Nedenmi istemiyorum kimseyi? birini sevdim ben, çok hayaller kurdum onunla gelecek olan günleri aynı üniversiteyi okuyacağım aynı evi paylaşacağım ve onunla olacağım. hep sevecekti beni ve ben de onu. bize ayrılık hiç uğramayacaktı,nereye gidersen git 5 dakika bile bensiz duramayacaktın,beni özleyecektin.sen ve benden başka kimse olmayacak,hayat önceliklerimiz de biz ve bize dair şeyler olacaktı hayatımızın her anında büyüyecekti sevgimiz ölüm bile ikimizin olacaktı.Sen bir gün ölürsen ben ben ölürsem sen gelecektin arkamdan 5 dakika düşünmeden Dünya iki kişilik olmasa da senin içinde benim içinde iki tek kişi yaşayacaktı...birinci ve ikinci tekil şahıslar unutulmuştu bizde yapamazdık biz birbirimizsiz olmazdı olamazdı.AMA OLDU..! günler gittikçe belki daha çok sevdik birbirimizi söylediğimiz gibi ve sevgi zirvede yaşandı bir süre. Sonra başladı bir düşme,inişler çıkışlar gittikçe arttı. en küçük tartışmalarda bile kızabiliyorduk birbirimize Kıskançlıklarımız hayatın iki kişilik olduğu hevesimiz hayatın bizden ibaret olduğu düşüncemiz kayba uğrattı bizi.Günden güne yok oldu,yok olduk.başlarda ben seni kaybettim sonra sen beni ya da önce sen beni kaybettin sonrada ben seni,Yavaş yavaş ayrılığın Sesizliği Çöktü üzerimize yanyanayken konuşamaz birbirimizden bekler olduk her ne yapmak istediysek. “O yapmıyor ama” korumasına bürünür olduk Biz kalktı ortadan ve şahıslar aldı yerini...her sabah aklında uyandığımın nadir gelir oldum aklına. Her akşam sevgi sözcükleri ile uyutulan yüreğim acıyla uyutulur oldu, yapmacık hareketler çoğaldı içten içe,seni seviyorum demek için bile düşünür olduk.Kurduğumuz hayallerin gerçek olmadığı gerçeği bir tokat gibi çarptı yüzlerimize,belki istemedik ayrılığı tüm bunlara rağmen denedik eskisi gibi olmayı azalan ve tükenmeye yolaçan sevgimizi çoğaltmaya çalıştık,sen de ben de sevmeye uğraştık,öpüşmelerdeki heyecanı,sarılmalardaki titremeyi aradık ama olmadı gittikçe yordu uğraşmalar bizi her geçen gün çirkinleştik birbirimizin gözünde beğenmez olduk eksik görür olduk birbirimizi Ve beklenen son geldi bitişimizi izledik ne sen devam edebildin ne de ben ikimizde biliyorduk bir şeylerin tükendiğini ve bitmesi gerektiğini. “BİTTİ” Şimdi kimseyi istemiyorum hayatımda. korktuğundan değil ya da sevemeyeceğimden Ben senle kalsın istiyorum aşk seninle hatırlamak istiyorum kurduğum onca hayali olmasa da ve olmayacak olsada hayatta olmasını ben de istemesem de özel kalsın istediğimden. dudaklarım sende,ellerim ellerinde ve bedenimin sıcaklığı senin bıraktığın gibi kalsın.Hayat sende kalmasın ama yaşanmışlık sende kalsın istediğimden. yeni biri mi.? Tercihim yalnızlık değil elbet ama yeniden denemeye yok istek.

Önemli gördüğüm yegane durumlardan birisi de, bu dünyadan göçüp gitmeden önce; bir dikili ağacım olabilir. Bakma ağaçlara; onların da elbet bir ömrü vardır.

Düşünceler ! Düşünceleri ne deprem yıkabilir, ne sel alıp götürebilir, ne de düşüncelere kelepçe vurulabilir. Düşünceler ki; bir insanın gözlerinin içine baka baka bütün gerçekleri, bir tokat mahiyetinde çarptığı gibi; bir ruha da dokunabilir aynı yumuşaklık ile..

Düşünceleri bir sayfada biriktirebilirsin mesela. Hepsini olmasa da; bir kısmını.. Parmaklarının ucuna gelen kısmını sadece. Bu dünyadan göçüp gitmeden önce; bu dünyaya bırakacağın en kıymetli şey; düşüncelerin olacaktır. Bu yüzden, geri adım atmaksızın; daima ilerle.

Mizgin °~°, bir alıntı ekledi.
 9 saat önce

Fakat öyle anlarım olmuştur ki, biri bana tokat atsa bundan zevk duyardım. Gayet ciddiyim. Sanırım bundan bir çeşit zevk alıyorum; umutsuzca bir zevk. Umutsuzluk en yakıcı zevktir, özellikle de içine düştüğün çaresizliği tam anlamıyla kavramışsan. Yüzüne tokat yiyince bilinç öylesine ezilir ki, macuna dönersin. Aslında, bir doğa kanununa uyar gibi, suçlu olsam da olmasam da benim suçlu olduğum çıkıyordu ortaya, en aşağılayıcı olan da buydu.

Yeraltından Notlar, Fyodor Mihailoviç Dostoyevski (Sayfa 15 - Koridor Yayınları(6. Baskı: Nisan 2017))Yeraltından Notlar, Fyodor Mihailoviç Dostoyevski (Sayfa 15 - Koridor Yayınları(6. Baskı: Nisan 2017))

Gülce
GÜLCE



Ve Gülce,
Savruluyor imgeler ardından bir bir
Anlatılamaz olanın kifayetsiz dinginliğinde
Sana ve bahara dair ne varsa
Ne kaldıysa,
Bir giz oluyor zamanda.


Bir söz söylesem,
Adını telafuz edebilsem,
Zaman ağırlaşırdı
Zaman ağırlaşırdı ve
Geceye pusu kurardı.
Heybetli dağlardan
Faziletli sulardan
Güneşin bizim değil eşsizliğinden sıyrılan bedenin
Kurumuş bir dal gibi iliklenirdi yakama.


Gülce,
Hoyrat yaradılışlı kadınların
Ve inceliksiz adamların
Orta yerinde savruluyor günlerim
Ve ki şimdilerde özlemek
Kestik demeyecek bir yönetmenin filmi sanki.


Uzağı düşünüyorum,
Boynuna kavuşmayan ellerimi
Bir bozkırın avucunda,
Memleketsizlik bu.


Savruluş,
Bir hiçliğin yörüngesinde gece ve gündüz
Gövdesinden yaralanmış
Ve içine doğru ölen bir ağacın çaresizliği.
Belki de bir yolculuk
Bir ülkeden bir iç ülkeye.


Gülce bil ki,
Ne zaman yadına düşsem sesinin
İçli bir romanın kapağı aralanıyor içimde
Bir konçerto ilişiyor yanıbaşıma
Acıtıyor rakının tadını
Hüzne vuruyor kemanın yayı
Kedere demleniyor lili marlen türküsü


Ezgiler,
Aşka geçit yok ağırlığında
Hasmane bir tokat gibi
Günler, bir kasetin iki yüzüne de sarılmış aynı şarkı
Bugün, üç yıl önceki bugüne uyandım
Dün üç yıl önceki dündü.
Yaşamak da geçmişe dair akıp giden bir nehir yani


Seni yazmak Gülce,
Seni düşünmek kadar ağır
Ve sana yazmak kadar zor
Ellerimi havaya kaldırarak adımlıyorum
Anıların karanlık koridorlarında.
Çünkü Gülce
Yakalanırsam yokluğuna
Hayata dair ne varsa
Umuda dair ne kaldıysa
Apaçık ortada kalırdı.
Buna tüm kalbimle inandım...



10.11.2017 -Antalya

"Gece yeniden ruhuna çevrilmiş bir ayna gibi, karşısında bütün uzvuyla uzanmaktaydı. Hayal kemiği olan yıldızlar, ruhunun iskeletini şekillendiriyordu. İçinde şuursuz bir yargıç, kendi hakkında yargısız infazlar yapıyor; vicdanı bir tek kendini hesaba çekerken bir gardiyanı oynuyordu. O gardiyan, esaretinden utanırcasına konuşuyor; hiddetinden gözleri fal taşı gibi açılıyor ve yüzüne tükürüyordu. Gecenin sonundaysa, yeniden aynı soruyla adeta sert bir tokat atıyordu:'Neden yaşıyorsun? Böylesine yaşamıyorken, neden utanmazca nefes alıyorsun? Vicdanına yem olan, kendine hesap veremeyen bir acizi neden oynuyorsun?' Cevap veremiyordu."

İlhan Bardakçı KUDÜS'TE BİR ONBAŞI
"Yıllar önceydi, sene 1972. O zamanlar genç bir gazeteciydim. Türkiye’den bazı siyasiler ve iş adamları İsrail’e resmi ziyarette bulunuyorlardı. Biz de gelişmeleri izlemek için oradaydık. Bir sıcak mayıs akşamıydı. Her ziyarette olduğu gibi sıradan bir işti anlayacağınız.

 Ziyaretin dördüncü günü bize tarihi ve turistik yerleri gezdirmeye başladılar, kafile olarak Mescid-i Aksa’ya vardık. Heyecanlanmıştım asırlık merdivenlerden yukarı çıkarken. Üstteki avluya ‘on iki bin şamdanlı avlu’ diyorlar. Yavuz Sultan Selim Han, Kudüs’e gelince bu avluda on iki bin şamdan mum yaktırmış. Koca Osmanlı ordusu yatsı namazını o mumların ışığında kılmış, adı oradan geliyor. 

Avlunun kenarında biri dikkatimi çekti. Doksan yaşlarında bir adam… Üzerinde kendinden daha yaşlı bir asker üniforması; her yanı yama içinde, hatta bazı yamaların bile tekrar yamanmış olduğu bir elbise... Asırlık ağaçların gövdesindeki halkalar misali yamaları yaşını göstermeye çalışıyordu sanki. 
Orada ayakta bekliyordu, sırtına zorla yapıştırılmış gibi duran hafif kamburu da olmasa dimdik duracaktı. İki metreye yakın boyu ile yaşlıydı ama bir o kadar da vakur. Şaşırmıştım. 

‘Acaba bu adam bu sıcakta güneş altında neden dikilip duruyor’ dedim içimden. Bizi gezdiren rehbere sordum; ‘Ben kendimi bildim bileli her gün buraya gelir. Akşama kadar bekler. Ne kimseyi dinler, ne de kimseyle konuşur. Sadece bekler, delinin teki herhalde.’ dedi. Bu yaşta bu sıcakta sebepsiz beklemeyeceğini biliyordum. Bembeyaz sakalının hafif titremesi rüzgardan mıydı, senelerin bedene yüklediği ağır yükten mi bilemedim. Kafasında eski bir kalpak, sanki kanatlanıp gidecek bir kumru misali bekliyordu. 

Konuşmakla konuşmamak arasında kararsız kaldım. Yanına yaklaştığımı fark etti, ama kımıldamadı. ‘Selamün aleyküm baba.’ dedim. Başını biraz bana doğru çevirdi, durakladı ve çatallanmış titrek bir sesle “Aleyküm selam oğul.” dedi. ‘Hayırdır baba sen kimsin, burada ne yapıyorsun?’ dedim. “Ben...” dedi titreyen bir sesle. “Ben, Osmanlı Ordusu, Yirminci Kolordu, Otuz Altıncı Tabur, Sekizinci Bölük, On Birinci Ağır Makineli Tüfek Takımı Komutanı Onbaşı Hasan’ım.” Sesinde titreme kalmamıştı. Genç bir askerin tekmil vermesi gibi tekrarladı: “Ben Iğdırlı Onbaşı Hasan’ım. Bizim bölük Cihan Harbi’nde Kanal Cephesi’nden İngiliz’e saldırdı. Cânım ordu Kanal’da yenildi. Artık geri çekilmek elzem idi. Ecdat yadigârı topraklar bir bir elden gidiyordu. İngiliz, sonra Kudüs’e dayandı, şehri işgal etti. Biz de Kudüs’te artçı bölük olarak bırakıldık.” dedi.

Osmanlılar, İngiliz girinceye kadar geçen zaman içinde mübarek belde yağmalanmasın diye oraya bir artçı bölük bırakır. Eskiden bir kenti ele geçiren devlet, asayiş görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmazmış. Zaten İngilizler de Kudüs’ü işgal ettikleri zaman halk çok tepki göstermesin diye küçük bir Osmanlı birliğinin şehirde kalmasını istemişler.

Sonra anlatmayı sürdürdü: “Bizim artçı bölük elli üç neferdi. Mütarekeden (Mondros Ateşkesi) sonra ordunun terhis edildiği haberi geldi. Başımızda kolağamız (yüzbaşı) vardı. ‘Aslanlarım, devletimiz müşkül vaziyettedir. Şanlı ordumuzu terhis ediyorlar, beni İstanbul’a çağırıyorlar. Gitmem gerek, gitmezsem mütareke emrini çiğnemiş, emre itaatsizlik etmiş olurum. İçinizden isteyen memleketine avdet edebilir, ama beni dinlerseniz sizden tek isteğim var: Kudüs bize Sultan Selim Han Hazretleri’nin yadigârıdır. Siz burada nöbeti sürdürün. Sonra halk ‘Osmanlı da gitti, bundan sonra bizim halimiz nice olur!’ demesin. Fahri Kâinat Efendimiz’in ilk kıblesini Osmanlı da terk ederse gâvura bayramdır. Siz, İslam’ın şerefini, Osmanlı’nın şanını ayaklar altına aldırmayın.’ dedi. 
Bölüğümüz Kudüs’te kaldı. Sonra upuzun yıllar bir anda bitiverdi. Bölükteki kardeşler teker teker Cenab-ı Hakk’ın rahmetine kavuştu. Düşman değil de yıllar biçti geçti bizi. Bir ben kaldım buralarda. Bir ben, koca Kudüs’te bir Onbaşı Hasan.” dedi. 
Alnından akan ter, gözyaşına karışıyor, kırış kırış olmuş yüzünde kendi yol bulup akıyordu. Konuşmaya devam etti: “Sana bir emanet var oğul, nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim eden mi?” dedi. ‘Elbette’ dedim. Sanki Türkiye’ye haber göndermek için birini bekliyordu. “Anadolu’ya vardığında yolun Tokat sancağına düşerse Mescid-i Aksa’ya beni nöbetçi bırakıp burayı bana emanet eden kolağam Mustafa Kumandanımın yanına git. Ellerinden benim için öp ve de ki: ‘Kudüs’ü bekleyen 11. Makineli Takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı Hasan o günden bu yana bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Nöbetini terk etmedi, tekmili tamamdır hayır dualarınızı beklemektedir kumandanım.’ de.” ‘Tamam’, dedim. Bir yandan gözyaşlarımı gizlemeye, öte yandan dediklerini not almaya çalışıyordum.

Nasırlı ellerine sarıldım sonra öptüm öptüm. ‘Allah’a emanet ol baba’ dedim. “Sağ olasın oğul. Bizim için dünya gözü ile o mübarek Anadolu’yu görmek mümkün değil. Var sen selam götür tanıdık tanımadık herkese.” dedi. Kafileye geri döndüm, sanki bütün tarihimiz kitaplardan canlanmış da karşıma çıkmıştı. Rehbere durumu anlattım, inanamadı. Adresimi verdim, bu askeri takip etmesini, bir şey olursa bana mutlaka haber etmesini istedim. 

Türkiye’ye gelince verdiğim sözü yerine getirmek için Tokat’a gittim. Askerî kayıtlardan Kolağası Mustafa Efendi’nin izini buldum. Vefat edeli yıllar olmuştu. Sözümü yerine getirememiştim. Ardından seneler birbirini kovaladı. 1982’de bir gün ajansa geldiğimde bir telgrafım olduğunu söylediler. Rehberden gelen bir tek cümle yazılıydı: “Mescid-i Aksa’yı bekleyen son Osmanlı askeri bugün öldü.” "

OKUNMUŞ KÜTÜPHANE, bir alıntı ekledi.
21 May 13:49 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

Zindandan Mehmet'e Mektup
Zindanda iki hece.Mehmed'im lafta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de geri adam,boynunda yafta...

Halimi düşünüp yanma Mehmed'im!
Kavuşmak mi?..Belki ..Daha ölmedim!

Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli,
Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
Bu yol da tutuktur hapse düşeli...

Git ve gel... Yüz adım...Bin yıllık konak
Ne ayak dayanır buna ,ne tırnak!

Bir alem ki, gökler boru içinde.
Akıl almazların zoru içinde
Üstüste sorular soru içinde.

Düşün mü,konuş mu, sus mu ,unut mu?
Buradan insan mı çıkar,tabut mu?

Bir idamlık Ali vardı,asıldı
Kaydını düştüler,mühür basıldı.
Geçti gitti,birkaç günlük fasıldı

Ondan kalan,boynu bükük ve sefil;
Bahçeye diktiği üç beş karanfil...

Müdür bey dert dinler,bugün"maruzat"!
Çatık kaş...Hükumet dedikleri zat...
Beni Allah tutmuş kim eder azat?

Anlamaz;yazısız,pulsuz,dilekçem...
Anlamaz!ruhuma geçti bilekçem!

Saat beş dedi mi,bir yırtıcı zil
Sayım var, maltada hizaya dizil!
Tek yekun içinde yazıl ve çizil!

Insanlar zindanda birer kemmiyet;
Urbalarla kemik,mintanlarla et.

Somurtuş gibi bıçak,nara gibi tokat;
Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...
Yalnız seccademin yönünde şefkat

Beni kimsecikler okşamaz madem
Öp beni alnımdan,sen öp seccadem!

Çaycı getir ilaç kokulu çaydan!
Dakika düşelim,senelik paydan!
Zindanda dakika farksız aydan

Karıştır çayını zaman erisin
Kopuk kopuk,duman duman erisin!

Peykeler,duvara mihli peykeler
Duvarda,başlardan yağlı lekeler
Gömülmüş duvara,bas bas gölgeler...

Duvar,katil duvar yolumu biçtin
Kanla dolu sünger... Beynimi içtin

Sukut...Kıvrım kıvrım uzaklık uzar
Tek nokta seçemez dünyada nazar
Yerinde mi acep,ölü ve mezar?

Yeryüzü boşaldı habersiz miyiz?
Güneşe göç varda ,kalan biz miyiz?

Ses demir,su demir ve ekmek demir...
İstersen demirde muhali kemir.
Ne gelir ki elden,kader bu,emir...

Garip pencerecik,küçük daracık;
Dünyaya kapalı,Allah'a açık

Dua,dua eller karıncalanmış;
Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış
Gözyaşı bir tarla,hep yoncalanmış

Bir soluk,bir tütsü,bir uçan buğu
İplik ki incecik,örer boşluğu

Ana rahmi zahir ,şu bizim koğuş
Karanlığında nur,yeniden doğuş....
Sesler duymaktayım;Davran ve boğuş!

Sen bir devsin,yükü ağırdır devin!
Kalk ayağa,dimdik doğrul ve sevin!

Mehmed'im,sevinin ,başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin,eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!

Yarın elbet bizim,elbet bizimdir!
Gün doğmuş ,gün batmış ,ebed bizimdir

Çile, Necip Fazıl Kısakürek (Sayfa 420)Çile, Necip Fazıl Kısakürek (Sayfa 420)

tasavvufa, tarikatlara şeyhlere ( batıl şeyhlere ) rabıtacılara, şeyhlerinin günahsız olduklarına, "gece yatakta bilmem kaç kez müridinin döndüğünü bildiğini" iddia edilen şeyhlere, "medet şeyhim" denilince yardıma koşulduğunu iddia eden Şirk ehline, ESKİ TASAVVUF ŞEYHİ ferit aydın'dan tokat gibi bir kitap.

okuyun, okutun. Menzilci, ismailağacı, kadiri, nurcu vs kişilere okutturun ki islama dönmelerine vesile olalım...

Dünyanın en üzücü şeyi karşındaki değerini anlasın diye kendini geri çektiğinde yokluğunun fark edilmediği gerçeğinin suratına tokat gibi çarpmasıdır.

Şebnem İspiroğlu, Ben, Malala'yı inceledi.
 20 May 14:24 · Kitabı okuyor · Puan vermedi

Aslında henüz kitabı bitirmedim. 80. Sayfadayım ama şunu paylaşmadan edemedim. Sanki kitabı okurken çooook çooooook eski bir zamandan bahsediyormuş gibi hissediyorum kitapta hayata dair paylaşılanlardan ama sonra çok da uzun bir zaman önce olmadığını hatırlıyorum hayatını anlatan Malala 1997 doğumlu ne kadar eski olabilir yaşananlar diye düşünüyorum ve gerçek yüzüme bir tokat gibi çarpıyor. Ne kadar büyük bir geri kalmışlık, ne kadar üzüntü verici...