• Bu Hayatta bir Anam var, bir diğeri Zübeyde Hanımdır!
    Bu Hayatta bir Babam var, bir diğeri Ali Rıza Efendi’dir!
    Bu Hayatta bir tek ATATÜRK’üm var!
    O da; Başkomutan!
    Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu,
    Anafartalar Kumandanı! Gazi! Mareşal! Başbuğ!
    Mustafa Kemal ATATÜRK’tür….!!!

    1908’de ki Mustafa Kemal düşmanları kim ise; 1915’te ki de onlardır. 1919’da ki düşman kim ise, 1921'de ki de onlardır... 1923'te ki Mustafa Kemal Atatürk düşmanları kim ve kimler ise, 2018'de ki Atatürk düşmanları da onlardır.

    “Bu topraklarda Atatürk’e düşmanlık önce akla ve bilime düşmanlıktır. Sonra bağımsızlığa, milli egemenliğe, çağdaşlığa ve barışa düşmanlıktır. Yani bu topraklarda Atatürk’e düşmanlık, aslında bu toprağın insanına düşmanlıktır” sy.381

    Bugünü anlamadan, dünü anlamanın bir mantığı yoktur. Sevr’i bilmeden, Lozan’ı anlamak mümkün değildir. İstanbul’un Vahdettin döneminde ki işgalini anlamadan, Atatürk’ün İstanbul’u düşman işgalinden kurtarmasını anlamak mümkün değildir. Damat Ferit’i tanımadan, Kara Kemal’i bilmeden, İsmet İnönü’yü, Fevzi Çakmak’ı anlamak imkansızdır.

    Tarihi anlayarak okumadıktan sonra, çeşitlendirmedikten, kaynak yaratmadıktan sonra, sadece insanları kandırmak için yazılan kitapları-yazıları okuduktan sonra, okumanın hiçbir akıl ve mantığı yoktur.
    Sinan Meydan, günümüzün Falih Rıfkı Atay’ıdır. Mustafa Kemal’in kalemidir. Keskindir, bilmeden konuşmaz, laf olsun diye yazmaz, araştırmadan, görmeden o öyle, bu böyle demez. Sinan Meydan okuduğunuzda bilirsiniz ki, araştırmış, belgeleri görmüş ve karşınıza çıkmıştır.

    Kitap içeriğinde, Düne, Bugüne ve Yarına ait her şey bulunmaktadır! Dünü anlamadıktan sonra, Bugünü. Bugünü anlamadıktan sonra da Yarını anlayamayacak ve bu mirası yitireceğiz! O yüzden, ihanetleri unutma! Ne dün olanı, ne bugün olanı ne de yarın olacak olanı unutma, izin verme!! Gelecek bizimdir! Cumhuriyetindir!

    Yapamazsın, dediler yaptı! Neler mi yaptı?

    Ülkeyi; İngiliz’e, Yunan’a, İtalyan’a, Fransız’a bırakan Damat Ferit Hükümetini ve Vahdettin’i defalarca uyardı. Bakanlıklar ve komutanlarla iletişime geçip, birlik olmak için çaba sarf etti. Her yerden geri çevrildi.! Vatan elden gidiyor dedi, sen sus biliyoruz dendi! Sen sus diyenler, İngilizlerle para pazarlığına girdiğinde, yavaş yavaş Anadolu’da başlayan isyana BAŞ olmaya gitti. Verebileceği bir canı vardı, onu vermeye gitti. Vatan’ın namusunu kurtarmak için, gecesinden, gündüzünden fedakarlıklar yaptı. Annesi 1923’de vefat ettiğinde, vatan uğruna cenazesine bile gidemedi!

    Mustafa Kemal Atatürk ne yaptı?

    Balkan savaşları ile başlayan dağılma, I. Dünya Harbi ile devam etti.. Abdülhamit Döneminde kaybedilen 2 milyon metre kare toprak, Vahdettin başa geçtiğin de daha da azalıyordu. Birinci Dünya Harbi Avrupalı Emperyalist devletlerin, Osmanlıyı bitirme savaşıydı. Bu Savaşa Türk Komutanlar yerine Alman komutanlarla giren Osmanlı, daha en başından kaybetmeye başlamıştı. Mustafa Kemal 7 . Ordu’nun başındayken, bu duruma isyan etmiş, rapor hazırlamış fakat çok bilenler tarafından dikkate alınmamış, cevap dahi verilmemiştir. Beceriksiz bir Alman komutan’ın emrinde olmayı hakaret saymış ve istifa etmiştir. İstifası daha sonra, farklı bir atamaya, sonra da izne çevrilmişitir. Bu evreden sonra artık durmayacaktır Mustafa Kemal!

    21 Temmuz’da Kolordu Kurmay Başkanı olduğu Bolayır Ordusu ile, I. Balkan Savaşlarında kaybedilen Edirne’yi geri aldı. Daha sonra Askeri Ateşe Olarak Sofya’ya atandı. 1915 Yılında Artık Osmanlı iyice çöküyor, Çanakkale geçiliyordu.. Az bir zaman vardı. Mustafa Kemal ateşelik görevini bırakarak, Çanakkale’ye gitmek için gerekli izinleri aldı. 19. Tümen Komutanlığına atanarak, Çanakkale’yi savunmaya geldi. Geldiğinde ise durum içler acısıydı…

    "Bir tümen komutanının (Mustafa Kemal) üç ayrı yerde tek başına giriştiği hareketlerle bir savaşın, hatta bir ulusun kaderini değiştirecek yücelikte bir zafer kazandığı tarihte pek nadirdir." diyecekti İngiliz Aspinall Oglander

    Atatürk, Conkbayırı yakınında komutanlara, “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum! Biz Ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve komutanlar geçebilir” diyerek 57. Alay’ı düşman üzerine sürdü. Düşman çıkarması sonuçsuz kaldı ve düşman püskürtüldü.

    Mustafa Kemal Liman Paşa’dan Komutayı devralmış ve Bir Ülke’nin yazgısını değiştirme yolundaki en büyük adımlarından birini atmıştır. Bu savaşta her 3 dakika da bir şehit verilmekteydi. Bu zafer, kanlı bir zaferdir. Mustafa Kemal’e düşmanlık Çanakkale’de ölen her bir şehide düşmanlıktır, her bir gaziye düşmanlıktır.!!

    Çanakkale kaybedilmedi ama Osmanlı Birinci Dünya Harbi’ni kaybetmişti. Kaybetmesinde ki en büyük nedenlerden biri Orduyu Alman komutanların himayesine vermek ve Orduyu kullanamamaktı. Devlet eriyordu. Sorumsuz kişiler, idareyi ellerinde tutuyor ve tutumlarından vazgeçmiyorlardı.

    Daha yeni başlıyordu… Tekrardan 7.Ordu başına geçecek, İngilizlere dur diyecekti. Katma Zaferi kazanılacaktı. Misak-ı Milli sınırını çizecekti Mustafa Kemal… Dünya Harbi kaybedildi ve Mondros imzalanmıştı… Artık İtilaf Devletleri Osmanlı’ya son darbeyi Sevr ile vurmaya hazırlanıyordu…

    İstanbul İşgal ediliyordu.. Fransız Komutan Beyoğlu’nda askerler tarafından bir kral gibi karşılanıyordu.. Fatih’in girdiği yerden, Şimdi İtilaf devletleri geliyordu. İstanbul işgal altındaydı…

    Bu sırada Deniz üzerinden İstanbul’a ulaşmaya çalışan Mustafa Kemal gördüğü manzara karşısında korkmamış, “GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER” demişti…. Padişah öyle düşünmüyordu ama, elinde ordu olmayan Mustafa Kemal Vatanını nasıl savunacağını biliyordu. Artık İstanbul Hükümeti İngilizlerin elindeydi. Vahdetttin kukla olmuş, ne denirse yapıyordu. İzmir’e çıkan İngiliz ve Yunan askerlerine müdahele edilmemesi bile istenmişti…

    1919 da Samsun'a çıkarken ona;
    "Ordu" yok dediler "Kurulur" dedi
    "Para" yok dediler "Bulunur" dedi
    "Düşman" çok dediler "Yenilir" dedi
    Ve gün geldi, bütün bu dedikleri oldu.

    Mustafa Kemal Samsuna çıktıktan sonra; Milli Mücadele artık Vücut bulmuştu. Zübeyde Hanım’ın Sarı Paşa’sı gelmişti! Millet artık zulme dur diyecek liderine kavuşmuştu.

    Sırasıyla, Amasya Genelgesi yayınladı, Erzurum ve Sivas Kongreleri yapıldı, Millet Meclisi Açıldı, Artık Ülkeyi Temsil eden bir Meclis vardı, Oda Mustafa Kemal’in Başkanlığında kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi idi. Artık her karar, milletin vekilleri tarafından verilecekti.

    Bu esnada, Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Fevçi Çakmak, alçak Damat Ferit hükümeti tarafından vatan haini ilan edilerek, idama mahkum edildi. Aynı hızla Mustafa Kemal İstiklal Mahkemeleri ile Damat Ferit’i idama mahkum etti.

    Vahdettin ve Damat Ferit Başkanlığında İngiliz Muhipleri Cemiyeti kuruldu. Milli Mücadele aleyhinde propaganda başlatıldı. Yurdun her yerinde isyanlar çıkartıldı. İngiliz Uçaklarından bildiriler yayınlandı. Mustafa Kemal ve onunla birlikte olanlar Vatan Haini ilan edildi. 1920’de Sevr Antlaşması imzalandı. Artık Emperyalist güçler bahane arıyordu. Ülkenin her bir yanı düşman işgali altındaydı. Vahdettin ve kabinesi, İngilizler ile birlik olmuş, Kuvay-ı Milliye’ye savaş açmıştı.

    Mustafa Kemal, Hem yurt içi isyanlarla boğuşuyor hem de emperyalist güçlerle savaşıyordu. Bu tabloya insanın yüreği dayanmıyor? Dışarıda ki düşman tamamda, içeride ki düşman tüm gücüyle saldırıyordu. Gazetelerde boy boy ilanlar veriliyor, Damat Ferit her yerde İsyanları teşvik ediyor, Din’i bu işe alet ederek, masum halkı kandırıyorlardı. Ancak istediklerine kavuşamadan, tüm gücü ve milleti ile Mustafa Kemal bu soysuzlarla baş etti. Aynı zamanda Meclisin içinde de vardı bunlardan.. Zamanı değildi, şimdilik idare ediyordu.

    Sırasıyla,6-10 Ocak 1921’de I. İnönü Muharebesi Kazanıldı, 20 Ocakta İlk Anayasa, Teşkilat-ı Esasiye TBMM’de kabul edildi, 12 Nisan’da Mustafa Kemal Anadolu’daki Yunan zulmünü eleştiren “İnsanlık Alemine” adında bir beyanname yayınladı,

    Mustafa Kemal; “Hürriyet ve İstiklâl benim karakterimdir” diyecekti. 23 Mart 1921’de I. İnönü zaferini kaybeden Yunanlılar saldırıya geçti… Aşırı üstünlüğü bulunan Yunanlılar hezimete uğratıldı. Mustafa Kemal İsmet İnönü’yü tebrik etti.

    “Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs (161) talihini de yendiniz. İstilâ altındaki talihsiz topraklarımızla birlikte bütün vatan, bugün en ücra köşelerine kadar zaferinizi kutluyor. Düşmanın istilâ hırsı, azminizin ve vatanseverliğinizin yalçın kayalarına başını çarparak paramparça oldu.Adınızı tarihin şeref âbidelerine yazan ve bütün millete size karşı sonsuz bir minnet ve şükran duygusu uyandıran büyük gazâ ve zaferinizi tebrik ederken, üstünde durduğunuz tepenin size binlerce düşman ölüleriyle dolu bir şeref meydanı seyrettirdiği kadar, milletimiz ve kendiniz için yükseliş parıltılarıyla dolu bir geleceğin ufkuna da baktığını ve hâkim olduğunu söylemek isterim.”
    Büyük Millet Meclisi Başkanı, Mustafa Kemal

    Türk Ordusu’nun morali yükselmiş, inanç artık daha da artmıştı. 23 Nisan 1921’de, 23 Nisan tartışmalarla Bayram ilan edildi. 13 Haziran 1921’de Mustafa Kemal’e Başkomutanlık görevi verildi. Bu süre her üç ay’da uzatıldı. Daha sonra süresiz olarak verildi. Öyle kolay verilmedi tabi ki. Mecliste ki tartışmalar çok çirkin bir hal almıştı… Mustafa Kemal ise ne yaptığını bildiği için, bütün muhalifleri susturmayı bildi.

    22 Gün 22 Gece süren Sakarya Meydan Muharebesi 13 Eylül 1921’de kazanıldı. Bu muharebe Dünya’da ilktir…
    Başkomutan Mustafa Kemal, “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O sathı bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanı ile ıslanmadıkça bırakılamaz. Onun için küçük, büyük her birlik bulunduğu mevziden atılabilir; fakat, küçük büyük her birlik durabildiği noktadan yeniden düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki birliğin çekilmek zorunda kaldığını gören birlikler, ona uymaz; bulunduğu mevzide sonuna kadar durmaya ve direnmeye mecburdur.” Diyecek ve bir cephe savaşı değil, bir direnişe timsal olmuştur. Her yer vatan toprağıdır ve her yer savunulacaktır..! Öyle de olmuştur! Yunanlılar bir kez daha yenilgiye uğratılmıştır.

    Merhum Emekli Orgeneral Kâzım Özalp; “Düşmanın kaybı bizden çok fazla idi. Sayısız insan ve hayvan ölüleri birbiri üzerine yığılmış ve bu cesetlerden akan kan, geçtiğimiz yol üzerinde derin ve kırmızı lekeler meydana getirmişti. “Sakarya Muharebesi’nde milletimizin katlandığı fedakârlık ve gösterdiği gayret beşer gücünün üzerindedir. Ancak vatan ve bağımsızlık sevgisi, bu zorluklara karşı koymak kudretini ve cesaretini bize bahşetti…” demiştir.
    20 Ekim 1921’de TBMM Hükümeti ile Fransa arasında Ankara Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ilk resmi antlaşmaydı.

    Ve Büyük Taarruz!

    “26 Ağustos 1922, Cumartesi… Başkomutan Atatürk sabah saat 04:00 civarlarında uyandı. Emir erini uyandırıp kahve istedi. Yaver Muzaffer uyanıp giyinmeye başladığı sırada Atatürk’ün çadırının önünde “Allah’ım! Sen Türk Milletini ve ordusunu muzaffer eyle! dediğini duydu. Kahvesini içti. Gün doğmasına bir saat kala, atıyla Kocatepe’nin zirvesine doğru ilerledi. Birkaç er fenerle yolu aydınlatıyordu. Atatürk konuşmuyor, sadece ufka bakıyordu. Fevzi Paşa İsmet Paşa ve Nurettin Paşa da Kocatepe’deydi.”

    Ve başkomutan tüm komutanlara emri verdi! Türk topçusu, saat 04:30’da ateşe başladı.. Saat 06:30’da Tınaztepe, 07:00’de Toklutepe ve Kaleciksivri alındı. Saat 09:00’da Belentepe zapt edildi. 27 Ağustos Pazar sabahı 04:00 Kurtkayatepesi, 08:00 Erkentepe düştü. Çiğli tepeyi almakla görevli komutan Albay Reşit tepeyi zamanında alamadığı ve Mustafa Kemal’in verdiği emri yerine getiremediği için, utancından intihar etmişti. 17:30’da Çiğlitepe, 20:30’da afyon ele geçirilmişti.

    30 Ağustos’ta ise son darbe vuruldu.

    Atatürk; “ Karşıdaki sırtların gerilerindeki bütün vadiler, bütün dereler, bırakılmış toplarla, otomobillerle, sayısız donanım ve gereçlerle, bu kalıntıların arasında yığınlar teşkil eden ölülerle, toplatılıp karargahımıza sevk edilen sürü sürü esir kafileleriyle hakikaten bir kıyamet gününü hatırlatıyordu.” diye anlatacaktı..

    1 Eylül 1922’de Atatürk Türk Ordularına şu emri verdi:

    Ordular! İlk Hedefiniz Akdeniz’dir! İleri….!

    Daha sonra ne mi oldu? Vahdettin ve Damat Ferit Hükümeti’nin yapamadığını yaptı Atatürk! Milli Mücadeleyi başlattı, milletin unutulmuş milli vasfını ortaya çıkardı, yok olmuş bir toplumdan direniş yarattı, düzenli ordu ile düşmanı denize döktü…

    Sevr Baskıları devam ederken, uzun süreler ve görüşmelerle Lozan imzalandı… Lozan ne bir zafer ne bir hezimettir. Birinci Dünya Savaşı’nı kaybetmiş Osmanlı’nın imza ettiği Sevr’in alt edildiği bir uzlaşmadır!

    Mustafa Kemal Barışçıl yollarla kurduğu bu Cumhuriyeti bizlere armağan etmiştir. Bizlere bırakmıştır. Tek bir düşman bile bırakmadan bu devleti kurmuştur. Birçok barış antlaşması imzalamış, Dünya’ya örnek olmuştur.

    Yaptığı inkılaplar ile Türkiye Cumhuriyeti’nin refahını sağlamış, modern bir toplum yaratmıştır.

    Sanatın her dalını desteklemiş, örnek projeler ile kalkınma planları yapmıştır. Eğitim'e büyük destek vermiştir. Çalışan ve üreten köylüsünü baş tacı etmiş, "Çalışan ve Üreten Köylü Milletin Efendisidir" demiştir. Tarım ile ilgili kanunlar çıkarttırmış, tüm bölgelere yardım sağlanarak, tarım geliştirilmiş, köylü üretmeye başlamıştır. Fabrikalar kurulmuş, atılımlar hız kazanmış, madenler millileştirilmiş, demiryolları millleştirilmiş ve ülke'nin dört bir yanı DEMİR AĞLARLA örülmüştür.

    Devletin her bir köşesinde gelişmiş bir ülke için insanlar çalışmaya başlamıştır. Atatürk her zaman Halkı’nın yanında olmuş. Halkıda onu asla yalnız bırakmamıştır.

    Uzun bir inceleme oldu farkındayım. Yalnız bunun gibi bir inceleme yazsam bile kitabın hakkını vereceğimi sanmıyorum.

    Bu kitapta bulacağınız bilgilerin sınırsız bir hükmü var. Sizi araştırmaya, yetinmemeye sevk ediyor. Vefatından sonra neler oldu, şuan neler oluyor hepsini rahat rahat anlayabileceğiniz bilgilerle dolu bir eser.

    Ey Türk Evladı…. Damarlarında ki kan asildir…! Emperyalizme yenilmemiş, onu dize getirmiş bir Başkomutana sahipsin! Unutma, Geçmişi iyi öğren! Tarihin yalanlarına kanma! Araştır, yılma! Her yerde savun! Vazgeçme!

    Mustafa Kemal biziz, bunu unutma!

    Kitabı şiddetle öneriyor ve acilen okumanızı tavsiye ediyorum…!

    Dün ihanet edenler, Bugün de edeceklerdir! Biz var olduğumuz sürece Mustafa Kemal'ler Yaşayacaktır!!!!

    Yaşa Mustafa Kemal Paşa!! Yaşa!

    Yüzyılın Lideri Kitabı'nı okuduğunuz da,
    Karşınıza Yüzyılın Lideri;
    Mustafa Kemal Atatürk çıkacaktır.!!

    İyi okumalar dilerim..!
  • Kitap zaten kült, okumakta geç kaldığımı biliyorum. Ama en azından ölmeden okuyabildim çünkü kesinlikle ölmeden önce okunması gerekenler arasında :) Kitap, karabasan gibi çöküyor üstünüze. Ürkerek, korkarak okuyanlar olmuş, ama ben ürkmedim çünkü zaten şu an yaşadığım toplumdan farklı değil anlatılanlar. Sürekli gözetim altında olunan bir toplumdan bahsediliyor, biz de öyle değil miyiz zaten ? Şu an bile bu yaptığım incelemede yaşadığımız dünyayı eleştirdiğim için başıma bir şey gelir mi acaba diye düşünmekten kendimi alamıyorum. !! ;) Kendimi bir düşünce suçlusu gibi hissediyorum, Evet ben bir düşünce suçlusuyum! :) Yaşadığımız gerçek dünyada da bir sürü baskıyla karşılaşmıyor muyuz, o zaman biz de özgür değiliz zaten, haberlerde bize ne gösterirlerse o kadarını biliyoruz ki bildiğimiz yalan mı doğru mu bunu bile farkedemiyoruz. Paranoyaklaştırıldık.. (En azından ben paranoyak biri oldum diyebilirim), etrafımızda ki insanlara daha az güveniyoruz hatta güvenmiyoruz, bugün televizyonda şu ülkeyle savaşıyoruz deseler inanıcaz, bir kaç ay sonra başka bir ülke adı söyleseler onun yerine, hayır zaten bu ülkeyle savaşıyoruz diye ona da inanırız :) Hatta elimizdeki akıllı telefonları da kitaptaki Tele-ekranlar'a benzetebiliriz. Akıllı telefonlarımıza tutsak olmuş bir şekilde yaşamıyor muyuz? Bir gün kullandığımız telefonlardan yönetilmeye başlayabiliriz, belki de yönetiliyoruz.. Bir gün telefonumdan; 'Emella o kitabı hemen olduğu yere bırak', 'Emella yazı yazma', 'Emella egzersiz saati, hemen başla' gibi komutlar gelebilir :) Yani demem şu ki; kitabı okurken 'Yahu adamda nasıl bir önsezi, nasıl bir zeka varmış, nasıl da düşünmüş bunları' demekten kendinizi alamıyorsunuz. Müthiş bir zekayla kurgulanmış bir roman. Kitaptan çıkardığım en önemli ana fikirse, dilimize sahip çıkalım arkadaşlar dil önemli. Çok önemli.
    1984’ü okumadan önce yine distopik bir eser olan ‘Damızlık Kızın Öyküsü’nü okumuştum, aşağı yukarı aynı karabasanı hissetmiştim. İki kitapta da aşka, erotizme, cinselliğe karşı bir savaş var, sadece çocuk doğurmak kavramı var, o da toplum için. Bunlar hep bir uyarı, geçmişten geleceğe birer çığlık, duyabilirsek, görebilirsek, anlayabilirsek tabi. Düşünelim, düşünmeyi bırakmayalım.
    “Düşünmek, düşünmek, bir saniyecik bile kalmış olsa düşünmek tek umuttur.” – George Orwell/1984
  • 2016 yılında Türk okuru, Latin Edebiyatının yeni bir ismi ile tanıştı. Kolombiyalı yazar Evelio Rosero’nun iki kitabı, aynı anda, Can Yayınları tarafından okurların ilgisine sunuldu. Bu kitaplardan birisi “Öğle Yemekleri”, diğeri ise “Ordular”. “Öğle Yemekleri” orijinal dilinde, 2001 yılında, “Ordular” ise 2006 yılında yayınlanmış.

    Sabit Fikir Dergisinin, Türkiye’de 2016 yılında yayınevleri tarafından basımı yapılmış en iyi 50 roman listesinde, “Öğle Yemekleri” 20. Sırada yer almıştı. Kitap benim dikkatimi de bu listede çekti. “Kutsalı günah çıkarmaya davet eden” tanıtıcı metninin de etkisi ile 2016’nın son okuma listemde yerini aldı.

    119 sayfadan oluşan kitabı, romandan çok uzun bir hikâye olarak değerlendirmek mümkün. Bu değerlendirmeyi kitabın içeriği de haklı çıkarıyor. Yaklaşık 24 saati kapsayan bir anlatıyı içeren, karakterlerin derinliğine işlenmediği, geçmişten gelen izlerin gölge gibi düştüğü bir zaman kesiti hikâyesi.

    Hikâye, Kolombiya’nın başkenti Bogota’da bir kilisede geçiyor ve hikâye boyunca dışarıya hiç adım atmıyoruz. Kilisenin pederinin özel talebi ile, her gün farklı bir muhtaç grubuna yönelik düzenlenen öğle yemeklerinde, ihtiyarlar için düzenlenen günle açılıyor sahne. Aynı anda hikâyenin baş kahramanı, kambur peder yardımcısı Tancredo ile tanışıyoruz. İhtiyarların öğle yemeklerini bekleyişlerini, yemek yemelerini anlatan sahneler oldukça ilgi çekici;

    “…diğer yaşlılarsa , içlerinden birinin ölmesine rağmen, yemeğe devam ettiler gönül rahatlığıyla ve gülüşüp eğlendiler merhumun ardından, yemeğine kondular, ‘Artık işine yaramaz bu senin.’ Şapkasına, atkısına, mendiline ya da ayakkabılarına el koydular.”

    Hikaye, peder Almedia ve zangoç Machado’nun öğle yemekleri için yeni fikirler geliştirmek istemeleri ile başlıyor. Ancak, hikâye kısa sürede bir yasak aşk hikâyesi ne dönüşüyor. Bir geceliğine bir ayini yönetmek için gelen bir başka pederin dâhil olduğu yağışlı gecede, Latin Edebiyatının imgeli, puslu ve sırlı çerçevesi hikâyenin üzerine çöküyor.

    Her ne kadar kilisenin dışına çıkmasak da, öğle yemeklerinin değerlendirmesi üzerinden Kolombiya toplumunun, özellikle muhtaçların durumunu görebiliyoruz. Zaten bir toplumun da en zayıf halkası kadar güçlü olduğunu düşünecek olursak, muhtaçların genel yoğunluğu ve muhtaçlık düzeyleri bir toplumu analiz etmemize yardımcı olur.

    Bu noktada, kitaptan da anladığımız kadarı ile, Kolombiya da, Latin Amerika ülkelerinin genel dengesiz, eşitliksiz toplum yapısından azade değil. Eşitsizliğin olduğu yerde, kutsallar bu açığı kapatmak yolunda girişimde bulunuyor ama bu yol ne yazık ki, kısa vadeli çözümün ötesine geçmiyor. Çözüm derinleşmediği ölçüde de, sığ içeriğin yüzeyindeki yaldızlar kısa sürede dökülmeye başlıyor. Kitapta bir kilisenin içten içe nasıl çürüdüğünü gözlemliyoruz. Aslen ülkemizdeki yurt ve pansiyonlardaki tacizleri, kurban bağışları, yardım kampanyaları üzerinden yapılan yolsuzlukları düşününce, bu durumun kutsalın rengine göre değişiklik göstermediğini görüyoruz.

    Evelio Rosero, bu konuyu kör gözün parmağına dile getirmiyor. Ama hikâyenin ruhuna sızan “kutsalı günah çıkarmaya davet eden” anlayışı görmemek mümkün değil.
    Hikâyede karakterler çok fazla derin işlenmese de, destek karakterler fazlası ile renkli; Kilisenin çalışanı 3 Lilia’lar, kilisenin müdavimleri “Kent Derneğinin yaşlı hanımefendileri”, geçici peder Matamoros…

    Romanların ve hikâyelerin, farklı toplumları, yaşamları tanımaya katkısı göz önüne alındığında, “Öğle Yemekleri” bu işlevi fazlası ile yerine getiriyor. Latin edebiyatı ise Türk edebiyatına oldukça dost bir edebiyat. Gabriel Garcia Marquez’in takipçilerinden olduğu iddia edilen Evelio Rosero ile tanışmak, Latin Edebiyatı severler için kaçınılmaz bir görev olmalı.
  • Hey insanlık neredesin,
    İnsan ölüyor,toplum çöküyor.
    Hey insanlık neredesin?
    Dostlar ölüyor,yaşamlar bitiyor.
    Hey insanlık neredesin?
    Yanındayım,başucunda,
    Neredesin?
    İçindeyim,senim,
    Bir ol,insan ol diyeyim.
    Toplum sensin,sen bireysin.
    Yapacakların benim olacaklar sen.
    Ben her şeyim,
    Sen ise ben...

    Neredeyim,neredesin...
  • Doğan cüceloglunun kitaplarini okudugumda icimdeki his ayni hep ..Degiştirmek icin birseyler yapasim geliyor ama elimde olmadigi icin karamsarlik cöküyor .Herseyi gercekci ve cesur bir sekilde elestirmis bu kitabinda toplum olarak topluca degismeliyiz yani herkes ayni anda bu kitabi okumali ..
  • Tarih ölülerle yürür! Ne yazık ki bu dünyada insan toplulukları böyle. İnsanların akılları başka türlü gelmiyor tarihte.
  • "Yalnız siyasal partilerin çöküşü söz konusu değil. Bütün bir toplum çöküyor! çökecektir.
    (Yeni bir yazının uç vermesi de bunu haber veriyor önceden.)
    Tarih ölülerle yürür! Ne yazık ki bu dünyada insan toplulukları böyle. İnsanların akılları başlarına başka türlü gelmiyor tarihte.
    Yakınımızdaki partilere gelince; özellikle "Sosyalbürokratlar", pardon! dilim sürçtü! bizim sosyal demokratlar iyice pörsümüştür.
    Bir ara, çevrilerek gündeme getirilmişti: "Devlet" -"Toplum" ikiliği. (Cumhuriyet'ten yaralanmışlardan söz etmiyorum daha.)
    Bugün 1992'de "Devlet" ve 'Toplum" birbirlerine adamakıllı ters düşmüşlerdir.
    Ters çevirirsek, öncelik Toplum'da olmalı, yani insanlarda. (Sözcük düzeyinde bile "Toplum" gülen bir sözcüktür, "Devletse çatık kaşlı!)
    Bana, kurularak sivillik yapılmaz gibi geliyor.
    Yalın bir çözüme dahi izin verilmiyor.
    Ne, yapalım ki, tarih ölümlerle yürüyor!"