• Çoğu zaman en delisi, daha az deli olana, daha samimiyetle güler.
  • Uzak İhtimal ve Yozgat Blues, her iki filmi de beğenmiştim. Yönetmen hakkında biraz bilgim vardı. Filmlerde gezinen hüznün kaynağının senaryodan kaynaklandığını elbette biliyordum. Her iki filmde de yoğun bir tevazu vardı. Hatta Uzak İhtimal bittiğinde, içimi yoğun bir Amor Fati duygusunun kapladığını hissetmiştim. Kitap incelerken nedir bu ihtiyar? E canım, T.T’nin filmlerle bağını bildiğim için, elbette böyle bir link oluştu.

    Sevgili Osman Y. çok sever TT’yi. Hastasıdır. Eyüp’de buluştuğumuzda bir poşet kitabını hediye etti sağ olsun. Daha evvel okumadığım bir yazardı. Okudum, bu kitabına inceleme yazmaya karar verdim.

    Bitirdiğimde kitabı, ne okudum diye düşündüm. Öyle ya, insan tanımını yapmak ister muhatap olduğu şeylerin. Bir kurmaca mı? Değil. Yani ne bir roman ne de bir öykü. Anlatı olduğunu düşündüm. Fakat bir süreklilik ister anlatı da. Çamaşır ipi ve ipe dizili sarkan onlarca giysi gibi. Giysiler var evet, ya ip, işte süreklilik veren o ip ne?

    İpi buldum sonunda. Bir radyo programı yapmış TT kitap boyunca. Süreklilik buydu işte.

    İnsan incitmek istedikten sonra. Hey babam hey. Hatta, “Gri pantolonu ve lacivert ceketi iki beden büyük aldığımız saatlerdi…” Bu başlığı okuduğumda bedenine uyanı alanlarla bir kıyas var gibi hissettim. Anlamsız buldum nedense. Buradan sıkı bir arabesk parça bile çıkmaz be TT dedim. Bir on sene öncesinde anlattığının, yamalı pantolonlar moda olmadığı halde vardı. Yama yapmayanları döverdi örtmenler.

    Yeter ki ihtiyaç duy. Hele bir de nefret etmek istersen, ayıpsın, bir toplumda kimler yok ki, hangi soyutlama düzeyinden bakarsan bak çoktur onlardan. Cinsellikten mi baktın, var. İbneler var. Siyasi duruştan mı baktın, var. Dindar cahiller var. Ekonomik durumundan mı, var. Liberal kırçlar. İnanç durumundan mı, var. Allahsız tosbağalar var. İsterse insan, çok ama çok öteki yaratabilir. Ve nefret edebilir. Çünkü nefretin bedeli yoktur. Ama basit duygudur nefret be. Mide bulandırıcı. Sümük gibi.

    “Ben bir iç tehdidim doktor, dış ülke parmağıyım, birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacınız olduğu dönemde ortaya çıkan belayım, fitneyim.“ Böyle yazmış TT. Sayın TT, böyle demişsiniz ya, çok güldüm. Aslında acı acı güldüm. Devlet tam da böyle yapardı. En çok da mütedeyyinlere. Aşağılık bir hileydi yaptığı. Ben bunun farkına erken varanlardanım. Belki de yaşımdan. Ve bu cümleler benim midemi bulandırırdı. Aynı şeyleri Tayyip söylemeye başladı ya, ah aklımdan ölümüm geçer.

    Moskova'dan selamlar Tarık bey. Bir an aklımdan bunlar geçti. Yazmak istedim yazara. Vurmak istedim. O kadar derim de, hala analojiden medet umarım ya, tü benim suratıma.

    Sanki Kemal Sayar psikolojik sınırları çizmiş, TT anlatmış. Çoğu yerinde böyle hissettim anekdotların. TT felsefe okumuş. Psikoloji yazmış ama.

    Senaryoları gibi değil kitapları. Çok şeye uzanmış, her uzandığının aşağı yukarı bir karşılığını bulmuş mahallesinde. Mahalle kifayetsiz kalınca radyodan bulmuş.

    Mütedeyyin, dindar demek. Ben ilk kelimeyi daha çok severim. Dinin benim içimdeki çağrışımıdır. Gördüğümden farklıdır biraz. Empresiyonistimdir bu konuda. Hoşuma gider benim. Camileri, hazireleri, ezan sesiyle uyanmayı çok severim. Çünkü ben bir muhafazakârım. Ateistim ama.

    Muhafazakarlık=dindarlık diye yazmazlar mı, çok sinirlenirim. Cahillik işte.

    Muhafazakarlık neden dindarlık olsun arkadaş? Alakası yok. Dinsiz bir insan muhafazakâr olamaz mı yani? Olur. Aha da benim örneği. Muhafazakarlık ve din, belki aynı mahallenin çocukları ama illa da kardeştir diyemeyiz.

    TT mütedeyyin ama pek de muhafazakâr gibi gelmedi bana. Eric Clapton’dan “Tears in Haven” çalıyor programında. You see what I mean? Gerçi bu şarkının hikayesi çok yıkıcıdır.

    Türkçeye çevirecek vaktim olmadı. Aslında gücüm de. Belki bir hayır sahibi çevirir bilmeyenler için. Şöyle karar vermiş E.Clapton şarkıyı yapmaya.

    Clapton said to me, 'I want to write a song about my boy.' Eric had the first verse of the song written, which, to me, is all the song, but he wanted me to write the rest of the verse lines and the release ('Time can bring you down, time can bend your knees...'), even though I told him that it was so personal he should write everything himself. He told me that he had admired the work I did with Steve Winwood and finally there was nothing else but to do as he requested, despite the sensitivity of the subject. This is a song so personal and so sad that it is unique in my experience of writing songs.

    Yıkıcı dediğim bu işte. Gözleri kızarıyor insanın. :(((

    Bir anekdotundan sonra Üstü Kalsın, demiş. Bunu Cemil Kavukçu’ya bir gönderme aldım ben. Hoştu.

    Kazım Kartal üstünden Yeşilçam göndermesine eyvallah dedim.

    Üçüncü sayfa haberleri he mi? Olsun bari. Üçüncü sayfa haberleri o memleketin en hakikatli resmidir. Bende de.

    TT bu eserinde insancıkların yüreğine dokunmayı denemiş. Bir kurmaca tadı almazsanız da, yüreğinize dokunan antagonist bir yazarın kalemini kesin hissedersiniz. Ama anlamaya çalışmanız lazım illaki. Siyaseti yelek yapmanız, yeleği de çıkarmanız gerek. Çünkü TT buna gayret etmiş çok. Bilge Karasu epigrafisini okurken bunu hissediyorsunuz. Sıfır ön yargıya ulaşmalıyız okur dostlarım. Sıfır.

    Sizin gibi düşünmeyenler, eğer ellerinde silah yoksa, asla düşman değildir. Anlamaya çalışın söylediklerini. İnanın daha zengin olacaksınız. Paranız artmayacak ama :))))
  • Uzun süredir kitaplığımda olan bu kitabı daha önce okumadığım için pişmanım. Kesinlikle iki üç defa daha okurum, son sayfasında gözyaşı döktüğüm bu kitabı. Bu sitede hak ettiği değeri görememiş. Umarım en kısa sürede hakettiği değeri alır. Belki de ben buna vesile olurum. =)) Şimdi romandan bahsetmek gerek…

    Aşk; Hasret mi, Vuslat mı?

    Aşk için hangisi gerekli. Hasretle tutuşmak mıdır aşk, Vuslatla yaşamak mı?

    Aşka giden her yol Hasretten mi geçer? Her hasret sonunda Vuslata mı erer?

    Hangisi daha gerçek? Hangisi daha doğru? Hangisi daha bir AŞK?

    Elif gibi dimdik mi olmalı yoksa Vav gibi tevazu sahibi?

    Elif' sen eğer, dimdik duruşunun ardında gurur ve kibir vardır. Aşkın değerini geç anlarsın. İşte bu yüzden Elif, Hasrete tabi tutulur. Hasret ateşiyle yana yana kibri de gururu da erir gider. Tıpkı Elif' in de eriyip Vav' a dönüşmesi gibi. Hasret vakti dolmuşsa bil ki sen Vav' sındır. Kibrinden, gururundan arınmış Aşkla kalmışsındır. Senin için Vuslat vakti gelmiştir. Çok istediğin Vuslat önündedir. Fakat vereceği sonuç belirsizdir. Ya senin Aşkına verilen mutluluk Hasret olan kısmındaysa diye düşünürsün. Ama yine de Vuslata özlemin, merakın vardır. İnanırsın sana iyi gelip, iyileştireceğine. Bazen düşündüğün gibi olmaz. Vuslatla mutlu olmak yoktur yazgında. Senin için biçilen Hasrettir. Ama yine de vazgeçmezsin Vuslattan. Acısıyla da olsa Vuslat olsun dersin. İşte… yolun ya Hasrete ya Vuslata düşer. Başka seçeneği yoktur Aşkın. İkiside yoksa zaten nefeste yoktur.

    Aşkla gelmişiz dünyaya. Her zerremiz Aşktan ibaret. Aşk bizim zerrelerimizden ibaret. Aşk bile bizim için varken Yalnızım demek nankörlük olur. Hiçbir değerim yok deme! Her gün her gece yaşaman için nefes vereni dinle! Her şey senin içinken Yalnızım demek ne haddine!

    Gündüz, gece, yatarken, kalkarken diline dola "Elhamdülillah" diye. Unutma! Rabbin düşünüyor seni her salise.

    Lâl ile Bilal' in hikayesi değil bu. Bu, Aşkın hikayesi. Bu, Kız Kulesi ve Kar tanesinin hikayesi. Bu, Elif' in Vav' a olan aşkının hikayesi…

    BU, BİZİM HİKAYEMİZ... HEPİMİZİN...

    Keyifli Okumalar Dilerim Efendim... =)))
  • Medrese ve eğitim kurumları geniş yüksek tavanlı yapılırken kapılar son derece alçak yapılmıştır. Demek istenir ki:"ilminle mağrur olma,tevazu sahibi ol. Başını eğerek gir. Burası ilim yuvası ama senin ilk öğrenmen gereken tevazudur."

    (Alıntı)
  • Nice Alim dediğimiz kişiler var ki kalıplaşmış arkaik şeyleri sürekli tekrar etmekten başka bir şey yapmazlar. Ağır bir din dili kullanıp, üst perdeden nasihat buyuran, samimiyetsiz ağır bir üslupla hitap etmeye çalışmış ve daha kötüsü belirli bir kitle yakalayabilmişlerdir. Dini kitaptan değil de, “İnsanlar”dan görerek araştıran ve inanan insanların daha da uzaklaşmasını sağlayan yegane kişiler maalesef. “İnsanlar” aslında sorgulama adı altında sadece kullanıyor bana göre. “İslam ülkeleri bu durumdayken İslam nasıl hak bir din olur? Eğer İslam buysa Müslümanlar neden Batı’nın gerisinde kaldı? Kimilerinin ağzında pelesenk olan, kimilerinin inansa da inancını zedeleyen durumlar… Gazali, İbn Arabi ve Geylani gibi milyonlarca insanı etkileyebilen büyük mütefekkirler bugün belki yok ama onların geriye bıraktığı eserler bugün halen benzersiz kaynaklar durumundadır. Kur-an’ı derinden anlayabilmek ve yorumlayabilmek için Mektubat, Ihya-u Ulumid-din, Riyazu’s Salihin gibi kitaplar yegane kaynağımız olması gerekir diye düşünüyorum.

    “Eğer gerçekten inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz." (Âl-i İmran, 3/139) ayeti Müslümanların geri kalmışlığını adeta özetler nitelikte. Müslümanlar olarak gerçekten inanan toplumlar olamadığımız için bir Gazali çıkmıyor içimizden, böyle olduğu için Dini insanları gözlemleyerek anlama yanlışına düşüyoruz. Görüyoruz ki açlıktan ‘ağlayamayan’ çocuklar ve onları görmezden gelen, hiçbir mülteciye kapı açmayıp, bir robota vatandaşlık verebilen körfez babaları var. Ve bu Aptallar furyası ile İslam’ı bağdaştırarak lekeleyen bilinçsiz güruh toplulukları var.

    Öğrenmek ve gerçeğe gözlerini kapatmak istemeyen için ne kadar sınırsızca şey var aslında! Yeter ki kibirlenmeden görmek isteyelim. Yeter ki samimiyetine, üslubuna güvendiğimiz, nasihatlerin hayatımıza dokunmasını sağlayacak kişileri bulabilelim. Amerika’da yaşayan Müslümanların üslubuna güvendiğim ve feyz aldığı bir Alim var: Nouman Ali Khan. Nasihatlerin hayatlarımıza yansımasını sağlayan, durum küçümsemeyen, aksine anlayan samimi ve bilge bir üslup. Kuran ayetlerinin damıttığı kıymetli dersleri ihtiva etmesiyle Kur’an’ın harikulade üslubuna daha da yaklaştıran bir anlatımı var. Duayla ilgili bir yanılgıdan bahsediyor öncelikle. “Nasıl olur da benim duamı kabul etmez?” Duanın kabul edilip edilmemesinin bizim için mutlak doğru olduğunu bilmediğimizi Hz Eyyub’un Hastalıktan kırılmış halde ettiği şu duasıyla anlayabiliyoruz: “Ey Allah’ım zarar bana dokundu.” Hastalığı için Allah’tan isteyeceği şifanın onun için doğru olup olmadığını bilemiyor. Şer dediğimiz ve bir an önce geçmesini istediğimiz şeyler bizim için hayır olacak güzel bir vesileye dönüşebilir. Hz. Eyyub'un bu olağanüstü kadere teslim ve inayetinden bunu anlıyoruz.

    “Size verdikleri için müteşekkir olduğunuzda dertlerinizle bizzat Allah ilgilenir."

    İnsanların yapmaktan hoşlandıkları diğer bir şey: Eleştiri. Birini tenkit ederek kendisini yücelten insanlar... Bir eleştiri kültürü alıp başını gidiyor, bilen bilmeyene herkes şikayet üzerine proglamlanmış gibi. Çuvaldan yapılan bir eleştiri hakkı gözetmez. Asr suresindeki “Vetavasav’bil Hak”ı gözetmez. Peki yapıcı bir eleştiri? Bunu sadece sevdiğin kişiye hakkı gözeterek yapabilirsin. Tabii o da “Dur bakalım, sen kime nasihat veriyorsun?” demezse eğer. Khan’a göre eleştiri, hakkı gözeterek sevdiğin kişi üzerine olmalıdır. Aksi halde başkasına yaptığın bir eleştiri yerini bulması zordur ve yanlış anlamaya açıktır. Bunun aksine bazen de hakikati gizliyoruz. Ya onu incitirsem korkusu yüzünden. Bu sevmek değil, bu kendimizi aldatmak. Gerçeği iyi olsun, kötü olsun sevdiğimiz kişiye açmayarak ona kötülük etmiş oluruz. Bunlarla beraber eleştiri ve öğüt birbirine paralel. Öğüt alabilmek tevazu gerektiren bir şey...
    Kitaptaki bir kıssa Hz. Ömer’in derin tevazusunu gözler önüne sermekteydi. Ömer bir gün yolda yürürken, bir evde içki içen bir adam görmüştü, eve girdiğinde adamı böyle yaptığı için ayıplayınca, adam şu cevabı verdi Hz. Ömer’e. “bire üç!” Hz. Ömer “Ne demek istiyorsun?” deyip anlayamadı. Adam, “Bire üç günah! Önce evime baktın ki bir Müslümanın başka bir Müslümanın evine bakması haramdır. Sonra içki içtiğimi iddia ederek zanna düştün. Ve yine bir Müslümanın evine izinsiz olarak girdin, haber vermedin. Hz. Ömer makamın ayrıcalığı olmasına rağmen “dur bakalım, kime, ne diyorsun?” demedi çünkü tevazu sahibi ehil bir kişiydi, Vetavasav’bil Hak’ı gözeten büyük insanlardan biriydi.

    Acaba günde kaç yüz kez zanda bulunuyoruz? “Zannederim ki öyle yapmıştır. Onun öyle olduğundan emin değilim ama göreceksin sonucunu. Kesin öyledir bundan eminim. Bu işi kesin yapamamıştır. vs vs. Bir şey hakkında zanda bulunuluyorsa o şey hakkında emin olunulmaz . Kesin bir bilgi yok. Kötü olan bunun varsayım olmaktan çıkıp yargımızın kesinliğine inandığımız bir noktaya ulaşmasıdır.

    İnsanlar hakkında zanda bulunmak ile ilgili büyük bir kısım ayırmış eserinde Nouman Ali Khan. Toplumsal ve bireysel olarak yüzleşmemiz gereken, unuttuğumuz bir takım şeylere epey yer vermiş. Okurken konferans konuşması dinlemiş gibi oldum, konuşmasıyla yazısı arasında hiçbir fark yok. Dili çok dostça, bunu hep söylerim. Amerika’daki birçok Müslüman kitleye hitap etmeye devam ediyor kendisi. Bu arada Zakir Naik’i de unutmayalım, o da Abd’de yaşayan büyük bir alimdir.

    Bana dokunmayan yılan bin yaşasın diye bir laf vardır. Ne egoistlik ama! Bugünkü toplumun en çok benimsediği şey bana göre. Ve en tiksindiğim şeydir aynı zamanda. Yoksullar şöyle bir yana, bunun yüzlerce örneğiyle karşılaşmıyor muyuz? Sokakta ve caddelerde ağlayan bir çocuk görmek normal oldu. Bir şiddet olayıyla karşılaşıldığında hemen cep telefonuna sarılıyoruz, sosyal medyadaki bireylerin görmesi ilk tercihimiz. Bilgisayardan bütün haksızlıklara verecek cevabımız var aslında, ama gerçekte yok, çünkü korku var “Başıma iş açarım” korkusu hakkın önüne geçti. Bir kişi herhangi bir yerde haksızlık görse kendisinin başına gelmediği için umurunda olmuyor. “Kendin için istemediğin şeyi mümin kardeşine yapma” hadisinin ehemmiyeti kayboldu artık. Haksızlık karşısında dilsiz şeytan olmamalıyız. Birinin kandırılmasına göz yumuyorsak insanlığımızdan ne kalır? İnsanların sömürülmesine, açlara, miskinlere, yetimlere, haksızlığa uğrayanlara, bir insan, bir mümin sessiz kalamaz…

    Gelirimizi nasıl elde ettiğimiz, onu nasıl harcadığımız ve ticarette birbirimizle nasıl ilişki kurduğumuz dinimizin öncelik sırasında en başta yer alıyor. Hiç düşünmeden harcama yapmak, Eğlenceye binlerce lira para yatırmak, miskinlerin yoksulların hakkını gözetmemektir ki bu da günahtır. Kendini düşünmektir. Her gün aç uyuyan BİR MİLYAR insanın hakkına girmektir. Gereksiz harcama ziyan, eğlence aşinası olup para akıtmak ise şeytanın oyuncağıdır. Buralara para akıttığımızda o sektörleri zengin etmiş oluyoruz. Onlar zengin olunca şeytanın işleri toplumda başarı kazanıyor. Ziyan içinde olmak, sürekli tüketmek tatminsiz bir ruh halini getirir. Allah bundan muhafaza etsin.

    Paris hakkında düşünceler bölümünde Charlie Hebdo saldırısından yola çıkılarak, biz Müslümanların ‘İncinme’ hakkımızın olduğunu belirtmiş Nouman Ali Khan. Bugün aşırı gerici dediğimiz, Hz. Ali’yi şehit etmiş Haricilerin devamı gibi bir zihniyet var. Öldürmeyi kendilerine çocuk oyuncağı yapan caniler. Fakat küçük bir kusur gördüklerinde “Şeriat”a uygun değil diyerek, yakan yıkan, öldüren kara cahil insanlar… Batılıların, Müslümanları genel bir kefeye sokarak “Terörist” yaftasını vurmaları harici zihniyetin dünya Müslümanlarına yaptıkları en kötü tahribat ne yazık ki. İçler acısı bir olay. Müslümanların kötü gösterilmeye çalışıldığı bir dönemde İncinme hakkı daha bir önem arz ediyor. Aslında her mesele için olsa gerek. Kendisine kötü bir şey söylendiğinde ateş püskürmek yerine sükût etmeyi tercih eden kaç kişi vardır? Günümüzün birtakım kötü olayların ana sebebi bir insanın seviyesizliğe karşı seviyesizce bir cevap bulma çabası içinde olmasıdır. Bir cevap vermezse aşağılanacağını düşünür çünkü. Hele ki bir topluluk içindeyse mutlaka cevap vermesi gerekir, yoksa “üstat cevabı yapıştırdı” derler. Böyle bir görüş hakim, insanların seviyesizlik, üslupsuzluk karşısında susarak en büyük cevabı vermesi bir nevi aptallık olarak adlandırılmaya başlandı. Bu çok yanlış bir karar, fakat özgürlük adı altında yapılan hakaretlere karşı kayıtsız kalacağımız anlamına da gelmemelidir bu. Bunları yapmanın bir üslubu, bir adabı muhakkak ki var. Yeter ki okuyalım ve bir şeyleri artık yakından görelim.

    ___________________________________


    İçinde yaşadığımız dünyanın çoğu zaman bunaltıcılığı bana öteki dünya kavramını hatırlatır. Vaktime hürmet etmeyi öğretir. İyilik için acele etme içgüdüsü verir. Ahireti hatırlamak insana ister istemez bir aciliyet duygusu verir. Kur’an’ı birkaç kez değil, her zaman okunması gerektiğini hatırlatır.

    Ne çok şey belirdi böyle! sadece hatırlanmadı, öğrenildi de, “Bu zamana kadar neredeydim?” diye düşünmeme sebebiyet verdi. Allah, Nouman Ali Khan’dan razı olsun. Umarım yaptığınız tefekkürün faydası olur.
  • "Tutamıyorum zamanı.."

    ''Bizim zamanımızda'' deyimini kullanmak bana hep itici geliyor. Malum yaş , yaşlılık , kırışıklık vs. tüm bunlarla yüzleşmek demek... Bizim zamanımızda ; ne zamandı ki bizim zaman, şimdiki zamana ait değil miyiz? Şu anki zaman bizim zamanımız değil mi? Sanırım biz çocukken, eskiden idi asıl bize ait olan zamanlar...Tevazu bu coğrafyada her zaman geçer akçe midir? Evet her daim geçerlidir. Şimdi de, eskiden de tevazu hep vardı. Milletçe tevazu sahibiydik ve halen de sahibiz. Tevazunun yanında utanma vardı, ayıp vardı, samimiyet çok daha belirgindi. Mahallede cenazesi olan evde günlerce yemek pişmez, komşular sırayla yemek taşırdı. Hatta vefat edenin kırkı çıkana kadar o evde televizyon açılmaz, müzik sesi duyulmaz ve merhum evini ziyaret eder düşüncesi ile bir odanın ışığı sürekli açık bırakılırdı. Düğünlerde de keza aynı idi davranışlar, komşular düğün yemeği hazırlar, birlikte çehiz yıkanır, sergilenir ve gelin evine yerleştirilirdi. Tüm bunlar imece usulü yapılırken halen nedenini bulamadığım icraatların sahibi anneme neden öyle söylerdin diye sorduğumda kızım ayıptı diyerek kendisinin bile tam açıklayamadığı değişik fantaziler de yok değildi aslında. Mesela, ailece bir komşuya ziyarete gittiysek, ikramın ikincisi teklif edildiğinde teşekkür edip geri çevirmek ( evde karnımızı annem doyurdu aç değiliz algısı yaratmak ki bu yaşa geldim yine ziyaretlerimde çok canım çekse de ikramın ikincisini reddederim , aç kalmışlığım çoktur, ayıp etmemek adına :-)))) ), büyükler ile aynı odada oturmak için ise reşit olma yaşı aranırdı. . Hele eve misafir geldiğinde, koridorda ayağa verilen terlikler, ayakkabıların kapı önünde ziyaretçiler giderken giymelerinde zorlanmamaları için gidiş istikametine doğru dizilmesi, koltukta sırt arkalarına yastık konması ve en önemlisi ise gözlerden anne talimatının anlaşılması. Dile gelmezdi talimatlar, annem göz işaretiyle çay mı tazelenecek, ikramlar mı yenilenecek, kahve mi yapılacak tüm emirlerini hissettirirdi. İstemeden vermek öğretilirdi, misafir istemez leb demeden leblebi anlaşılırdı ve talebin söylenmesi pek bir ayıptı. Yine de düşünüyorum da çok güzeldi o yıllar, bizim zamanlar. Şimdiki gibi elekronik postalar, çöp kutuları, geri dönüşümler yoktu. Atılmazdı sevgiler, öfkeler, neşeler, hüzünler.. Aleni idi tüm duygular...
    İşte bu eserde de cenazeden düğüne, okuldan mesleğe , iletişimden dostluğa, 0 yıllarda nasıl yaşadığımız anlatılıyor. Bizim zamanımızın yılları , biraz mağrur, biraz mahzun ama çokça da mütevazı.... Çokça da özlemli...https://www.youtube.com/watch?v=Ia-XwV7xe-U
    Keyifli okumalar...
  • Kızımın, arkadaşları ile dengeli ilişkiler kurabilmek adına, almış olduğu bir kitaptır. Öyle ki, bazı günler okuldan eve, dengesiz davranışlar sergileyen arkadaşları yüzünden, hayal kırıkları ile dolu gelir. Hangi insanoğlu, hak etmediği bir muamele, özelliklede en yakınından gördüğünde, hayal kırıklığına uğramadan tevazu sahibi olabilsin. İstisnadır bence. Her ne kadar karşı tarafa incindiğimizi sezdirmesek dahi, bir kere kendi benliğimizde paramparça olmuşuzdur. Ve başlarız bizi inciten kişiyi, salt kendi benliğimiz de yargılamaya. Acaba bilerek mi beni kırdı, yoksa karakteri mi böyle diye. Zihnimizde cevapsız sorular artarak çoğalır. İşte yazar bu kitabında, bu yargılara da cevap olabilecek örneklere değinmiş. Yazara göre; " karakter kalıcı değildir. Zamanla bazı kişileri örnek alarak karakterinizde revizyonlar yapabilirsiniz. " der. Sizin de aklınıza bu cümleyi okuyunca, benim ilk okuduğumda aklıma gelen şu atasözü gelecektir muhakkak ki. " İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur " derler. Peki, hal böyle olunca, o zaman fıtratımızdan mizacımıza biraz müdahale var demek ki. Yazar tatmin edici açıklamalarıyla, karakter, huy konularını okurun aklında soru işaretlerine yer vermeden, mükemmel bir şekilde izah etmiş. Mülakatlarda soru-cevap şeklinde kişiyi gözlemleyerek, karara varıldığını biliyordum. Beden dilinin de, kişiyi ifşa ettiğinden haberim vardı ama yüz okumak (ilm-i sima), benim için çok ta aşinası olmadığım bir konudur. Fakat yazar sayesinde, bu eksikliğimi biraz giderebildim. Biraz diyorum çünkü, yazarın da dediği gibi, bu alanda başarılı olabilmek için, belli bir birikim olmalı! Bazen öyle insanlar ile karşılaşıyorum ki, ruh hali bozuk dahi olsa onu sansürleyerek dışarıya yansıtmayabiliyorlar. Bu durumda kişinin yüzüne yansıdığından dolayı, yüz okumayı öğrenmek biraz zorlaşıyor. Netice itibarıyla kitap benim gibi, bu ilim hakkında herhangi bir bilgisi olmayan kişileri bile, aydınlatacak seviyede. Yazarın akıcı bir dille yazmış ve görsel olarak fotoğraflar kullanılarak zenginleştirmiş olduğu, bu eseri okumalısınız.