• 152 syf.
    ·7/10
    İkilik, tezat kurma açısından çok bereketli. Aynı zamanda ikilik, bir kurgu eseri çok fazla parçaya ayırıp okurun kafasını karıştırmaktan sakınmak için de iyi bir yol. Beyaz Kale de bu güvenli yoldan ilerleyen, okurken fazlasıyla güvenli sularda kalındığını düşündürten bir kitap.

    Hikâyenin çıkış noktası güzel. Venedikli bir savaş esiri, Osmanlı bir gökbilimcinin kölesi olur. Venedikli köle gözünden anlatılan hikâyede, bu yalnız gökbilimci ile köle arasında beklenmedik bir dostluk gelişiyor. Bu ilişki biraz inişli-çıkışlı: Gökbilimcinin köleden başka yakını yok; ama köle köle olduğu için -ve gayrimüslim olduğu için- gökbilimci onu hor da görüyor. Bu Osmanlı gökbilimci, bir bakıma neredeyse günümüz aydınına benziyor. İnsanların aptallığından bıkmış, bir türlü kendi kafa dengini bulamamış ve bu vesileyle ruhunda kibir depolamış biri bu gökbilimci. Hâl böyle olunca kendisi evlenip bir düzen dahi kurmamış ya da kuramamış. Bu mücbir yalnızlık, gökbilimcinin köleyle olan ilişkisini daha özel kılıyor; çünkü köle onun dilinden anlayabiliyor. Mesela, ilginç bir kısımdır ki, gökbilimci köleyi gecenin bir yarısı çağırıyor ve aptallar üzerine onlarla konuşmak istiyor ve şöyle diyor: “Kafalarının içinde bir kutu, kutular, şu dolabın gözleri gibi, karışık şeyleri içine yerleştirebilecekleri bir köşe olması gerekir, ama sanki yok öyle bir şey.” (sf. 39). Bu yalnız Doğulu, esir Batılı ile ortak bir yön buluyor: Kibir.

    İlişkileri kibir üzerinden dönüşür ve ilerlerken, belki fantastik belki de gerçekçi bulabileceğimiz bir şekilde, bu iki karakter birbirine dönüşmeye başlıyor. Bütün farklılıklarına rağmen böyle bir dönüşümü sağlayan itici güç olan kibir ise, ne Venedikli kölenin ne de Osmanlı gökbilimcinin farkında olduğu bir şey. Bu farklı dünyaların kibirde birleşmesi, hatta kibir vesilesiyle birbirine dönüşebilmesi ise kayda değer. Kitapta bu dönüşümün güzelce işlendiğini söyleyebilirim; ama maalesef bu kitap yazısını kitabı okuduktan çok sonra yazmak nasip olduğundan fazla ayrıntıya giremiyorum. Kitabın sonunun da bu dönüşüm kapsamında güzelce bağlandığını düşünüyorum; ama yanlış hatırlamıyorsam kitabın sona giden kısımları hikâyenin geri kalanına kıyasla biraz yavan kalıyordu. Neticede, çok da hacimli olmayan bu kitap, okuması pek zor olmayan, fazla risk almayan, güvenli yollardan ilerleyip amacına ulaşan, güzelce tamamlanmış bir roman. Zorlu bir okuma sonrasına düşünülebilir.
  • 520 syf.
    ·Puan vermedi
    Nihayet 517 sayfa olan kitapçık bitmiş bulunuyor .. kitapçık diyorum çünkü gerçekten muazzam kurgusuyla soluksuz cabucak bıten bır kıtap oldugu ıcın.. 517 sayfa olup da hıphızlı bitecek ender kitaplardan..

    şimdi kurgu demişken yazarın hayal gücünü kusursuz olarak kitaba aktarımı ve birden o kadar entrika içinde neler olacak merakınızın sürekli olarak sıcak tutulması kesınlıkle kurgunun kusursuzca hazırlanmasından kaynaklanan bir güzellik..

    hayatımda okudugum en güzel kurgulardan bırı oldu adana bu kitabın başkenti. şehir bile kitapta adeta bir karakter gibi işlenmiş

    mayda adında bir kalp cerrahının hayatın içinde amansızca yaşadıklarını surprızlere esir edilen bır karakter halıne donusmesını .. üzerine kurulan komplonun ustaca hazırlanışını , sayfaları o kadar hızlı cevırmenıze rağmen merakınızda ki ivmenin azalmamasını , şu sayfayı da okuyayım sonra yatarım diyen zihninizi susturamamanın ,
    yok artık deyişlerinizin.. şaşkınlıklarınızın... cok komplıke olan olay orgusunun hıc bırbırıne karısmadan zihninizde sankı bir hafıza sayacı varmıscasına sürekli canlı kalmasının... bir kitabın içinde bunca şeyin nasıl da bir düzen içinde işlendiğini okudukca yazarı gerçekten takdir ediyorsunuz..

    kitap ilk başlarda fasikül gibi duruyordu ve ben aldım ama bu da biter mi be demıstım :) meğerse ne tezat duruma düştüğümü bitince anladım :)
    hayatımda okudugum en akıcı kıtap oldu.. bir diğer sayfaya geçme rekoru kırdırıyor kitap cok kısa surede bır baska sayfadasınız emın olun :)

    yazarın emeğine saygı duyarak.. polisiye sevenlere kesinlikle öneririm
    okuyun .. boyle bır plan? boyle yıllara mal olacak kadar sabırla beklenmiş bir plan .. ve karakterlere giydirilmesi..
    yanı. şeytan yazmış olsa hiç şaşırmazdım...))))))))
  • 144 syf.
    ·Puan vermedi
    Birgün tatilden dönersin ve evin darmadığındır. Bir sürü eşya ve anı yerdedir. Senin olana saygısı hiç olmayan biri veya birileri gelip dağıtmıştır evini. Bildiğin evin paramparça olduğudur. O ev ki bir sürü gizi barındırır. Sustuğun anları mesela. Kavgan bir köşeye sinmiş seni bekliyordur. Ürkmüştür. Oysa yaşanırken ne kadar canlıdır senin kavgandır ve sana ait o dört duvarda yaşıyordur. Huzurludur kavgan gitmek istemez bir yere, evin sütunlarının bir parçası olmuştur. Sevincin ise başka bir köşededir. Duvarın çizilen boyasında nefes almaktadır. Suskunluğun ise balkona kaçmış uçup giden sigara dumanını izlemekte. Darmadağın olmuştur her şey. Kaçmıştır öfken adını verdiğin kedinle birlikte. O da sevmemiştir evin yeni halini. Sıradan bir yokluğun gölgesinde güneşi ararken açılan pencereden. Yaşanmışlık ise orada durmaktadır, bir sonrası dağınıklık olduğunu bildiğinden. Hemen kabul etmiştir kırılan eşyanın geri dönüşsüzlüğünü. Yaşanmış olan budur çünkü. Kırılan kalbin gururun yanında bu nedir ki. Geri dönme isteği ise ayrı bir tezat oluşturur manzaraya. Yaşanmışlık hiç sevmez onu. Geri dönmek yaşanmışlığa ters. Düşman görür onu. Pişmanlık cirit atmaktadır tüm anılardan kalan eşyaların üzerinde. İşte tam zamanı onu için. Düzenli bir vazgeçişin sonucu ortaya çıkan bu tabloda en mutlusu odur çünkü. Ev bir evden çok bir harabedir tüm yaşanmışlığın üzerine yığılan. Evi ev yapan düzen yoktur çünkü. O ilk darbe ile birlikte kaçıp gitmiştir asla dömemek üzere. Yılların sorunu da budur kendini ifade etmeyi bir düzene bağlamıştır; anıların yaşanmışlığın suskunluğun vazgeçişin ve hayal kırıklarının düzenine. Kırık dökük anı parçaları, ne olduğu belirsiz eşyadan kalanlar yılların ve düzenin hoşuna gitmez çünkü. Oysa çekmedikçe rahatsız edilmeyeceğini bildiği mekanları talan eden eller huzuru da alıp götürmüştür. Huzur bir sebep sonuç ilişkisi içinde her alanda bulunsa da dağılmış dökülmüş bir çekmecede yer almıyordu işte. Üstüne basıp geçmek zorunda kaldığın kırık dökük bir sürü eşyanın üzerine basmak sana ifade ettiği her şeyinde üzerine basman anlamına mı geliyordu? Öyleydi gerçekten basmak zorunda kalmak yok saymaktan daha kötüydü. Çekmecelerin içinde dolabın rafında şöminenin üzerinde duvara asılı tüm mutluluklar tüm güzel anılar tüm öfkeleri bastırmak gibiydi basmak. Basmadan geçmek imkansız olunca da içini eziyordu her adım.
    Toplamaya başladığın her köşe bucağa sinmiş hatıra kendine gelmişti gelmesine de kırılmıştır bir kere tamiri mümkün olmayan bir andı bu. Elleriyle yok ettiklerinin farkına varmayan yabancı nefesler bir soluk verme alanı bırakmamıştı eni kökü. Topladın toplamaya da düzeni huzuru bıraktın geride. Toplamak zor iş vesselam geride kalanı. Zorunda kalmak ise daha da bir zorlaştırıyor toplamayı. Yıllar yorgun huzur yorgun düzen dağılmış bir eve gelince mutlu olmuyor insan. Ne çok bağlamışız her şeyi eşyanın değişmez doğasına. Değişen eşya olunca da yıkılıyor bu iskambil kağıdından yaptığımız kurgusal kule. Evin kedisi bile kaçıyor bunca yıkımın içine sindiremeyip. Kaçan ve kaçırdığın onca şeyden en çok hangisi yakıyor canını evin kedisimi kırılan kaybolan eşya mı?
    Eve geldiğinde karşılaştığın bu manzara sorgulatır seni geçmişi şu anı geleceği. Bir çok hatayı bir çok pişmanlığı. Aile olmanın gerekliği, zorunluluğunu, sorumluluk sınırlarını, çocuklarınla ile ilgili duygularını. Bir terk etmenin etkilerini sonuçlarını sorgularsın bilmediğin ise aile denen kavramın kemdisidir. Ve senin onlar üzerindeki etkin. Üç ayrı pencereden bakmış yazar bunlara. Terk etmeye aile olmaya bakmış üç pencereden. Bir zorunda olma mı tercih mi özgürlük mü diye sormuş. Evlilik alanı özgürlük alanı kısıtlama ve kısıtlanma olgularını sormuş. Kaçma isteği ve ne ararız’a cevap aramış. Keyifli okumalar!
  • 340 syf.
    ·9/10
    Spoiler olabilir

    Çocuk en arka sıraya arkadaşının yanına oturdu. Hoca geldi ve ders başladı. Tahtaya bir şey yazıyordu ama çocuk ne yazdığını göremiyordu. Arkadaşına döndü. Sen görüyor musun, diye sordu. Evet görüyorum, deyince çocuk ağlamaya başladı. Kör olmuştu. İşte o çocuk bendim.

    Şuan 7 numara gözlük takan biri olarak herhalde körlerden sonra bu kitabı anlayan en iyi kişi benimdir diye düşünüyorum. Bundan 500 yıl önce yaşasaydım hele muhtemelen körler kadar bu kitabı anlayabilecektim. Tabi anlayabildim desem de şuan ne yazacağımı hala düşünmekteyim. Nereden başlasak acaba? Kör olmak, yazarın üslubu, kaos, Arifin mençistıra attığı gol… Neyse yahu başlayalım artık.

    Kitaba ilk başladığımda vay uzun süredir böyle beni içine çeken bir kitap okumuyordum desem de araya giren 1-2 kitapla okuma süreci bir hayli uzadı. Kitabı 3 yıldır kullandığım e-kitap okuyucumdan okudum. Para verirse ismini söyleyip burada reklamını yaparım. :)

    Bu zamana kadar dünyanın sonunun gelmesiyle ilgili yapılan film, dizi, kitap olsun izlemeyi ve okumayı sevdiğim için bu kitapta hayli hoşuma gitti. Hatta bu kitapta dünyanın sonunun gelmesi öyle zombiler gibi fantastik öğelerle olmuyor. İnsanın 5 duyu organından bana göre en önemlisi olan görme yetisinin yavaş yavaş her insanda kaybolmasıyla oluyor. Zengin, fakir, güzel, çirkin kimseyi dinlemeden her insan beyaz körlüğe kavuşuyor. Yazar bu durumu kimsenin ismini vermeyerek çok iyi göstermiş. İsimler hiç önemli değil, aynı gemideyiz ve sen de bu beyaz körlükten kaçamayacaksın diyor.

    İnsan özünde kötüdür savım bu kitapta da tekrardan desteklenmiş oluyor. İlk kör olanlar hükümet tarafından apar topar bir akıl hastanesine kapatılıyor. Burada karantina altına alınan körlere su ve yiyecek yardımı yapmak dışında hiçbir şey yapılmıyor. Yaptırım ögesi yok. Gücü hangi kör alırsa o istediğini yapabilir. Tabi aralarında bir tane gözleri gören bir kadın var. Körler ülkesinde normalde şaşılar kral olması gerekse de bu ablamız şaşı olmadığı için kral olamıyor. Bu durum biraz mantıksız. Özellikle bir grup kör erkek karantina bölgesini hakimiyet altına alıyor ve bundan sonra bu körler işin cılkını çıkarıyorlar ve içlerindeki id duygusuyla hareket etmeye başladıkları sırada kendilerine kadın istiyorlar ve diğer körler aç kalmamak uğruna mecbur kendi içlerinden gönüllü kadınları göndermek zorunda kalıyorlar ve bu kadınların içinde gözü gören kadın da var. Açıkçası gözü gören kadın, karşı tarafın elinde tabanca da olsa bu duruma el atabilir. Karşı taraf görmüyor. Çok rahatlıkla ellerindeki tabancayı alabilir ama böyle bir şey yapmayıp bu duruma boyun eğiyor. Aynı durumu ben yaşasam öleceğimi bilsem bile engel olabilirdim. Tabi böyle bir durumla karşılaşmadan burada böyle ahkam kesmek de kolay. Başa gelmeden insan anlayamıyor. Tabi ablamız da ikinci boyun eğişte artık yeter deyip elindeki makası saplıyor körlerin ağasına.

    Bir isteğe uyulmadığı takdirde bir kötülük bekleniyorsa buna buyruk denir. Bu kötülüğe de yaptırım deniyor. Her bir yasa ya da kural bir buyruktur. John Austin’e göre yaptırımla desteklenmiş yasa gerçek bir yasa oluyor. Demek ki Austin’e göre bu deliler hastanesinde ufaktan ne kadar kötü de olsa gerçek yasalar oluşmaya başlıyor ta ki kör olmayan ablamızın bu işe dur demesine kadar.

    Buradan görüyoruz ki sadece otoritenin olması da yetmiyor. Meşru bir otorite olması şart ve bu otoritenin buyrukları ve yaptırımları hakkaniyetli olsun ki insanlar düzen içinde yaşayabilsin. Tabi hiç otorite olmamasındansa en kötü otoritenin olması gerektiği tezi ne kadar tartışmaya açık olsa da hiç otoritenin olmadığı bir yerde en iyi diyebileceğimiz insan bile yaptırımın olmamasından ötürü yapmaması gereken bazı şeyleri vicdanına inandırıp yapabilir. Neyse bu konuda daha fazla yazarsam çelişkiye düşeceğimi düşündüğüm için geçiyorum.

    Kahramanlarımız körlük salgını her yere yayıldığı zamanda deliler hastanesinden çıkıyorlar ve görüyorlar ki insanlık her manada kör olmuş. Görme yetisi gitmesiyle insanlar acınacak hale gelmiş. Burada biraz mantıksız yerler buldum. Bana göre ne kadar insan yaşama içgüdüsüyle dolu olsa da kör olduktan sonra etrafından yardım almazsa ne kadar çabalasa da ölmesi gerekir. En basitinden bir marketi yağmalarken görmediği için keskin bir şey bir yerine saplanır ve kanı durdurana kadar oracıkta ölür. Ya da etrafın aşırı pis olmasından mikrop kapar. İyi beslenememekten ötürü güçsüz düşer ölür. Valla kitapta maşallah baya insan hala yaşıyordu. Başka bir saçmalık da dünya bitmiş hala kahramanlarımız evlerini aramakla meşgul. Yahu hayat bitmiş, neyin evi. Artık hiçbir mal kimsenin değil. Bulduğun eve gir işte. Bir de bir kahramanımız gidiyor kendi evine de evinde tanımadığı kişiler ortaya çıkıyor. Bu kişiler medenice isterseniz kira verebiliriz gibi konuşuyor. Yahu git karşı dairede otur o zaman bu neyin şovu. Kör birinin yiyecek için evden çıkıp daha sonra aynı evi bulabilmesi de ayrı bir tezat gibi. Tabi bunları es geçmek gerek. Ne de olsa biz kurgudan çok bizi anlatılmak istenenlere bakmamız gerek.

    Saramago bu kitabın aklına nasıl geldiğini şu cümlelerle belirtmiş:
    “Bu körlük fikrinin ortaya çıkışı çok basit aslında. Bir lokantada oturuyordum, ne yiyeceğime karar vermiştim ve bekliyordum. Bir anda kafamda bir soru oluştu: Ya hepimiz kör olsaydık, dedim. Hemen kendi kendime cevabı da buldum, zaten körüz dedim. O roman öyle doğdu. Hepimiz körmüşüz, sağduyumuz kalmamış gibi davranıyoruz.”

    Yazarın sadece virgül ve nokta kullanmasından bahsetmeme gerek yok herhalde. Herkes biliyordur bu durumu. Bu duruma nötrüm. İyi mi yapmış kötü mü yapmış net bir şey diyemiyorum.

    Komplo teorisi
    7 milyar insan bu dünyaya fazla başkanım, Ne yapalım, Öldürelim, Biz öldürecek kadar kötü insan mıyız bir süre görme yetilerini ellerinden alalım onlar kendileri halleder kalan sağlar da bizimdir.

    Her gözlüklü insana yapılan klişeleşmiş şaka:
    -Aga sen şimdi gözlüğü çıkarınca göremiyor musun? Çıkar bir. Bu kaç? Eliyle iki yapmıştır. Bilirsin. Bu kaç? Hareket yapmıştır. Kahkaha atılır. Son
    Şimdilik incelemenin sonu. Canım isterse biraz daha yazarım.
    http://ahmedyasirorman.blogspot.com/...go-kitap-yorumu.html
  • Dünyanın düzeni bu; biri açlıktan ölür, biri tokluktan çatlar.
    Sadık Hidayet
    Sayfa 78 - Yapı Kredi Yayınları
  • 72 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Özgün ve iyi işlenmiş bir alt-tabaka kadın teması, temanın biricikliği sayesinde gün ışığına çıkmamış çarpıcı benzetme ögeleri, duygusal olarak güçlü imgeler ve bütünlüklü yapısı ile olmuş dedirtmiştir.

    Didem Madak, şair/şiir bütünleşmesinin/birleşmesinin en uygun örneklerindendir. Kendisi de bunu şu sözlerle tasdik etmektedir: ‘’Şiirimin gizli öznesi değilim, orda beni bulmak çok kolay’’.[Özer]

    ‘’Benim hâlâ hayatımla ve bir kadın oluşumla ilgili çözemediğim bazı meselelerim var, bu meselelerle samimiyet ve cesaretle boğuşuyorum hâlâ. Bütün bunlar yokmuş gibi davranıp kitabî şiirler yazamam. Şiirlerim ütüsüz ve buruşuk gezdirdiğim ruhumun diyeti bence. Bu yüzden hepsi benden parçalarla dolu.’’[Özer]

    ‘’Madak’ın şiirinde çokça örneğini bulabileceğimiz hayattan sıkılanların (başta kendisi olmak üzere), ötekileştirilenlerin (başta Çingeneler olmak üzere), hayatını yaşayamayanların (‘Kaç Zamandan’ şiirindeki Aylâ Abla gibi) gizli direnişleri, Madak şiirinin kurucu politik taşlarını oluşturur.’’[Erdem Çolak, ‘’Didem Madak Şiirinde Politik Olan’’]

    Biraz şiir çözümlemesi:

    ‘’Kitabın ikinci şiiri ‘Annemle İlgili Şeyler’ bir mektup biçiminde yazılmıştır. ‘Şimdi mucizevî bir yerdeyim / Muc’ın ucuz evinde’, ‘Ben bu eve Muc’ın ucuz evi diyorum / Yokluğunda böyle oldum. / Mucize öldükten sonra buraya taşındım. / Ve inan / Muc bu evi bana ucuza verdi’ dizelerinde, [...] ‘mucizevî’ ile ‘Muc’ın ucuz evi’ arasında büyük bir anlam farkı yoktur. Anneni ölümü mucizenin ölümüdür. Mucize ölünce geriye ‘Muc’ın ucuz evi’ kalır. Yani anneden kalan neyse o, karanlık bir dünya ya da sığınılacak bir şiir. Didem Madak’ın annesinin adının Füsun olması, bu adın ‘büyü’ anlamına gelmesi, ‘büyü’ ve ‘mucize’ sözcükleri arasındaki anlam yakınlığı gözden kaçırılmamalıdır. [Özer]

    ‘’...bireyin yaşamındaki değer yitimi ve kirlenmişliği, doğal, etkileyici ve koruyucu bir unsur olarak çizilen anne figürünün ölümü ile aktaran sözceleme öznesinin, bu durumdan ve yaşamın gerçekliğinden kaçışının aktarıldığı yönündedir. Söylemde, masumiyet, temizlik, saflık ve geçmişe özlem izleği şiirin geneli boyunca anneyle özdeşleştirilen sözceler
    üzerinden aktarılmıştır. “Anne”nin var olduğu zamanlarla ilgili ifadelerin, anne ve simgelediği masumiyet kaybedildiğinde kullanılan sözceler ve geçmişin şimdiki zamanla tezat oluşturacak şekilde seçilmesi, sözce öznesinin doğallığa ve annenin varlığına yüklediği önemi yoğunlaştırma amaçlıdır.’’ [Ünveren]

    ‘’O göl şimdi içimde kocaman bir anne ölüsü
    Vişne bahçeleriyle dolu,
    Neşeli bir şehre benzerdi senin sesin.
    Bazen ölmek istiyorum.
    Beni yeniden doğurman için
    İri, ekşi bir vişne tanesi gibi”
    Ayrıca, bilindiği gibi “Vişne Bahçesi” Anton Çehov’un kişilerin toplumsal statülerinde yaşanan ve vişne bahçesi ile simgelenen, engellenemeyen düzen ve değerler değişimi ile bunun yarattığı evrensel duyguları ele aldığı oyununun adıdır. Dolayısıyla bir ‘metinler arasılık’tan da söz edilebilir. Böylece sözceleme öznesi için de bir dönemin sonunun belirtildiği değerlendirilebilir. Çünkü anne ölmüş, saadet devri ve düzen sona ermiştir. Değerler değişmiş, artık her şey başka olmuş, rüyalar kararmış, tanrı gibi görünen göl “şimdi” anne ölüsüne, bir nevi mezarlığa dönüşmüş, tüm bunlar ağızda ekşi bir tat bırakmıştır. Burada, aynı zamanda iri, ekşi bir vişne imajı ile yüz buruşturan, artık hayatla ve içinde bulunduğu atmosferle uyum sağlayamayacak şiir kişisinin annenin ölümünün ardından başlayacak olan istenmeyen bir ömrün başlangıcı imlenmiştir.’’[Ünveren]

    Buraya kadar geldiyseniz, benden ‘’sürpriz yumurta’’ kazanmışsınız demektir. Cemal Salman’ın ‘’Didem Madak Şiirinde Zaman ve Mekan’’ adlı makalesi kendi çapında oldukça ufuk açıcıdır. Okuyunuz efendim.

    Kaynakça
    *Nilay Özer, ‘’Didem Madak’ın Şiirlerinde Dilin Örgütlenişi, Biçim ve İçerik Üzerine’’
    *Dilek Ünveren, ‘’Muc’un Ucuz Evinde Mucizenin Ölümü: Didem Madak’ın Annemle İlgili Şeyler Adlı Şiiri Üzerine Söylem Çözümlenmesi’’