• TURUNCU

    Soğuk bir kış gecesiydi. Doğa; yeni yılı beklemiş gibi biriktirdiği en sert ve soğuk rüzgarını üzerimize fırlatıyor, dişlerimizin gıcırdamasına yetecek kadar donuk bir hava dağıtıyordu. Rüzgarın uğuldayışı boşlukta süzülüp aceleyle yüzümü yalayarak geçiyor ve sırasını sonraki hava akımına bırakıyordu. Oldum olası bu sert ve kuru havadan nefret etmişimdir, yazın kuru sıcağını sevmediğim gibi.
    Tam da böyle bir gecede ellerim cebimde, başım önümde dar sokakların kendine has sessizliği arasından hızla yürürken, havada ayakkabımın yere çarpan sesi, köpeklerin uzaktan duyulan havlama sesleriyle karışıyordu. "Bu köpekler de son zamanlar da çok çoğaldı. Bu soğukta dışarda nasıl durabiliyorlar. Donmamalarına hayret ediyorum. Karınlarını nasıl doyurdukları ise tam bir muamma." diye içimden geçirdim. Soğuktan en az zarar görecek pozisyonu alıp ilerlerken eve ne kadar mesafe kaldığını hesaplıyordum. Ve bu son sokağı da geçip eve yetişiyorum. Merdiveni basamaklayarak bir üst kata tırmanıyorum. Anahtarı alıp kapıyı açıyorum. Tam içeri girecekken gözüme küçücük bir kedi ilişti.

    Küçük, kırmızı ama yer yer sarı çıkan tüyleri onu turuncu gösteriyordu. Minicik henüz iki haftası olmuştu. Boyu yeni doğan bir kedinin iki katı kadarıydı. O an yanından geçen sıradan bir insan onu görseydi kalbinin yumuşamış haliyle şu cümleyi kafasından geçirirdi: Ne kadar pıtırcık bir kedi bu tam da onu besleyip sevebileceğim bir kedicik. Onu hemen bir yerde kıstırıp kandırarak yakalamalıyım. Ama annem izin verir mi hayır muhtemelen vermez ama ben onu ikna etmeyi bilirim.
    -Pisi pisii gelsene buraya pışş pışş heeyy nereye gidiyorsun?
    Ne kadar da hırçın bir kedi bu böyle.

    O an kediciğin, karşısındakini gördüğünde verdiği tepki fotoğraflanabilseydi, şunlar kareye hapsedilebilirdi: sıçrarcasına korkup turuncu tüyleri diken diken olan ve tedirgin gözleri nereye kaçacağını araştırırcasına sağ tarafına bakan kırmızıya özenen bir küçük baş. Dört ayağının uçlarına basıp sırtı esnemiş gibi kalkan bir kedi.

    Ama korkunun getirdiği bir hesap karışıklığıyla duvara doğru koşup kafasını sertçe duvara çarptı. Hiçbirşey olmamış gibi açık olan kapıdan içeri doğru kaçıp gözden kayboldu. Şüphesiz ki kafası acımıştı ama tabiki bunun acısını çekmeye ne vakti ne fırsatı vardı. Bu davranışı, asalak bir insanın kaldırımda dalgınca yürürken tümseğe takılıp sendeleyerek hiçbir şey olmamış gibi yolunda yürümesine benziyordu. Kedilerin, insanların duygularını okuyabildiğini duymuştum, belki de onu yakalayacağımı anladığı için kaçtı. Ya da annesi, insanları iyi tanımış olmalı ki bu yaratıklara güvenilemeyeceğini yavrusuna da tembihlemiş olmalı. İki ihtimalde de kaçmakta haksız sayılmazdı.

    Peşinden içeri daldım dolabın altına, odalara ve balkona baktım yok. Nereye gidebilir bu yaramaz. Banyoya girdim.
    Hahh! burdasın demek. Hemen banyonun kapısını kilitledim. Ellerimi ovuşturup iştahla onu yakalamaya koyuldum. Eğilip iki kolumu açarak bir hamlede bulundum ama son anda elimden kaçırdım. Öyle yaramaz ve yabani ki duvara tırmanıyor resmen. Kare duvarın etrafında dört dönüyor oraya buraya çarpıyordu. Öyle korkup mücadele ediyor ki onu yakalama şevkimi kabartıyor. Bir kaç kovalamacanın ardından sonunda yakaladım turuncuyu. Kapıyı açıp dışarı çıktım. Ama o mu beni yakaladı ben mi onu, anlaması zor bir görüntü vardı. Durmadan çırpınıp kıvranıyor bağırıp çağrıyordu. Küçük ağzıyla parmağıma dişlerini geçirdi. Elimi tırmıklayıp çizikler atmasıyla yere fırlattım onu. Dışarı kaçıp gözden kayboldu. Turuncunun tartaklamasına uğramıştım elim yara bere içinde kaldı.
    - Bunlara ne iyilik yarar ne bişey bu ne böyle canavar mı kedi mi... Zincirlemek lazım bu yaratıkları!
    Girdiği yer, koridora açılan kapının hemen yanındaki asansör boşluğuydu. Zemini sağlam bir tahtayla kaplı, önünde pembemsi kirli mi kirli bir perde vardı. Bu perde; üstten bir iple uçtan uca perdenin içinden çekilip duvara çivilerle asılmıştı.
    Perdeyi elimle çekip baktım ama içerisi bir yığın eski püskü eşyaların atıldığı dağınık bir hırdavatçı yeri gibiydi. Kısacası insanın ruhu gibi dağınık ve karmaşıktı.
    Bu durumda kedi yüzlerce küçük, karanlık ve ulaşılması karmaşık delikten birine girmiş olmalıydı. Gözlerimle onu ararken isteğimin yarısı ona sahip olmaktan vazgeçmiş gibiydi. Ama hırçınlığına rağmen hala sempatik bir kedi.

    O esnada annesi merdivenden yukarı çıkıyordu beni görünce durdu. Bir kötülük sezmiş olacak ki üzerime diktiği gözleriyle donakalmış bekliyordu. "Hayırdır ne yapıyorsun? Bir rahat bırakmadınız bizi." der gibiydi. Bir an ortada bir kabahatin olduğunu ama bunu benim mi onun mu işlediği ayrımına varamadım. Bakışlarında; üzerime atlayıp beni parçalara ayırmak isteyen bir cesaret, aynı zamanda da bir kıpırdanışımla korkup kaçacak bir tedirginlik vardı. Ben kıpırdamadım. O da kaçmadı. Bir müddet bakıştık. Ben dönüp içeri girdim. O asansör boşluğuna.

    Kapıyı açıp içeri girince Vedat belirdi karşımda. Çatık kaşları ve simsiyah gözleri her zamanki gibi yüzünde ciddi bir iz bırakıyordu. Hali ve tavrı da sürekli öyledir, en basit bir işte bile bu katillere özgü bakışları ondan vazgeçmezdi. Ortanın üzerinde, uzun sayılabilecek bir boydadır.
    Kararları sürekli kesindir, kolay kolay tereddüt etmeyen, heyecanlanmayan...
    -Ne yapıyorsun? Dedi umursamadan mutfağa doğru giderken. Arkasına dönüp ne işler çeviriyorsun yine der gibi bir bakış fırlattı.
    + Hiç... Kedi. Dedim ve odaya geçip sobanın yanına kuruldum. O da arkamdan içeri girdi. Koltuğa oturup önünde sehpada duran meyveleri elindeki bıçakla soyarken,
    - Ne kedisi? Dedi. İlgisiz bir tavırla da olsa belli ki konuşmak istiyordu. Bense yerde oturmuş üşümüş ayaklarımı ısıtıyordum. Aynı zamanda kumandayı bulmaya çalışıyordum.

    +Kumanda nerde? Kedi mi? Yakalamaya çalıştım elimden kaçtı. Bana da soy bir tane.
    -Yahu kediyi yakalayıp ne yapacaktın sanki.
    +Uzatsana bir tane, dedim. Sonra kalkıp kendim alırken, hiç yakalınılacak gibi değildi zaten baksana dedim, elimi göstererek.
    - Çizmiş seni iyice, dedi ve dişlerini göstermek istiyormuş gibi ağzını yayarak güldü. Portakalın yarısını ağzıma attım. Karşısındaki koltuğa geçip oturdum.
    -Nankör kediler! Hiç sevmem. Dedi kaşlarını çatıp yüzüne ciddi bir hava vererek. Değer, kıymet bilmezler. Köpek olsa hadi neyse. Benim kangal'ı hatırlamıyor musun? Nereye gitsem peşimden geliyordu.
    - Hatırlamaz mıyım. Ağzını açıp dilini dışarıya sarkıtarak salyalarını akıtmasını unutur muyum hiç. İğrenç! Nefret ediyorum köpeklerden. Dedim tv kanallarını değiştirip umursamadan.
    +Sen ne anlarsın hayvanlardan. Bir kere köpekler sadakatin kitabını yazmış. Sen ne diyorsun? Bir ıslığımla yanımda biter, bir işaretimle ölüme giderdi. Dedi ve dudaklarına eğri bir gülümseme kattı.
    - Sadakat denemez ona düpedüz köle ruhluluk o. Kişiliksiz, gurursuz hayvanlar. Kediler daha sempatik. Umursamaz ve biraz da nihilist bir hava var kedilerde.
    +Yeni bir kangal alıp üzerine salmazsam! Görürsün sen! Dedi gayet ciddi bir edayla.
    --Hayvanseverlik değil senin kardeşim kendini koruma içgüdüsü. Dedim gülerek.
    Sonra birden, şuraya bak yahu! 20 tane kanal var birinde bir bok yok. Deyip çıktım odadan. Elimi yıkadım. İçeri geçecekken,
    --Oğlum! Dışarda kar mı yağıyor baksana, diye seslendi annem.
    Annem 60'ına merdiven dayamış orta boylu klasik ev kadınları gibi geleneksel giyinen, ev işlerini yapmadan duramayan oldukça çalışkan ve orta göbekli şişmanca bir insan.
    Temizlik konusunda oldukça titizdir.
    Sırf zevk için tüm halıları dama serip yıkamışlığı var. Babamın tabiriyle 'köstebek gibi çaışkan maşallah'. Güler yüzlüdür de ama eski bir alışkanlık olsa gerek, sessiz sessiz ve elini ağzına siper ederek güler. Güldüğünü çoğu kez göbeğinin sallanışından anlarız. Tasarruf konusunda da dünyada eşine az rastlanılır bir insan. Hiç bir şeyi israf etmez, ettirmez.
    Hayvanları da sever ama uzaktan.

    Pencereye yaklaşıp buğulanan camı elimle silerek dışarı bakıyorum. Pencereyi açıp elimle yokluyorum. "Yok değilmiş. Yağmur da değil kararsız bir kar sanki. Karın beyazına hasret kaldık be!"
    - Yağmaz oğlum yağmaz. Yağar mı hiç? Burdaki insanlar çok bozuldu herkes faiz yapıyor, kul hakkına giriyor. Kerkenez doluşmuş bura...
    -Ne alakası var anne ya! O zaman çok kar yağan yerler iyi insanlarla mı dolu?
    + E onlar da güneşli günlere hasret oğlum. Dedi. Sessizlik.
    -Sen o bulaşıkları niye elde yıkıyon? Dedim. Cevap yok.
    -Yiyecek bir şey yok mu kediye verecem.
    Buzdolabını açıp,
    +Vallahi bunlar var al, dedi. Makarnayı göstererek.
    -Yer mi ki bunu?
    +Yer yer. Geçen verdiydim yemiş hepsini. Açsa yer. Al. Hava da soğuk zavallılar...
    -Yakalayamadım tutabilsem içerde beslerim.
    +Annesinin sütünü içiyor küçük daha.
    -Ne sütü ya baksana elime, diyerek yemeği alıp malikanelerine götürüp bırakırken, aklımda yapmam gereken bir şey varmış gibi duraklayıp bekledim, ama neydi? Az önce aklımdaydı diye söyleniyordum.Hep öyle olur zaten! Bir şeyi hatırlamak isterken; bir dalganın kumu aşındırıp tekrar geri çekilmesi gibi, aklımıza gelen o şey de birden kaybolur. Böyle dalmışken kapı kapandı. Kapıyı vurdum. Vedat açtı.
    -Kapatma açık kalsın, dedim.
    +İçerisi zaten soğuk. Ne yapıyorsun burada?
    -Kediye birşeyler verdim. Hahh! Gelsene bak şuraya kedi için bir şey kuralım ısınması için. Etrafa göz gezdirmeye başladık. Bir süre sonra vedat damdan seslendi. Çıktım.
    +Bak bu çekmece nasıl? dedi. 5 6 yavru kedinin sığabileceği eskimiş plastik bir çekmeceydi.
    -Tamam. İyi fikir aferin. Sen bırak bana hallederim, deyip çekmecenin içine birkaç bez parçasıyla kamufle ettim. En azından bezin altına yatabilir. Yemeği de içine bırakıp bıraktım oraya. "Bu turuncuyu bir müddet idare eder heralde."
    İçeriye biricik, sıcacık odamın köşesine kıvrılıp tembelliğin tadını çıkara çıkara saatlerce uzanıp telefonumla vakit öldürdüm. Şüphesiz ki kıyasıya hak etmiştim bunu!
    Geç saatlerde kalkıp asansöre baktım. Plan tutmuş. Yavru kedimiz yemeğini yemiş, çekmecenin içine kıvrılmış, annesine sımsıkı sarılmış uyuyor. Annesi beni görünce hafif başını kaldırdı. Hiç de rahatımı bozamam der gibi bir hali vardı. Demek ben de bir şeyleri değiştirebiliyordum. Onları baş başa bırakıp keyifle içeri döndüm. Telefonuma sarıldım.
    Ertesi gün öğlen, yemeğini götürmek için perdeyi araladım. Turuncu, beni görünce eskisi gibi irkilmedi ama bana hala güvenmediğini gösterir gibi küçük bedeniyle evinin duvarından atlayıp arka tarafa doğru gitti.
    Hemingway, ”Kedinin duygusal dürüstlüğü tamdır. İnsanlar çeşitli nedenlerden duygularını saklayabilirler ama bir kedi asla.” derdi ve sanırım haklıydı da.
    Yemeğini yuvasına bırakırken: "Yaramaz kedi amma da nazlısın." dedim. Sonra da neyse en azından eskisi gibi hırçın değil, yumuşamış. Seni arkadaş olmamıza ikna etmeme az kaldı, diye kafamdan geçirdim.
    Ama bu düşüncemde pek samimi olmayacam ki sonraki güne kadar hiç aklıma gelmemişti. Tamamen unutmuştum onu. Sabah uyanıp yüzümü yıkamaya çıktım. "Bugün de çok soğuk, bitmedi arkadaş bu evin soğukluğu." diye içimden geçirip odaya girdim. İçimde bir işi yarım bırakmışım gibi bir his dolaşıyordu. Bu, iştahımı kaçırdı ve kahvaltıdan keyif almadım. Bir iç sıkıntısının getirdiği huzursuzluk içimde belirdi. Neyden kaynaklandığını bilmediğim bu sıkıntı ruhuma öyle yapışmıştı ki, tıpkı arsız bir çocuğun benimle gezintiye çıkmak istemesi gibi peşimi bırakmadan dolaşıyordu. Neydi bu? Havanın soğuk olması mıydı? Hayır. "Evet! dün... dün çok soğuktu bir şey olmuş olmasın Turuncu'ya düşüncesi yanıp söndü aklımda. Asansör boşluğuna doğru yürürken; içimdeki korkuyu ciddiye almak istemiyormuş gibi, "yok canım ne olacak" diye söylene söylene perdeyi hızlıca çekip gözlerimi aşağı doğru kaydırarak baktım. Bakakaldım. Hareketsizce yatıyordu. Bir an inşallah uyuyordur diye düşündüm ama ona doğru eğildiğim her santim bu düşünce varlığını yitiriyordu. Korkunç bir görüntü vardı. Bir süre kıpırdayamayıp gözlerimi ayıramadan ona baktım. Afallamıştım. Uzun süre hissedilen bir şok etkisi yaşadım. Aklımda; bu nasıl oldu, ne zaman, bu kadar erken... benim yüzümden... Neden?.. Düşünceleri birbirini kovaladı. Bu şoktan kurtulmak ister gibi içimi çekip elimi yüzümde gezdirerek kendime gelmeye çalıştım. Çekmeceyi yavaşça kendime doğru çekip iyice yaklaşarak baktım. Gözlerime inanamıyordum. Kaskatı kesilmiş. Ağzı açılmış. Gözlerinin yarısı açık, incecik, ezilmiş, zemine yapışmış gibi duran hareketsiz bir beden... Çok bitkin görünüyordu, çırpınmış ama kimsenin yardımını alamamış gibi bir hali vardı. Uyuyakalınca da kuru soğuğun acımasızlığı küçük ruhunu bedeninden söküp almış. Donmuş, soğuktan donakalmış. Küçücük daha. Ama o artık ölmüş. Ölümün katı gerçekliği yüzüme bir tokat gibi çarpmıştı. Yapacak hiçbir şey yok. Ölmüş. Telafisi yok. Hiçbir şeyin faydası yok.
    Birden yarı açık gözleri yüzüme bakarak zorla da olsa şunları mırldandı: "Beni bu koskoca dünyanıza sığdıramadınız. Ağır geldim size değil mi? Bana bakamadınız sahip çıkamadınız. Halbuki ben vicdanınızı sınamak için gönderilmiştim. Kaldınız sınavdan hadi hoşçakalın." dedi ve son nefesini verip gözlerini kapattı.
    Evet. Ona daha iyi bakabilirdim. Daha iyi bir yer yapabilirdim. İçeri alabilirdim onu. Ama bu pişmanlıkların faydası yok. Sanki bir rezilliğin tadının, iştahımı kaçırması gibi bir boş vermişlik duygusuyla kaplandı içim. Önümde yok olmuş, beni insanlığın vurdumduymazlığı ile baş başa bırakan ölü bir kedinin gerçekliği vardı. Demek ben içerde ayağımın üşümesine mızmızlanırken bu kedi burda yaşam mücadelesi veriyordu düşüncesi zihnimin karanlık bir köşesini aydınlattı.
    Bir hortumun etrafında kızgınca dönerken çevresindekileri kendine çektiği gibi vicdanımın gücüne kapılıp kendimi bu azabın kollarına bırakarak keskin bir kararla alçak olduğuma karar verdim. Hep başkalarını eleştirirdim. Ama insan başkasını eleştireceğine önce kendi içindeki vahşi bencilliği boğup öldürmeli değil mi?

    Pişmanlığımla baş başa kalmıştım. Ama insan öyle bir mahlukat ki bunu da unutur. Bir kedinin değerli insan hayatı içindeki önemi ne kadar olabilir ki hem de ölü bir kedinin. Bu pişmanlığın doğurduğu öfkenin acısı ne kadar sürebilir? Tekrar tekrar hatırlanarak bu anıya duyulan öfkenin keskinliği zamanla körelecek ve zihinde oluşturduğu etki yavaş yavaş kaybolacaktır. Aynı acının başta yarattığı etki bu süreçle zayıflaşır. Tıpkı suya atılan küçük bir taşın su yüzeyinde oluşturduğu dalga hareketlerinin büyümesiyle yarattığı etki ve git gide yüzeye dağılarak yok olması gibi. Bir insanın yardımseverlik duygusunun yok olması gibi... Turuncu bir kedinin yok olması gibi...

    - The End -
    _ Directed By _
    _ Selman Olcasöz _


    - Tamamen Kurgusaldır -


    “Bir milletin büyüklüğü ve ahlaki gelişimi, hayvanlara olan davranış biçimi ile değerlendirilir.”

    - Mahatma Gandhi -
  • 240 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Herkese merhaba dostlar. Bugün sizlere grubumda yapmış olduğum etkinlik çerçevesinde okuduğumuz @elmayayinevi sponsorluğunda #ahmetserifizgoren hocamizin son kitabı olan #masallardabirperiçıkarkarşınızagerçekhayattaöğretmen kitabının yorumu ile geldim. Aslında kelimelerle ifade edilemeyecek kadar değerli ve kıymetli bir eser. Ben sizlere sadece nacizane fikirlerimi kısaca özetlemeye çalışacağım.
    Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, bu kitabı mümkün olduğunca tüm anne ve babalar, öğretmenler, eğitim alanında olan herkes okusun ve okutsun. Çünkü daha geç olmadan ülkemizdeki eğitim sistemi ve yapılaşması ile ilgili bir an once somut adımlar atılması gerekiyor. Tehlike canları çalmaya başlamış durumda sevgili dostlar. Herşey bizim elimizde..
    Kitabi hocamız 5 ana bölüme ayırmış. Ogretmen/aile/öğrenci/sistem/ülke kültürü. Bu 5 ana başlıgi verilerle, somut örneklerle ne boyutta olduğunu acı ama gerçek bir şekild e ifade etmiş. Ben zaman zaman ağlayarak, öfkelenerek zaman zaman da derin bir ahhh çekerek okudum bu güzel eseri. Ülkedeki eğitim sisteminin ne kadar yerlerde olduğunu hiç bu kadar çıplak bir gozle okumadim, sahit olmadim. Kitabın sonunda sanki bir tokat yemiş gibi oldum. Ki ben bir anne ya da eğitimci değilken bu duyguları yaşadım. Kimbilir sizler nelere hissedeceksiniz.
    Bu kitap siz anne ve babaların, öğretmenlerin, eğitimcilerin ve hatta öğrenci kardeşlerimizin kendileriyle yüzleşmesine sebep olacak. Yıllarca doğru bildiğiniz yanlışların, ve bunun akabinde neler kaybettigimizin farkına varmamızı sağlayacak. Okurken keşke dedim ahh keşke şu kitap benim ilkokul yollarımda yazılmış olsa idi. Bir öğretmenin bir çocuğun hayatında ne kadar büyük rolu varmis. Bilinçli bir anne babanın bir çocuğun geleceğinde ne kadar etkisi varmis. Okudum,gördüm ve kendi adıma üzüldüm gelecek nesiller için umutlandım. Bugüne kadar bildiğiniz tüm doğruları unutun. Ülkece eğitim seviyesinde dünyada nerelerde olduğumuzu, gerçek veri ve ıstatistik bilgilerle okuyun, görün. Hani bizi o çok kıskanan avrupa ülkeri varya heh işte birde onlarla hangi kulvarda yarışıyormuşuz buyrun öğrenin. Okurken kahroldum, agladim. Bir kuşağın resmen geleceği ellerinden aliniyor.Ve biz bunun farkında değiliz. Şimdi bu kitapla belki bir çocuğun kaderini, geleceğini çok farklı yerlerle taşıyacagiz. Sizden rica ediyorum. Lütfen ama lütfen alın ve okuyun. Hatta okutun. Ben bu güzel eser için bir kez daha değerli hocamız @ahmetserifizgoren e teşekkür eder, ellerinden opuyorum. Ve tabiki @elmayayinevi varolun. Tüm ekibinize cani gönülden teşekkür ederim. Son olarak sevgili dostlar, Aslında yazılacak çok daha şeyler varken burada noktalıyorum sozlerimi. Yeni bir kitap yorumunda görüşmek dileğimle saygı ve sevgiyle kalın.
  • 222 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Eskilerin yoksulluğu, yenilerin doyumsuzluğunu resmen yüzüme tokat gibi çarpan bir kitaptı. İtiraf etmem gerekirse ilk başlarında olaylar öyle yavaş geldiki hep böyle mi gidecek diye bir endişeye kapıldım fakat sonraları olaylar beni tamamen içine aldı.
    Şunuda net belirtmem gerekir ki okuyan her insan muhakkak kitabın bir yerinde Yusufta kendini görecektir.
    Yusufun içinde yaşadığı birçok şeyi hayatının bir döneminde muhakkak yaşadığını anımsayacaktır.
    Hikayeye mükemmel diyemem ama Sabahattin Ali'nin hem edebi hemde akıcı o dili kitabı okutmaya yetiyor.
    Kitabı okurken Anadolunun, eskilerin yaşadığı yoksulluk, geçim şartları karşısındaki o dayanıklı tavrı beni etkileyen önemli unsurlardan biriydi.
    Sözün özü okunmaya değer, akıp gider.
  • "bir adam tanıdım, kafasız bir kadına yaşamının yirmi yılını verdi. her şeyi feda etti ona; dostlarını, emeğini, dürüstlüğünü bile.. ama bir akşam, kadını hiç sevmemiş olduğunu anladı. canı sıkılıyordu, hepsi bu. insanların çoğu gibi canı sıkılıyordu."

    tokat gibi resmen, oturup üstüne bir süre düşünmüştüm ilk okuduğum vakit.
  • 300 syf.
    ·1 günde·10/10
    Bu sefer kitap tokat atmadı resmen ağız burun daldı Okurken sanki ben o acıları yaşamışım gibi inanılmaz üzüntüyle okudum. Harika bir kitaptı. Artık o acıların nereye ulaşacağını öğrenmeyi geciktirmek için yavaş okudum. Bir yandan da bitsin şu kitap daha fazla acıya katlanamayacağım dedim. Düşünün ben okurken bunları düşündüm, bir de gerçekten bu olayları yaşayanları aklınıza getirin. Sonunda da baya şok etti, nasıl olur ya diye bi kaldım diyebilirim. Müthişti yani başka bu roman hakkında ne diyebilirim bilmiyorum, baya etkisinde kaldım. Kısacası ben çok sevdim, sizlere de tavsiye ediyorum bu harika romanı.
  • Sayın ahalimizden en çok mesaj alan yarışmacı “gelin” oldu, sayın ahalimizin en beğendiği damadı uyuşturucu komasından ölü buldular.
    Kaynana Semra “asker kızıyım, şehit verdim” dedi, kaynana Semra'yı “şehit anası” ilan ettiler, tabuta Türk Bayrağı sardılar.
    Fatih Camisi'ndeki cenaze töreninde izdiham oldu, sayın ahalimiz tabutla fotoğraf çektirebilmek için birbirini ezdi, cenaze namazında en önde durabilmek için yumruklaşmalar oldu.
    Televizyonlar kesintisiz dörder saat canlı yayın yaptı, muhabirler geniş açı alabilmek için minareye çıktı.
    Kayınpeder genç sevgilisiyle geldi, musalla başında tekme tokat kavga çıktı, polis copla dağıttı, kaynana bayıldı, kalabalıktan bunalan hıyartonun biri “bomba varr” diye bağırdı, panik çıktı, arbedede yaralananlar oldu.
    Akşam ana haber bültenleri bu haberle başladı, bu haberle bitti, ana haber bültenlerinde toplam 97 dakika yeraldı.


    O kadar şarkı yarışması yapıldı, sayın ahalimiz tarafından en çok kim sevildi? Bayhan…
    Aslında başlangıçta o kadar çok sevilmiyordu, yarışmanın ilerleyen haftalarında amcasının oğlunu öldürdüğü, cinayetten hapis yattığı, çıkınca birini bıçakladığı, polis tarafından arandığı ortaya çıktı, aniden kıymete bindi, rekor sayıda oy almaya başladı.
    Asrın liderimiz bile “ailece Bayhan'ı destekliyoruz” açıklamasında bulundu.
    Final gecesi açık olan her 100 televizyonun 61'inde Bayhan vardı, Dünya Kupası'ndaki Brezilya-Türkiye milli maçını bile geçmişti.
    Bilahare, polisle silahlı çatışmaya giren otomobilde yakalandı, “bana komplo kuruldu” dedi, esrar bulundurmaktan yargılandı.



    İnsan sarrafıyız maşallah!


    Biri Bizi Gözetliyor'un en hanımefendi yarışmacısı seçilen arkadaşı fuhuştan yakaladılar.
    Kendini jiletleyen oldu, canlı yayında kafasında bardak kıran oldu.
    Suni şöhret travmasıyla yarışmadan elenince canına kıyanlar oldu.


    Henüz 16 yaşındaki kuzenini zorla kaçıran, imam nikahıyla kapatan, pencereden dışarı bakıyor diye bıçakla delik deşik ederek öldüren, alt tarafı dört sene hapis yatıp çıkan, çöpçatanlık yapan komşuları sayesinde bu defa resmi nikahla evlenen, resmen evliyken dul bir kadınla yaşamaya başlayan, evimin tapusunu senin üstüne yapacağım diyen, iki sene oyalayan, tapuyu vermediği için bağırıp çağırmaya başlayan dul sevgilisine baltayla saldıran, kadının kafasını parçalayarak öldüren, alt tarafı altı sene hapis yatan herifi… Hapisten çıkar çıkmaz, Hande Ataizi'nin “dest-i izdivaç” programına çıkardılar. E böylesine pırıl pırıl cazip damat adayı her zaman bulunmaz, kapanın elinde kaldı, Arap asıllı bir kadınla evlendirdiler. Neyse ki o kadını öldürmedi, boşandı. Tekrar evlendirmek için, bu defa Flash Tv'deki “ne çıkarsa bahtına” programına çıkardılar, yuva kurmak benim de hakkım dedi, bu program sırasında bir kadınla imam nikahıyla yaşadığını itiraf etti, acaba onu da öldürdü mü diye merak edildi, onu öldürmemişti. Üçü gayrimeşru beş kadınla evlenip, sadece ikisini öldürdüğü anlaşıldı, duygulu anlar yaşandı. Şak… Seda Sayan'ın Show Tv'deki evlilik programına konuk edildi, Seda Sayan “bu kadar güleryüzlü bir katil gördünüz mü?” diye sordu, seyirciler kahkahalarla alkışladılar. Bu rezillikler silsilesi şikayet edildi, güya soruşturma açıldı, bu herifin ekrana çıkarılması, sevimli damat adayı olarak sunulması “basın özgürlüğü kapsamındadır” denildi.


    Ki zaten, toplumu bu tür programlardan koruması gereken Rtük'ün başkanı, toplumun dolandırılmasından sanık oldu, Keriz Feneri davasında tutuklandı.


    Bilahare, serbest bırakılan Rtük başkanını tanık yapıp, Keriz Feneri davasının savcılarını sanık yaptılar.
    Almanya'da tutuklanan Keriz Feneri yöneticisine de, bizim ülkemizde “basın özgürlüğü kapsamı”nda “sürekli basın kartı” verildiği ortaya çıktı.


    En son… Aşçı yarışmasının en gözde adaylarından biri, evindeki papağanına işkence yaptı, sosyal medyada yayınladı, gözaltına alındı, akıl hastanesine gönderildi.
    Bu dengesiz tipin, adeta suç makinesi olduğu, daha önce uyuşturucu kullanmak, mala zarar vermek, aileiçi şiddet, taciz, bilgisayar korsanlığı gibi suçlardan sabıkaları olduğu, eski eşinin yakınları tarafından bıçaklandığı anlaşıldı.
    Ayağı ve kanadı kırılan, kafası ezilen papağan maalesef kurtarılamadı.


    Talihsiz papağan öldüğü için onun yerine ben tekrar edeyim bari…


    Bir ülkenin sporu neyse ekonomisi odur.
    Üniversitesi neyse diplomasisi odur.
    Kültürü neyse medyası odur.
    Ahalisi neyse siyaseti de odur!