• ŞAKACI İNSANLAR
    Hayat acıdır beyler. Hayat, dikenli bir yoldur. Hayat... Benim tam üç dolu defterim var, bu defterleri hayat felsefesiyle doldurdum. Şimdiye kadar, onaltı bin şu kadar, hayat şudur, hayat budur, hayat şöyledir, böyledir diye, defterime hayat üstüne büyük lâflar yazdım.
    Hayat bir ıstıraptır. Hayat dik ve sarp bîr yokuştur. Hayat akan bir sudur. Hayat bir tiyatro sahnesidir.
    Son defterimin en sonuna da hayat için şunu yazdım: «Hayat nedir?»
    Evet, işte böyle... Hayat acıdır beyler. Anlatayım da, hayat acı mı, değil mi, siz söyleyin.
    işim gücüm yoktu, mirasyedi olduğum için değil, iş bulamadığımdan, iki gündür suyla, havayla yaşıyordum.
    Parkta oturmuş, hayatın ne olduğunu düşünüyordum: Yanımdaki adam gazetesini okuduktan sonra katlayıp cebine koyarken,
    —¦ Müsaade eder misiniz? dedim.
    Adam gazeteyi uzattı. Hemen küçük ilânlara baktım, ilânlardan birini okuyunca içime bir umut geldi- Her yaşta kadın, erkek işçi aranıyordu. Gazeteyi adama verdim. Vakit kaybetmeye gelmezdi. Son gücümü topladım, koşar gibi ilândaki adrese gittim. Şehrin büyük iş ve ticaret yerinde
    26
    kocaman bir hanın beşinci katı; azarlarlar, paylarlar diye asansöre bile binemedim. Beşinci kata geldiğim zaman yorgunluktan merdiven basamağına oturup kaldım, iş is-tiyeceğim 18 numara karşımdaydı. Bir sürü insan içeri ıririp çıkıyordu. Girenler umutlu, çıkanlar kızgın, asık suratlıydı.
    İş verenlerin karşısına canlı çıkabilmek için epey dinlendim. 18 numaralı kapıdan girdim. Karşıma ilk çıkana,
    — Gazetede bir ilân gördüm de... dedim. Odacıya benzeyen adam, eliyle,
    «İçeri gir, bekle!» işareti verdi.
    Salonda sandalye ve koltuklar doluydu. Altı kadın, sekiz de erkek oturuyor, beş kişi de ayaktaydı. Benim gibi zavallı birine sordum,
    — Acaba ne işiymiş? dedim.
    — Bilmiyorum, dedi, sırayla içeri alıyorlar işte... Kimisi on dakika, kimisi yarım saat kadar içerde kalıyor. Sonra bağıra çağıra dışarı fırlıyor.
    Demeye kalmadı, beklediğimiz salondan içeri açılan kapı, küt diye açıldı, yüzü domates gibi kızarmış, ter içinde, şişman bir adam dışarı çıktı.
    — Namussuzlar, alçaklar! Reziller!... diye bağırarak gitti.
    — Her halde işe almadılar da, ona kızmış! dedim. Yanımdaki adam,
    — Galiba, dedi, her çıkan işte böyle bağıra bağıra çıkıyor-
    Kapıcı,
    — Sıra kimde? diye sordu. Çok süslü, boyalı genç bir kadın,
    — Bende, dedi, kırıtarak içeri gkdi. Benim gibi bekleyenlerden birine,
    — Acaba içerde ne yapıyorlar? diye sordum.

    — imtihan ediyorlar, zannederim, dedi.
    Aklımdan, okulda öğrendiklerimi geçirmeye başladım. Burası bir ticaret işi yazıhanesi olduğuna göre her halde hesaptan imtihan edeceklerdi. İçimden kerratı bir kere tekrarladım. Sonra iskonto, faiz hesaplarının nasıl yapıldığım düşünmeye başlamıştım ki, içerden bir kadın çığlığı geldi. Kapı kanadı geriye çarptı, kadın alı al, moru mor dışarı fırladı.
    — Ahlâksızlar! Namussuzlar! diye bağırarak gitti. Açık kapıdan dışarıya kalın, kalabalık, rahat erkek
    kahkahaları geliyordu.
    — Acaba kadına bişey mi yaptılar? dedim-Yanımdaki,
    — Zannetmem, dedi, bişey yapmış olsalar bağır-mazdı. Belki zor bişey sormuşlardır.
    Bir delikanlı,
    — Evet, dedi, kadın zora gelmiş olacak. Yanımdaki adam,
    — Erkekler de bağırıyor birader, dedi. Odacı,
    — Sıra kimde? diye sordu.
    Az önce çıkan kadın için «zora gelmiş olacak!» diyen delikanlı içeri girdi. Ben yine, aklımdan mürekkep faiz hesaplarına başlamıştun ki, demin içeri giren delikanlı feryat ederek dışarı fırladı:
    — Bu ne biçim iş! diye bağırarak, kendini merdivene attı. Yanımdaki adam,
    — Bu delikanlı, deminki kadın kadar bile dayanamadı, dedi.
    Benden soma işe girmek için dört kişi daha gelip sıraya girmişlerdi. Bir yandan da yenileri geliyordu.
    Sırası gelip içeri giren, beş on dakika sonra kan-ter içinde, suratı kıpkırmızı, bağıra bağıra, söverek dışarı fırlıyordu.

    Bir görünüp, sırası geleni içeri soktuktan sonra kaybolan odacıyı yakaladım.
    — İçerde adama ne yapıyorlar? diye sordum. Gülerek,
    — Tecrübe yapıyorlar! dedi, gitti.
    İhtiyar kadın da, ihtiyar erkek te öbürleri gibi canlarını kurtarmak istercesine dışarı fırladılar. Bağıra çağıra gidiyorlardı. İçerden her insan çıkışında açık kalan kapıdan içerdekilerin kahkahası geliyordu. Herkes böyle bağıra çağıra çıkıp gittikçe bir yandan seviniyordum. Demek ki onları işe almıyorlardı. Benim işe girme ihtimâlim artıyordu. Ama bir yandan da korkuyordum. İçerde nasıl bir tecrübe yapıyorlardı ki, bütün bu insanlar küfrederek dışarı fırlıyorlardı. Korkmaya başlamıştım. Eğer iki gündür aç olmasam, işi de, tecrübeyi de, imtihanı da bırakıp gidecektim. Ama, belki işe alırlar umuduyla korku içinde bekliyordum. Benden önceki ihtiyar, rengi kül gibi kapıdan çıktı. Öbürleri gibi bağırıp çağırmaya dermanı kalmamıştı.
    — İçerde ne yapıyorlar amca? diye sordum.
    — Aman sorma, git te gör! dedi. Kapıcı,
    — Sıra kimde? diye sordu. Sesimi çıkarmadım. Benden sonraki,
    — Sıra sizin! dedi.
    — Siz buyurun, benim acelem yok, dedim.
    — Olmaz, ben kimsenin sırasını alamam! dedi. Kerata, tramvayda, otobüste olsa sıra saygı dinlemez, beni omuzlar geçerdi.
    — Rica ederim buyrun.
    — Yooo... Vallahi olmaz, önce siz buyrun! Kapıcı arkamdan itti. Kapıyı kapadı. İçimden Allaha
    dua ediyordum:

    «Hey Yarabbim! Sen beni mahcup etme! Sen bana kuvvet ver! Tecrübe midir, imtihan mıdır, şunu bir yüzümün akı ile atlatıp bir iş güç sahibi olayım...»
    içeri girdiğim zaman belki açlıktan, belki korkudan gözlerim karanyordu. Burası, dayalı döşeli koskocaman bir yazıhaneydi. İçerde, sayamadım ama, belki on kişi vardı. Benden önce çıkana hâlâ kahkahalarla gülüyorlar, gülmekten gözlerinden akan yaşları siliyorlardı. Hepsi de şişman, göbekli, gerdanlı insanlar olduklarından gülmek onlara yakışıyordu. Üstü camlı kocaman bir masanın arkasında oturan adamın karşısına geçtim. Adamın bana ilk sorusu,
    — Şakayı sever misiniz? oldu.
    işe girebilmek için acaba ne cevap vermeliydim? Adamları teker teker süzdüm, içlerinden hiç benim gibisi yoktu. Hepsi de iyi giyimli, şişman, besili, yanaklarından kan damlayan insanlardı. Bu adamlar herhalde şakayı sevi-yorlardır diye düşündüm, zoraki bir gülümseyişle,
    — Elbette şakayı severim efendim, hem de çok severim, dedim, hiç şakayı sevmeyen insan olur mu?
    — Madem ki şakayı çok seversin, otur şu koltuğa, dedi.
    Açlıktan ayakta duracak halim yoktu ama, saygılı davranmak için,
    — Ayakta dururum efendim, dedim.
    — Yoo, olmaz. Madem şakayı seviyorsun, oturursun-
    Şakayla oturmak arasında bir ilinti bulamadım ama, söz dinlemiş olmak için,
    — Teşekkür ederim, dedim, oturdum.
    — Yoo, yoo, ona değil, şu koltuğa otur. Gösterdiği koltuğa oturdum.
    — Burada gördüğün herkes, hepimiz çok şakacıyız, dedi.

    — Çok güzel efendim. Bendeniz de şakaya bayılırım.
    Adam sağdan, soldan konuşmaya başladı. Arasım bana sorduklarına kısa, terbiyeli cevaplar veriyordum. Ama bana bişeyler oluyordu. Affedersiniz, oturak yerimden bir sıcaklık bastı, olur şey değil. Gittikçe sıcaklık artıyor. Artık bu sıcak değil, ateş... Kızgın tavaya konmuş kestane gibi, altımdan doğru kebap olmaya başladım. Allah Allah... Acaba hasta mıyım? Benim bildiğim, insana ateş, altından değil, başından gelir. Sağa sola kıvranıyorum, olmuyor. Ben kıvrandıkça, onlar da bana bakıp bakıp gülüyorlar. Zaten adamlar şakacı, benim halim de gülünmiyecek gibi değil ki... Canım yanıyor ama, ben de onlara bakıp gülmeğe başlıyorum. Altımdan öyle bir ateş geliyor ki, sanki tutuşacağım. Karşımdaki,
    — Ne o, rahatsız mısınız? dedi. «Hastayım» desem, belki işe almaz, onun için,
    — Hayır, sıhhatim yerinde, turp gibiyim, dedim.
    — Neden öyle kıvranıyorsunuz?
    Adamlar kahkahadan kırılıyorlar. Bir bahane bulmak için,
    — Affedersiniz, dedim, fistülüm var da... Müsaade ederseniz ayakta durayım, oturamıyorum.
    Artık gülmekten yerlere yatacaklar- Her tarafımdan terler boşanıyor. Alnımdan akan terleri sildim, ayağa kalktım, «Ne gülüp duruyorsunuz?» diye bağıracağım, ama adamlar şakacı, ya beni işe almazlarsa...
    Masadaki adam zile bastı gelen odacıya,
    — Beye bir çay getir, dedi.
    Buna sevindim. Demek ki, beni beğenmişlerdi. Açlıktan karnım gurulduyordu. Sıcak çayı içersem, açlığımı bastırırdı. Odacı çayı getirdi. Ben ayaktaydım. Bardağı «lime aldım, iki kesme şekeri çaya atar atmaz puff diye çay köpükler saçarak havaya fışkırdı. Neye uğradığımı

    şaşırdım. Elimden bardağı zor attım. Üstüm başım köpüklü çay içinde kalmış, ellerim sıcak çaydan yanmıştı. Herhalde bir pot kırmıştım. Adamlar gülmekten artık yerlere yuvarlanıyorlardı. Doğrusu gülünmiyecek halde de değildim.
    içlerinden biri kahkahalar arasında,
    — Şu karşıki kapıyı aç da, masanın üstünde bir dosya olacak, onu getir, dedi.
    Adamın gösterdiği kapıyı açtım, dosya falan yoktu. Arandım, tarandım, yok... Hay Allah, yok desem, acaba beceriksiz mi derler? Korkarak,
    — Yok efendim, dedim. Hâlâ gülen adam,
    — Buradaymış, gel! dedi. Tam gelirken,
    — Aman, kapıyı açık bırakmışsın, dedi, hemen kapa!
    Kapıyı kapadım. Bu sefer başka biri sormağa başladı. Ama, sorularına cevap veremiyorum ki... Bir hapşırık tuttu beni. Bütün terslikler üstüste geliyor.
    — Adınız ne?
    — Adım... hap... hap, hap, hap şuuu... Me, mem, Meh... hap, hap, hapşuuuu... Adım Mehmet... şuuu!...
    Adamlar yerlere yuvarlanıyorlar. Şu başıma gelenlere ne diyeyim bilmem ki?.. Tam kırk yılda bir iş çıktı, yok oturak yerime ateş basar, yok çayı dökerim, hapşırı-rım...
    — Kaç yaşındasınız?
    — Ki... ki, ki, hapşuuuuu!... Kırk bir. Hapşuuuu... Gülmekten boğulacaklar, içlerinden biri,
    — Karşıda musluk var, git suratını yıka! dedi. Yüzümü yıkayınca biraz açıldım, hapşırık kalmadı
    ama, bu sefer başladı gözlerim sulanmaya... Göz sulanması değil, basbayağı hüngür hüngür ağlıyorum. Olur şey

    değil, biç başıma gelmemişti. Acaba açlıktan mı, bilmem ki... Maskara oldum gitti adamlara... Böyle sakar, bir hapşırır, bir zırlar adamı işe alırlar mı?
    — Neden ağlıyorsunuz?
    — Ben mi? Bilmem... Annem rahmetli...
    Bir gülüyorlar, bir gülüyorlar ki... Lâf değil, hüngür hüngür ağlıyorum. Bir tanesi, dolaptan bir şişe kolonya çıkardı.
    — Biraz koklayın, açılırsınız, dedi...
    Avucuma döktüğü kolonyadan derin bir nefes aldım. Galiba sinir kolonyasıymış. Oooh, içim açıldı. Bende bugün mutlaka bişey var. Bu sefer de hıçkırık tutmasın mı? Hıık, hıık... Adamlar bana deli diyecekler. Bir ağlar, bir hapşırır, bir hıçkırır. Hâlâ ne diye kovmuyorlar bilmem...
    — Ne iş yapardınız?
    — ön... hııyk... ce... hıııyk... boyacılık... hııyk.
    — Aman, yeter, sus! diye bağırıyorlar- Gülmekten ölecekler.
    — Şu dolabı açar mısınız?
    Dolabın kapısını açarken sanki top patladı: gümm! Ben korkudan yere yuvarlandım. Olursa bu kadar terslik olsun. Artık işe filân almazlar. Bişey değil, adamlan güldüre güldüre öldüreceğim.
    İçlerinde en irisi masanın üstündeki tozu üfledi. Biraz sonra da boğulur gibi kahkahalar arasında,
    — Neye kaşınıyorsunuz? diye sordu.
    — Vallahi temizim, dün yıkandım ama, bilmem nedense bir kaşınmadır geldi üstüme.
    Pire desem değil, pire insanın bir yerine girer. Benim her tarafım kaşınıyor: Hart, hart, hart... En yaşlı olanı,
    — Tahsiliniz ne? diye sordu.
    — Edebiyat Fakültesini bitirdim.

    Kulağını ağzıma yanaştırdı,
    — Hızlı söyleyin, ağır işitirim, dedi.
    Kulağında, ağır işitenlere özgü âlet vardı. Bir yandan hart, hart kaşınırken, bağırdım:
    — Edebiyat Fakültesi...
    — Ha?...
    Ağzımı âlete yapıştırdım:
    — Edebiyat... derken, adamın kulağındaki âletten suratıma fıskiye gibi su fışkırmasın mı? Neye uğradığımı şaşırdım. Olduğum yerde yıkıldım. Burası yazıhane değil, perili evdi. Açlıktan da gözlerim dönmeğe başladı.
    Yalnız ben değildim yerde. Onlar da gülmekten yerlere serilmişlerdi. Bir zaman kahkahadan sara nöbeti geçirir gibi yerde debelendiler. Neden sonra kendilerine geldiler. Ayağa kalktılar- Artık gülmüyorlardı. Hepsi birer ciddî iş adamı olmuşlardı. Şaka maka kalmamıştı. Bir tanesi,
    — Aferin, dedi, çok iyi dayandın. Şimdiye kadar belki kırk kişi geldi, hiçbiri sonuna kadar dayanamadı. Hattâ ilk tecrübede kaçanlar bile oldu.
    — Anlamadım beyefendi, neye dayandım?
    — Amerikada şaka malzemesi imâl eden bir fabrika var. Bize iş teklif etti. Bazı şaka malzemesi gönderdi.
    — Evet?...
    — Bu şakaların bazısı ağır oluyor, tehlikeli oluyor. Onun için önceden bir tecrübe yapmak istedik.
    Sonra birbirleriyle konuşmaya başladılar:
    — Amerika'da bu eşyaları satan tam 10 bin mağaza; varmış.
    — Evet, evet... Senede 20 milyon dolardan fazla ciro yapıyorlarmış.
    — Burada da iyi satış olacak... Tecrübe de gösterdi ki, hiçbir tehlikesi yok.
    — Fabrika bize elli kalem mal teklif ediyor.

    — Öbürlerinden de istiyelim. Bu işte kazanç var. Çünkü bizim halkımız Amerikalılardan daha şakacıdır. Biz şakayı seven insanlarız.
    En yaşlı ve en şişmanlan, kâtipleri olduğunu tahmin ettiğim birine,
    — Not et, dedi, iki bin tane sandalyeye konacak kıç kızdırma levhası, on bin kutu kaşıntı tozu, beş yüz sandık hıçkırık kolonyası, beş bin düzine su fışkırtan sağır âleti, yirmi bin şişe göz yaşartıcı su, beş ton deli şeker, otuz bin kutu patlama kapsülü... Hepsini yaz, hemen göndersinler.
    Beni takdir ettiklerine göre herhalde işe almış olacaklardı. Ama doğrusu, işimin ne olduğunu anlayamamıştım- Kendi aralarında konuşurlarken beni bir kenarda unutmuşlardı.
    Benimle en çok uğraşana,
    — Beyefendi, dedim, acaba işe kabul olundum mu?
    — Haaa, dedi, bak seni unutmuştum. Evet, isteklilerin içinde senden daha dayanıklısı çıkmadı. Seni işe aldık.
    Kâtibine döndü:
    — Muhasebeciye söyle, vezneye söylesin, bu adama iki buçuk lira versinler.
    Sonra bana,
    — Bizim şirketimiz, Amerikadaki fabrikadan her ay bu şaka malzemelerinin başka çeşitlerinden getirecek, dedi. Sen her ayın üçünde burada bulun. Yeni gelen şaka âletlerini üzerinde tecrübe ederiz. Sonra gider vezneden iki buçuk liram alırsın. Her aym üçü, unutma!...
    — Hı hu... diye güldüm. O da güldü:
    — Çok şakacısınız. Ben de şakayı çok severim. Gülüyordum. O da gülüyordu. Aç maç ama, bütün
    gücümü toplayıp herifin burnuna bir yumruk indirdim,

    geri geri gitti, kıçının üstüne düştü. Burnundan fış, diye kan fışkırıyordu. Öbürleri de şaşırmışlardı.
    — Size küçük bir şaka yaptım, dedim.
    — Ama böyle de şaka olmaz ki... Bu eşek şakası...
    — Ne yapalım, biz fakiriz. Ayda kazanacağımız iki buçuk lira ile sizin getirttiğiniz şaka oyuncaklarından alamayız ki... Sizin hatırınız için, şaka da mı yapmıyalım? Aletsiz şaka işte bu kadar olur.
    Kapıyı, çat diye kapadım, çıktım. Hemen evime gittim- îçi hayat felsefesiyle dolu defterimin en sonuna şunu yazdım: «Hayat acı bir şakadır.»
  • KONTROL KİMDE
    Beynimiz bütün yaşamımız boyunca kendini yeniden yazarak,
    alıştırmasını yaptığımız uygulamalar (yürümek, sörf yapmak, havada top
    çevirmek, yüzmek, araba kullanmak gibi) için adanmış devreler kurmaya
    çalışır. Bu programları yapısına yedirme becerisi, beynin en güçlü
    numaralarından biridir. Karmaşık hareket sorununu çözmede kullandığı
    yöntem, bu harekete adanmış devreleri donanımla bütünleştirerek enerji
    kullanımını asgariye indirmektir. Beynin devrelerine bir kez kazınan bu
    beceriler, artık siz onlar üzerinde düşünmeden- yani bilinçli bir çaba
    göstermeden- uygulamaya geçebilir; bu da kaynakları serbest bırakarak
    bilincin başka işlerle ilgilenip onları içselleştirmesine olanak tanır.
    Bu otomatikleştirme sürecinin bir sonucu da, yeni becerilerin bilincin
    erişimi dışında kalmalarıdır. Kapalı kapılar ardında işleyen karmaşık
    programlara artık ulaşamadığınızdan, yaptığınız işi nasıl yaptığınız
    hakkında kesin bilgiye sahip değilsinizdir. Bir yandan konuşup bir yandan
    da merdivenleri çıktığınızda, vücudunuzun dengesini korumak için yapılan
    düzinelerce mikro-ölçekli düzenlemeyi nasıl hesapladığınız; ya da
    konuştuğunuz dilin seslerini doğru biçimde çıkarmak için dilinizin oradan
    oraya nasıl döndüğü konusunda herhangi bir fikriniz yoktur. Bunlar, bir
    zamanlar yapamadığınız zor hareketlerdir. Ama hareketlerinizin zamanla
    otomatik ve bilinçsiz hale gelmesi, sizin de bir süre sonra işleri otomatik
    pilotla yürütme becerisi kazanmanızı sağlar. Her zaman gittiğimiz yolda
    araba kullanıp eve vardığımızda, yolculukla ilgili pek de bir şey
    hatırlamadığımızı birden fark etmek, çoğumuzun başına gelmiş bir
    durumdur. Çünkü araba kullanmanın gerektirdiği beceriler artık öyle
    otomatik hale gelmiştir ki, devreye giren hareketler dizisini bilinciniz
    dışında da yürütebilmektesinizdir.
  • 168 syf.
    ·5 günde
    Ne güzel insanlar vardı çocukluğumda. Benden önce beni düşünen büyükler... Bayramlarda sıraya dizilirdik el öpmek için, o zamanlar verilen 5TL çok kıymetliydi, bir sürü çikolata alıp mutlu oluyorduk. Yahut sokaklarda top oynadığımız zamanlar, bisikletten düştüğümüzde elimizinden tutan ilk komşularımız oluyordu, ilk pansuman komşular tarafından yapılıyor sonra ailelere uçuruluyordu. Biri çikolatalı ekmek yese, diğerleri bakmazdı o ekmek illa bölüşülürdü. Hatta paralar bir araya toplanır kimde ne varsa, onlarla bakkala gider herkese dondurma alırdık. Eskiler güzeldi hem de çok güzel. Şimdi çoğu göçtü gitti...

    İşte bu kitabı okurken aklıma hep anılarım geldi ve inanırmısınız ilk defa bir kitapta kahkaha atarak güldüm. Arada böyle güzel geçmişe dönmek lazım, insana çocukluğunu hatırlatan. .
  • Bürokraside sorum denilen şey, sanki bir ateşten toptur. Kendisine atılan, yanmamak için o ateşten topu bir an önce başka birisinin eline atıp ondan kurtulmak ister.
  • En son top kimde kaldıysa, sadece o gol atabilir.