• Kesin olarak bildiğimiz şu ki, Attila gerçek bir Hun, tipik bir Hun başbuğuydu ve kendi cinsinden bütün başbuğlar gibi Tanrı tarafından yönlendirildiğine inanıyordu ve kim bilir belki de öyleydi!
  • HÜZNÜN İLMİHALİ: ROMY SCHNEIDER

    Hayat, yoksul bir oda sanki... Ha sırça köşk, ha gecekondu... Tüm odalar yoksul. Mahrumiyet duygusuyla var edilmiş doyumsuz bir canavar: İçine mutluluk, olgunluk, kariyer; olmadı utanç, masumiyet, şehvet... nice eylemi, nice erdemi, nice sıfatı ve hatta başka başka hayatları tıksan dahi nafile: Kendini bulmakta, kendini görmekte, kendini sevmekte zorluk çekiyor.

    Ne tuhaf! İnsan da hayata benziyor: Arzularının sınırı yok! Kendini bilmiyor. Kendini aramıyor. Gün geliyor, kendini istemiyor... Kendi dışındakiler kadar, belki ondan da fazla, kendine karşı.

    Şurası muhakkak ki, her kişi biricik. Herkes ‘orijinal’... Lakin Romy Schneider bu. Tüm istisnalarına rağmen nasıl da taşıyor kimi genellemelerin ruhunu. Zira fena karalanmış bir yükseliş ve çöküş hikâyesi onunki. Bir horgörü ve hoşgörü kronolojisi...


    Gençlik Başında Duman

    23 Eylül 1938'de, Viyana'da gelmiş dünyaya. Nüfusa Rosemarie Magdelana Albach olarak geçmiş adı. Annesi ünlü aktris Magda Schneider, babası jön Wolf Albach-Retty. O vakitler Avusturya, Almanya’nın bir parçası... Alman nüfus kâğıdı taşımasının hikmeti de bu.

    Doğumundan üç hafta sonra Viyana’yı terk etmek zorunda kalıyor. Yeni yuvası Schönau am Königsee’dir artık. Onlara kucak açanlar ise büyükannesi (Maria Schneider) ile büyükbabasıdır (Franz Xavier Schneider). Burada kardeşi Wolfdieter’le birlikte yaşar.

    Bereketli bir çocukluktur onunki... II. Dünya Savaşı’na rağmen huzur içinde geçer Bavyera günleri... Derken üzeri itinayla örtünen geçimsizlik başkaldırır. 1943’te çatlayan ilişki, 1945’te ayrılıkla sonuçlanır.

    Babanın evi terk edişi, milyonlarca domino taşını peş peşe düşürecek ilk hamledir adeta. İlk kırılma... İlk kaybediş... İlk idrak...

    Hayattaki kimi yükseltiler, kimi çukurlar ve hatta kimi girintiler, çıkıntılar akışın yönünü, şiddetini değiştirir. Köpürmek de vardır bu akışın ucunda, dalgalanmak da... Düşmek de usuldendir, hızlanmak da... Henüz on beş yaşında, kendisine lütfen ikram edilen küçük bir rol de böylesi anlardan biridir: “Wenn der weiße Flieder wieder blüht”te (Hans Deppe imzasını taşıyan bu film, bizde “Beyaz Zambaklar” olarak bilinir) annesiyle oynar. İçin için yanan kor, neyle besleneceğini bilmektedir artık: sinema!

    Ancak bu bilme, biraz da annenin çekim alanından sıyrılma, kendi olma telaşı olarak da okunabilir pekâlâ. Zira anne, tüm öykünme ve muhafaza edilen sevgiye rağmen, huzurun ömrünü kısaltan kişidir; ve bu noktadan itibaren olsa olsa ancak bir araçtır, zirveye ulaşmasına imkân yaratan.

    1949’da Salzburg’ta yatılı okuyan (Internat Goldstein) Romy Schneider, setin tozunu üzerinden, gürültüsünü kulağından henüz silmiştir ki, okul hayatına daha fazla katlanmanın anlamsızlığına kanaat getirir. Günlüğüne yazdığına göre, “mutlaka oyuncu olması gerekmektedir. Buna mecburdur.”

    1954-1957 arasında 4 filmde oynar. Bunlardan biri, Ernst Marischka’ın “Sissi”sidir. “Sissi”, Kraliçe Elizabeth’in hayatını, neredeyse karikatürize ederek beyaz perdeye yansıtan bir kitsch’tir. Hani ‘halk sineması’ diye bir şey varsa eğer, bunun tipik örneği dense yeridir. Bunalım yahut buhran günlerinin sağaltma aracı melodramın tesiri kıvamındadır: Geçmiş, belki de bir daha gelmeyecek güzel günlere düzülen bir methiyedir ve bile isteye olayların, karakterlerin içlerinin boşaltılması kimseyi rahatsız etmemektedir.

    Burada Marischka’nın hakkını teslim edelim: Savaş sonrası toplum psikolojisinin idrakiyle güven ve güç duygusunu yüceltip, aşk ve iktidar sarmalını kabul görecek şekilde popülerleştirmek fena bir maharet sayılmasa gerek.

    Diğer üç film (Feuerwerk, Maedchenjahre ve Die Deutschmeister), ne sinemasal açıdan ne de Romy Schneider’ın kariye açısından mühimdir. Tek farkla: Schneider Die Deutschmeister filminde şarkı söyler: Wenn die Vögel musizieren.


    Bir Başkadır Üvey Baba Sevgisi

    Gel gör ki, “Sissi” Romy Schneider için daima aşmayı ve hatta unutmayı arzuladığı bir eşik olacaktır. Erken yakaladığı şöhret (malum: bu üçlemenin ilk filmi kendisine Bambi ödülünü kazandırır. Bambi, Hubert Burda Media’nın takdim ettiği kitle iletişim ödülüdür, ödül heykelciği altın bir ceylandır), hazırlıksız yakalamıştır onu. Daha vahimi: şöhretleri belirli şablonlarla algılamak ve alkışlamaktan hoşlanan kesim için vazgeçilmez bir kanondur artık o. Olmakta olan’ın aceleyle taşındığı son istasyondur bu adeta. Gitmek isteyenin, varmak isteyenin kulağına fısıldanan anti müjde: Seni yücelttik ve böylelikle de öldürdük!

    Belli belirsiz yayılan imdat çığlığı, üvey babası tarafından duyulur. Erkeksi bir güdüyle ipleri kavrar. Gerer ve gevşetir. Buna öylesine kapılır ki, o ipin ucundaki kişinin kişiliği bir noktada unutulur. Değil mi ki hayat, yoksul bir odadır; o da bu odayı düzenleme, donatma ehliyetine sahip belki de tek içmimardır.

    Teslimiyet duygusu, önce mahrumiyeti, peşi sıra da suiistimali çağırır. Üvey baba Hans Herbert Blatzheim’ın tercihi de bu yönde olur. Pek hassas bu konuyu iyisi mi Schneider’ın ağzından aktaralım: “Üvey babam açık açık kendisiyle yatmamı teklif etti."

    Böylesi bir şeyi itiraf etmek cesaret ister. Schneider bu cesareti ancak 40’lı yaşlarında gösterebilir. Öz babasının evi terk etmesinden sonra üvey babasının yatma teklifi hayatındaki kim bilir kaçıncı kırılmayı teşkil eder. Bir başka deyişle, hayatına giren iki erkek, iki güç modeli, tesir gücü yüksek bir hayal kırıklığı yaratır.


    Bir Erkeği Sevdim, Zaten Yoktu

    Romy Schneider, Almanya’nın sınırları dar gelince soluğu Fransa’da alır. “Maedchen in Uniform”da (1958) Manuel von Meinhardis karakterini canlandırır. Aynı yıl “Christine” ve “Die Halbzarte” adlı filmlerde oynar. “Christine” iki açıdan önemlidir: a.) Annesini üne kavuşturan "Liebelei"nın yeni bir uyarlamasıdır, b.) Alain Delon’la tanışır. Bu kıpır kıpır delikanlı, nam-ı diğer süper star, Schneider’ın gönlünü çeler. Annesinin babasının ricalarını, “Bir Fransız horozu mu öpecek kraliçemizi?” türlü karşı çıkışlarını hiçe sayarak ahalinin Paris’e taşınır. Artık Fransız olmayı istemektedir; bir Fransız gibi yaşamak, bir Fransız gibi giyinmek ve bir Fransız gibi sevişmek... Alain Delon’la birlikte birkaç tiyatro oyununda oynar (mesela Schade’da [1961]... Luchino Visconti’nın yönettiği bu oyun pek ilginçtir: Romy, sahne tecrübesi olmadığı, henüz Fransızca’yı yeterince iyi telaffuz edemediği halde seçilmiş ve sahne almıştır; Visconti, Delon’a güvenmektedir; Delon ise Romy’e sırılsıklam âşıktır. Buna mukabil oyun hayli alkış alır. Sonuç tatmin edicidir) Birkaç filmde de (Ein Engel auf Erden, Die schöne Lügnerin, Katja, Nur die Sonne war Zeuge) başrol üstlenir.

    Fritz Kortner’ın “Die Sendung der Lysistrata”sı bir televizyon dizisidir. Ve pek talihli bir dizi sayılmaz. Bazı kanallar gayri ahlaki bularak yayımlamayı reddeder. Üstüne üstlük bir Katolik papazı Romy Schneider hakkında suç duyurusunda bulunur. Suçu, ahlaka mugayir davranışlar sergilemektir.

    Derken Cesare Zavattini’nin önerisiyle Mario Monicelli, Federica Fellini, Luchino Visconti ve Vittoria de Sica’nın ortak yönetimiyle çekilen "Boccacio 70"de (1961) boy gösterir Schneider. Film dört epizottan oluşmaktadır: Renzo e Luciana (Monicelli), La tentazione del dottor Antonia (Fellini), II lavoro (Visconti) ve La riffa (de Sica). Boccaccios’un penceresinden ahlak ve aşkı kimin nasıl gördüğünü yansıtmaktı amaç... Filmin senaryo yazarlarından biri de İtalo Calvino’dur. Schneider, Visconti'nin çektiği epizotta, "kiralık kızlara müptela" barones Pupe rolündedir. Üstündeki Coco Chanel kıyafetlerini çıkardığı ünlü striptiz sahnesi sinema tarihine geçer.

    Yıl 1962 olduğunda, hayat belki de hiç olmadığı kadar mutluluğa gebedir: Orson Welles gibi bir üstat, senaryosunu da kendisinin yazdığı Kafka’nın “Dava”sında Leni rolünü teklif eder Schneider’a (Hitchcock’un “Psycho”suyla unutulmazlar listesine dahil olan Anthony Perkins, Josef K.’yı canlandırmaktadır). Bu rol kendisine Étoile de Cristal’de (1963) En İyi Yabancı Oyuncu ödülünü getirir.


    Aç Kollarını Hollywood, Ben Geldim!

    Ve Hollywood kapıyı çalar. Anca bu Hollywood, başka bir Hollywood’tur. Zira Carl Foreman, sıradışı işlerle adını duyuran bir senaryo yazarı, bir yapımcı ve nihayetinde yönetmendir. ABD’nin kara listesindedir. Meraklıları kendisini “The Bridge on the River Kwai”, “High Noon” gibi filmlerden anımsayacaktır. Ancak kamera arkasına geçtiği tek film The Victors’tur (Die Sieger) ve Romy Schneider bu filmde Regina adlı genç bir kemancıyı canlandırmaktadır. Film, Columbia Pictures Corporation adına ağırlıklı olarak Fransa’da çekilmiş, Finlandiya’da 16, İsviçre’de 15 yaş ve üstünün izlemesine müsaade edilen 175 dakikalık ironik bir savaş filmidir.

    İkinci Hollywood filmi, yönetmenliğini Otto Preminger’ın yaptığı “Der Kardinal”dır (The Cardinal, 1963). Schneider bu filmde ilk ve son kez özbabası Wolf Albach-Retty’le birlikte oynar. Henry Morton Robinson’ın aynı adlı eserinden uyarlanan film, altı dalda Oscar’a aday gösterilir (1964). En İyi Yönetmen ödülünü alır. Golden Globe’da (Altın Küre, her yıl film ve televizyon dizilerine verilen Amerika’yla sınırlı bir ödüldür) John Huston’a En İyi Yardımcı Oyuncu ödülünü kazandırır, filmin kendisi de En İyi Drama ödülüne uzanır.

    1964’te Jack Finney’in romanından uyarlanan “Good Neighbour Sam” (Almanya’da “Leih mir deinen Mann”, yani bana kocanı kirala yahut adamını ödünç ver olarak dilimize aktarılabilecek bir adla vizyona girdi), David Swift’in yönettiği 130 dakikalık tipik bir Amerikan komedisidir. Janet Lagerlof karakterini canlandıran Schneider, Jack Lemmon’la başroldedir. Eleştirmenler Lemmon’a bayılırlar. Ama Schneider’ı pek göremezler.

    Senaryosunu Woody Allen’ın yazdığı “What’s New, Pussycat?” için yönetmen Clive Donner ve Richard Talmadge’ten teklif aldığında, piyangonun kendisine vurduğunu düşünmüş olmalı Schneider. Sinemanın görüp göreceği üç beş dahiden biri olan Allen’ın beyaz perdedeki ilk ciddi sınavı niteliğindeki 104 dakikalık Fransız-ABD ortak yapımı bu komedi, Peter Sellers’ı zirveye taşıyacaktır zira. Ne ki hüsran, yatılıya kalmış, kaldığı yeri pek benimsemiş, gitmekte gönülsüz bir misafir gibidir. Güzelliği fark edilir, lakin oyun kabiliyeti asla...


    Ne Zaman Fransız Olacağım?
    Hayat böyledir işte: Almanya, tercihini Fransa (Paris) ve Alain Delon’dan yana kullandığı için hain ilan edecektir kendisini; Fransa, zamanla César’a dönüşecek olan Étoile de Cristal’de ödüle değer görecek (ki birkaç César daha alacaktır), sahnelerini açacak, Channel’in yüzü olması istenecek, lakin yine de ‘yeterince Fransız’ kabul etmeyecektir kendisini.

    Paris güzeldir! Yeni Dünya defterini kapatmak, her şeye rağmen iyi bir tercih olarak görülebilir. Sonuçta aşk vardır.

    Ne ki Alain Delon, şımarıklıktan mıdır bilinmez, Romy Schneider’a uzunca bir mektup yazar ve imzadan sonra adı Nathalie Delon olacak zat-ı muhteremle nikah masasına oturur. Vaktiyle top model, oyuncu ve şarkıcı Nico da (Christa Paeffgen), bu adamla yaşadığı hızlı ve yıpratıcı aşk sonucu mahvolmamış mıydı (ancak Nico hakkında kimi söylentiler mevcuttur: Delon’dan olduğunu iddia ettiği Ari’ye uyuşturucuyu veren ilk kişi odur. Rivayetlerin sonu yoktur: Uyuşturucu komasına giren ve can çekişen oğlunun çıkardığı sesleri, ileride kullanmak üzere kaydeden de odur. Talihsiz bir şekilde, İbiza’da bisikletten düşüp ölmüştür. Punk, Noise yahut Ambient dahil, müziğin pek çok türü kendinden nasiplenmiştir)? Demek ki şimdi sıra kendisindedir.

    Lakin teselli bulamaz. Öz babasından sonra sığındığı bir erkek daha sırtını dönünce kendine hayata küser. İntihar teşebbüsünde bulunur.

    Hayat böyledir işte: Banu Kırbağ’ın şarkısında söylediği gibi olur ve unutulmaz denen dertler unutulur. Takvim yaprakları 1966’yı gösterdiğinde oyuncu ve tiyatro yönetmeni Harry Meyen’le (aslında Harald Haubenstock) evlenir. Aynı yıl oğlu David Christopher dünyaya gelir. Bu sevinci şu cümlelerle kutlar: "Bana hayatımda ne tür bir değişiklik oldu diye soruyorsunuz. Ben size biraz değişik bir açıklamada bulunayım: nihayet benim de bir hayatım oldu."


    Eski Âşık Düşman Olmaz

    Hayatına kavuştuğu yılın üzerinden iki yıl geçmiştir ki, yolu tekrar Alain Delon’la kesişir. Jacques Deray’ın “La Piscine” adlı muhteşem filminde Marianne rolu düşmüştür kendisine. Film Fransa’da 31 Ocak 1969 gösterime girer, 8 Mart 1970’te de Almanya’da...

    Tatil cenneti Saint-Tropez’in mekân olarak seçildiği film, coşkuyla karşılanır. Ancak 120 dakikalık polisiye/drama kimi ülkelerde yaş sınırıyla cezalandırılır adeta: Arjantin’te 18, Almanya ve Finlandiya’da 16, İsviçre’de 15 yaş ve üstü ancak izleyebilecektir filmi.

    70’li yıllar, onun zamanıdır artık. Fransa’nın eli yüzü düzgün pek çok filminde o vardır. Fransa için artık yeterince Fransız’dır çünkü... Kâh Yves Montand eşlik eder kendine, kâh Michel Piccoli.

    “L’important c’est d’aimer”daki (Andrej Zulawski, 1975 [kimi kaynaklarda 1974]) Nadine Chevalier ve “Une histoire simple”deki (Claude Soutet, 1978) Marie rolüyle Cesar’a uzanır.

    Arada oynadığı bir film vardır ki (Ludwig, 1972), bir anlamda “Sissi”yle rövanş niteliğindedir. Visconti, ondan bir kez daha Kraliçe Elisabeth olmasını ister. Ancak bu kez uyanıklık yoktur. Popülizm yoktur. Kitsch hiç yoktur. 247 dakikalık “Ludwig”, hem Visconti hem de Schneider için bir yeniden varoluştur sanki: Filmdeki hakiki Elisabeth’i Avusturya Sissi kadar sevmez, lakin dünya hayran kalır.

    Sinema ile gönül ilişkileri aynı frekansta olmasa gerek: Meyen-Schneider çifti 1973’te boşanmaya karar verirler, 1975’te de bu gerçekleşir. Boşanmayı takiben, kendinden 11 yaş küçük asistanı Daniel Biasini ile evlenir. Biasini’yi “Le Train”in (1973) çekimleri esnasında tanımıştır. Çok geçmeden bir kız çocukları olur: Sarah Magdelena Biasini (21 Haziran 1977). Evlilikleri 1981 yılına değin sürer.

    Boşanmadan iki yıl önce, 1979’da Gosta Gavras’a teslim olur: Clair de Femme. (Roman Gary’nin bu eserini meraklıları Can Yayınları’ndan temin edebilir: “Kadın Işığı”) Senaryoya sürpriz bir isim katkıda bulunmaktadır: Milan Kundera. Yves Montand’la müthiş bir ikili olmuştur.


    Kamera Yoksa Ben de Yokum!

    Çok beklemesi gerekmez; derin anlamlar atfettiği üçüncü erkek, yine erken bir şekilde hayatından çekilir: Oğlu David, bahçe duvarından atlarken demir parmaklıklar üzerine düşerek feci şekilde can verir. Çıldırmanın eşiğine gelir Schneider. Herkesten ve hatta kendinden dahi kaçar olur. Boissy Sans-Avoir köyüne yerleşir.

    Bu inziva, çare değildir yarasına... Çalışmanın eğlence, mutluluk olduğunu düşünen her Alman gibi sarılır tekrar sinemaya. 1981 yılına üç film sığdırır: Garde à vue (Sorgu, Claude Miller), Fantasma d’amore (Dino Risi) ve La passante du Sans-Souci (Jacques Rouffio). Son filmde savaşta kocasını ve çocuğunu kaybeden bir kadını oynar. Bundan olsa gerek, filmi ölen kocası ve oğluna ithaf etmek istediği söylenir. Yapımcılar bu isteği fazla özel bulur. Schneider’ın yanıtı ders niteliğindedir: "Özel mi? Özel olan neyim kaldı ki? Eğer ben herkese aitsem, herkes de benim neleri kaybettiğimi bilmeli." Bunun üzerine filmin jeneriğine ithaf yazısı konur: David'e ve babasına...
    Tekrar sinema aşkı nüksetmiştir: Alain Corneau, Andre Techine ile ön hazırlıklar yapmaktadır. Fassbinder, onu düşünerek senaryo yazmaktadır. Kaybederken kazanıyorum mu, demeye kalmaz, 29 Mayıs 1982 sabahı gözlerindeki perde iner.

    Hayatın yoksul odasını kendince döşemeye ve anlamlı kılmaya çalışan birinin daha nefesi tükenir böylelikle...
  • 74 syf.
    ·Puan vermedi
    Kafka’nın ve Dünya edebiyatının kült eseri.
    Başkarakter: Gregor Samsa
    Roman/uzun öykü/Novella, bir sabah vakti baslar. " Gregor Samsa, korkulu düşlerinden uyandığında kendisini devcileyin bir böceğe dönüşmüş olarak buldu" Romanın bu ilk cümlesi okuyucuyu zaten doğrudan olayın içine çekiyor.
    Samsa ile Kafka ismi arasında benzerlik kuran yorumcular da yok değil aslında. Eğer böyle düşünürsek Samsa, Kafka'dan başkası değil. Kafka da insanlar ile kendisi arasına bir mesafe koyan insandır. (Gerçi Kafka'ya insan diyenin gözü çıksın) Kafka ne kadar çabalasa da sosyalleşme gayreti hep olumsuz sonuçlanır. Mesela hiç evlenemez. Samsa da roman boyunca ailesine insanlar arasına girmek için, o odadan çıkmak için uğraşır ama bunu bir türlü başaramaz. Her seferinde ümitsizce yerine döner.

    Samsa bir şirkette çalışan evine para getiren klasik, rutin bir hayata sahip. Kafka’nın hayatına da baktığımızda ayni şeyi görürüz. Uyku saati yemek saati yazma saati is saati bellidir. Rutin bir hayat akışı. Ne var ki ne zaman Samsa artık işe gidemez, para getiremez eve Babası tarafından da dışlanır. Artık evde fazlalıktır o. Baba figürü, Kafka’nın hayatında hep otoriterdir. Kocaman bir yapı. Kendisi ise fiziksel ve ruhsal olarak ezik, zayıf ve güçsüz. Babasına karsı hep bir imrenme ve düşmanlık var aslında. "Babama mektuplar" kitabinin ilk mektubunda bunu açıkça söyler. "Sana karsı duyduğum korku, seninle ilgili yazarken beni özgürlükten alıkoyacaktır der." Baktığımızda Samsa’nın da babası tipik, Kafka’nın babası gibidir.

    Kimse Samsa’yı anlamaz romanda. Oysa Samsa her şeyi anlar. Kendisiyle ilgili ne söylenirse algılar anlar. Çünkü insan ne kadar böcekleşse de duyguları hep açıktır. Kafka da öyledir bir bakıma. İnsanlara çok şey anlatır. Ama anlaşılmaz. Lakin kendisi bir bakışa bir cümleye bir sürü anlam yüklemiştir. (Milena ve Felice'yle olan mektuplarından bunu anlıyoruz)

    Romanın sonunda Gregor babasının fırlattığı elma ile ölür. Elma yasak meyve olarak kabul edilir inanılır. Gregor bu yasak meyveyle ölür. Tıpkı cennette YASARKEN yasak meyve ile dünyaya gönderilen yani bir nevi OLDURULEN Adem ve Havva gibi. Baba-Tanrı ikilemi de burada ayrıca üzerinde durulabilir. "Allah baba" tabiri bile yabancı olmadığımız bir kavram nihayetinde.

    Samsa karakteri dünya edebiyatında "tipleme" haline gelmiştir. Yabanciligin tiplemesi Marsheult, Bay C., eringenligin tiplemesi Oblomov gibi. Dislanmanin tiplemesi de Samsa.

    Son olarak da Samsa’nın kız kardeşi ile Grete arasında da değişik bir gidişat var. Basta Samsa’yı savunan kardeşi gittikçe ondan nefret etmeye başlıyor. Grete, Samsa'dan nefret edip iğrendikçe Samsa küçülmeye ufalmaya başlıyor. Grete onun evdeki son savunucusudur çünkü..
  • ÇEVİRMENİN NOTU
    James Joyce, Franz Kafka, Marcel Proust ve Herman Broch'la birlikte "20. yüzyıl romanının kurucularından" sayılan Robert Musil'in dev eseri Niteliksiz Adam, tipik bir çöküş romanıdır. Romanda "İmpkralya" diye adlandırılan ülke, hızla yıkıma sürüklenmekte olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'dur; romanın kişileri ise -değişik oranlarda ve biçimlerle- bu yıkımı hazırlayanlardır.
    Ancak Musil, her evrensel sanatçı gibi bu yıkımı ait olduğu ortamdan soyutlayarak kavramsallaştırmış, böylece bütün yıkımların simgesine dönüştürmüştür.
    Avusturya edebiyatının çağımız dünya edebiyatına armağan ettiği en büyük yazarlardan biri olan Robert Musil, bu romanı üzerinde neredeyse bütün yaşamı boyunca çalışmıştır. Bu yoğun çalışmasını Nazilerden kaçarak sığındığı İsviçre'de de sürdüren Musil, sürgün ve savaş yıllarından kaynaklanan acımasız geçim koşullarını biraz olsun hafifletmesini sağlayacak başkaca önerileri, "Niteliksiz Adam" uğruna hep geri çevirmiş ve 1942 Nisanı'nda henüz 61 yaşındayken, İsviçre'nin Cenevre kentinde neredeyse açlıktan ölmüştür.
    AHMET CEMAL
  • SANSÜRLENEN AD
    Tek Bir Yahudiyi sahneye taşımadan, hatta "Yahu­di" sözcüğünü hiç kullanmadan, Yahudi düşüncesi ve yazınının en önemli konularının -Sürgün, Hata, Kefa­ret ya da daha çağdaş sözcükler kullanırsak, KÖKLERDEN KOPUŞA ve ZULME BAĞLI SUÇLULUK DUYGUSU- çevresinde geziniyor gibi görünmesi, KAFKA'NIN YAPITININ EN DİKKAT ÇEKİCİ ÖZELLİKLERİNDEN BİRİDİR.KUŞKUSUZ romanlarda ve anlatılarda, yer yer birtakım çok tipik Yahudi adları­na rastlanır -Raban, Blumfeld, Block ya da Bohemyalı Samsa'lar aynı zamanda Hıristiyan da olabilseler de, yeri geldiğinde Samsa- ama bu seyrek istisnalar dışın­da, KAFKA'NIN KAHRAMANLARININ, ETNİK KÖKENLERİNİ AÇIĞA VURAN SOYADLARI OLMAZ, HATTA KİMİ ZAMAN SOYADLARI BİLE OLMAZ, bu da biraz aceleci bir tavırla doğa ötesi bir Kİ­Şİ-DIŞILIK ARZUSU olarak yorumlanıp, hep sınır tanımaz kurgulara yol açmıştır. KAFKA'NIN ADLANDIRMAYI SEVMEMESİ kesin bir karardan ileri gelmez, öte yandan bunun kanıtlarına kimi gençlik öykülerinde rastlanır, onlarda çok düzgün bir Alman adı olan kahramanın, kimliği açı-(1.Samsa"larla Kafka'ların ilk ortak noktası budur: Hem Yahudilerde hem Hı­ristiyanlarda rastlanan Kafka adı kendi içinde kapalı bir göstergedir)-sından en iyi şekilde tanımlanan roman kahramanından aşağı kalır yanı yoktur (örneğin, Rossmann ve Bende­mann'da, Germen diline özgülük, Kafka'nın "Das Urteil" (Hüküm) öyküsünün kahramanları için önerdiği yoruma göre, bütünüyle genel bir insani rolü, hatta yalnızca bir erkek rolünü çağrıştırabilecek "mann" son ekiyle vurgu­landırılmıştır).Sonrasında, doğrusu, SOYADLARI YOK OLMA­YA BAŞLAYIP, KİMİ ZAMAN ANA KAHRAMANIN GÖREVİNİ -SUBAY, HABERCİ, İMPARATOR, TRAPEZ SANATÇISI ya da MAHKUM-KİMİ ZAMAN DA KAHRAMANIN DA ONLARDAN BİRİ OLDUĞU VARLIKLARI ya da NESNELERİ -KÖPEK, FARE, MASURA ya da KÖPRÜ- tanım­layan cins isimlere bırakırlar yerlerini.Olgunluk çağında yazılan iki büyük romanda -her ikisi de onun ölümün­den sonra yayımianmış ve tamamlanmamıştır-, kahra­man yalnızca simgesel bir baş harfle, gizli olsa da sıradan bir adın başı mı, yoksa asla öğrenilemeyecek, yok olmuş bir adın son kalıntısı mı olduğu anlaşılmayan, X'in yerini alan bir K'yle ortaya çıkacaktır (eylemlerinin anlamı ve sondaki başarısızlığı üstüne çok şey söyleyen bir durum gereği, K.soyadının ve varlığının olmayışını başoyuncular kadar dert etmez: Olağandışılık sürekli yinelendiğinde merak bile uyandırmayan, herkesçe bilinen bir durumu yansıtır).Aynı şekilde kendi soyadını söyleme hakkından yoksun bırakılan iki K.arasında, yine de önemli bir ayrım vardır; birincisi her şeye karşın önadını ya da halk arasın­da da pek güzel söylendiği gibi "küçük" adını, demek ki annesiyle babasından gelip onu en azından çocukluğu­na ve özel yaşamının en dokunulmaz alanına bağlayan şeyi korur; oysa Kadastrocu' da kendisine seslenilmesini sağlayabilecek hiçbir şey yoktur (Frieda' nın sevişmele­rinin doruk noktasında ona K.diye seslenmesini kafa­mızda canlandırmakta güçlük çekeriz, peki ama ya bir annesi olsaydı? İşte onun annesi de yoktur).Bunun nedeni Dava ile Şato arasında, BİREYSELLİĞİN YIPRANMASININ büyük ölçüde artmasıdır; bu yıpranma Joseph K.da hala çevresiyle arasındaki gerçek bağlara tanıklık eden her şeyi kemirip (onun yaşlı bir annesi, davasıyla ilgilenen bir amcası vardır, hali vakti yerindedir), GERİYE YALNIZCA ­EN YALIN İFADESİNE İNDİRGENMİŞ İNSANI, İÇİNDE BİR TEK İNSANLIĞIN EN SON ÖZÜ KALMIŞ, GERÇEK ANLAMDA NİTELİKSİZ İNSANI BIRAKIR.
  • Issız yerlerde kaderine terkedilmiş bu duvar parçaları her vakit kolay tahrip edilir göçebeler
    tarafından; hele o zamanlar set inşasıyla korkuya kapılıp çekirgeler gibi akıl almaz bir
    çabuklukla oradan oraya konup duran göçebelerin, set yapımındaki ilerlemeyi bizim
    kendimizden, biz set yapımcılarından daha iyi görebildiği düşünülürse. Ama yine de set
    olduğundan başka türlü yapılamazdı sanırım. Bunu anlayabilmek için şu noktayı unutmamak
    gerekiyor: Set, yüzyıllar boyu koruyucu bir rol oynayacaktı; dolayısıyla inşaatın titizlikle
    yürütülmesi, bütün zaman ve ulusların yapı bilgeliğinden yararlanılması, inşaatı yürütenlerde
    sürekli bir kişisel sorumluluk duygusunun varlığı yüzde yüz zorunluydu. Hani işin kaba
    bölümlerinde halk arasından devşirilmiş deneyimsiz gündelikçiler, erkekler, kadınlar ve
    çocuklar, kısaca iyi paraya koşup gelenler çalıştırılabilmekteydi; ama daha dört gündelikçiyi
    yönetmek için aklı başında, yapı alanında yetişmiş biri gerekiyordu; öyle biri ki, tüm kalbiyle
    set inşasında neyin söz konusu olduğunu hissedebilsindi. Ve görülecek işin inceliği ölçüsünde
    kişilerde aranan erdemler de artıyordu. Böyle erdemli kişiler de gerçekten bulunmuyor
    değildi el altında, inşaatın gerektirdiği kadar değilse bile yine çok sayıda vardı, öyle
    düşünülmeden bu işe girişilmiş değildi hani; inşaata başlanmadan elli yıl önce surlarla
    çevrilecek tüm Çin’de mimarlık, özellikle duvarcılık en önemli bilim dalı ilan edilmiş ve bütün
    öbür bilimler bunlarla ilişkisi ölçüsünde hüsnü kabul görmüştü. Çok iyi anımsıyorum: Henüz
    küçücüktük, doğru dürüst yürümesini bile beceremiyorduk; öğretmenimizin ufak bahçesine
    doluşmuş, çakıl taşından bir çeşit duvar örmeğe zorlanmıştık; öğretmenimiz ansızın pelerinin
    eteklerini toplayıp koşmuştu da duvara toslamıştı; kuşkusuz ortada duvar falan bırakmayıp çökertmiş hepsini, bizi de ördüğümüz duvarın güçsüzlüğünden ötürü öylesine paylamıştı ki,
    ağlayıp feryat ederek dört bir yana dağılmış, anne ve babalarımızın yanına dönmüştük.
    Küçücük bir olay ama, o zamanın havası için tipik bir örnek.