Ardımda bir ana bırakıyorum, bir eş
bırakıyorum, bir çocuk bırakıyorum.
Tatlı, pembe, şirin, iri siyah gözlü ve uzun
kestane rengi saçlı üç yaşında küçük bir kız.
Onu son kez gördüğümde, iki yaşından bir ay
almıştı.
Ve ben öldükten sonra, oğulsuz, kocasız ve
babasız kalacak üç kadın; üç değişik türden
yetim, yasaların yarattığı üç dul olacaktı.
Evet, kabul ediyorum, bu cezayı hak
ettim; ama, ya bu masum insanlar ne yaptı? Ne
fark eder ki? Onların onurlarını lekeliyorlar,
onları mahvediyorlar. Adalet bu işte!
İdama mahkûm!
Peki, neden olmasın? “İnsanlar,” hangi
kitapta okudum bunu bilemiyorum, ama
yalnızca iyi şeylerden söz eden bir kitapta,
“bütün insanlar günü belirsiz bir ölüme
mahkûmdurlar,
” diye bir cümle okumuştum
Her zaman mutluydum hayal dünyamda. İstediğimi
düşünebiliyordum, özgürdüm.
Şimdi ise tutsağım. Bir hücrede prangaya
vurulmuş bedenim; ruhum bir tek düşünceye
hapsedilmiş. Korkunç, acımasız, yürek yakan
bir düşünce! Artık önümde tek bir düşünce,
tek bir yargı, tek bir gerçek var: idama
mahkûm olmak!
...
Geçmişin toplumsal yapısı üç sütun
üzerine kuruluydu: rahip, kral, cellat. Uzun
zaman önce, bir ses şöyle demişti: “Tanrılar
çekip gitsinler!” Son olarak da, başka bir ses
yükseldi ve şöyle bağırdı: “Krallar çekip gitsinler!” Şimdi zamanı artık, üçüncü bir sesin
yükselip de şöyle demesinin: “Cellat çekip
gitsin!”
...