almujahidu

almujahidu
@tevhidcihad
Dinde zorlama yoktur. Hak, batıldan ayrılmıştır. Her kim tağutu inkâr eder ve Allah’a iman ederse kopması olmayan sapasağlam kulpa tutunmuş olur. Allah, Semî’ ve Alîm’dir. Bakara 256
Kalp zenginliği
Kalp zenginliği; kalbin sebeplere itimat etmekten kurtulmasıdır." Yani; kalbin, sebeplere ihtiyaç hissetmekten, onları müşahede etmekten, onlara itimat edip meyletmekten ve onlara güvenmekten kurtulmasıdır.Kim, kendi zenginlik sebebine muhtaç olur, ona dayanır ve güvenirse ona zengin denmez. Çünkü o; vasıtalara muhtaç olan birisidir.asBir kişi ancak, sebepleri yaratan zâtın rahmetine, hikmetine, tasarrufuna ve güzel tedbirine vakıf olduktan sonra O'nunla zenginleşir ve sebeplere dayanma illetinden kurtulursa 'zengin' diye vasıflanabilir. Kim, sebeplere güvenip dayanma ve Hakk'ın hük- müyle- Ona boyun eğerek-çekişme hastalığından kurtulursa; onun kalp zenginliği gerçekleşmiş olur. Kişi, Allah'ın güzel tedbirine vâ- kıfolup kalbi bununla zenginleştiğinde; sadece bununla tam zengin sayılmaz. Bir de buna, Allah'ın hükmüne boyun eğerek teslim olmanın eklenmesi gerekir. Çünkü Allah'ın hükmüyle çekişip başka hükümlere başvurmak; seçme hakkını kullanmadaki düşünce- sizliğe delalet eder ki, o seçme hakkını kullanan kimsenin seçilen şeye muhtaç olduğunu gösterir. Allah'ın dilemediği bir şeye ihtiyaç hisseden kimseye, Allah'ın tedbirini gözeterek zengin olmuş denemez.
Reklam
dünya malının kerihliği!…
Geri alınmak üzere ödünç verilmiş şeylerle zengin olmaktır ki, kadınlar, oğullar, yığınlarca altın ve gürnüş, besili atlar, hayvanlar ve ekinlerle olan zenginliktir. Işte zenginliğin en zayıfı da budur. Çünkü bu; kaybolacak bir gölge ve çok yakında sahiplerine geri verilecek ödünç alınmış mallarla zengin olmaktır. O malların yok olmasından sonra bir de bakmışsınki bütün çeşitleriyle fakirlik ona cullanmıştır. Böylece o mallarla zenginleşmek, şimdi bitmiş olan bir rüyaydı.Geçici bir gölge olan bu zenginliğe razı olanın himmetinden daha aşağı bir himmet gösterilemez. İşte ehli dünyanın zenginliği böyle bir zenginliktir ki; onlar bunun için birbirleriyle yarşır, bunu talep eder ve bunun etrafında pervane gibi dönerler. Böyle bir zenginliği sevmek ve onun kaybolmasından korkmakla dolu olan bir kalp; Rahman'a en uzak ve şeytan'a en sevimli olan kalptir. Se- lef'ten bazıları şöyle demektedirler."Iblis ve orduları bir araya geldiklerinde, üç şeyle sevindikleri kadar hiçbir şeyle sevinmezler: Bir mü'mini öldüren mü'minle, küfür üzerinde ölen adamla ve fakirlik korkusuyla dolu olan bir kalple."Bu zenginlik, biri kendisinden önce diğeride sonra olmak üzere iki fakirlikle çevrelenmiş olup bu da onlar arasında bir nevi şekerleme sayılır. Samimi ve kendi nefsine acıyan bir kişiye yaraşan, böyle bir zenginlik haline aldanmaması ve onu kendisi için nihai hedef edinmemesidir. Ancak böyle bir zenginliği elde ettiğinde; onu en büyük zenginlik için vesile yapar ve onu kendisine hizmet- yapar ona hizmet etmez. Böyle biri, kendi nefsini hakk olan mevlasından başkasına abid ve hadim görmekten daha aziz bilir.
muvahhid ise…
Muvahhidlerin en yüce gayesinin, rububiyet tevhidini müşahede etmesi ve onda fani olması olduğunu bir kenara bırakalım tek başına rububiyet tevhidi kurtulmaya bile yetmez. Kendisinden başka bir gaye olmayan nihai hedef 'uluhiyet' tevhidinde fani olmaktır. Uluhiyet tevhidi: Allah'ı sevmekle O'ndan başkalarını sevmekten, O'nu ilah olarak kabul etmekle başka bir şeyi ilahlaştırmaktan, O'na ve O'nunla karşılaşmaya müştak olmakla masivaya müştak olmaktan müstağni olmak; mabut, ilah ve mahbub olması açısından O'na boyun eğip muhtaç olmakla başkalarına muhtaç olup boyun eğmekten beri olmak ve O'ndan korkup O'na umut bağlamakla başka şeylerden korkup onlara umut bağlamaktan uzak durmaktır. Allah'tan başka kainatta bu vasıflara layık hiçbir şeyin var olmadığını bilir ve bunu kendisine manevi makam olarak kabul edip kalbi bununla boyanır.
sofiler…
Sofilerden bir kısmı zannetmektedirler ki; has tevhit, kulun kendisini hareket ettiren zâtı müşahede etmesi ve hareket edeni ile hareket etmeyi düşünmemesidir. Allah'ı müşahede ederek kendi hareketini görmemesidir. Böylece kendi nefsini, Allah'ın meşieti- nin yönlendirmesine tabi olarak akıp giden bir varlık şeklinde tasavvur etmesidir. Onun durumu, denizde boğuşan ve dalgaların bazen yükseltip bazen de dibe soktuğu kimsenin durumu gibidir.
ey insan sen kimsin…
imam Ahmet, müsnedinde Büsr b. Cihaş el-Küreyşi den şöyle rivayet ediyor: Râsülullah (a. s) bir gün avucuna tükürüp parmağını tükrüğünün üstüne koyduktan sonra şöyle buyurdular: "Allahu Teâlâ şöyle dedi: "Ey insanoğlu! Sen nasıl beni aciz bırakabile- ceksinki; halbuki ben seni şunun(meni) gibi bir şeyden yarattım. Öyle ki; ben seni düzgün bir şekle sokup dengeli bir yapıda yaratınca sen iki elbise arasında yürüdün ve yer senden feryat ediyordu. Böylece sen (mal) topladın ve vermedin. Fakat ruh boğaza dayanınca dedin ki: Tasadduk edeceğim! Şimdi tasadduk etme zamanı mı?" İşte saptırılanlar bu noktadan saptırılmış ve muvaffak kılınanlar da bu noktadan muvaffak kılınmışlardır. Sapıtılanlar, kendi hakikatlerini tanımaktan mahrum bırakılarak kendi nefislerini unutmuş ve Rablerine olan ihtiyaçlarını, fakr'u zaruretlerini ha- tırlarına bile getirmez olmuşlardır. Böylece azgınlaşmış ve haddi aşmış olup bedbahlığı/şakaveti hak etmişlerdir.
Reklam