Gerçek Duyguların Saati ilk başta beklediğimden daha çok etkiledi beni. Olay örgüsü dağınık ve yer yer rüya bölümleri nedeniyle takip etmesi zor bir roman. Hatta bazı bölümlerde neyin gerçek neyin karakterin zihninden geçtiğini ayırmak kolay değil. Buna rağmen kitapta beni sürekli okumaya iten bir şey vardı.
Romanı bir vicdan muhasebesi olarak okumadım. Karakter eşini aldatıyor ama asıl ağırlık buradan doğmuyor gibi geldi. Daha çok hayatına, ilişkilerine ve hatta kendisine yabancılaşan bir insanın hikâyesi gibi. İlginç olan, bu melankolinin belirgin bir sebebinin olmaması. Karakter mutsuz ama neden mutsuz olduğunu tam olarak bilmiyor; ait olduğu hayatın içinde kendini ait hissedemiyor.
Kitap boyunca beni en çok etkileyen şey bu aidiyetsizlik duygusu oldu. Her şey yerli yerinde görünürken insanın kendi yaşamına dışarıdan bakmaya başlaması, romanın temel hissi gibi geldi bana.
Huzursuzluğun Kitabı’ndaki gibi uzun süre aynı ruh hâlinin içinde kalmıyor; burada bir hareket, bir dönüşüm hissi var. Bu yüzden daha ulaşılabilir buldum. Rüya sahneleri ve bazı geçişler bende tam karşılığını bulmasa da romanın yarattığı atmosfer ve karakterin iç dünyası aklımda kaldı.
Kitabı bitirdikten sonra olayları değil, bıraktığı hissi hatırladım: İnsan bazen hayatının tam ortasında dururken bile ona ait olmadığını hissedebilir.