• Resim öğretmenime ithafen ...






    Dile kolay. Tam yirmi yedi yıl. Emekli olmama ramak kaldı. Öğretmenlik, en az yemek yemeyi sevdiğim kadar severek yaptığım bir işti. İşten öte aşktı benim için. Rabbim aramızda kan bağı olan bir evlat nasip etmedi ama yıllardır hayatıma giren onca güzel çocuğu gönül bağıyla bana bağışladı. Yüzlerce kızım, oğlum oldu. Bunun için olsa gerek hastalığımın dışında bir kere bile oflayarak gittiğimi bilmem işime. Okulun yolunu aşk ile bu görevi bana nasip ettiği için Allah'a hamt ederek arşınladım yıllardır.
    Öğrettiğimden daha fazlasını öğrendim yavrularımdan. Ben onlara resim çizmeyi, onlarsa bana küçücük bir yüreğe nelerin sığabileceğini öğreten oldu. Bir gün içlerinden birinin portresini çizdim. Yüzünde ki tüm acıyı çizgilerime yansıttım. O yavrum bana ''Nasıl yetim olunur?'' onu öğretti. Onlar benim çizdiklerime, ben onların yüreklerine hayran oldum.
    Daha bir kaç yıl önce bana yaşama isteği uyandıran yavrularımdan koptum. İç dünyama daha önce yaşamadığım bir hüzün hakim oldu. Farklı bir zaman dilimini yaşadım. Ellerimin istemsizce titremeye başlamasıyla başladı hastane hayatım. Bir arkadaşımın ısrarı üzere tanıştığım Doktor Aysel Hanım'la ilginç bir süreç yaşadım. Aysel Hanım hipnozla tedavi eden bir doktordu. ''Senin söyleyemediğini vücudun söyler.'' diyerek ikna etti beni hipnoz için. Daha önce hiç hipnoz olmamıştım. Neler dökülecektim. Sökük bir dikişin ipini çekiyor gibiydi doktorum. Subhanallah boncuğu gibi arka arkaya sıraladım bana sıkıntı yaşatan sebepleri. Meğer ne çok birikmişim. Kendime geldiğimde inanamadım. Unuttum sandığım, geçti bitti saydığım her acım geçmemiş meğer. Kanamaya devam etmiş yaralarım habersizce... Gelmişim elli yaşına hala dilime düşer annemden yediğim dayaklar. Duyduklarına doktorum da şaşırmış. Bana seans sonrasında ısrarım üzere kamera kaydını izletti. Yüzüm bir yay gibi gerilmiş çoğu kez. İşimden olduğum 28 Şubat dönemini anlatırken neredeyse ağlayacakmışım. Doktor sormuş, ben söylemişim. Annemden başlayıp, anne olamadığımdan... İşimden olup, eşimin iflas edişinden... Üç çeşit kanseri nasıl yendiğimden... Şaka gibi. Meğer benim ne zor günlerim olmuş! Bunları cümleye dökmek bile zorluyorken şuan beni, nasıl gelmiş geçmiş olsun ki...
    Beni en çok şaşırtan, doktorun olanca merhametiyle yaklaşıp ellerimi avuçlarının içine alarak bana ''Peki, Çiçek Hanım bütün bu sıkıntılara nasıl göğüs gerdiniz?'' sorusuna verdiğim cevap oldu. Doktorumla beraber öğrendiğim, bilinç altında yatan cevap...
    Yaşım çok küçüktü. Annem, iki ablamla beraber beni de yanına alarak bizi camiye götürdü. Dindar değildi annem. Ama o gün çok heyecanlıydı. Benim heyecanım ise ilk kez camiye gittiğim içindi. İçerisi çok kalabalıktı. O gün Kadir Gecesiymiş! Hoca vaaz veriyordu. Hiç unutmuyorum. O kadar inandırıcı bir ses tonuyla haykırıyordu ki ''Mü'min kardeşlerim! Bu gecenin kıymetini bilelim. Bu gece ne dilersek kabul olur!’’
    Bana yetmişti bu cümleler. Gerisini hatırlamıyorum bile. Henüz ilkokul çağını yaşayan bir çocuk olarak tek bildiğim o gece dua etmem gerektiğiydi.
    Eve dönüyorduk. Camiye giderken ki heyecanım ikiye, üçe katlandı. Dua etmem lazımdı. Herkes eve girecekken ben annemin elinden pırtıp yaklaşık yedi sekiz metre uzaklıkta ki bahçemizde bulunan kocaman bir su bidonunun yanına koştum. Tek saklanabileceğim yer gibi göründü bana. Koşarak gittiğim su bidonunun yanına kırıp bacaklarımı çömeldim. Herkesten saklanıyordum ama O’nun beni gördüğüne ve duyduğuna adım gibi emindim. O gün ilk kez dua edecektim. E hocanın da söylediğine göre kesin kabul olacaktı. Camiye giderken annemin taktığı eski ve oyalı bir yemeni vardı başımda. Kendime çeki düzen verip heyecanla ellerimi açtım. Önce bir çift spor ayakkabı istedim. Sonra bir elbise… sonrası gelmedi bir türlü ve çok şey istediğim (ve bir sürü insanın o gün ondan çok şey isteyeceği ) için utanarak şöyle dedim Allah’a ‘’Beni duyduğunu biliyorum. Lütfen beni bir peri yap. Herkesin dar anında yetişen, sıkıntılardan kurtaran bir melek yap beni. Lütfen sevgili Allah’ım… Lütfen…’’
    İşte o gün duamın kabul olduğuna nasıl inanmışsam yıllardır bir melek bir peri olduğumu düşündüm. En onulmaz acılar içindeyken kendime ‘’Sen bir meleksin! Görevlerin var! Yetişmen gereken onca insan varken bunlarla mı meşgul edeceksin kendini?’’ dedim.
    Meğer tüm acılarıma yara bandı olmuş bu inancım.
    Kendimi peri ilan etmiş olmam sizi yanıltmasın. Peri denecek kadar narin bir görsellik beklemeyin velhasıl kelam. Zira yüz otuz yedi kiloyu saklayacak bir su bidonu yok şimdilerde