeyi yani..
temizlik işlerinden de sorumluydum.
itlaf ekibi bana bağlıydı.
asla köpek öldürtmedim.
belediyede yıllarca müdürlük yaptım ve cinayetlerimin diyetini vermek için vatandaşın hiçbir şikayeti kaale almadım.
onları çağırıp nasihat ettim.
onlara köpeklerin asla öldürülmemesi gerektiğini, öldürmeye hakkımız olmadığını anlattım.
her insanın içinde bir katil vardır.
genlerinde mağara döneminden kalma öldürme güdüleri vardır.
insan beyni bilimle, sanatla, sevgiyle aydınlandıkça bu güdüler azalır ve yok olur.
sonraki yıllarda yaptığım katliamların azabı daha çok büyüdü
cinayetlerimin acısı beni daha çok kuşattı.
karınca ezmemek için yolumu değiştirmeye başladım.
odamdaki sivrisineklerini camları açıp çıkarmaya çalıştım. asla öldürmedim.
akrep yakalasam emin bir yere bıraktım.
ama köpekler
köpeklerin karşısında kendimi hep suçlu hissettim.
onlarla asla göz göze gelemedim.
onlardan utandım.
onlardan kaçtım.
nerede bir yalnız yavru görsem içim kan ağladı.
annemi sen mi öldürdün…? diye hep sorguluyorlardı beni sanki..
bir an olsun yakamı bırakmadı o yavruların haykırışları..
beynimden zehirlenen köpeklerin çığlıkları eksik olmadı hiç..
bir katilin suçluluk duygusu içinde, aşağılık duygusu içinde yaşadım hep.
bunları yazmaktaki amacım tüm katillere seslenmektir.
katillere, katil adaylarına sesleniyorum: öldüreceğiniz hayvanın gözlerine bakın; orada zavallılığınızı göreceksiniz..
orada ben sana ne yaptım.. seni korumanın, sana köle olmanın dişinde ne yaptım; diye yakaran bir ana bir baba bir kardeş göreceksiniz..
orada sessiz bir çığlık
orada çaresizlik
orada acı göreceksiniz..
orada merhametsizliğinize karşı sevgi
canavarlığınıza karşı saygı göreceksiniz..
itlaf ekibindeki arkadaşlar..
lütfen öldürmeyin..
öldürmek size ve ailenize uğursuzluk getirecektir.
psikolojiniz bozulacak, hayat size zehir olacaktır.
o hayvanların çırpınışları sizi çarpacaktır.
o hayvanların ağızlarından çıkan köpükler
o hayvanların ağızlarından dökülen kanlar sizi boğacaktır.
amirler, müdürler size sesleniyorum: siz isterseniz hayvanlar ölmez..
inanın asla öldürmeye mecbur değilsiniz..
onların yaşamı iki dudağınızın arasında.
onların yaşama haklarına saygı duyar ve birazcık fedakarlık yaparsanız ne olur sanki..
küçük dağları ben yarattım demeyin asla..
ben nasıl çırpınıyorsam şimdi zehirlenmiş bir köpek gibi
nasıl boğulur gibi yaşıyorsam 24 saat
her anım bir yangının içinde nasıl geçiyorsa
sizde öyle olacaksınız yarın..
inanın içinizde bir damla insanlık varsa
her öldürdüğünüz köpek için, bin kez öleceksiniz..
bende müdürlük yaptım sizin gibi
öldürtmedim ve hiç bir şey olmadı..
hayvanları şikayet eden ruh sağlığı bozuk bazı kişilere alet olmayın lütfen.
sevgisiz büyüyüp toplumda canlı bomba gibi gezen canavarların şikayetlerine kulak asmayın lütfen..
sokağını bekleyen, orayı sahiplenen köpekleri öldürtmek isteyen psikopatların maşası olup masum canlara kıymayın lütfen..
ve siz köpekler..
katiline bile sevgiyle yaklaşan
katilini bile koruyan müthiş canlılar.
sizin karşınızda insanlığımdan utanç duyuyorum.
siz olmazsanız yaşamak için sebebim kalmayacak biliyor musunuz.
hiçbir ilaç dindiremez size yaptıklarımın acısını
hiçbir psikiyatr teskin edemez, kandıramaz beni suçluluğumdan olayı
hiçbir tanrı kurtaramaz beni vicdan azabından
hiçbir cehennem yeterli gelmez günahlarımın kefaretine..
siz köpekler
sizleri kalleşçe kandırıp öldürdüm hep
arkanızdan vurdum sizi
alçakça vurdum sizi..
zavallının biriyim ben.
şerefsiz bir mazisi olan katilim ben..
acıların okyanusunda çırpına çırpına boğulmak yetersiz benim için.
şimdi sadece intihar kokuyorum
şimdi her hücremde bir köpek mezarı var .
zehirlenirkenki çırpınışınızı yaşıyorum sürekli
sürekli yavrularınızın çığlıkları kulaklarımda
ne çıldırabiliyorum, ne ölebiliyorum.
ben köpekleri değil, kendimi zehirlemişim meğer..
biriniz beni silkeleyip uyandırsın lütfen bu kabustan.
ve asla hayvan öldürmedin, bir karabasandı gördüğün; desinler lütfen.”

Derya (Bahir) DENİZ, bir alıntı ekledi.
06 May 21:48 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Ekmeğini kendi kazanan kadın günümüz modern cemiyetinde elbetteki şahsi masraflarını da bizzat kendisi karşılamak durumundaydı dünya hayatında başka birisi tarafından korunmak ihtiyacın da değildi artık o halde geriye ne kalıyordu tek bir şey; "cinsi arzularını teskin etmek".

Tarihte Kadın ve Cilbab, Fatma TemirTarihte Kadın ve Cilbab, Fatma Temir
Boneman, Çeviri Hikayeler'i inceledi.
05 May 20:01 · Kitabı okudu · 4 günde · 9/10 puan

İşim gücüm budur benim
Gökyüzünü boyarım her sabah...
O.Veli

Size Nazım Hikmet'in Mühim Bir Hadise hikayesini aktaracağım.Aziz Nesin okuyanlar bunu(kitabı) mutlaka okusunlar.
Kitap bir çok kısa hikâyeden oluşup sizi bambaşka havalara sokabilir. Eğlenceli ve masalsı bir anlatım hakim.Ufkunuz açık ise daha da açılır. Tavsiye edilir.

''Gülhane Parkı set settir ya... Geçen gün bu setlerden birinde dolaşıyordum...Bir de baktım ki biraz ilerde bir kalabalık var.
Kalabalığa yaklaştım. Millet aşağıya doğru bakıyor, birbirlerine bir şeyler gösteriyorlar...
Çok geçmedi sağdan soldan adamakıllı sıkışmaya başladım.
- Yahu ne var? Ne oldu efendiler?
- Görmüyor musun... Polis bir kadını yakalamış.
- Kadın Nakşi imiş...
- Baldirina dua yazdırmış.
Millet ağır ağır setten aşağıya doğru inmeye başladı.Ben de içlerinde.Baktım polis efendi bir kadının koluna girmiş, ağır ağır yürüyorlar. Haydi efendim millet düştü peslerine... Arkadan gelenler önden gidenleri itiyorlar. Kadını görmek istiyorlar hani. Acaba şu Nakşi kadın nasıl bir şey? Merak etmez misin hele iki gözüm?
Derken polis efendi durdu...Millet hızını alamadı, yuklendiler üstüne. Polis efendi başladı bağırmaya:
- Efendiler dağılını...Dağılınız rica ederim hiçbir şey yok...
Fakat millet söz dinler mi hiç? Sardılar polisle kadının etrafını...Herkesbaldirina dua yazdıran kadını daha yakından görmek istiyor.
Derken efendim gözlüklü bir bey:
- Beyler,bu kadın Nakşi falan değildir.Zannedersem şu kocasını Aksaray da kesen kadın olacak...
Millet coştu:
- Vay anasını kocasını kesmiş ha? Gebertmeli böyle karıları. Asıl bunlar asılmalı işte.
Polis ahaliyi teskin etmek istiyor: Dağılın efendiler. Dağılın rica ederim.Asayişi ihlal ediyorsunuz. Tecemmü kanununa muhalif harekatta bulunuyorsunuz.Şimdi düdük çalarım...
Millet dinler mi hiç?
Polis çaldı düdüğü cırrrrrrr
Haydi efendim etraftan on-on beş polis,park bekçileri,kuleli talebeleri koşuşutular.Polisle kadına yol açtılar.
Bir komser sıraların birinin üstüne çıktı ve başladı nutuk söylemeye:
- Efendiler bir şey yok yahu! Asayiş berkemaldir. Polis efendi ahbaplardan bir hanımla parka hava almaya gelmiştir. Bütün mesele bundan ibaret. Dağılın efendiler...
Tabii ahali dağılmaya başladı.Neden dağılmasın?.. Polis efendi ahbaplarıdan bir hanımla kol kola parkta dolasabilir ya...
Dolaşsın efendim rica ederim...Demokrasi devrindeyiz be yahu!...
14.03.1931.

Okuduğun içün teşekkür ederim.

Ruh Adam, bir alıntı ekledi.
09 Nis 14:56 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Aşığın işi acizlik ve yakarış, aşkın delili ise yanıp yakılmadır. Pervanenin adeti yanıp kavrulmak, bülbülünki ağlayıp feryat etmek olunca nasıl teskin olur!

Mahbubu'l Kulub, Ali Şir Nevai (Sayfa 120)Mahbubu'l Kulub, Ali Şir Nevai (Sayfa 120)
Resul, bir alıntı ekledi.
26 Mar 17:10 · Kitabı okudu · 10/10 puan

...bir şahıs, Kudret-i Ezeliye tarafından, adem zulümatından şu korkunç dünya sahrasına atılırken gözünü açar, bakar.

Bir lütuf beklediği zaman, birdenbire düşmanlar gibi hastalıklar, elemler, belâlar hücum etmeye başlarlar.

Bir meded, bir yardım için müsterhimâne tabiata ve anasıra baktığı vakit, kasâvet-i kalble, merhametsizlikle karşılaşır.

Ecram-ı semaviyeden istimdad etmek üzere başını havaya kaldırır.

O ecram, atom bombaları gibi dehşetli ve heybetli halleriyle gözüne görünür.
Hemen gözünü yumar, başını eğer, düşünmeye başlar.

Bakar ki, hayatî hâcetleri bağırıp çağırmaya başlarlar.
Bütün bütün tevahhuş ederek hemen kulaklarını tıkar, vicdânına iltica eder; bakar ki: Vicdânı, binler âmâl (emeller) ve emânî ile dolu gürültülerinden cinnet getirecek bir hale gelir.

Acaba hiçbir cihetten hiçbir teselli çaresini bulamayan o zavallı şahıs, mebde ile meâdi, Sâni' ile haşri itikad etmezse, onun o vaziyetinden Cehennem daha serin olmaz mı?

   Evet o bîçare havf ve heybetten, acz ve ra'şetten, vahşet ve gönül darlığından, yetimlikle me'yusiyetten mürekkeb bir vaziyet içinde olup kudretine bakar, kudreti âciz ve nâkıs.. hâcetlerine bakar, def'edilecek bir durumda değildir. Çağırıp yardım istese, yardımına gelen yok. Herşeyi düşman, herşeyi garip görür. Dünyaya geldiğine bin defa nedâmet eder, lanet okur.

Fakat o şahsın sırat-ı müstakime girmekle kalbi ve ruhu nûr-u îmanla ışıklanırsa, o zulmetli evvelki vaziyeti nurânî bir halete inkılâb eder.

Şöyle ki:

   O şahıs, hücum eden belâları, musîbetleri gördüğü zaman, Cenab-ı Hakk'a istinad eder, müsterih olur.

Yine o şahıs, ebede kadar uzanıp giden emellerini, istidadlarını düşündüğü zaman, saâdet-i ebediyeyi tasavvur eder.
O saâdet-i ebediyenin mâü'l-hayatından bir yudum içer, kalbindeki emellerini teskin eder.

Yine o şahıs, başını kaldırıp semaya ve etrafa bakar; herşeyle ünsiyet peyda eder.

Yine o şahıs, semadaki ecrama bakar; hareketlerinden dehşet değil, ünsiyet ve emniyet peyda eder.. ve onların o hareketlerini, ibret ve hayretle tefekkür eder.

Yine o şahıs, ecram-ı ulviye ile öyle bir kesb-i muârefe eder ki, hangi bir cirme bakarsa baksın, o cirmlerden:

"Ey arkadaş!
Bizden tevahhuş etme!
Hareketlerimizden korkma!
Hepimiz bir Hâlık'ın memurlarıyız"

diye, me'nus ve emniyet verici sesleri kalben işitmeye başlar.

   Hülâsa: O şahıs, evvelki vaziyetinde, vicdanındaki o dehşetli ve vahşetli ve korkunç âlâm-ı şedideden kurtulmak için teselliler ile hissini ibtal ve sarhoşlukla o halleri unutmak ister.

İkinci hâletinde ise, ruhunda yüksek lezzetleri ve saâdetleri hisseder; kalbini ikaz, vicdanını tahrik edip ruhunu ihsas ettikçe, o saâdetler ziyadeleşir ve ona manevî Cennetlerin kapıları açılır.

İşaratü-l İ'caz, Bediüzzaman Said Nursî (Sayfa 26 - Sözler Neşriyat. San. Tic. A.Ş)İşaratü-l İ'caz, Bediüzzaman Said Nursî (Sayfa 26 - Sözler Neşriyat. San. Tic. A.Ş)
enes faruk gürlek, bir alıntı ekledi.
02 Mar 00:15 · Kitabı okudu · 7/10 puan

* Kötülüğün ilkesi irade gerilimindendir, huzuru yaşayamamaktır.(s.10)
* Toplum -bir kurtarıcılar cehennemi.(s.11)
* Ölmekte olduğunu bütün canlılığıyla bilmek ve bunu gizleyememek bir barbarlık eylemidir.(s.15)
* Aşırı hassas yalnızlıklarımız, ötekiler için ne cehennemdir! Ama hep onlar için ,bazen de kendimiz için icat ederiz görünümlerimizi...(s.16)
* Ölüm duygusu olan insanla bu duyguya hiç sahip olmayan arasında , iletişimi mümkün olmayan iki dünyanın uçurumu açılır ; bununla birlikte ikisi de ölür; fakat biri ölümünden habersizdir, ötekiyse bunu bilir; biri sadece bir anda ölür, ötekiyse sürekli ölmektedir...(s.18)
* Sıkıntı, kendi kendine yarılan zamanın içimizdeki yankısıdır... boşluğun açığa çıkmasıdır, hayatı destekleyen -ya da icat eden- o sayıklamanın kurumasıdır.(s.21)
* Hayat sayıklama içinde yaratılır ve sıkıntı içinde dağılır.(s.21)
* Yalnızlığa karşı işlenen günah (s.24)
* Etrafımıza saçtığımız kelimeler oranında ölürüz... Konuşanların sırrı yoktur. Ve hepimiz konuşuruz. Kendimize ihanet eder, kalbimizi teşhir ederiz ; her birimiz dile gelmezliğin celladıyızdır; her birimiz sırları,en başta da kendi sırlarımızı yok etmek için yırtınırız.(s.24)
* Merak, sadece cennetten dünyaya düşüşe değil, her günkü sayısız düşüşe yol açmıştır.(s.24)
* İnsan, aktarılamayan Kêlam'ın sonsuz vecdi içinde yalnızca kendini dinlemeliydi; kendi sessizliği içinde kelimeler ve sadece kendine ait pişmanlıklar için işitilebilen akortlar uydurmalıydı. Ama evrenin gevezesidir o, ötekiler adına konuşur, benliği çoğul biçimi sever. Ötekiler adına konuşan kişi ise daima sahtekardır. Siyasetçiler, reformcular ve kolektif bir bahaneden yana çıkan herkes üçkağıtçıdır.(s.25)
* Hayatları, istifade edemedikleri uçsuz bucaksız bir ölme özgürlüğünden ibarettir: Tarihin ifadesiz kurban töreni, toplu mezar, onları yutar.(s.29)
* Zamanın sınırsızlığı duygusu, her saniyeyi dayanılmaz bir azaba, darağacına çevirirdi.(s.30)
* Her bir dakikamın elli dokuz saniyesi,” diye söylendim sokaklarda, “acıya ya da… acı fikrine vakfedilmiş. Keşke bir taş olabilseydim! ‘Yürek’: Bütün azapların kökeni… Nesneye imreniyorum… maddenin ve donukluğun lütfuna… Küçük bir sineğin gelgiti bana kıyamet bir iş gibi görünüyor. Kendinden çıkmak günah işlemektir. Rüzgâr, havanın çılgınlığı! Müzik, sessizliğin çılgınlığı! Bu dünya hayatın önünde pes ederek hiçliğe karşı kusur işlemiştir… Hareketten ve rüyalarımdan istifa ediyorum. Nâmevcudiyet! Tek zaferim sen olacaksın… ‘Arzu’, sözlüklerden ve ruhlardan hepten silinsin! Yarınların başdöndürücü şakası önünde geriliyorum. Ve bazı ümitlerimi hâlâ muhafaza etsem dahi, ümit etme melekemi hepten kaybettim.”(s.32)
* Hayat, ancak muhayyilemizin ve hafızamızın zayıflıklarıyla mümkündür.(s.34)
* yüreğimiz geniş bir alanın boyutlarında olsa dertlerimiz daha da büyük olurdu; çünkü her acı dünyanın yerine geçer ve her kedere başka bir evren gerekir.(s.34)
* Zaman’ın cümlesinde, insanlar virgüller gibi yer alırlar; sense, onu durdurmak için, nokta olarak hareketsizleştin.(s.37)
* Her akıl yürütme ünlem yerini tutar.(s.38)
* can sıkıntısı tekil bir biçimde güdümlüdür.(s.39)
* Bu dünya elimizden her şeyi alabilir, bize her şeyi yasaklayabilir, ama kendimizi yok etmemizi engellemeye kimsenin gücü yetmez.(s.45)
* Kader -mağluplar terminolojisinin gözde sözcüğü… Devasızlığa bir isim kadrosu bulmaya meraklıyızdır ve isimler icat ederek, felâketlerimizin üzerinde asılı aydınlıklarda bir hafifleme ararız. Kelimeler merhametlidirler: Narin gerçeklikleri bizi kandırır ve teselli eder…(s.47)
* Sözle anlatılmayacak kadar normal bir hale gelmek istedim(s.51)
* İnsan öldürme eğilimlerini kendilerine itiraf etme cüreti olmayanlar da cinayetlerini rüyalarında işlerler, kâbuslarını cesetlerle doldururlar. Mutlak bir mahkeme önünde, bir tek melekler beraat ederdi. Zira başka bir varlığın ölümünü -en azından bilinçsizce- dilememiş bir varlık hiç olmamıştır. Her birimiz ardımızda bir dost ve düşmanlar mezarlığı sürükleriz; bu mezarlığın yüreğin uçurumlarına atılmış veya arzuların yüzeyine yansıtılmış olması da pek mühim değildir.(s.63)
* Herkese göre evrendeki tek sabit nokta kendisidir. Eğer bir insan bir fikir için ölürse, bunun nedeni fikrin onun fikri olmasından, onun hayatı olmasındandır(s.69)
* samimiyette ve zihin açıklığında bir sınır-vaka olduğu gibi, eğer arzularımızla davranışlarımız eğitim ve ikiyüzlülük tarafından frenlenmese, bizim de ne olabileceğimizin örneğidir.(s.73)
* Kökeninde aldatıcı ve yıkıma mahkûm olmayan hiçbir “yeni” hayat görmedim şimdiye kadar. Her insanın zaman içinde ilerleyip bunaltılı bir geviş getirmeyle kendini tecrit ettiğini, yenilenme niyetine de ümitlerinin beklenmedik yüz buruşturmasıyla karşılaşıp kendi içine düştüğünü gördüm.(s.79)
* Zihin Aynılığı keşfeder, can Sıkıntı’yı, vücut Tembelliği.(s.79)
* Arzularımızın her biri dünyayı yeniden yaratır, düşüncelerimizin her biri de yok eder…(s.80)
* Yeni bir iman öneren kişi zulme uğrar, kendi de zalimleşinceye kadar: Doğrular, polisle çelişkiye düşülerek başlar ve polise dayanılarak biter; zira adına acı çekilmiş her saçmalık, yasallığa dönüşerek yozlaşır(s.85)
* Başlangıç aşamasında sekterlerinin kanıyla beslenen her “ideal” yıpranır, kalabalık tarafından benimsenince de sönüp gider. Okunmuş su kabı tükürük hokkasına dönmüştür:“İlerleme”nin kaçınılmaz ritmidir bu…(s.85)
* Alışkanlık var olma şaşkınlığımızı köpürtür: Oluruz -ve bunun üzerinde durmayız, var olanlar sığınağındaki yerimizi doldururuz.(s.114)
* Hayat ancak içine kattığımız yutturmaca derecesiyle hoşgörülebilirdir.(s.115)
* anonim ter, toplumun temeli.(s.118)
* Güç iştahı Tarih’e kendini yenileme ve yine de temelli aynı kalma imkânı verir. Bu iştahı alt etmeyi dinler de denemiş ve sadece onu azdırmayı başarmışlardır.(s.117)
* İnsanlık da böyle ilerler: birkaç zenginle, birkaç dilenciyle - ve bütün yoksullarıyla…(s.118)
* GELGİT
Varlıklar arasında boş yere kendine model ararsın: senden uzağa gidenlerin sadece lekeleyici ve zararlı veçhelerini edinmişsindir: bilgenin tembelliğini, azizin tutarsızlığını, estetin ekşiliğini, şairin edepsizliğini - ve hepsinde bulunan kendiyle geçimsizliği, gündelik şeylerdeki kaypaklığı, sadece yaşamak için yaşayandan nefret etmeyi. Safsan, çirkefin pişmanlığını çekersin, kirliysen edebin, hayalperestsen kabalığın. Olmadığın gibi hiç olmayacaksın; ya olduğun gibi olmanın hüznü… Cevherin hangi aykırılıklara batmış ve dünyaya sürülmende hangi karışık deha ağır basmış? Kendini ufaltmadaki ısrarın, ötekilerdeki düşüş iştahını benimsettirmiş sana: filan müzisyenin falan hastalığı; filan peygamberin falan kusuru; kadınların -şair, hovarda veya azize- melankolileri, bozulmuş usareleri, ten ve düş çürümeleri. Kararlılığının baş ilkesi, harekete geçiş ve anlayış biçimin olan burukluk, dünyadan tiksinmenle kendine acıman arasındaki gelgitin tek sabit noktasıdır.(s.142)
* Doğru diye adlandırılan şey, yetersiz bir şekilde yaşanmış, henüz içi boşaltılamamış, ama eskimesi kaçınılmaz olan ve yeniliğini tehlikeye sokmayı bekleyen bir yeni hatadır.(s.151)
* Hakikî bilgi, karanlıklar içinde uykusuz beklemekten ibarettir: Bizi hayvanlardan ve hemcinslerimizden ayırt eden sadece bu uykusuz gecelerimizin toplamıdır. Hangi zengin ya da tuhaf fikir, bir uykucunun ürünü olmuştur? Uykunuz iyi mi? Rüyalarınız külfetsiz mi? Anonim güruhu kalabalıklaştırırsınız. Gündüz, düşüncelere düşmandır; güneş karartır onları(s.152)
* Kendi kendine, “bildiklerim hüzün verici,” diyebilen kişi ne mutludur(s.152)
* Evren her bireyle başlar ve biter (s.153)
* “Nerede tükettin ömrünü? Bir hareketin hatırası, bir tutkunun işareti, bir maceranın parıltısı, güzel ve firarî bir cinnet - geçmişinde bunların hiçbiri yok; hiçbir sayıklama senin ismini taşımıyor, seni hiçbir zaaf onurlandırmıyor. İz bırakmadan kayıp gittin; senin rüyan neydi peki?”(s.161)
* vaiz olsam, duanın gülünçlüğünü açığa vururdum; kral olsam, başkaldırının amblemini dikerdim. İnsanlar gizliden gizliye birbirlerinden tiksinmeye heves ettiklerine göre, her tarafta kendine sadakatsizliği tahrik ederdim, masumiyeti hayrete düşürürdüm, kendine ihanet edenleri çoğaltırdım, kesinliklerin çürüme yerinde çoğunluğun kokuşup gitmesine engel olurdum.”(s.161)
* Her tarafta isteyen insanlar…, çapsız ya da esrarengiz hedeflere doğru koşuşturan adımların maskaralığı, çakışan iradeler, herkes bir şey istiyor, kalabalık bir şey istiyor, bilmem neye doğru yönelmiş binlerce insan. Onları izleyemezdim, hele onlara hiç meydan okuyamazdım. Şaşırıp kalırım: Onlara bunca canlılığı hangi mucize vermiştir? Olağanüstü hareketlilik: Bu kadar az ette bunca hayatdoluluk ve histeri! Hiçbir kuruntunun teskin etmediği, hiçbir bilgeliğin yatıştırmadığı, hiçbir burukluğun keyfini bozmadığı o telaşe müdürleri… Tehlikelere kahramanlardan daha rahat bir biçimde meydan okurlar: iş yararlığın bilinçsiz havarileridir bunlar(s.163)
* Ümidin büyüsüne de artık ümit etmediğimiz zaman maruz kalırız: Hayat - kafayı ölüme takanlar tarafından canlılara sunulan hediye…(s.166)
* Seven kişi aşkı incelemez, harekete geçen kişi eylem üzerine hiç düşünmez: İnsanoğlunu araştırıyor olmam, olmaktan çıktığı içindir; kendi kendimi incelemem de artık “ben” olmadığımdan(s.167)
* Büyük sözlere fazla içtenlik katmada bir edepsizlik vardır(s.171)
* Şu ki, uykusuz geceler bitebilir, ama sizde bıraktıkları ışık sönmez(s.174)
* Bir din, kendini dışlayan doğruları hoşgördüğü zaman tükenir; artık adına öldürülmeyen bir tanrı da gerçekten ölmüş demektir.(s.176)
* Topluluklar ancak tiranlıklar altında sağlamlaşır, yüce gönüllü bir rejimde de çözülüp dağılır - o zaman, bir enerji sıçramasıyla özgürlüklerini boğmaya ve kaba ya da taç giymiş gardiyanlarına tapmaya koyulurlar.
Ürküntü devirleri sükûnet devirlerini bastırır; insan, olay bolluğundan ziyade olay yokluğundan rahatsız olur; Tarih de onun can sıkıntısını reddetmesinin kanlı ürünüdür.(s.176)

Çürümenin Kitabı, Emil Michel CioranÇürümenin Kitabı, Emil Michel Cioran
ercanscgn, bir alıntı ekledi.
 20 Oca 00:47 · Kitabı okudu · İnceledi

Ne ilkellik dimi?
Büyük bir hayvan öldürüldüğü zaman veya büyük bir balık yakalandığı zaman, avcı veya balıkçı ruhunu teskin etmek üzere yas tutup ağlayabilir. Avcılar ayrıca hayvanı öldürdükleri zaman ondan özür dilerler, hayatta kalmak için ete ve deriye ihtiyaçları olduklarını anlatırlar.

Dünya Dinlerinden Şamanizm, Cüneyt Bedir (Sayfa 128 - Festival Yayıncılık)Dünya Dinlerinden Şamanizm, Cüneyt Bedir (Sayfa 128 - Festival Yayıncılık)
ozan erdoğan, bir alıntı ekledi.
28 Ara 2017

"Kardeşlik
Ahmed Mithad Efendi

“Allah aşkına aklımızı başımıza alalım. Bu ricayı sadedilan ahaliyi ifsad ile fitne koparmaya sa’y eden fesat-pişelere hitap etmiyoruz. Böyle bir hitabın boşluğunu bilmeyecek kadar safdil değiliz. Bu ricayı en küçüklerimize varıncaya kadar millete, ahaliye ediyoruz. Her işittikleri yalanlara kapılıvermemeli.”

Her lisanda “hakikat” ve “mecaz” denilir iki hüküm vardır ki gerek konuşulur, gerek yazılır iken bu hükümler bilinmeyecek olursa anlaşılmak güç olur.

Bir sözün, bir kelimenin evvelâ hakiki olan manâsı murat olunur. “Arslan” denildiği zaman o meşhur yırtıcı hayvan murat olunmak gibi. Kelimenin mecazî olan mânası ise mâna-i hakiki müteazzir olduğu zaman, yani kelimeyi asıl kendi mânasına almak mümkün olmadığı vakit meydana çıkar. Misal-i meşhurunca “Hamamda bir arslan gördüm” demek gibi ki, hamamda gördüğüm şey mahut yırtıcı hayvan olamayacağı, çünkü o yırtıcı hayvan hamama gelemeyeceği için ona benzer bir şey, iri yarı, güçlü kuvvetli bir kahraman görmüş olduğum anlaşılır.


Şu usul-i lisaniyeyi hatıra getirdiğimiz anda “Hristiyanlardan kardeş olur mu imiş!” diye bir iki haftadan beri bazı kimseler nezdinde görülegelmiş olan galeyana şaşmamak kabil olmaz.

Bundan evvel müteaddid makalat-ı mahsusamızda demiş olduğumuz vecihle “reaksiyon” denilen aksü’l-ameli gözlerimizin önünden uzatmak mümkün olamayacağından bu hali de yeni hürriyet devrimizden mümkün değil memnun olmayanların himmetlerine haml etmek pek tabiidir. “kanun-i esasi ve hürriyet denilen şey Rum, Bulgar, Ermeni gibi Hristiyanlar ile kardeşlik akdetmek vesilelerinden tutturarak bizi onlara esir etmek demektir” sözünü sadedil olanlara ve işbu mekasıd-ı hürriyeti anlamak istidadında bulunmayanlara söyleye söyleye bu galeyanı hâsıl etmişlerdir. Buna “galeyan” demek işi izam sayılmaz. Zira birçok ahalinin bir cami-i şerifte toplanıp teheyyüçleri âsarını meydana koymalarına bundan başka hiçbir tabir bulunamaz. Allah razı olsun, kuzattan bir zat söz anlatıp galeyan erbabını teskin etmemiş olsa idi, iş daha ziyade büyüyerek hükûmetin kuvve-i tedibiyesine lüzum gösterecek dereceye varır idi.

Yalnız şunu düşünmek kifayet eder ki biz umumen istibdat altında inler iken bizi şimdi o korktuğumuza uğratmak tertibatı kurulmuş, hazırlanmış idi bile. Beyne’d-düvel husulü hâlâ Avrupa gazetelerinde söylenip duran “itilaf” işte bundan başka bir şey değildir. Anadolu’dan, Rumeli’den, daha birçok yerlerin Müslümanlarını Bulgaristan, Bosna, Hersek vesaire Müslümanları haline koymaktır. Bize nail olduğumuz hürriyeti verenler bu tertipleri bozmak için o fedakârlıkta bulunmuşlardır. Hristiyan vatandaşlarımız ile kardeşlik akdetmek bizi onlara esir etmek değil, bu esareti tertip eden hilelerden kurtarmak demektir. Fakat bu siyasi cihetleri bir tarafa bırakalım da şu Hristiyanlarla kardeşlik demek ne demek olduğunu lisan hükmüyle güzelce bir düşünelim.

Eski imlası “karındaş” olan bu kelimenin mânası, ikisi bir babanın belinden inip bir ananın rahminden doğan iki kimse arasındaki münasebettir. Bu mânaya göre Hristiyanlar değil a Türkler bile birbirinin kardeşi olamaz. Hatta bir baba ve iki anadan veyahut iki baba ve bir anadan doğmuş olanlar bile tamamıyla kardeş olmayıp “üvey kardeş” sayılır.

Bu halde “müminler birbirinin kardeşinden başka bir şey değildirler” mânasındaki ayet-i kerimede görülen kardeşlik dahi hakiki bir kardeşlik değildir. Zira müminlerin kâffesi bir anadan, bir babadan doğmamışlardır. İşte hakiki mâna çıkarılamayacağı bu vecihle sabit olduktan sonra mecazi mânayı arayacağız. Şu mecazi kardeşler arasında bir münasebet, müşabehet, bir cihet-i camia arayacağız. Bu suretle bulacağız ki cümlesi bir dine salik olan adamlar bu cihet-i camiadan dolayı manen birbirinin kardeşidirler. Lisanımızda umumen “din kardeşi” tabiri ile bu meram ifade olunmuştur.

“Ermeni kardeşlerimiz” ve “Bulgar kardeşlerimiz” ve “Rum kardeşlerimiz” denildiği zaman evvela bunlarla beraber bir ana ve babadan doğmamış olduğumuz için aramızda mâna-i hakikiyesiyle bir kardeşlik murat olunamaz. Zira dinlerimiz başka başka olduğu için burada “din” kelimesi bir cihet-i camia teşkil edemez. Müslümanlar arasında bulduğumuz mecaz burada bulunamaz. Öyle bir din kardeşliğini biz iddia edecek olsak onlar kabul etmezler. Öyle ise ikinci bir mâna-i mecazi arayacağız. Tabii onu pek kolay bulacağız.

Düşünelim ki bir köyde, bir kasabada, bir şehirde Hristiyanlar ile kapı bir komşuyuz. Doğan güneş cümlemizi tenvir ve ihya ediyor. Yağan yağmur mahsulât-ı arziyesiyle cümlemizi besliyor. Yangın gibi, zelzele gibi bir afet cümlemize isabet ediyor. Hatta mine’l-kadim duygularımıza girmiş olduğu vecihle birimizin düğünü diğerimizi de neşelendiriyor. Birimizin hastası, cenazesi diğerimizi de kahırlandırıyor. Elhasıl maişet-i medeniyece birbirimizin ortağı sayılıyoruz. Bu kadar cihat-ı camia aramızda bir “kardeşlik” hâsıl eder de buna “öz kardeşlik” ve “din kardeşliği” diyemeyeceğimize mukabil “vatan kardeşliği” der isek kıyamet mi kopar? İşte mâna-i mecazi. Besbelli ki bu kardeşlik öteden beri kullanageldiğimiz “hemşehrilik” mânasınadır.

Bazı kısa akıllar ihtimal ki “Diyarbakır’daki bir Müslüman Üsküp’teki bir Bulgar’ın hemşehrisi olamaz” diye düşünsünler. Fakat Osmanlıları vatan kardeşi etmek için en kuvvetli cihet-i camia vardır ki o da Osmanlılıktır. “Osmanlı” demek “Osman’a tâbi olan” demek olduğuna göre, vaktiyle yüz milyon nüfus cem’ etmiş olan bu tabir bugün mecazi, gayr-ı mecazi, o miktarın sülsünü cem’ edemeyecek mi? cümlesi bir bayrağa, bir kanuna tâbi olan bu milyonlarca efradı bir “uhuvvet-i Osmaniye” cem’ eder. İşte aradığımız kardeşlik dahi budur.

Bu kardeşlik Osmanlılığın daha mebadisinde devletimizin temeli ile beraber sultan Osman tarafından tesis olunmuştur. İsminden dahi anlaşılacağı vecihle Gazi Mihal Bey Hristiyan olduğu halde Osmanlı serdarlarından idi. “Şu Mihal’i Müslüman etsene!” nasihatini verenlere “o benim kardeşimdir!” cevabini verdiği tarihlere yazılmıştır. Sultan Osman’dan daha ziyade Osmanlı olmak acaip olmaz mı?

Bu uhuvvet-i Osmaniye şer’-i şerife dahi muvafıktır. Zira hukuk-ı medeniyece gerek Müslim ve gerek gayrımüslim nazar-ı şeriatta müsavidir. Hakimü’ş-şer veyahut müftü, erbab-ı hukukun isimlerini, resimlerini sormaz. Davacılar her kim olursa olsun isimleri zeyd ve amd’dır. Hiçbir kimsenin hakkını diğerine bırakmaz. İşte bu hukuk-ı medeniyenin tesavîsi dahi bir cihet-i camiadır.
Bu davaların hadd-i zatında bizce vakıa bir ehemmiyeti olmayabilir. Zira bir küçük kısmın safderunlukları ve bazı fikr-i şeytaniyet sahibi reaksiyonerler tarafından iğfalleri sebebiyle şöyle bir eser-i taassup göstermelerine mukabil hakayık-ı şer’iye ve siyasiyeye vakıf büyük aksam mevcuttur. Fakat biçim için şu devr-i mesud-ı hürriyete girilmekten memnun olmayanlar dâhilde bulunduğu kadar hariçte de vardır. Hariçtekilerin mazarratı dâhildekilerin mazarratından kat kat ziyade olabilir. Bir surat-i âkilane ve kibaranede küşad edilen bu devr-i mesuda halisiyet-i tamme ile hayran olan medeniyetperverlere, “ne kadar aldanıyosunuz! Türkiye’de müsavat ha! İşte Hristiyanları vatan kardeşliğine bile kabul etmiyorlar. Onları ayrı ve yabancı addediyorlar. Yabancı addettikten sonra mallarını, canlarını, ırzlarını, hatta dinlerini mübah saymak uzak mıdır? Bir yerde emsali görüldüğü vecihle Hristiyanlar üzerine hücum bi’l-kuvve yine mevcuttur. Kuvveden fiile çıkmak dahi mutaassıbane bir galeyandan başka bir şeye muhtaç değildir” derler ki bu zehrin panzehiri bizim için güç ve pahalı bulunabilir.

Allah aşkına aklımızı başımıza alalım. Bu ricayı sadedilan ahaliyi ifsad ile fitne koparmaya sa’y eden fesat-pişelere hitap etmiyoruz. Böyle bir hitabın boşluğunu bilmeyecek kadar safdil değiliz. Bu ricayı en küçüklerimize varıncaya kadar millete, ahaliye ediyoruz. Her işittikleri yalanlara kapılıvermemeli. Akıl ile, şer’ ile muvafık görmedikleri, anlamadıkları şeyleri gazetelere sorsunlar. Bütün âlem hain-i vatan kesilmiş değil a. müşkülleri derhal hallolunur da yar ve ağyara karşı gülünç olup kalmaktan halâs olunmuş olur."

* Ahmed Mithad Efendi’nin, Hürriyet’in (II. Meşrutiyet’in) ilanından iki ay kadar sonra, Tercüman-ı Hakikat gazetesinin 9869 no.lu, 17 Eylül 1908 tarihli sayısında çıkan yazısı

Kaynak: Fazıl Gökçek, Osmanlı Kapısında Büyümek – Ahmed Mithad Efendi’nin Hikâye ve Romanlarında Gayrimüslim Osmanlılar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2006

Schopenhauer'in Hikmet-i Cedidesi, Ahmet Mithat Efendi (Ahmed Mithad Efendi olarak kabul edilmedi.... Bir gazete yazısı olmasına rağmen kitap seçmeye zorlandım . . .)Schopenhauer'in Hikmet-i Cedidesi, Ahmet Mithat Efendi (Ahmed Mithad Efendi olarak kabul edilmedi.... Bir gazete yazısı olmasına rağmen kitap seçmeye zorlandım . . .)