• #göbeğinideğilkitabınıerit
    yaz için elimde olan kitapları nasıl eritebilirim’in üzerine durup hem kitapları okumaya hem de yorumlamaya çalıştığım etiket olacak kendisi. daha önce şöyle bir şeyler yazmıştım. nasıl’ı görmek için,
    https://kargadankadindi.tumblr.com/...ğilkitabınıerit

    üç gün önce okuyup ancak yorumunu yapabildiğim kitap:

    Thomas More- Utopia. (1516)

    kitap üç kahramanın konuşması etrafında dönüyor. bunlar anlatıcı, peter giles ve raphael hytloday. anlatıcının tanıdığı ve çok sevdiği peter giles, bir gün yanında yabancı biriyle çıkagelir. anlatıcı ile bu beyin muhakkak tanışmasını ister. karşıdan gemici gibi görünen bey seyyahtır. böyle olunca ilgi birden artar. hytloday’in anlatacakları merak edilir. ama burada önemli olan çeşitli yaratıklar, canavarlar değildir. bunları herkes anlatabiilr. önemli olan dünyada iyi, mutlu bir düzeni kuran bir devlet olup olmamasıdır.

    iki bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde zamanın düzeni açıkça eleştirilirken -kitap aslında genel olarak ingiliz düzeninden bahsetse de diğer ülkelerden verilmiş olan örneklerde görülür ki toptan bir eleştiridir- ikinci bölümde raphael tüm bu sorunları aşmış olan, mükemmel düzendeki utopia ülkesinden söz eder. ölüm cezası, köleliğin gerektiği koşullar, dini özgürlük, dünya denilen gezegende bazı taşlara göre az bulunduğu için neredeyse tapınılan, yerlere göklere sığamayıp boyunlara, bileklere geçirilen değerli(!) taşlar, çalışma saatleri, iş bölümü gibi birçok konu üzerinde durulur. ütopya kavramını bize kazandıran kitap, aynı zamanda ilk sosyalist kitap olma özelliğini de taşıyor. anlatılan düzen, bilimsel sosyalizmle tamamen eşitlik göstermese de sosyalist bir düzen önerisi olduğu açık.

    aslında kitapla ilgili konuşacak pek çok şey var, fakat ben kitabı iş bankası kültür yayınları’ndan okudum ve kitabın içinde aynı zamanda mina urgan’ın bir incelemesi de yer alıyordu. o nedenle burada fazla incelemeye girmeyeceğim. benim altını çizip muhakkak bir şeyler söylemem gerek, dediğim kısımlara zaten incelemede dikkat çekilmiş. şimdi bahsetmek istediğim şeyler biraz daha hem kitapta hem de incelemede katılmadığım düşünceler olacak.

    ilk olarak, mina urgan incelemesinde more’un kadın-erkek eşitliğine verdiği önemi ballandıra ballandıra anlatıyor. dönemine göre çok daha ilerde bir anlayışa sahip de olsa bana göre more kendini kadına eşitliği bağışlayan bir bağışçı olarak görmekten kurtulamamış. yani esas olan kadın-erkek eşitliği değil de, erkeğin kadına kendiyle aynı hakları bahşetmesi gibi duruyor. bunu da bir bayram sabahı tasvirinden anlıyoruz. more’a göre bayram sabahları insanlar kiliseye gitmeden önce günahlarını açıklamak, oraya temiz gitmek isterler. bunun sonucunda çocuklar ebeveynlerinin, kadınlar kocalarının ayaklarına kapanıp günah çıkarır. burada iki önemli sorun var: bir, kadınların kocalarının ayaklarına kapanması kocaların üstünlüğünü belirtmiyor mu? iki, kocaların hiç günahı yok mu? eğer varsa onlar niye kadınlarının ayaklarına kapanıp bunu açıklamıyorlar. kocaların kimsenin ayağına kapanmaması ya günahtan arındırılmış olduklarını ya da günahı aile dışında başka bir mecliste açıkladıklarını gösteriyor. ki her ikisi de kadın ve erkek arasındaki eşitsizliği gözler önüne seriyor. ilk olasılıkta günah işlemeyecek kadar mükemmel varlıklar olarak görülen erkekler ikinci varsayımda da ailenin en üst mevkii olarak hesabını daha üst bir otoriteye veriyor. bu da aslında onları ailenin değil, üst makamın bir üyesi; ailenin ise koruyucusu(?) yapıyor. bu kafa yapısında ise eşitlik değil, en iyi ihtimalle eşit yasal haklar söz konusu olabilir.

    ikinci olarak bahsetmek istediğim konu ise kölelik ve askerlik. utopialılar köleliğe neredeyse karşılar. ama neredeyse. savaşa kesinlikle karşı olan bu toplum karşısındaki düşmanı da kırmak istemediği, ona da insan olarak baktığı için savaş sırasında ellerinde silahlarla yakaladığı askerleri öldürmek yerine onları esir alıyor, köleleştiriyor. yahut büyük suçlar işleyen özgür insanlar ceza olarak köleliğe çarptırılıyor. ne olursa olsun insanın insan üstünde bu denli hakimiyet kurması, kişinin özgürlüğünün yanında özgür olduğu düşüncesinin bile elinden alınması bana hiç insani gelmiyor. ölüm cezasına karşı olan bir toplumda, bedenler yerine ruhlar öldürüyor. bu kölelerden bahsettikten sonra geçen askerlik mevzusu da başlı başına bir mesele. pek değerli ve düşünceli utopialılar kendi halkını da karşı tarafın askerlerini de katletmek istemediği için öncelikli olarak karşı taraftaki önemli kişilerin başlarına bir ödül koyup savaştığı ülkenin sokaklarına bu haberi yayıyor. işe yaramazsa iç savaş çıkarmaya bakıyor. o da işe yaramazsa bu defa paralı asker tutuyor. karşı taraf bu askerlere daha büyük bir para öder de askerler oraya geçerlerse, yahut işin içinden çıkamazlarsa, son çare olarak kendileri meseleye el atıyor. burada utopialıların insana verdiği değer öyle bir savunulmuş ki sanırsın kimse ölmedi. ama önemli olan -ne kadar her iki tarafın da düşünüldüğü söylense de- ne yazık ki sadece utopia halkı. bunu açık açık yazsa more’a, “bak aslında eşitlikçiyiz, insan canı falan demiş ama tam olarak öyle de değil gibi” dese mina urgan’a tek sözüm olmazdı. sonuçta savaş hali. elbette kendi ülkendeki insanları düşüneceksin. ama herkesi düşünüyoruz deyip kendi halkının kurtulması için karşı tarafı iç savaşa sürüklemek hiç de insan canına önem veren bir hareket değil.olacak olan ölecek masum ve sivil halka olacak. iç savaşlar zaten bunun en belirgin örneği değil mi? yahut sırf senin vatanını korudukları için para alıyorlar diye, öldükleri zaman zaten senden aldıkları paraları da sana kalan bir zümreyi öne sürüp kalkan olarak kullanmak, ne kadar insanca? tersi sayfalarca savunulup olumlu eleştirilere konu olsa da ben işin özünün farklı olduğunu düşünüyorum. herkes kendini aklamak ister, hele savaş gibi bir konuda. savaş üstüne kısmında yazılanlar da kulağa utopia’nın aklanma çabası gibi geliyor.

    üçüncü önemli mesele ise inanç özgürlüğü. utopialılar herkesin istediği tanrı’ya inanmasına izin veriyor. onlara göre ağır suç olan birbirlerinin dinini kötülemek. dini merkezleri de tüm dinlere açık. her gelen ibadetini yapabilsin diye bir dine özgü sembol, resim, heykel vb. şeylerden arındırılmış. onlar tüm dinlerin bir tanrı etrafında birleşmeye yaradığını düşünüyor. inanış şekillerimiz, ibadetlerimiz farklı olsa da bunlar aynı denize akan farklı kollar, diyor ve hepsine sevgiyle yaklaşıyorlar. buraya kadar her şey ne kadar mükemmel. keşke böyle kalsa, değil mi? ama kalmıyor: inançsız olmak yasak. halbuki bu da bir inanç. yaratıcı olmadığına inanç, bilime inanç, (günümüz için) evrime inanç. bunlar da kesin kanıtları olmayan ama kabul ettiğimiz şeyler değil mi tanrı gibi? tanrı’nın varlığına yüzde yüz geçerli kanıtlar gösterilebilir mi? her inanç özgür ama birleştirici bir tanrı fikrine inanıyorsan, demek biraz şeye benziyor bana kalırsa, bir dinin içinde tüm tarikat, mezhep vb. farklılaşmış kollar meşru görülürken o dinin dışında bir görüşün cezalandırılmasına. üstelik bu düşünceyi yaymak ölüm cezasından şiddetle kaçınan utopia’da ölüme götürebilecek suçlardan biri olarak görülüyor. böyle olunca buraya kadarki güzelliklerin hepsi domino taşları misali yıkılıp gidiyor gözlerimin önünde.

    dönemi için müthiş bir inceleme ve öneri kitabı olsa, öneriler genel olarak dönemin üzerinde bir anlayış taşısa bile okurken engel olamadığım düşüncelerim bunlar oldu. mina urgan gibi müthiş bir pozitiflikle yaklaşamadım maalesef. fakat yine de incelemeyi okumak benim için çok çok faydalı oldu. sosyolojik yönünü kendim çıkarımsayabildiysem de more hakkında pek çok bilgi edindim. özellikle yaşamı ve kişiliği hakkında öyle güzel şeyler var ki. mesela bunca olumsuz yorumdan sonra hala more’u sevebiliyorum. gerçekten güzel bir insan tanımak için bile okuyabilirsiniz. onun dışında bu zamandan çok önce yazılmış olan platon’un devlet’i ile karşılaştırılan bir bölüm ve ütopyanın bir tür olup günümüze kadarki gelişimini anlatan, önemli ütopya ve distopya kitaplarına yer verilen bir bölüm de var kitapta. biri tavsiye istese kesinlikle bir türe ismini vermiş olan bu kitabı incelemesiyle okumasını tavsiye ederdim

    ------

    “(savaş üzerine) bense bu sanattan ne anlarım ne de anlamak isterim.”

    belki çok normal bir cümle gibi görünüyor fakat benim kendimi bulduğum ve farklı bir tonla defalarca okuduğum cümlelerden biriydi. ne de anlamak isterim. her şeyi merak eden, öğrenmek isteyen bir insan için bunu söylemek, vurucu bir şey söylemek oluyor. “ne anlarım, ne de anlamak isterim.” müthiş.



    “insan çok kez öne sürdüğü düşünceden vazgeçmeyi kendine yediremez. yanıldığını açığa vuramaz. kendi ününü kurtarmak için halkın yararını feda eder.”

    “halkın yararını” kısmını “herhangi bir şeyi” olarak değiştirirsek herkesin düşünmesi, sonra da aklında tutması gereken satırlar. eğer “ben düşüncelerimin esiri değil, sahibiyim” gibi bir mottom olmasa sanırım buradan türerdi.



    “en soylu, en insanca erdem başkalarının acılarını dindirmekte, onlara umut ve yaşama sevinci vermekte, bir başka deyimle, dünyanın tadına varmalarını sağlamaktadır.
    peki ama başkalarına ettiğimiz iyiliği kendimize niçin etmeyelim? tabiata aykırı gitmek değil mi bu? çünkü iki yoldan birini tutmak gerek: hoş yaşamak, dünyanın tadını çıkarmak ya iyi bir şeydir ya kötü bir şey. kötü bir şeyse başkalarına onu sağlamak şöyle dursun, kimde varsa elinden almak, herkesi ondan korumak gerekir. iyi bir şeyse onu hem kendimiz için hem de başkaları için isteyebiliriz, istemeliyiz de. niçin başkalarına acıdığımız kadar kendimize de acımayalım? kardeşlerimize iyilik etme eğilimini içimize sokan tabiat niçin kendimize karşı insafsız, zalim olmamızı istesin?”


    (mina urgan incelemesinden, john ball’un dizeleri)
    “adem toprağı belleyip havva yün eğirirken
    bey kimdi, efendi kim?”
  • Sir Thomas More, ölümünden elli yıl sonra hâlâ böyle yüceltildiğine göre,
    1535 yılında, düpedüz bir cinayet sayılan idamından hemen sonra,
    yalnız İngiltere’de değil tüm Avrupa’da kıyametler kopmasına
    hiç şaşmamalı. William Roper’in anlattığına göre, çağın
    en güçlü imparatoru Beşinci Charles Şarlken İngiliz elçisi
    Sir Thomas Elliot’u çağırmış, Sekizinci Henry’yi kıyasıya suçlamıştı.
    Kendi hizmetinde More gibi bir adam olsa, onun canına kıymaktansa, imparatorluğunun en zengin ülkesini yitirmeyi göze alacağını söylemişti.

    Avrupa’nın bilgili kişileriyse, öldürülen Hümanistin yasını tutuyor,
    onu öve öve bitiremiyorlardı. Sevgili arkadaşından bir yıl sonra
    ölecek olan Erasmus’un acısı ayrıca derindi. Mektuplarından birinde,
    “More’un ölümüyle, ben de ölmüş gibiyim; onun ruhuyla benimki
    gerçekte bir tek ruhtu,” der. Venedik elçisi Sebastian Giustinian,
    bir mektubunda, More’dan İngiltere’nin “en aklı başında, en erdemli adamı”
    diye söz eder. İspanya’nın en büyük Hümanisti sayılan Vives,
    More’un zekâsının keskinliğini, bilgisinin çapını, güzel konuşma
    yeteneğini, önsezisini, ölçülülüğünü, dürüstlüğünü,
    huyunun tatlılığını göklere çıkarır.

    Çağdaşlarından Robert Whittington, “More’un aklı meleklere özgü,
    bilgisi ise olağanüstüydü,” dedikten sonra, şunu da ekler:
    “İyilik, alçakgönüllülük ve nezaket açısından kim eşi olabilirdi onun?
    Sırasında çok neşeli ve eğlenceli, sırasında çok ağırbaşlı,
    her mevsimin adamıydı o.” (Robert Bolt, A Man for All Seasons
    oyununun adını bu son tümceden almıştır.) More’un ölümünden
    iki yüzyıl sonra, insan konusunda kötümserliğiyle bilinen büyük taşlama ustası Jonathan Swift, More’un, “İngiltere’nin en erdemli insanı” olduğunu söyler.


    Acaba İngiltere’nin bu en erdemli insanı, bir hiç uğruna mı öldü?
    Sırf bir formaliteyi yerine getirmemekte direndiği için,
    boşuna mı çıktı idam sehpasına? More’u din uğruna kendini
    kurban etmiş bir ermiş sayan, ileride onu Saint Thomas More’luğa
    yücelten Katolikler, böyle düşünmüyorlardı elbette.
    Arna o sırada Protestanların birçoğu, tarihçi Edward Hall gibi,
    More’un “aptal bir akıllı mı, yoksa akıllı bir aptal adam mı”
    olduğunu kestiremiyorlar, bunca değerli bir insanın,
    saçma bir inat sonucu kendine kıydığını sanıyorlardı.

    Yirminci yüzyıl başlarında Sidney Lee, More’un uzlaşması
    olanaksız iki şeyi, yani ortaçağın. Papalık kavramına inançla
    Rönesans’a inancı uzlaştırmak istediğini ve “umutsuz bir dava uğruna,
    dehasına da yaşamına da kıydığını” yazdı. Ne var ki, çağımızın
    Thomas More uzmanlarının hepsi böyle düşünmüyorlar.
    Utopia’nın yeni bir çevirisini yapan Paul Turner’e göre,
    More, söz ve düşünce özgürlüğünden yoksun bir İngiltere’de,
    düşüncenin bir suç sayılamayacağına inandığı için ölümü göze aldı.

    More üstüne önemli bir kitap yazan R.W. Chambers’e göre,
    o, yalnız Kutsal Katolik Kilisesi’nin birliği uğruna değil,
    insanların inanmadıkları şeylere yalan yere yemin etmemeleri
    uğruna, yani vicdan özgürlüğü uğruna öldü. Karl Kautsky’ye göre de,
    More, bir kralın aklına esti diye inançlarından vazgeçmeye
    yanaşmayıp idam sehpasına çıkmakla, kişiliğinin yüceliğini kanıtladı.
    Eğer Thomas More Utopia’yı yazmasaydı, çoktan unutulup giderdi.

    Günümüzde onu ansa ansa, dinsel inançları uğruna can
    veren erdemli bir devlet adamı olarak, çağın tarihçileri anardı ancak.
    Oysa More, ömrü boyunca yazıp çizdi; hatta çağın çoğu okumuş
    adamları gibi, şiirler bile yayımladı. Utopia bir yana, en ilginç kitabı,
    1513’te, Utopia’dan hemen önce yazmaya başladığı ve
    bitirmeden bıraktığı The History of Richard the Third’dür.
    More bu araştırmada, iktidarı ele geçirmek amacıyla
    hiçbir cinayeti işlemekten çekinmeyen, üstün zekâlı
    ve ikiyüzlü kral tipini ilk olarak çizmiş, böylece Shakespeare’in
    Üçüncü Richard oyununun başlıca kaynağı olmuştur.
    Ne var ki, damadı William Roper’in More’un adıyla yayımladığı
    bu kitabı, More’un kendi kaleme almamıştır kimine göre.
    Bunu Kardinal Morton Latince yazmış, More da İngilizceye çevirmiştir
    sadece. Sidney Lee gibi eski eleştirmenler bu konuda kesin
    bir karara varamazlar. Oysa Chambers gibi günümüze
    daha yakın birçok eleştirmenin, bu Üçüncü Richard tarihini
    More’un yazdığı konusunda hiçbir kuşkuları yoktur.

    More’un bundan sonraki kitapları, hem Hümanizm’e,
    hem de dinle ilgili sorunlara duyduğu merakı gösterir:
    Yaptığı ilk işlerden biri, Katolik Kilisesi’ni kusurlarından
    arındırmayı amaçlayan, Hıristiyanlıkla Rönesans bilgisi
    arasında uyumlu bir ilişki kurmak isteyen
    ünlü İtalyan Hümanisti Pico della Mirandola’nın yaşam öyküsünü
    İngilizceye çevirmek oldu. 1518’de, yani Utopia’yı yazdıktan sonra,
    Latince Epigrams’ları (iğneleyici kısa şiirler) ve üniversitelerde
    Yunanca eğitimini savunmak üzere Letter to Oxford Defending Greek Studies’i (Yunancanın İncelenmesini Savunmak İçin Oxford’a Bir Mektup) yayımladı.

    Dinsel reform akımı güçlendikçe, Katolikliği savunmak görevi
    önem kazandı More’un gözünde. 1528’de A Dialogue’da Luther
    ve Tyndale gibi Reformasyon’dan yana olanlara çattı.
    Onları, “veba salgını gibi yayılan bir mezhep” kurmakla suçladı.
    Tyndale bu saldırıya karşı Reformasyon’u savunan bir yazı yazınca,
    More, 1532’de yayımladığı A Confutation of Tyndale’de
    (Tyndale’ın Yanıldığını Kanıtlama), bu polemiği daha da
    kıyasıya bir biçimde sürdürdü. İngiltere’den kaçan Simon Fish
    adlı bir reformcu The Supplication for the Beggars’ı
    (Dilenciler Adına Bir Yalvarma) yayımlayarak Katolik
    din adamlarını rezil etmiş, ileride Sekizinci Henry’nin
    gerçekleştireceği bir yağmayı savunup, manastırların kapatılmasını,
    rahiplerin topraklarına el konulmasını istemişti.

    More, 1529’da buna karşı Supplication of Souls’u (Ruhların Yalvarması) yazdı. 1532’de din konusunda kendi tutumunu savunan bir Apology yayımladı.
    More’un din alanında polemiğe kaçmayan yazıları da vardır.
    Örneğin Treatise upon the Passion (İsa’nın Acıları Üstüne Bir İnceleme)
    ve The Four Last Things (Son Dört Şey). More’a göre, herkesin
    her an düşünmesi gereken bu “son dört şey” ölüm,
    Tanrı’nın ölenleri yargılaması, cennet ve cehennemdi.
    More’un hapiste yazdığı son kitabı, hem konusu açısından,
    hem de Sekizinci Henry’nin zorbalığı karşısında benimsediği
    tutum açısından bizi ilgilendirir: Dialogue of Comfort (Avunma Diyalogu)
    Türkler Avrupa’yı ele geçirirlerse, dinibütün ve dürüst Hıristiyanlar’ın
    nasıl davranmaları gerektiği konusunda yaşlı bir Macar soyluyla
    genç yeğeni arasında geçen bir konuşmadır. Ne var ki Türkler
    bir simgeden başka bir şey değildir bu kitapta. More’un asıl sorunu Hıristiyanlar’ın Türkler’e nasıl karşı koyacakları değil, Katolikler’in Sekizinci Henry’nin
    baskısına nasıl karşı koyacaklardır. Vardığı sonuç ise kesindir:
    İnsan, ölümü bile göze alarak, her çeşit zorbalığa karşı
    vicdanının özgürlüğünü korumak zorundadır.
    Ve belki de More, Katolikliğinden çok bu inancından
    ötürü idam sehpasında can vermiştir.
    Thomas More
    UTOPİA - Kaynak Yayınları *Mina Urgan’ın incelemesiyle
  • More, hapise girdiği ilk aylarda, Kralı İngiliz Kilisesi’nin
    başı yapan yasaya yemin etmeyi iki kez reddetti.
    İki ağzı da keskin bir kılıca benzetmişti bu yasayı:
    İnsan buna evet derse, ruhunu; hayır derse, bedenini yitirecekti.
    More ise, ruhunu yok etmektense, bedenini yok etmeye çoktan razıydı.
    Sorguya çekilirken, “Anlayın bunu,” demişti, “her dürüst yurttaşın,
    her şeyden önce kendi vicdanına, kendi ruhuna saygı göstermesi gerekir.”

    More biraz ödün verse, durumu biraz olsun idare etse kurtulabilirdi.
    Hatta doğru olup olmadığını bilmediğimiz bir söylentiye göre,
    Sekizinci Henry, gizlice Londra Kulesi’ne gelmiş, More’u kandırmak
    için elinden geleni yapmıştı. Ama More, Kralı kamuoyunun
    önünde açıkça suçlamadan, bu yasaya yemin etmenin vicdanına
    aykırı düştüğünü söylemekte direniyordu.

    Hapishane mektuplarından birinde kızına yazdığı gibi,
    hiç kimseyi etkilemeye kalkmadan kendi vicdanına göre
    davranmış, başkalarını da vicdanlarına göre davranmakta
    özgür bırakmıştı. Bu sessiz direniş karşısında, More’u mahkeme
    önüne çıkarmaktan başka çare kalmamıştı artık.

    1535 yılı Temmuzunun birinci günü yapılan yargılanmasında,
    More inat etmeyip tutumunu değiştirirse, Kralın onu bağışlayacağı
    kendisine bildirildi. Bıçak kemiğe dayandığı halde More gene direndi:
    Ona göre suç, düşüncesini başkalarına yaymak ya da uygulamaktı.
    Oysa o susmuştu sadece.

    “Ben böyle sustuğum için, ne sizin yasanız,
    ne de yeryüzünde herhangi başka bir yasa beni cezalandıramaz,” dedi.
    Bunu bildiği gibi, yargıçların ne yapıp yapıp onu cezalandıracaklarını
    da bildiği için, “Beni cezalandırmaya karar verdiğiniz besbelli,” diye ekledi.
    Thomas Cromwell’in elinde birer kukla olan bu yargıçlar,
    “Kralın Savcısı” Sir Richard Rich’i yalancı tanık olarak kullanmışlardı.
    Roper’in anlattığına göre, Londra Kulesi’nde More’un kitapları
    bağlanıp götürülürken, Kralın resmi temsilcisi olan bu adam,
    More ile sözde dostça tartışmış onu kandırmaya çalışmıştı.

    “Siz bilgili, akıllı bir adamsınız, ülkenin yasalarını da biliyorsunuz.
    Eğer Parlamento beni kral ilan ederse, siz beni kral kabul eder misiniz?”
    diye sormuştu. More buna evet deyince,
    “Peki,” demişti Rich, “ya Parlamento beni Papa ilan ederse,
    siz beni Papa olarak kabul etmez misiniz?” More,
    bu soruya başka bir soruyla karşılık vermişti:
    “Tutalım ki, Parlamento bir yasa çıkardı Tanrı Tanrı değildir diye.
    Siz Mr. Rich, Tanrı’yı yok mu sayacaksınız o zaman?”
    Rich, böyle bir yasanın hiçbir Parlamento’dan geçmeyeceğini
    söyleyince More, “Tanrı Tanrı değildir diyemeyen Parlamento,
    Kralı da Hıristiyan Kilisesi’nin başı yapamaz,” demişti.

    More’un bu sözlerini gerçek amacından saptırıp bozarak
    anlatan bu yalancı tanığın yardımıyla yargıçlar, Thomas More’u
    ölüme götürecek olan yasal hileyi buldular.
    Onu, “kötü bir amaç uğruna haince ve şeytanca” davranmakla suçladılar.
    Jüri, sadece on beş dakika süren bir görüşmeden sonra
    More’un suçlu olduğuna karar verince Başyargıç Audeley,
    onun ölüm cezasına çarptırıldığını bildirdi. Sir Thomas More,
    ancak o zaman konuştu: “Beni mahkûm etmeye (Tanrı bilir nasıl)
    karar verdiğinizi görüyorum. Onun için şimdi, vicdanıma uyarak,
    açıkça ve canımın istediği gibi konuşacağım,” dedikten sonra,
    Kralın çıkardığı yasanın, Tanrı’nın da, Kutsal Kilise’nin de
    yasalarına ters düştüğünü anlattı. İngiltere’nin tüm Parlamento
    üyelerinin, en dinibütün ve bilgili Katoliklerinin bu yasaya karşı
    koymadıkları ileri sürülmüştü. More gibi düşünenler, İngiltere’de azınlıktaydı belki.
    Ama More, Hıristiyan dünyasını bir bütün olarak görüyordu ve
    vicdanını bir tek ülkenin verdiği karara bağlamak zorunda değildi.
    Tek başına Londra kenti, tüm İngiltere’de geçerli sayılabilecek
    bir yasa çıkaramayacağı gibi, İngiltere de, yeryüzünde
    tüm Hıristiyan ülkeleri adına bir yasa çıkaramazdı.
    More bunları açıkladıktan sonra, kendisini yargılayanlara şunu da söyledi:
    “Sizler, Lord Hazretleri, yeryüzünde benim yargıçlarım olup
    beni ölüm cezasına çarptırdınız. Ama ben, gökyüzünde hepinizle
    sevinç içinde yeniden buluşabilmek için candan dua edeceğim gene de.”


    More’un yargılanması sırasında böyle konuşması onun
    ne denli korkusuz olduğunu gösterir; çünkü bu sözler,
    Sekizinci Henry’yi büsbütün çileden çıkaracak,
    More’un yalnız ölmesine değil, en korkunç işkencelerden sonra
    ölmesine neden olabilecekti. Nitekim bu yasaya karşı çıkan kimi
    din adamları önce asılmışlar, boğulmak üzereyken ipleri çözülmüş,
    karınları yarılıp, canlı canlı barsakları deşilmişti. Bunların arasında
    yakından tanıdıkları bulunduğu ve bu işkencelerden
    haberi olduğu için More, mektuplarından birinde böyle
    bir duruma düşerse Tanrı’nın ona dayanma gücünü bağışlaması
    için dua ettiğini söyler. İlkin More’un asılması kararlaştırılmıştı.

    Ama Kral sonradan bir lütufta bulundu:
    More’un Tower Hill’de başının kesilmesini emretti.
    More gene bir şaka yapıp, ileride Sekizinci Henry’nin
    dostlarının Kraldan bu çeşit lütuflar istemek zorunda
    kalmayacaklarını umduğunu söyledi. 1886’da On Üçüncü
    Leo’nun papalığı sırasında azizliğin birinci mertebesine yükselen
    ve 1935’de yani ölümünden tam dört yüz yıl sonra
    On Birinci Pius’un papalığı sırasında Katolik Kilisesi’nin
    azizleri arasında resmen yer alıp Saint Thomas More diye
    anılan adam, gerçek bir ermiş gibi, Utopia’da anlattığı mutlu ölümü
    andıran bir iç rahatlığı ve sevinç havası içinde ölecekti.
    Ölüm karşısında yiğitliğine, düşmanları bile hayran kalacaklardı.
    Bu düşmanlardan biri ve More’un çağdaşı olan tarihçi
    Edward Hall’a göre, More, “Kellesi uçmakla insanın başına felaket gelmez” dermiş. Kellesi uçacağı sırada davranışı, bu söylediğine gerçekten inandığını kanıtlar.

    Damadı William Roper’in anlattığına göre,
    1535 yılının 6 Temmuz sabahı, öleceği kendisine bildirilince,
    More, her zamanki güler yüzlü haliyle şöyle demiş:
    “Bu güzel haberinize candan teşekkür ederim.
    Benden görevleri ve onurları esirgemeyen Krala gönlüm
    her zaman borçlu kaldı. Ama Tanrım üzerine yemin ederim ki,
    beni buraya kapattığı ve ölümü düşüneyim diye hem yer hem de
    bol bol vakit bağışladığı, hele bu berbat dünyanın acılarından
    beni böylesine çabuk kurtarmak yüceliğini gösterdiği için
    ona gönül borcum daha da çok arttı. İşte bu yüzden,
    bu dünyada da, öteki dünyada da candan dua edeceğim Kralın sağlığına.”
    Thomas More
    UTOPİA - Kaynak Yayınları *Mina Urgan’ın incelemesiyle
  • Sir Thomas More oyununda anlatıldığına göre,
    More, ölüme gittiğini bildiği halde her zamanki
    neşesiyle güle söyleye hapse girdi.
    Oyunun dördüncü perdesinin sonlarına doğru,
    More’a haber getirirler:

    Eğer More Kralın çıkardığı yasaya boyun eğmezse,
    onu Londra Kulesi’ne kapatmak zorunda kalacaklardır.
    Karısıyla kızları More’un önünde diz çöküp,
    bu buyruğu yerine getirmesi için yalvarınca,
    More, Kralın sözünü dinleyeceğini bildirir.

    Onu tutuklamaya gelenler de, ailesi de sevinç içindedirler.
    Ne var ki, More’un bir şakasıdır bu; çünkü yerine getireceği buyruk,
    Londra Kulesi’nde hapis yatmak buyruğudur yalnızca.

    Beşinci perdenin başlangıcında More, Londra Kulesi’ne
    gitmekle ne denli rahat ettiğini anlatır: Onu ezen bir sürü
    sorumluluktan kurtulmuştur; haksızlığa uğrayan yoksulların,
    mutsuz dulların, kimsesiz yetimlerin acı çığlıkları,
    uykularını kaçırmayacaktır bundan böyle.

    Gerçekten de Sir Thomas More, gençliğinde manastıra
    kapanmak pahasına kavuşmak istediği o sessiz yaşama,
    ölümünden önce hapise girmekle kavuşmuştu.
    Londra Kulesi’nden gönderdiği mektuplardan, açıkça anlıyoruz bunu.

    Bir ay hapis yattıktan sonra, büyük kızı Margaret’e,
    “Beni buraya koyanlar, bana büyük bir kötülük yaptıklarını sanıyorlar,”
    diye yazar; “ama sevgili kızım, sana dinim üzerine yemin ederim ki,
    eğer karıma ve siz çocuklarıma karşı sorumluluklarım olmasaydı,
    çoktan böyle bir hücreye, hatta çok daha küçüğüne kapatırdım kendimi.”

    More çekildikten sonra, onun yerine Lord Chancellor olan
    ve beş yıl sonra tıpkı More gibi ölüm cezasına çarptırılan
    Thomas Cromwell, More’u sorguya çekmiş, Kralın merhametli olduğunu,
    onun hapisten kurtulup insanlar arasına yeniden karışmasını istediğini söylemişti.

    More, Nisan 1534’te Margaret’e yazdığı bir mektupta,
    bu öneriyi nasıl karşıladığını anlatır:
    “Bu yasada ve bu yasayı çıkaranda kusur bulmak amacını gütmüyorum.
    Ant içip bu yasaya boyun eğenleri de suçlamıyorum.
    Ama kendim aynı şeyi yaparsam ruhumun
    sonsuza dek lanetleneceğine inanmaktayım.
    Bana tüm dünyayı bağışlasalar bile, dünya işlerine artık karışmayacağım.
    Artık aklım fikrim bu dünyadan kurtulmakta.
    Hiç kimseye kötülük etmiyorum, hiç kimse için kötü söylemiyorum,
    kötü düşünmüyorum, herkesin iyiliğini istiyorum.
    Bir insanın yaşayabilmesi için bu yetmiyorsa,
    yemin ederim ki yaşamakta gözüm yok.
    Onun için Kral, şu benim zavallı bedenime canının istediğini yapsın.
    Keşke işine yarasa benim ölümüm.”

    More aynı mektupta, Londra Kulesi’ne ayak basar
    basmaz öleceğini sandığını; hemen öldürülmediği için bir hayli
    üzüldüğünü de söyler. Gerçekten de ölüm korkusu yoktu onda.
    Arkadaşı Norfolk Dükü, Kralın öfkesinin ölüm demek olduğunu anlatınca,
    More kılı kıpırdamadan, “Nasılsa herkes öleceğine göre, kendisinin bugün,
    arkadaşının da yarın öleceğini,” söylemekle yetinmişti.

    Karısıyla çocukları, Londra Kulesi’nde, More’u görmek fırsatını buldukça,
    Kralın isteğine boyun eğmesi için, ona yalvarıp yakarıyorlardı.
    Sevdikleri insanı yitirmek korkusu bir yana, para bakımından
    da çok güç durumdaydılar. Damadı Roper’in anlattığına göre,
    Lord Chancellor’luktan çekildikten sonra onun yoksul kalacağını
    bilen piskoposlar ve rahipler, Katolik Kilisesi’ni savunan
    yazılarını ödüllendirmek amacıyla 5000 İngiliz lirası toplamış,
    bunu More’a vermek istemişlerdi. Ama More, on altıncı yüzyılda
    büyük bir servet sayılan bu paranın bir meteliğine bile
    dokunmaya yanaşmamıştı. Oysa o sıralarda ailesi öylesine
    yoksuldu ki, odunları olmadığından Chelsea’deki evin bir tek
    odasında oturur, bahçeden topladıkları kuru yaprakları yakarak ısınırlardı.

    More’a yiyecek götürebilmek için sırtındaki giysileri satmak
    zorunda kalan karısı, çoğunluğun düşüncesini yansıtarak ona
    dobra dobra çatıyordu: “Doğrusu şaşıyorum haline,
    Mister More. Seni şimdiye kadar pek akıllı bir adam sanırlardı.
    Neden böyle aptallık ediyorsun?” diye soruyordu.
    Kızları ise, Krala karşı direnmekten vazgeçsin diye ağlayıp sızlıyorlardı.
    Bu arada, ayrıca sevdiği, ayrıca beğendiği Margaret’in,
    herkesin ant içerek bu yasayı kabul ettiğini, bunun ancak
    bir formalite olduğunu söylemesi, mektuplarından da anlaşıldığı gibi,
    More’a öylesine acı vermişti ki, öteki çektiklerini bunun
    yanında hiç sayıyordu. Gene de More, kimi zaman
    kızıyla şakalaşıyor, Margaret’i elinde günah elması,
    babasını baştan çıkarmaya gelen bir Havva’ya benzetiyor,
    kimi zaman da üzüntüsünü açığa vurup yalan yere yemin
    etmenin vicdanına aykırı düştüğünü anlatmaya çalışıyordu.
    Üstelik Londra Kulesi’ne kapatıldıktan sonra,
    More’un sağlık durumu iyice bozulmuştu.
    Son aylar kitaplarını elinden almaları, mürekkebi kalemi olmadığı
    için mektuplarını yırtık pırtık kâğıt parçalarına kömürle yazmak
    zorunda kalışı da ayrı bir dertti. Ama More vicdanına
    yapılan baskıya karşı gene de direnmek,
    hatta güler yüzlü davranmak gücünü buluyordu kendinde.
    Thomas More
    UTOPİA - Kaynak Yayınları *Mina Urgan’ın incelemesiyle
  • Düşmanları, More’u yıkmak için çevirdikleri entrikalar arasında,
    Elizabeth Barton olayından da yararlanmışlardı.
    Bir manastıra çekilen ve “Kutsal Rahibe” diye anılan
    bu saralı kızcağızda, sözde geleceği sezme gücü vardı ve karısını boşayıp
    Anne Boleyn ile evlendiği için, Sekizinci Henry’nin cehennemlik
    olacağını ileri sürüyordu. Katolikler, bunu bir propaganda
    aracı olarak kullanınca, hem Elizabeth Barton hem de onu
    tutanlar 1533’te ölüm cezasına çarptırıldılar.

    Bu arada Sir Thomas More da sorguya çekildi.
    Kralın isteği üzerine Kutsal Rahibeyle konuşan More,
    ona siyasal sorunlara karışmamasını salık verdiğini söyledi.
    Bu dediği de doğruydu; çünkü More, dinine candan bağlı
    olmakla beraber, falcılık gibi boş inançlardan tümüyle arınmış bir insandı.

    Gerçi More temize çıktı ama, durumu büsbütün güçleşti.
    Kralı İngiliz Kilisesi’nin başı saymaya yanaşmadığına göre,
    More’u iyice sindirecek bir yol tutmaktan başka çare kalmamıştı artık.
    More, 1534 yılının Mart ayında, yakın arkadaşı Piskopos Fisher
    ve başka Katolikler ile birlikte Londra Kulesi’ne kapatıldı.
    On beş ay, yani ölünceye kadar hapis yattı.
    Thomas More
    UTOPİA - Kaynak Yayınları *Mina Urgan’ın incelemesiyle
  • Chelsea Kilisesi’nde kendine tam o sıralarda yaptırdığı
    mezarın yazıtında da aynı düşüncelerle karşılaşırız.
    Thomas More, bir kopyasını da Erasmus’a gönderdiği bu yazıtta,
    ölen yakınlarından, babasından, “sevgili küçük karım” dediği
    ilk eşi Jane’den büyük bir sevgiyle söz eder.

    İki eşinden hangisini çocuklarını doğuranı mı, yoksa onları büyüteni
    mi daha çok sevdiğini kestirmenin güçlüğünü anlattıktan
    sonra kimi kişileri belki biraz şaşırtacak bir özlemini dile getirerek,
    “Eğer alınyazımız ve dinimiz bunu hoş görseydi,
    ne güzel olurdu üçümüzün evliliği!” der. Ve öteki dünyada üçü birleşerek,
    hayatın onlardan esirgediği mutluluğa ölüm sayesinde erişebilmeyi umar.

    More, aynı yazıda, bulunduğu memuriyetleri sayarak
    bu görevleri sırasında soylu sınıfın nefretini uyandırmadığını,
    halkı da hoş tuttuğunu, ancak hırsızlara, katillere ve Katolik dinine
    aykırı düşünceler besleyenlere karşı sert davrandığını söyler.
    Bir göğüs hastalığı çekmektedir, kendini yaşlı bir adam sayıyordur,
    dünya işlerinden bıkmış ve yüksek görevinden ayrılmıştır artık.
    Çocukluğundan beri en çok istediği şeyi, şimdi elde edecektir:
    Son yıllarını, insanların işlerinden el etek çekip dünya kaygılarından uzak,
    ruhunun ölümsüzlüğünü düşünerek geçirecektir.
    Daha mutlu bir yaşamın başlagıcı saydığı ölümü anımsayarak,
    hiç korkmadan, hatta sevine sevine ölebilmek için yaptırmıştır bu mezarı.

    Ne yazıktır ki Sir Thomas More’un dünya işlerinden el etek çekip
    huzur içinde yaşlanmak isteği gerçekleşmedi.
    Ömrünün son üç yılı, en acı yılları oldu. More, günün birinde
    Thames kıyılarında gezinirlerken, damadı William Roper’e şöyle demişti:
    “Bir çuvala tıkılıp şu nehrin sularına atılmaya razıyım.
    Yeter ki, istediğim üç şey gerçekleşsin:
    Birincisi, Hıristiyan hükümdarlar arasında barış sağlansın;
    ikincisi, Hazreti İsa’nın kilisesi, tüm yanlış ve sapık görüşlerden
    arınıp birlik içinde yaşasın;
    üçüncüsü de, Kralın evlilik sorunu hayırlı bir sonuca varsın.”

    Oysa More’un bu üç isteğinin tam tersi olmuştu o sıralarda:
    Hıristiyan ülkeleri birbirleriyle hâlâ savaşıyorlardı;
    Hazreti İsa’nın kilisesi ikiye bölünüyordu ve Kral,
    1533 yılında Anne Boleyn ile gizlice evlenmişti.

    Üstelik Sekizinci Henry, kendim Kilise’nin başı yapan özel
    yasayı üyelere baskı yaparak Parlamento’dan geçirmekle yetinmemiş,
    ülkenin ileri gelenlerinin bu yasaya boyun eğecekleri konusunda
    açıkça and içmelerini istemişti. Böyle bir and ise, Katolik olan,
    dolayısıyla Papa’yı tüm Hıristiyan dünyasının başı sayan Katolik
    Thomas More’un vicdanına aykırıydı.

    More, derin bir sessizliğe gömülerek, bu tehlikeli durumdan
    belki de sıyrılabileceğini umdu. Bu yasaya karşı propaganda
    yapmadığına, yazılı ya da sözlü olarak bu konuda düşündüklerini
    hiç kimseye açıklamadığına göre, hiçbir suç işlememişti.

    Gelgelelim Robert Bolt’un A Man for All Seasons adlı oyununda
    Thomas Cromwell’in dediği gibi, More’un ünü öylesine büyüktü ki,
    onun bu sessizliği “Avrupa’nın bir ucundan öteki ucuna çınlıyordu
    hem de ne yankılarla!” More’un desteğini sağlamakla kendi
    gücünün artacağını bilen Sekizinci Henry, onun ille konuşmasını,
    herkesin önünde Kralı İngiliz Kilisesi’nin başı saydığını yemin
    ederek bildirmesini istiyordu. Robert Bolt’un oyununda More,
    “Benim düşündüklerimin sizin için ne gibi bir değeri olabilir ki?”
    diye sorunca Sekizinci Henry,
    “Siz dürüstsünüz de ondan değeri var; daha doğrusu,
    herkes sizin dürüstlüğünüzü biliyor da ondan,” diye karşılık verir.

    Kraliçe Catherine ile Kralın boşanmasına karşı tutumu yüzünden,
    More’a iyice düşman kesilen Anne Boleyn de Henry’yi
    boyuna kışkırtıyor, More’un kuyusunu kazmaya çalışıyordu.
    Oysa More, Kralın ikinci karısına hiç kızmıyor, kendi idamından
    bir yıl sonra Anne Boleyn’in de Sekizinci Henry’nin hışmına
    uğrayıp ölüm cezasına çarptırılacağını bilmiş gibi,
    “Yakında başına ne felaketler geleceğini düşündükçe acıyorum ona,” diyordu.
    Thomas More
    UTOPİA - Kaynak Yayınları *Mina Urgan’ın incelemesiyle
  • Çağdaşlarının hepsinin bildikleri gibi, More yükselme
    hırsından tümüyle arınmış bir insandı. Ne var ki, hiç istemediği halde,
    yükseliyordu durmadan. 1518-1529 yılları arasında, durumu çok parlaktı.

    1520’de Fransa Kralı Birinci François ile Sekizinci Henry’nin,
    Calais dolaylarında, Camp du Drap d’Or denilen yerde,
    görkemli bir törenle buluşmalarına tanık oldu. Orada, çağın en ünlü
    Fransız Hümanisti Guillaume Bude ile karşılaştı.

    1521’de “Knight” oldu, yani “Sir” unvanını aldı.
    O yıl ve daha sonraları, çeşitli görevlerle dış ülkelere gönderildi.
    1523’te, Kardinal Thomas Wolsey’in desteğiyle Avam
    Kamarası’nda “Speaker” yani Meclis Başkanı oldu;
    ama hiç çekinmeden, Wolsey’in ve Kralın haksız para isteklerine
    karşı çıktı. More’u bu mevkiden uzaklaştırmak için, ona daha da
    yüksek bir mevki verip elçi olarak İspanya’ya göndermek istediler.
    Ama More buna yanaşmadı.

    1529’da Lancaster bölgesinin “Chancellor”u oldu.
    Ve aynı yılın Ekim ayında, çağın en yüksek devlet görevine,
    yani “Lord High Chancellor”luğa atandı. Gerçekte başbakanlıkla
    eşit bir görevdi bu; çünkü Lord Chancellor, başyargıç
    sıfatıyla tüm adalet mekanizmasını denetimi altında bulundurur,
    sarayın başdanışmanı olarak halkın deyimiyle “Kralın vicdanının bekçisi” sayılır,
    en önemli belgelere basılan devlet mührünü elinde tutar ve
    o sıralarda Avam Kamarası’ndan çok daha önemli olan
    Lordlar Kamarası’na başkanlık ederdi. Lord Chancellor olarak devlet
    mührünü törenle aldığı sırada, More, ölüme bir adım daha
    yaklaştığını sezmişçesine, sevinmesine hiçbir neden görmediğini;
    çünkü bu yüce mevkiin Kardinal Wolsey’nin başını yediğini söyledi:
    “Gerçekten onurlu olmaktan uzak sıkıntılar ve tehlikelerle dolu
    bir görev sayıyorum bunu. Benden önce aynı görevi üstlenen kişinin
    durumundan anlaşıldığı gibi, insan ne denli yükselirse, o denli kötü olur düşüşü.”

    Erasmus’un bir mektubundan anlaşıldığına göre Kardinal Wolsey,
    gözden düşüp Lord Chancellor’luktan çekilmek zorunda kalınca,
    More’u hiç sevmemekle beraber, İngiltere’de bu görevi gerektiği
    gibi yerine getirebilecek tek adamın o olduğunu söylemişti.
    Gene Erasmus’a bakılacak olursa, bu görev More’a hiçbir şey
    kazandırmayacaktı ama, İngiltere’de onun kadar yetenekli
    başka bir hukukçu olmadığı için, ülkesi çok şey kazanacaktı.
    O sırada İngiltere’de bulunan yabancı elçilerden Eustace Chapuys de,
    dürüstlüğü ve bilgisiyle ün salan Sir Thomas More, Lord Chancellor oldu
    diye herkesin bayram ettiğini anlatır.

    More’un Lord Chancellor görevinde kaldığı iki buçuk yıl içinde,
    İngiltere’yi allak bullak eden bir sorun çıktı ortaya:
    Yedinci Henry’nin büyük oğlu Arthur, çocuk denilecek bir yaşta,
    İspanyol prensesi Arragon’lu Catherine ile nikâhlandırılmış,
    bir yıl içinde de ölmüştü. Sekizinci Henry adıyla tahta geçen kardeşi,
    siyasal nedenlerden ötürü ağabeyinin dul eşiyle evlendi.
    Gelgelelim günün birinde Anne Boleyn’e tutuldu.

    Yengesiyle evlenmesinin dinsel yasalara aykırı düştüğü bahanesiyle,
    ne yapıp yapıp boşanarak, Anne Boleyn ile evlenmeyi aklına koydu.
    Bilindiği gibi, Katoliklerin boşanmaları, ancak Papa’nın nikâhı
    bozmasıyla gerçekleşebilirdi. Ne var ki Papa bu yetkisini kullanmaya
    yanaşmadı; çünkü Catherine, İspanya’yı, Felemenk’i ve Almanya’yı
    egemenliği altında tutan Beşinci Charles’ın Şarlken yeğeniydi;
    Roma, bu güçlü imparatoru kızdırmayı göze alamazdı.

    Karısından ille kurtulmaya karar veren Sekizinci Henry,
    boşanmasının dinsel yasalara sözde uygun olduğu konusunda,
    Oxford, Cambridge, Paris, Bruges, Bolonya, Padua üniversitelerinden
    bir çeşit ferman kopardı. Bunu Parlamento’da okuttu.
    Sonra, hem Papalığa fena halde öfkelendiği, hem de Katolik Kilisesi’nin
    mallarına göz koyduğu için, “Act of Supremacay” denilen yasayı
    ortaya çıkardı; yani Papalığın egemenliğini hiçe sayarak,
    kendini İngiltere Kilisesi’nin başı ilan etmek istedi. İngiltere’nin
    belli başlı din adamları, Sekizinci Henry’den korkup bu oldubittiye
    boyun eğince, Kralın boşanmasına öteden beri karşı çıkan
    Thomas More sağlık durumunu bahane edip, zaten zorla kabul ettiği
    Lord Chancellor’luktan çekildi. Bu yüksek görevden çekildiği için,
    More’un hiç mi hiç üzülmediği herkesçe biliniyordu.

    Daha önce de sözünü ettiğimiz Sir Thomas More adlı oyunda da
    anlatıldığına göre, More ayrıca sevinç duyuyordu bu ağır
    sorumluluktan kurtulduğuna. Dördüncü perdede, birlikte
    çalıştığı adamlardan ayrılırken, Thames kıyısındaki evine gelip
    balık tutmaya çağırır onları: “Aman ne güzel!
    Artık güneşe günaydın diyorum, devlete iyi geceler!”

    Aynı oyunda, Lord Chancellor’luktan çekildiği haberini,
    ailesine büyük bir sevinçle müjdeler: Gemiciler fırtınadan kurtulup
    karaya çıkınca nasıl rahatlarsa, More da öyle rahatlamıştır.
    Karısına ve kızlarına, İngiltere’nin en neşeli Lord Chancellor’unun
    artık öldüğünü kahkahalar atarak bildirir.

    Bu eğreti onurlardan kurtulduğuna gerçekten sevindiğini,
    istifa ettiği gün Erasmus’a yazdığı biraz alaycı mektuptan da anlarız:
    “Çocukluğumdan bugüne dek hep istediğim şey,
    devlet işlerinin sıkıntılarından kurtulup yalnız Tanrı’yı ve kendimi
    düşünerek bir köşede yaşamaktı. Tanrı’nın özel bir bağışı ve pek anlayışlı
    Kralımın bana gösterdiği iyilik sayesinde,
    bu isteğim şimdi yerine gelmiş bulunuyor.”
    Thomas More
    UTOPİA - Kaynak Yayınları *Mina Urgan’ın incelemesiyle