• Çırılçıplak bir kadın isterdim,
    Çırılçıplak isterdim onu...
    Gece ay ışığında
    Bir kadın bedeni isterdim...
    "Zezé!"
    "Evet baba?"
    Aceleyle yerimden fırladım. Babam Tango' yu cok sevmiş olmalıydı ve gelip yakınında söylememi istiyordu heralde.
    "Ne söylüyorsun?"
    Baştan başladım.
    "Çırılçıplak bir kadın isterdim..."
    "Bunu sana kim öğretti?"
    Gözlerinde delirmiş gibi bulanık bir parıltı vardı.
    "Seu Ariovaldo öğretti."
    "Sokakta onunla gezmeni istemediğimi daha önce de söyledim sana."
    Oysa hiç söylememişti. Şarkıcı yardımcılığı yaptığımdan haberi olduğunu bile sanmıyorum.
    "Baştan şöyle bu şarkıyı."
    "Çok moda olan bir tango," dedim ve yeniledim.
    "Çırılçıplak bir kadın isterdim..."
    Yanağıma bir tokat indi.
    "Bir daha söyle!"
    "Çırılçıplak bir kadın isterdim..."
    Bir tokat daha, bir daha. Elimde olamadan gözlerimden yaşlar fışkırmıştı.
    "Hadi şarkıya devam et!"
    "Çırılçıplak bir kadın isterdim..."
    Dudaklarımı neredeyse oynatamıyordum, sendeliyordum. Tokat yağmuru altında gözlerim açılıyor, kapanıyordu. Susmak ya da şarkıya devam etmek konusunda kararsızdım... Ama, o acı arasında bir tek şeye karar vermiştim: Yiyeceğim son dayak olacaktı bu, son dayak. Ölmek daha iyiydi...
    José Mauro De Vasconcelos
    Sayfa 138 - Can Yayınları
  • Bu ülke gencinin ülke şartlarından şikayet etmeye hakkı yok! Bomboş ve koyu cahil bir nesil yetişti/yetişiyor. Bilimden, sanattan ve düşünme eyleminden bu derece kaçan insanların, kültürel bakımdan taş devri insanından bile alt seviyede olduklarını yüzlerine bir tokat gibi çarpmak istiyorum. Bir yandan ülke şartlarından şikayet edecek, bir yandan da saçma sapan uygulamalara ipsiz sapsız videolar çekecek, tweetler atacak eleştiri yapacaksın... Geçiniz bunları. Türkiye cehalet batağının en dibine saplanmış ve saplanmaya devam etmektedir. Müstahak efendim, müstahak!

    ''Herkes insanlığı değiştirmeyi düşünür, ama hiç kimse önce kendini değiştirmeyi düşünmez.'' demiş Tolstoy
  • başkaları söylemekten vazgeçtiğinde
    bildim, yetişemeyecektim hiçbir zaman onlara
    öyleyse ne işim vardı aralarında?
    bir bildiği vardır elbet allah'ın, amenna
    benim yok!

    kırlarınızdan, masalarınızdan ve yalanlarınızdan
    sıkılıp her eve dönmek istediğimde
    tokat gibi vurdu yüzüme gerçek
    her yer deplasmanken bana
    ev nere?

    ellerimle alçı çekerken içime
    parkta soyut kuşları kutu birayla sularken
    yoktunuz hiçbiriniz
    şimdi bu kalabalık
    niye
    eve dönmek istiyorum
    ev yok!
    niye?

    oysa bir zamanlar herkes kadar güzeldim
    evim diye girerdim kovulduğum her yere

    kimin ahını aldıysam n'olur çıksın ortaya
    alsın omuzlarımdan bu ağrımak yükünü
    anladım, mümkün değil başka türlü eve dönmek
    bir azatlık canım kaldı söyleyin
    helal etsin hakkını.
  • kırlarınızdan ,masalarınızdan ve yalanlarınızdan
    sıkılıp her eve dönmek istediğimde
    tokat gibi vurdu yüzüme gerçek
    her yer deplasmanken bana
    ev nere?
  • İzzet Baysal’ın yeğeni, İzzet Baysal Vakfı Başkanı Ahmet Baysal, onuncu yıl marşı'nı yasaklatmaya kalkışan milli eğitim müdürünün de bulunduğu toplantıda, şu tokat gibi konuşmayı yaptı: “Okullarda Onuncu Yıl Marşı yerine Mehter Marşı çaldırmak istiyorlar, mehter marşında üç adım atılır, bir adım durulur, Onuncu Yıl Marşı’nda ise Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri’dir, kimsenin şüphesi olmasın ki, Türkiye’nin bugünkü büyüklüğünde ilk 10 yıl hamlesinin payı çok büyüktür!”
  • Değişen beynim adlı kitap sayesinde kitap okuma alışkanlığı kazandım. Ve ilk okuduğum klasikler dizisi martin eden oldu. Yaklaşık 2 sene önce arkadaşım hediye etmişti ve kendinden bir çok şey bulabileceğin ve bakış açını değiştirebilecek çok güzel bir kitap olduğunu söylemişti. Okumaya başladığımda çok ağır geldi ilk kitabımdı bende bıraktım bir köşeye. Ve bir kaç ay önce edebiyata ilk giriş kitabım bu oldu. Nasıl olduğunu anlamadım çok kısa sürede kitap bitti ve beni gerçekten etkiledi. Aslında zaten bir çoğumuzun farkında olduğu bir mesaj veriyor ama olayın içine bu kadar girince tokat gibi çarpıyor insanın suratına o bildiğimiz mesaj... Daha kitap okumaya başlayalı 2-3 ay oldu fakat bir sürü yeni kitapla tanıştım hepsinden ayrı ayrı etkilendim. 21 yaşımdayım hayatımda aldığım en güzel hediye idi... Beni kitaplarla tanıştıran ve elime martin eden ı tutuşturup okumam için dil döken arkadaşıma ne kadar teşekkür etsem azdır.
  • “War, war never changes” der karizmatik bir ses (muhtemel Ron Perlman) Fallout oyunlarının başında, hepimiz çakılıp kalırız. Savaş kötü bir şeydir çünkü, biliriz hepimiz. Savaş yok edendir, enstrümanları silahlar, piyonları da askerlerdir.

    Savaş hiç bir zaman değişmez midir gerçekten? Yıkıcılık, korkunçluk, anlamsızlık bakımından evet. Ama tarih ilerledikçe bir şeyler değişmiş savaşlarda. Birinci Dünya Savaşıyla (O zamanki insanların deyimiyle Büyük Savaş) yaşamla ölüm arasındaki çizgi daha da incelemiş. Askerlerin hayatı yetenekten çok tesadüflere kalmış, gelişen ölüm makineleri sayesinde.

    İşte Erich Maria Remarque böyle bir savaşta çarpıştıktan sonra yazmış kitabını. Kahramanı Paul gibi daha 18 'ine basmadan girmiş savaşa, onun gibi bir çok defa yaralanmış. Savaştan 10 yıl sonra çıkarmış bu kitabı. Bir yıl sonra filme çekilen kitap, büyük ün kazanmış. Ama gerek savaş, gerek milliyetçilik karşıtı bu kitap Nasyonal Sosyalist hükümet tarafından iyi karşılanmamış tabi, 1933'de yasaklanarak yakılmış. Yazar da önce İsviçre'ye sonra da Amerika'ya sığınmış. Ama İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'da kalan kız kardeşi Nazi karşıtı propaganda yapma suçu gerekçesiyle idam edilmiş.

    Nasıl Bir İdam Mahkumunun Son Günü 'nü okuyanların idam cezası ile ilgili düşüncelerinde büyük bir değişim oluşuyorsa, bu kitapta savaş, militarizm, milliyetçilik ile ilgili görüşlerinizi tekrar gözden geçirtecek size. Zaten kitap da, 1930 yılında çekilen Oscarlı filmi de, savaş karşıtı tüm listelere ön sıralardan giriyor.

    Remarque hikayeyi, kahramanı Paul'un ağzından anlatıyor. Oldukça sadece ve akıcı bir anlatım bu. Tarihih en acımasız savaşlarından biri olan ve siperlerde geçen Birinci Dünya Savaşına öğretmeninin de etkisiyle gönüllü olarak katılmış bir çocuk Paul. Çocuk diyorum ama cephede geçirdiği 1-2 yıl onu 19 yaşında hepimizden daha fazla olgunlaştırmış.

    Basit insanlar Paul'ün yanındaki arkadaşları, beraber geldikleri okul arkadaşları var, ayakkabıcısı (Kat, bölüğün en becerikli ismi ,bir nevi abisi) çiftçisi, çilingiri bir çok asker var halktan. Yalnız bu basit insanlar savaşı o gaza getirici, coşku dolu, beylik dizelerden çok daha iyi anlatıyorlar bizlere. Kitap boyunca anayurttaki bazı insanları da görüyoruz savaşı öven, kahramanlık hikayeleri anlatıp vatanları uğruna ölmenin ne kadar şerefli bir şey olduğundan bahseden her zamanki gibi. Başlarda Paul ve arkadaşlarının orduya katılmasına sebep olan bu söylemler, cephedeki yaşamdan sonra hiç bir şey ifade etmiyor onlara. İşte kitabın temalarından birisi de eski insanların ikiyüzlülüğü. Ailelerin , öğretmenlerin , büyüklerinin baskılarıyla, kafalarına doldurdukları romantik saçmalıklarla savaşa gönderilen gençler teker teker ölürken, geride kalan insanların Almanya'nın gücünün büyüklüğünü, savaşın haklılığını konuşması Paul'ü tiksindiriyor.

    Savaşın acımasızlığı başka bir tema, askerden dönen bir arkadaşınızın anılarını dinler gibi okuyorsunuz Paul'un anlattıklarını. Evet, arkadaşlık, dayanışma ya da başçavuşu dövmek gibi klasik anılar da var. Ama gerçek çatışmalar bunlar, her an birisi ölebiliyor yanı başında, havaya savrulan kollar bacaklar, zehirli gazdan boğulanlar, dört bir yandan gelen kurşun , top mermisi yağmurları.mayın, dost ateşi, günlerce süren açlık ya da birisini öldürürken gözlerin bakmanın verdiği vicdan azabı – gerçekten yaşanmış hepsi. Savaşın anlamsızlığını sorguluyor bu basit insanlar orada, ama savaşmaya da devam ediyorlar düşünmeden, düşünürlerse delirirler çünkü.

    Ve korku, ölmekten, belki de vahşice katledilmekten korkmak, kollarını, bacaklarını kaybetmekten korkmak, dostlarını kaybetmekten korkmak , ama en çok eğer savaşta ölmeden dönmeyi başarırsa hiç bir şeyi olmadığının, hiç bir yere ait olmadığının , kayıp bir nesil olmanın bilincinde olmanın verdiği korku. Her durumda kaybettiğinin farkında Paul, zaten kitabın başında bunu Remarque de belirtiyor şu sözlerle: “ Bu kitap; ne bir şikayettir, ne de bir itiraf. Harbin yumruğunu yemiş, mermilerinden kurtulmuş olsa bile, tahriplerinden kurtulamamış bir nesli anlatmak isteyen bir deneme, sadece.”

    Hayatta kalmak için her şeyi yapan askerleri görüyoruz bu kitapta, ama bunları eğitim alanlarında öğrenmiyorlar, savaşın içinde, organlarını, hayatlarını kaybederek ya da tesadüfen hayatta kalarak öğreniyorlar yaşayabilmenin inceliklerini. O muazzam, disiplini ile ön plana çıkmış Alman eğitim birimlerinde sadece düğme daha iyi nasıl parlatılır, nasıl güzel selam verilir, üstlere nasıl daha iyi yaltaklanır – bu gibi şeyler öğretiliyor. Cephede, siperlerde farelerle nasıl yemek mücadelesi vereceğini, yaylım ateşe karşı nerelerde siper alacağını ya da düşmana görünmemeyi nasıl başaracağını söylemiyorlar orada. Böyle olunca şekil disiplini had safhada olsa da, çocuklar teker teker düşüyor yapraklar gibi cephede. Buralarda 19.yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında ordumuzu emanet ettiğimiz Alman generalleri düşünmedim değil işin doğrusu.


    Erich-Maria-Remarque kitapta her şeyi olanca çıplaklığıyla anlatsa da bazı yerlerde oldukça dramatik girdilerde bulunuyor. Zaten gerçeğin kendisi bir tokat gibi çarpmışken, bu bölümler gözlerden bir kaç damla yaş süzülmesine sebep oluyor genellikle. Ama yazar bunu duygu sömürüsü yaparak sağlamıyor. Belki de kitabı yazdığı dönemde tekrar türeyen savaş çığırtkanlarına bir cevap olarak yazıyor bunları. Her dönemde var olan savaş delilerine.

    Remarque 1929 yılında yazmış bu kitabı – 68 kuşağından 40 yıl önce- tüm zamanların en büyük savaş karşıtı eserlerinden biri. Bir çok ülkede yasaklanmış çeşitli zamanlarda, ülkemizde bile bir dönem (1980 darbesinde) galiba yasakmış.(Savaşa hayır diyen bir kitap neden yasaklanır ki?) Hala savaşlar olanca şiddetiyle sürüyor ama, artık sadece askerler değil siviller de ölüyor savaşlarda hem. Her zaman herkes için haklı bir sebep oluyor. Her zaman son çare savaş oluyor ama o savaş çıkıyor nedense. Acaba savaşların hiç bir zaman çözüm olmadığını, her zaman başka bir yol bulunabileceğini anlayabilecek mi insanoğlu bilmiyorum. Ama kitapta dediği gibi savaşı isteyen o 20-30 kişiyi farklı düşünmeye ikna edersek belki kimsenin kendi vatanını savunmasına gerek kalmaz.

    Not: Behçet Necatigil'in çevirisi de en az kitap kadar mükemmeldi. 1971'de basılmış kitabı bugünkü kadar akıcı bir şekilde okudum.