• Levin:
    — Bu "halk" sözcüğünün anlamı hiç de belirli değildir, dedi. Bucak kâtipleri, öğretmenler, köylülerin de binde biri sorunun ne olduğunu biliyordur belki. Geri kalan seksen milyon ise, Mihayliç gibi, yalnızca kendi iradesini açıklamamakla kalmayıp ne üzerine düşünmesi gerektiğini bile hiç mi hiç bilmiyor. Bunun halkın iradesi olduğunu söylemeye ne hakkımız var bu durumda?
  • 112 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Her şeyden önce kitabı okurken soba çıtırtısında ve ışığında oturmuş pencereden sızan hafif soğukla yağmurun yağışını seyrediyormuşum gibi hissetmiştim. Böyle hissettiren kitaplara hayranım gerçekten, sanki ait olduğum şeyleri anımsatıyor.
    “İnsan ne ile yaşamaz?” sorusunu kitap bittikten sonra sormuştum. Evet insan sevgiyle yaşar, bir inancı varsa Tanrı ile yaşar, doğruluklarıyla yaşar. Peki bunların yokluğu yaşamı olanaksız mı kılar? Sevgiyi her zaman ilk planda tutmayıp, bir Tanrı’yı benimsemeyen ve tek bir doğruyu kabul etmeyenler neyle yaşar? Yaşamak kavramından ne anladığınıza göre değişecek bir yanıt içerir bu soru. Yaşamak bana göre hissetmektir. Ve herkes yazarın ulaşması bu kadar mümkün olarak gösterdiği olgulara ulaşamayabilir. Sevgi, Tanrı..
  • Hayatımın en iyi yılları boş yere, kimseye bir faydam olmadan geçiyor.
  • 416 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Yine tadı damağımda kalan bir roman okudum.
    Kitabı ilk elime aldığımda kapağını uzun uzun inceledim ama bir türlü anlamlandıramadım. Tabii ne karakterlerden ne de hikayeden haberdardım.
    Taa ki şu satırları okuyana kadar;
    "Firuz, onun saç örgülerini iki idam ipine benzetti. Uçlarından kendi ile dostunun cansız bedenleri sallanıyordu."
    Bundan sonra da kitap kapağı daha bir anlamlı gelmeye başladı. Bir de kapağın alt kısımda bir sincap vardı, onunla da ilerleyen sayfalarda karşılaştım. Ufacık, tefecik, şirincecik bir sincap ama görevi oldukça büyük.

    Butimar ve Uzakların Şarkısı'nda olduğu gibi başta kısa bir hikayenin içine giriyorsunuz sonrasında da bambaşka bir kapı açılıyor ve siz o kapıdan içeri girdikten sonra da bir daha çıkmak istemiyorsunuz. Zaten çıkmak isteseniz de çıkamazsınız :)
    Burada o kapıdan girmeden önce Nergis'in acı hikayesine şahit oluyoruz.

    Anadolu'nun küçük bir kasabasında doğup büyüyen Nergis başarılı bir öğrenci. Üniversite zamanı geldiğinde de İstanbul'da üniversite kazanıp İstanbul'a yerleşiyor. Üniversitenin son yılında da liseden tanıştığı arkadaşı ile sözleniyor. Standart bir şekilde devam eden hayatı okulun son yılında tanıştığı hocası yüzünden bambaşka bir boyut alıyor. Bu kısımları okurken aklıma Ceren Damar'ın hikayesi geldi. Bir insanın hayatını karartmak bu kadar mı kolay? Bir de bunu aşk adı altında yapmak. Batsın sizin aşkınız da, sevginiz de...
    Olaylar sonrasında da maalesef ki düzenin güçlüyü nasıl koruduğuna şahit oluyoruz.

    Nergis yaşadıklarının acısı ile hayatına İstanbul'dan ayrılarak dayısının yanında devam etmeye çalışırken Firuz dede ile tanışıyor. Onun yanında işlerini görmek, ona yardım etmek amacıyla işe başlıyor. Sonrasında malum küçük bir kasaba ve dedikodular ayyuka çıkıyor. Burada da 'mahalle baskısı' kavramını açıkca görüyoruz. Arkadaş neden kendi hayatlarınıza bakmak yerine başkalarının hayatları ile ilgileniyorsunuz. Olur olmaz saçma sapan dedikodular çıkararak insanlara zarar veriyorsunuz? Bu hiç bitmeyecek bir çile sanırım.
    Tekrar yaşamaya başladığını düşünürken yine başkaları yüzünden hüsranla sonuçlanan bir süreç ve bu sürecin sonunda da zorla bir dergaha şeyhin yanına yollanıyor Nergis. Artık Nergis için yaşam denen şeyin kırıntıları kalmıştır ancak hani başta da dedim ya bambaşka bir kapı açılıyor diye, işte buradan sonra o kapı açılıyor ve biz başka bir hikayenin içine giriyoruz.

    Yıl:1941
    Yer:Bakü

    Bu yolculukta bizi Binbir Gece Masalları, Dostoyevski-Tolstoy, kitaplar, filmler, tiyatrolar, bunların dışında karşımıza savaş, açlık, çaresizlik, Stalin, Troçki, Hitler, milliyetçilik, kominizm kavramları çıkıyor.

    Avrupa'daki savaşın gölgesinde yaşayan, hayalleri idealleri olan baytarlık okuyan, bunların dışında da okulda tiyatro ile ilgilenen Bakü'lü iki genç Firuz ve Ayvaz.
    Bu gençlerin hikayesi Harut ile Marut adındaki iki meleğin hikayesinin farklı bir versiyonu olarak karşımıza çıkıyor. Bu hikayeyi burada anlatmaya gerek yok merak edenler araştırıp okuyabilir ama es geçmeyin. Gerçi kitabın içinde de anlatılıyor :)

    Normal bir şekilde hayatlarına devam eden iki gencin mahallelerine taşınan Maral adındaki kızla tanışmalarından sonra hayatları dıştan görünüşte değişmemiş olsa da içlerinde ise fırtınalar kopartacak şekilde değişmiştir.
    Okulda tiyatro oyunlarını sahnelerken sürpriz bir şekilde Stalin ile tanışmaları sonrasında hayatları farklı bir boyuta geçiyor.
    Avrupa'daki savaş iyice hararetlenmiş durumdadır ve Almanlar Leningrad'a kadar gelmişlerdir. Malumun ilanı olaraktan "Her Türk asker doğar" mantığı ile doğal olarak bu gençler de askeriyenin yolunu tutar. Tabii cepheye değil tiyatro yaptıkları için askerlere moral vermek adına askeriyenin sanat koluna katılacaklardır ancak işler hiç de bekledikleri gibi olmaz.

    Kaan Murat Yanık'ın akıcı bir dille anlattığı bu hikaye adeta büyüleyici bir şekilde aksiyonu hiç azalmadan sonuna kadar sizi içinde tutuyor. Okurken çok büyük keyif aldım.
    Nergis'in hikayesi ne kadar bugünün hikayesi ise Firuz ile Ayvaz'ın hikayesi de savaşın gölgesinde yaşayan bizler için bugünün hikayesidir. Siz de bence bu hikayeye kayıtsız kalmayın.

    Yazarın bu kitabın içinde kendi kitaplarına atıfta bulunması okurları açısından güzel bir sürpriz oldu. Kütüphane raflarında Butimar ve Uzakların Şarkısı'nı görmek hoş bir sürprizdi :)
    Yazarın yarattığı karakterlerin de kitap içinde yazar hakkında konuşmaları da aynı derece de güzeldi. Yazarın kitapların içine girip konuşmasına alışığız bunu en çok da Orhan Pamuk kitaplarında görüyoruz ancak bu şekilde yazarın karakterlere hiç müdahele etmeden karakterlerin yazarı hakkında konuşmasına pek şahit olmuyoruz.

    Her şeye değindim ama aşktan bahsetmedim. Hiç aşksız olur mu efendim :)
    Harut ile Marut hikayesine atıfta bulunmuştum ya bu hikayeyi öğrendikten sonra Firuz ve Ayvaz'ın hikayesini daha da merak ediyorsunuz, acaba nasıl bitecek aynısı mı olacak diye ama Kaan Murat Yanık gerçekten de çok güzel bir şekilde sonlandırmış hikayeyi. Dostluğun önemini bir kez daha anlıyoruz. Gerçi yaşadıkları farklı olsaydı nasıl olurdu diye merak etmedim değil. Acaba beklentileri boşa çıktığı için mi bu şekilde sonlandı. Bunlar sizi de düşündürecektir elbette okuyup üzerine konuşulabilecek konular.
    Umarım bu kitabı okuyup keyfini yaşarsınız.
  • "herkesten çok güldü.
    belli ki acı çekiyor."
    Lev Nikolayeviç Tolstoy
  • 144 syf.
    ·1 günde·10/10
    Tolstoy'un Müslüman olarak son nefesini verme ihtimalini bilmek dahi bir Muhammedi olarak alabildiğine sevindirici bir durumdu bizim için.Daha eskilere gidersek, Prens Bismark, Goethe ve benzerleri ile yine bir Rus olan A. Puşkin ve diğerleri de söz konusuydu. Bu diğerlerinden biri de, yazar Alev Alatlı'dan başka hemen hiç kimsenin haberi olmadığı 2000'lerin başında Müslüman olan Rusya'nın Dinİşleri Başkanı Polosin'di. İlginçtir ki, Polosin bütün Rus medyasının önünde Müslümanlığını açıklarken şöyle diyordu:"Kamuoyunda şahadet ederim ki ben Ortodoks Kilisesi'nin ne papazı nede müridiyim. Artık Müslüman'ım... Kamuoyunda şahadet ederim ki ben kitaplı dinlerin Hazreti İbrahim'den başlamak üzere tüm peygamberlerinin yüce geleneği olan hakiki imanın takipçisi olarak, tek doğru dine şahitlik ettim. Sosyal hayatımı da inançlarım doğrultusunda
    şekillendirmeye karar verdim. Ve Müslüman oldum."
    Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanı Hıristiyan
    olduğunu açıklasa, büyük tartışmalar meydana gelmez mi?
    Hele Ortodoksluğun kalesi komşumuz Rusya'da nasıl yankılanır Polosin'in yaptığı? Ancak 1999 yılında, Rusya Ortodoks Patrikliği'nin Kamu Dernekleri ve dinî Örgütleri İlişkiler Komitesi Başkanı ve Yüksek Sovyet Vicdan Özgürlüğü Komitesi Başkanı ve Rus Federasyonu Temsilciler Meclisi "DUMA"da milletvekili de olan Başpiskopos "Viaçeslav Polosin"in (Türkiye Cumhuriyeti'nde Diyanet İşleri Başkanlığı makamına tekabül ediyor) Müslüman olması, nedense Türkiye'de hiç kimse tarafından duyulmamıştı ta ki Alev Alatlı
    dile getirene kadar. Polosin, Moskova Devlet Üniversitesi Felsefe Fakültesi, Zagorsk Dini Mektebi ve Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı Diplomatik Akademi mezunuydu aynı zamanda. Ben bu müthiş bilgiyi, Alev Alath'nın, "Gogol'un İzinde Aydınlanma Değil, Merhamet" isimli kitabında okuyunca, önce inanamadım. Böylesi bir olayın duyulmamasının imkânsızlığını düşündüm. Ancak biraz araştırınca yanıldığımı anladım. Polosin, Müslüman olduğunu açıkladıktan sonra başına gelebilecek tehlikeler hakkında ne düşündüğü sorulunca şöyle diyordu: "Hepimiz faniyiz, önünde sonunda bu dünyadan ayrılacağız. İnsanoğlunun vehimlerine itaat etmektense, Hakikat'e teslim olmuş olarak gitmek daha iyi!" Eşinin de Müslüman olduğunu açıklayan ve Ali adına
    alan Polosin, Rus steplerinde şimdilik bilinen ve daha önce Hıristiyan olan son ünlü Müslümandı. 1978 yılında Moris
    Bucaille ve Roger Graudy gibi fikir adamları da Müslüman
    olmuştu. R. Graudy Müslüman olduğunda da aynı sevinci
    duymuştuk. Bunlar geçmişte komünizmin fikir babalarıydı.
    Kim bilir kimler nerede gizli veya açık, Tolstoy gibi İslâm'a
    girip Müslüman oluyorlardı da haberimiz yoktu.
    Tolstoy, Müslümanlığı Komünizmin en üst seviyede
    temsil edildiği ve fikir olarak en kuvvetli olduğu bir zamanda dile getirmişti. O zaman böyle bir işe girişmek için belki
    de işkence ve idamı göze almak gerekiyordu. Tolstoy işte bunu yaptı. Sanatının zirvesindeyken ve hiçbir şeye muhtaç olmadığı bir dönemde bu işe girişmişti ki, ona bir mazeret bulmak da mümkün değildi. Yani "Zayıftı, sığınmaya ihtiyacı
    vardı..." diyemezdi kimse.
    Tolstoy, bütün bunları görerek ve bilerek Hz.Muhammed'in hadislerini derleyip Rus halkına sunuyordu. Zaten
    temelden yanlış olduğu belli olan komünizm veya komünizmin alt yapısını oluşturan sosyalizm onu hiç sarmamış ve
    tam zirvede olsa bile onun nimetlerinden faydalanmak yerine ayrılıp Müslüman gibi yaşamayı tercih etmişti.
    "... Benim için Muhammedilik, Haça tapmaktan (Hıristiyanlıktan) mukayese edilemeyecek kadar yüksekte duruyor. Eğer insan, seçme hakkına sahip olsaydı, aklı başında olan her Provoslav ve her bir insan, şüphe ve tereddüt etmeden Mııhammediliği; tek Allah'ı ve onun Peygamberini kabul ederdi..." Yelena Vekilova'ya yazdığı mektubun bir paragrafında yukarıdaki cümleleri kuran Tolstoy, açıkça Müslümanlığa ve İslâm dinine hayranlığını ifade ediyordu. Rusça'dan çeviride küçük nüanslar olduğunu sandığımız diğer paragrafta da İslâm dininin, diğer dinlerin düştüğü duruma düşmekten kurtarıldığını, Hz. Muhammed'in tebliğ ettiği dinin en son ve en mükemmel din olduğunu vurgulayarak, diğer dinlerdeki batıl inançlara ve hurafelere dikkat çekiyordu.
    Hadislerden seçtiği konular da "fakirlik" ve "eşitlik" gibi kavramlarla Rus halkına ve onları aldatanlara bir ders verir nitelikteydi. Tolstoy, seçip kitaplaştırdığı bu hadislerle,
    gerçek adalet ve eşitliğin, gerçek kardeşlik ve fedakârlığın
    yerinin İslâm olduğu, hatta insana saygı ve sevginin ve daha
    ötesinin de yerinin İslâm olduğunu vurgulamak istemişti...
    Tolstoy'un derlediği hadislerden birçoğunun kaynağını
    tespit ettik. Tespit edemediklerimiz belki de Kütüb-ü Sitte'nin dışındaki hadislerden olması ve Tolstoy'un da mektubunda temas ettiği "az da olsa akla mantığa yatmayan ve gerçeği
    gölgeleyen şeylerin" yani hurafelerin bulaştığını söylediği, anlaşılmayan hususlar da bu hadislere bakarak söylenmiş sözlerdir. Yoksa eğer Tolstoy, tek başına Kur'an-ı Kerim'i okuyup inceleme şansına ve bilgisine sahip olsa veya onu yorumlardan öğrenmeseydi, bu sözü İslâm için sarf etmezdi
  • Prusya savaşından önce Alphonse Karr[220] çok güzel belirtmişti bunu. "Savaşı gerekli mi buluyorsunuz? Çok güzel. Savaştan yana olanları, savaşı savunanları ileri hatlarda çarpışacak özel bir birlikte toplayıp en önce sürün savaşa, hücuma kaldırın."