• Erken Kaybedenler resmen kendimi ve arkadaşlarımı buldum diyebilirim. Müthiş tespitler var. Ah bu ergenlik...
  • 158 syf.
    ·Puan vermedi
    Bir anneannenin torununa yazdığı mektuplardan ibaret kitap. Gereksiz uzun. 157 sayfa gerçi ama yine de bunak bir ninenin torununa söyleyecek bu kadar şeyi olmamalı. Hadi var diyelim bari bunu daha kaliteli bir yazar yazsaydı istiyor insan.

    Sevmedim, fazlasıyla yapmacık buldum kitabı. O kadar sık ve saçma benzetmeler vardı ki canım sıkıldı. Sayfa 38'de ''Ama oturur oturmaz anladım ki henüz hazır değildim, belki de havada fazla elektrik olduğundan düşüncelerim kıvılcımlar gibi şuraya buraya uçuşuyordu.'' Bu ne lan? Ya da bu; sayfa 43 ''Bir şey anlayabilecek misin acaba? Zihnimde pek çok şey kaynaşıyor, dışarı çıkabilmek için birbirlerini, mevsim sonu indirimli satışlardaki hanımlar gibi, itip kakıyorlar.''
    Ama aynı zamanda yazarın okuyucuyla oyunlar oynadığı ya da benim öyle olduğunu sandığım kısımlar da vardı ve bittim oralara. Mesela sayfa 16'da yine saçma bir benzetmenin ardından gelen şu cümle tebessüm etmeme neden oldu; ''Biliyorum, benim ancak mutfak evreninden bulup verebileceğim örnekler seni güldürmek yerine kızdırıyordur. Ne yapalım, herkes en iyi tanıdığı dünyadan esinlenir.'' Direkt okuyucuya hitap ediyor gibiydi mesela bu cümleyle. Bir anda gerçek bir mektubu okuduğum ve mektubun muhatabının ben olduğum hissine kapıldım. 157 sayfalık kitapta sevmediğim benzetmeler kadar çok severek okuduğum benzetmeler, tespitler de vardı ama eğer bunlar da olmayacaksa yazarımız zahmet edip de yazmasın zaten kitap filan. Yetmedi yani o beğendiğim kısımlar kitabı kurtarmaya. 14. sayfada yer alan ve uzun olduğu için alıntılamak zor geldiğinden şu an okuyamadığınız paragraftaki zırh benzetmesi, klişe olmakla birlikte, anlatmak istediğini çok iyi anlatan bir benzetme olmuş ve paragrafın sonunda insanın normalde ağlaması gerekmeyen bir olay karşısındaki gözyaşlarının sebebini -en azından benim açımdan- mükemmel şekilde özetlemiş. Tespite örnek vermek gerekirse karakterle kişilik farkına ilişkin bir paragraf var ki oradan makale çıkabilir uğraşılsa.
    Şimdi sözde mektupla toruna bir ders/öğüt vermekten ziyade bir iç hesaplaşma için yazılıyor ki bu kısmı da çok sevdim. Ama sadece teoriyi sevdim, uygulamaya dökülüşünü başarısız buldum. Eğer bir iç hesaplaşma mevzusundan bahsedeceksek Yekta Kopan'ın ödüllü kitabı Bir de Baktın Yoksun'un son hikayesi olan ve ölen bir babanın ardından hissedilenleri anlatan, okurken de beni deliler gibi ağlatan hikaye bu kitabı ezer geçer. Elbette kıyaslama çok doğru değil, hatta ne alaka ama diğer yandan bu kitap bu kadar övülürken, herkes birbirine bu kitabı tavsiye ederken diğer tarafta bu hesaplaşma işini bu kitaptakinden çok daha görkemli ve gerçekçi yapan bir hikayenin hak ettiği bir değerdir burada ona değinilmesi(ne cümle be!)
    Kitaba yönelik eleştirilerim dört temel noktaya dayanıyor; 1- Gereksiz ve çok sık yapılan benzetmeler, 2- P. Coelho tarzı sevgi içimizde temalı sayısız cümleyle çok satan bir kitap kotarma işinden zaten nefret etmem. 3- ''Çok özel torun'' mevzusu. Bir kitap yazıyorsan o kitabın karakterlerinin ilgi çekici olması, sanırım kitabın ilgi çekici olması mevzusunda çok etkili bir unsurdur. Yalnız ben bunu sevmiyorum. Ben süslenmemiş, basit karakterlerin hikaye ile birlikte önemli hale geldiği kitapları daha çok seviyorum. Buradaki torun daha ilkokuldan itibaren farklı(!) özel(!) bir tip ve bu benim için ilgi çekici değil, ilgi kırıcı(ilgi kırmak daha önce kullanılmamış bir deyim olabilir ben sevdim). Karaktere direkt ön yargıyla yaklaşmama neden oldu bu. Kitapta yer yer ufak çelişkiler olduğunu düşünüyorum ve bunu da sevmedim ama hiç üzerinde durmayacağım çünkü bu benim ön yargım ve paranoyamdan meydana gelmiştir muhtemelen. Zaten sanırım bunu sadece tek bir yerde hissettim. O da 48. sayfanın son paragrafında kader diye girip 49 sayfanın son paragrafında egzistansiyalizm yakın bir düşünceyle çıkıldığı kısım ki alıntılar bölümüne bu son paragrafı ekledim. 4- Gerçekten kalitesiz bir yazar tarafından yazılmış kitap. Böyle çok yazar var, hele Türkiye'de dolu bunlardan.

    Ben birine bu kitabı tavsiye etmem, okumasanız da olur. Evet çok hüzünlendiren, düşündüren yerleri var ama bunu sağlayabilmek için çok usta bir yazar olmanıza gerek yok, herkes duygulandıran metinler yazabilir. Ben Galatasaray sözlük' ü okurken bile ağladığım entyrler biliyorum. Kaldı ki kitabı yapmacık bulduğumdan o kadar da etkilenmedim okuyucu etkilensin diye yazıldığı çok net olan bazı pasajlardan.

    Not: 45. sayfadan yaptığım alıntıdaki bence müthiş çeviri için çevirmeni de kutlamak gerek.
  • 415 syf.
    ·25 günde·10/10
    Tanpınar'ı onun istediği gibi, içlerinde sindire sindire okuyanlar, onu sevecekler, yalnız ona karşı değil, bütün sanata, insana ve kainata başka bir gözle bakacaklar, kendilerini ebediyete götüren esrarlı ışıklarla dolu bulacaklardır."                                                                             Mehmet KAPLAN

    1939 yılının İstanbul'u. Gelmekte olan 2. Dünya Savaşı'nın hemen öncesindeki dönemler... Kitabın baş karakteri Mümtaz, kendisinden yaşça büyük, kendisini her anlamda büyüten, yetiştiren ve ağır bir hastalık çeken amcasının oğlu İhsan'la ilgilenmektedir. Mümtaz, iyi bir eğitim almış, son derece donanımlı bir kişidir. Edebiyat fakültesinde asistanlık yapmaktadır ve eski şiire özellikle de eski Türk musikisine çok ilgilidir. Hatta Şeyh Galip üzerine yazmayı düşündüğü eseriyle uğraşmaktadır. İhsan'la ilgilenecek bir hasta bakıcı bulmak için İstanbul sokaklarına çıkan Mümtaz, kendisini İstanbul sahaflarında bulur. Fırtınalı bir aşk yaşadığı, daha önce evlilik aşamasına geldiği, ancak acı bir şekilde ayrıldığı Nuran ile ilgili bir haber alır. Bundan sonra, Mümtaz'ın geçmiş birkaç yılında Nuran ile olan aşkı çerçevesinde yaşamına tanıklık ederiz. Bir tarafta dünyanın nizamı tepetaklak olurken, diğer tarafta hayat nizamı tepetaklak olmuş olan Mümtaz'ın öyküsü bizi beklemektedir.

    Tanpınar'ın yine zamanı olağanüstü bir şekilde kullandığı bir roman Huzur. Aynı Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde olduğu gibi. Ancak bu kitabı daha bir sevdim diyebilirim. Kitap her zamanki gibi hayat, tarih, doğu-batı arasında kalmışlık, insanın iç dünyası, aşk, yaşam-ölüm üzerine, roman karakterleri üzerinden müthiş tespitler içermekte. 

    Bu kitap aynı zamanda bir İstanbul romanı. Okuyucuyu İstanbul'da semt semt, sokak sokak bir yolculuğa çıkarıyor. Tanpınar'ın özellikle de İstanbul'un en sevdiğim noktaları olan Üsküdar-Beykoz hattıyla ilgili betimlemeleri doyumsuzdu. 

    Türk edebiyatında bu romanı aşabilecek bir romanla karşılaşabileceğimi pek zannetmiyorum. Ahmet Hamdi Tanpınar gibi bir şahsiyetin yaşarken kıymetinin bilinmemiş olması, fikirlerinden istifade edilmemiş olması, yalnız başına bir köşede ölüp gitmiş olması millet olarak en büyük ayıplarımızdan olduğunu düşünüyorum. Başka da söylenecek bir şey yok.
  • 176 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    "Bizler şamar yemiş büyük bir devletin adamlarıyız. Şamar yememiş bir takım büyük devletlerin bizim tecrübelerimize ihtiyacı var" Bu sözler Devlet Ana romanın yazarı Kemal Tahir'e ait. Komunistlik suçundan 14 hapis yatan Kemal Tahir'in; "son üç yüz yıldır dünyada barışı sürekli ihlal edenlerin bizler değil, Batılılar" olduğu tespiti bugün daha iyi anlaşılıyor.

    Kemal Tahir'le ilgili alıntıyı Ayşe Şasa'nın hiç de siyasi içerikli olmayan denemelerini topladığı "Delilik Ülkesinden Notlar" (Gelenek y.) isimli kitabından yaptım.

    Ayşe Şasa, modern batının tek geçer akçe saydığı aklı aşmanın tehlikeli yolculuğu sırasında tuttuğu seyir defterinin sayfalarını okuyucuya açıyor. Adeta aklı akılla yenerek sahile ulaşmanın öyküsü. "Dünyayı modern batının sıg, hastalıklı, perişan ölçüleriyle değerlendirme çabası beni otuz yaşımda şizofreniye götürdü." Delilik ülkesi yaşadığı şizofrene mi yoksa modern batının yaslandığı aklın tükenişine mi gönderme yaptığını sinemacı duyarlılığı ile yazdığı notların ilk satırlarında başka bir dünyanın kapısını araladığında anlıyorsunuz. Aslında Ayşe Şasa delilik ülkesi dediği modern aklın sınırlarını aşmanın, gemisini yalçın kayalıklara çarparak batma noktasına geldikten sonra başka bir aklın varlığın keşfedişin serüvenini yazmış. Maddi aklın dibe vurduğu anda gemisini sahile getirecek olan şey; modern dünyanın görmediği, kavrayamadığı, dahası yok saydığı inancın, irfanın kılavuzluğudur. Ayşe Şasa'nın modern dünyanın tek düzlemde ele aldığı, tek boyuta indirgediği insan tekine karşı bir tür kurtuluşa götüren modern dünyanın dışladığı, modern aklın anlamakta zorluk çektiğiaşkın boyutu dile getiriyor.

    Delilikle eş görülen bu aşkın boyutu dile getirirken modern dünya ile müthiş bir hesaplaşmaya giriyor.

    Mistik bir huzur arayışından çok modern dünya ile felsefi bir hesaplaşma ile karşı karşıya bırakıyor sizi. Sanatçı duyarlılığının keskin sezgisiyle yakaladığı kimi tespitler sinemacı yanı kadar entelektüel birikiminin boyutlarını yansıtıyor.

    Ayşe Şasa'nın bireysel deneyimi, modern aklın esiri olan insan tekinin kurtuluşunu bir tür delilikten, başka bir deyişle divaneliği göze almaktan geçtiğini söyleyenleri haklı çıkarıyor. Ayşe Şasa'nın seyir defteri aslında 68 kuşağının bir başka öyküsüdür. Hakikat sandığı idealler ugruna gemisini kayalıklara sürme cesaretini göstermiş bir neslin farklı bir hikayesi bu. Ne moderniteyi kavrayabilmiş ne de gelenekle sağlıklı ilişki kurabilmiş nesilleri üreten çağdaşlaşma projesinin tükendiği noktaya işaret ediyor; kendi bireysel deneyimi ışığında.

    Bireysel kurtuluşun, modern hakikat kavrayışına karşı deliliği göze almakla ne kadar alakası varsa toplumsal olarak var olabilmenin de o kadar ilişkisi var. Hayatiyetini sürdürmenin ancak "güçlüden, kazanacak taraftan" yana olmakla mümkün olacağını savunanlara karşı divanelik sayılacak bir tutum takınanlar arasındaki çelişki; modern aklın bize gösterdikleri ile gizledikleri,örttükleri arasındaki uçurumdan farksız duruyor.

    Yazının başında kitaptan yaptığım alıntıya dönecek olursak; Kemal Tahir'in deyimiyle, şamar yemiş bir devletin çocukları olmak Türk toplumunun özellikle yakın tarihle kurduğu bir tür travmatik ilişkiye de işaret eder. Bir yanda muhteşem bir imparatorluğun çocukları olmak ama diğer tarafta şamar yemenin ezikliğini hissetmek. Ancak tarih, bilinç, kimlik de çoğu zaman acı sonuçları olan büyük olaylarda şekillenir. Türkiye de yaşayan insanlar sadece tarihleriyle kurdukları ilişkide değil bugünü yaşarken de benzer duygular içindedir. Hapsedildiği durumla olması (çok) mümkün konumu arasındaki çelişki benzer bir sosyal psikolojiyi doğruyor.

    Bu tarihi deneyimi aslında tüm Ortadoğu coğrafyasına uygulayabiliriz. Amerika'nın Irak'ta sükutu hayale dönüşen yanılgısını büyük ama tarihte şamar yememiş devlet olmasından başka ne ile izah edilebilir? Çok şamar yemiş Avrupa'yı köhnemişlikle itham edecek kadar tarihsiz bir küresel güçün Kerbela çölünde paniklemesinden doğal ne olabilirdi.

    Divaneliği göze alanlar ancak Amerika gibi bir güce şamar atabilir. Akıllı olmak adına güçün ve kazanacak tarafın yanında olmayı seçenlerin bir ulus olarak varolma iddiaları da olamaz. Türkiye'de galip tarafın yanında olmayı seçerek, tarihten hiç şamar yememiş bir ülke gibi davranırsa akıllı davranmış olabilirdi belki ama varolma hakkını, onurunu kendinde bulamazdı.

    Her düzlemde varoluş hakkı mutlaka bir bedel karşılığıdır.

    (Akif EMRE)
  • 481 syf.
    ·9/10
    Serenad Zülfü Livaneli'den okuduğum kitaplar arasinda en akıcı, en öğretici, en altı çizilesi cümlelerin olduğu kitap oldu. Kitapta, ana karakter Maya ve Turkiye'ye konuşma yapmak icin gelen alman asilli amerikali Profesör Wagner ile aralarinda gelisen dostluk uzerinden gerek insan iliskileri, gerek toplum ve devlet analizleri ve yakın tarih uzerine muthis bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Kitaptaki gondermeler, yapilan sosyolojik tespitler nokta atışı niteliğinde. Keske daha önce okusaydım dedigim bir kitap oldu.

    Nazi ve yahudi soykırımiyla ilgili daha once bircok kitap okuyup, film ve belgesel seyretmeme rağmen Struma gemisini duymamistim. Bu kitap beni o gemiyle ilgili arastirma yapmaya yöneltti (ki okuyan herkes merak edip bakmıştır eminim). Devletlerin uyguladiklari vahşi politikalar yüzünden yaşanan vahşetlerden birini daha öğrenmiş oldum bu vesileyle. Eminim benim gibi daha önce bu gemiyle ilgili bilgisi olmayan birçok okur olmuştur. Livaneli de aslinda Maya karakteriyle üstü kapatilan bu bilgiyi gün yüzüne cikarma rolünü edinmis. Anlatim dili sayesinde karakterle kolaylikla bağ kurup, tarihe şahitlik etmemizi saglamis. Hem keyifle hem de hüzünle okuduğum bir eser oldu Serenad.
  • 72 syf.
    Yaşamak mucizedir.

    1912 yılında hızla yayılan bir vebanın insanlık tarihini nasıl alt üst edeceğinin distopyasını anlatıyor. Kısa öz, sarsıcı ve corona virüs zamanlarında gerçekleşemeye yüz tutan tespitler ile real korkular yaratan bir eser.
    
Kızıl veba, medeniyeti dünya üzerinden silip süpüreli altmış yıl olmuştur.

    Hayatta kalmayı başaran bir avuç insan kalmıştır.

    İlkel zamanlara geri dönülmüş, yaşam yine “yemek-çoğalmak-hayatta kalmak” üçgenine hapsedilmiştir.

    İnsanlar kabilelere bölünmüş, vahşi doğa sanattan ve modern hayattan çok uzakta kalmıştır.

    Yeni nesil insanlık bütün batıl inançlara bağlıdır. Eski dünya düzenini anlatan tek tanık onlara için bir hurafe anlatıcısıdır.

    ......

    Bunlar J. London’ın müthiş zihinin ortada bir veba yokken insan ırkının oluşturduğu medeniyete ne kadar bağlı kalabileceğini anlatmaya çalıştığı eserdir. Peki şimdi 2020’de biz neler yaşıyoruz? London insan psikolojisini nasıl okumuş ve biz nasıl yaşıyoruz? J. London’ın düşünceleri için kitaba uğrayınız. 2020 coronası için buyurun.


    Kızıl Veba’dan günümüz Coronasına


    Covid-19 Çin’in Wuhan kentinde çıktığında bize hiç bulaşmayacağını ya da yaza denk geleceğini ve virüsün sıcakta etkin olmayacağını konuştuk.

    İzleyiciydik, rahattık,...

    Bir gün modern insanın kuş misali uçtuğu yerden olmazlarımızı ülkemize getireceğini beklemiyorduk.

    Bir gece 10 Mart 2020 Türkiye’de ilk vaka yurtdışı temaslı bir vatandaşta görüldü. Vatandaş 14 gün izole altına alınıp temas kurduğu kişilerde uyarılıp, test yapılıp hemen 14 gün karantinasına alındı.

    Uçuşlar iptal.

    Yüzlerce insan yurtdışında kaldı. Ülkeye giriş çıkışlar yasaklandı.

    Son dakika haberlerinde ülke ülke ölüm bilançosu yayılmaya başladı. Biz ilk ölümü ve yayılım hızını endişe ile bekliyorduk. Ölümün korku tüneline her şehir teker teker girmeye başladı.

    Sokağa çıkma yasakları yiyecek içeçek, temizlik ve bazen luppo ve cocacola gibi hayati derecede önemli gıda stokları başladı. Saniyeler içinde ilk insanları geçtik.

    Kimi kolanya iyi dedi, kimi sirke ile temizlik dedi, bilimsel olarak mesafe ve temizlik uyarıları yapıldı. Halk her şeyi denedi. Korku paniği oluştu. Whatsaap gruplarında şurda hastalık var burda böyle olmuş diye her yerden hiç tanınmayan dıdının dıdısına gelen bilgiler dolaşmaya başladı. Ses kayıtları, yazılar, dualar, rüyasında bir şeyler gördüğünü iddia edenler.... ruh hastalığına doğru yol almaya başlamıştık.

    Hastalığın mutasyon halinde olabileceklerden tutun da belirtilerine kadar her kafadan bir görüş bir bilgi. Gerçek şu ki soğuk algınlığı, grip, nezle... semptomları ile baş gösterip karaciğerde zatürre dönüşümü ve nefessizlikle entübe. Duyumlar, konuşulanlar, haberler....

    Sokağa inen halkın görüşlerini almaya çalışan haber spikerlerinin:

    Coronadan nasıl korunursunuz? Sorusuna:

    — Ellerimizi sık sık yıkıyoruz.

    — Biz müslümanız bize bir şey olmaz. Günde 5 vakit abdest alıyoruz. Tüm ülke temizliğine çok güvendi.

    — Bize bir şey olmaz kolonya ile önlem aldık.

    — Biz temiz milletiz, Avrupa tuvalet kullanmayı bile bilmiyor.

    — .......

    Gündem uzmanlığı her kafadan çıkmaya başladı. Herkes uzmandı.


    Türkiye işi baştan sıkı tuttu. Ve gerçekten farklı fikirlerle de olsa Sağlık Bakanı Fahrettin Koca işi sistemli yürütmeye başladı. Bir anda herkesin gözünün aradığı insan sağlık bakanı oldu. Sağlık çalışanlarına alkışla destekler olundu. Moral aşısını halk arasında güçlendirme hedeflendi. Ve sokaklar, sosyal medya, insanların iç dünyası ile corona günlerinde ülke.

    Sokağa çıkma yasağı ve kısmi yasaklar geldi. 65 yaş üzeri hasta sonu 11 ve 17 arasında 18 yaş cuma günleri aynı saatlerde ve ilkokul çağı çocuklar çarşamba günleri evden çıka bilecekti. Bir aralıklı izole durumu yaşandı. Sonra herkes evde toplandı. Sonuçta sokağa çıkma yasakları ile yaşanmaya başlanıldı.

    Sokağa çıkma yasağı herkesi evde hayata adapte olmaya zorladı.

    İnsanlar hobi arayışına girdi, kitap okudu, her paylaşılan postta film, dizi, belgesel önerileri sıralandı. Herkes var olan durumdan zaman içinde kendini kazanmak istiyordu.

    Birde çalışmak zorunda olan insanlar vardı. Yasağın geçerli olmadığı ötekiler. Evden çalışamayacak olanlar. Kira, su, elektirik, geçim derdi olanlar.

    Zaten kıt kanaat geçinen halka bir de corona işsizlik şoku darbe vurdu. Kapitalizm kapılarını kazancı olmayan herkese sert bir şekilde kapattı.

    Umreden gelen hacılarım izole süreci inanç ve ritüel konusunda düşündürdü. Çünkü kendi özüne dönmüş insanların ülkeye dönüşü ile bambaşka bir hal aldı. Polisin yüzüne tükürenler, ben hastaysam sende hasta ol diyenler, yurtları beğenmeyenler, karantinadan kaçanlar, teşebbüsler,... ast üst tartışması başladı.

    Kimi insanlar karantinadan alındı başka yerlere götürüldü. Ülkede değişimler değişimler. Ayrıcalıklı olanlar ve ayrıcalıkları..


    Sağlık alanında ilk şehit Doktor Cemil Taşçıoğlu oldu. (Allah rahmet eylesin)

    Ölümler gün geçtikçe arttı. Her gün corona tablosu yeni hastaların artışını gösterdi. Ölümler peş peşe geldi. Şehir yayılımı değil hep genel yayılım ve yasak konuşuldu.

    Camiler kapatıldı. Ramazan bayramı yasak ile evden misafirsiz kutlandı. İnsanlar uzaktan kutlamaya alıştı. Her şey bir çözümü gerektiriyordu. Görüntülü hasret gidermeler başladı.

    Ailesinden ayrı ve eve gidemeyen sağlık personelleri ve çocuklarının haberleri yapıldı. Torunlarından ayrı dede ve nenelerin haberleri. Bir toplum sınanması var. İhmal edilen sevgiyle terbiye var. Corona insanı insandan uzaklaştırdı.

    Ne ölüm ölüme, ne dirin dirime bu sinirle değil bu defa sağlık koruması için söylendi.

    Maske bir zorunluluk oldu. Günlük yaşam parçası. Bir devlet dağıttı bir halk aldı, sonra ihale tekrar halka kaldı. Maske dağıtımı unutuldu şimdi takma zorunluluğuna uyma çağrısı başladı. Maske yıkayıp asanlarda geldi geçti.

    Polisler ev ev yaşlılara hizmet götürmeye başladı.

    İnternet satışı rekor kırdı. Kargolar büyümeye gitti.

    Bir yeri vuran bir yeri besledi.

    Yemek servisleri yoktu. Herkes yemek yapmayı öğrene bildiğini gördü. Her yer el yapımı ekmek manzarası oldu. İlkelleştik.

    Ülkeler arası karantina görüntüleri yayınlandı. Balkonlarda konser ve danslar, sosyal medyada konserler. Herkes bir şeyler yapmaya çalıştı.

    Düğünler, cenazeler, .... yasaklandı. Tiyatro, sinema, cafe, restorant,... yasaklandı. İnsanlar ilk zamanlarda birbirinden korkar oldu. Ve evet, Türk milletine misafir kabul etmem, ev ziyareti kabul etmeme gibi bir darbe indi. Herkes kendiyle kaldı. Ne hastasına gitti ne cenazeye.

    Ölüm korkusu bir yana ölmeyi aldırmayanlar. Artan ölüm haberleri, yayılan ve görülmeyen korkulu bir pandemi...

    Aşı muamması. Teşhisi karmaşık bir hastalık. Çok hızlı bir yayılıma neden olduğu için toplu her faaliyet askıda.... en önemlisi eğitim.

    Uzaktan verilmesi gereken eğitim. Parçalanan düzenler. Ekran bağımlılığı ile yeni nesil temelleri başladı. Bir de uzaktan da eğitime imkanı olmayanlar. Arka sıradakiler...

    Kimse memnun değildi. Kimse memnun olamazdı.

    Şimdi yaz geldi ve geçiyor. Pandemi bizi buldu, sıcağa daha dirençli olduğu aşikarlık kazandı. Vakalar ve ölümler artmaya başladı. Sağlık sektöründe diğer tüm hastalıkların tedavisi askıya alınmak zorunda kaldı. İşsizlik arttı. Evden iş konusu firmaları daralmaya getirdi. Bir kesim ölümle dans ederken bir kısım ölümle burun buruna geldi.

    Şimdi maske, hijyen ve mesafe kuralı her gün camilerden duyuruluyor. Bir yeni dünya düzeni, yeni sosyal hayat dense de her uyarı konuşması bir distopi havasında.

    Körlük, Veba, Kızıl Veba, Corona...

    En çok okunan kitaplar. Bir de kitap olmaya aday bir pandemi. Bunlar bu dönemde en çok okunan kitaplar. Peki ders alanlar kim? Bu kadar rahat insan kim? Her İnstagram, face, Twitter sayfasında var olan okuma durumunu benimseyen kim? Maske takmayan kim?


    Bir muamma yaşamak. Kızıl Veba bir anda yeryüzünde insanlığı sildi. Bizler 2 ay evlerimize girdik doğa kendine geldi. Veba bizmişiz doğa bas bas bağırdı.


    Umarım distopi edebiyata özgü kalır. İnsnalık ateşi körüklemez biz yine eski toplu düzene kavuşuruz.


    Kızıl Veba ile mucize bir hayata, değişen düzene, bir anda eşitlenen ama zorbalara kalan topluma ne oluyor bir göz atın derim.

    Keyifli okumalar!