• Uzun suredir merak ettigim Karisini Sapka Sanan adam nörolog Oliver Sacks' in ilginc vakalarindan bir kismini anlattigi bir kitap.
    Yazim seklini de cevirisini de cok sevmedim ki tibbi terminoloji bilmeme ragmen. Belli bir şema cercevesinde vaka sunumlarina alismis biri olarak vakalarin anlatilis sekli bana karisik geldi. Bastan sona degil de bir ordan bir burdan seklinde anlatilmis bir miktar.
    Kitabin sevdigim yani ise vakalarin insani yönlerini on plana cikarmasi ve topluma uyum saglamaya calisirken bazi ozel insanlarin, yeteneklerinden uzaklastirildigi elestirisini getirmesi oldu. Bu noktada normal olmak nedir ve neye gore normaliz sorusunu akillara getiriyor.
    Saygilarimla.
  • Araştırmalara göre empatinin, kendini açma (self-disclosure) , toplumsallaşma, sosyal duyarlılık ve topluma uyum ile pozitif ilişkisi vardır. Yani, diğer insanlara kişisel duygu ve düşüncelerini iyi ifade edebilen, topluma uyumlu ve sosyal duyarlılığı yüksek olan kişiler aynı zamanda empati kurma becerisine de sahiptirler.
  • Apple, her gün milyonlarca insanın gündelik hayatının bir ekonomik krizden geçtiğini, bu krizlerin insanların fikirlerini etkilediğini ve kapitalist rüzgarın etkisiyle birtakım olumsuzlukların geri geldiğini belirtmiştir.

    Krizin bir sürpriz olmadığını her gün görülebileceğini ifade eden yazar krize etki eden üç etmenden bahsetmiş ve şu şekilde sıralamıştır; sermaye birikim süreci, siyaset ve kültür. Ayrıca insanların her bir alanda mücadele ettiğinde ekonominin de bu durumdan etkilendiğini belirtmektedir.  

    ABD’de ırkçılık yüzünden siyah ve hispanik gençler arasında işsizliğin 1975’de %60 ile %70 arasında olduğunu belirten Apple bu durumun şimdiki zamanda da aynı oranlarda olduğunu ifade etmiş buna benzer şekilde çalışma hayatında cinsiyet ayrımcılığının da halen varlığını sürdürdüğüne ve sadece beyaz yakalı kadınların istihdama katılma oranında küçük bir artış olduğuna vurgu yapmıştır.

    Yazar, çalışma hayatındaki ücret bölünmüşlüğüne değinmiş buna örnek olarak düşük ücretli endüstrilerde çalışan işçilerin aldığı ücretlerin 20 yıl içersinde yüksek ücret ödenen endüstrilerdeki ortalama ücretin %75 inden %60’ına gerilemesini vermiştir.

    Apple, ABD’nin sağlık ve güvenlik konusunda çok geride kaldığını ve işverenlerin elde ettikleri kârları insanlardan daha üstün tuttuklarını ifade etmiştir.

    Eşitsiz iktidarın yapısal koşulundan bahseden yazar bu durumu “ABD’de 2 milyondan fazla şirketin sadece 200’ü endüstriyel varlıkların %50’ sinden fazlasına sahip ve kontrol sahibi durumunda” örneğiyle vermiştir. Ayrıca firmalar kendi içinde yaşadığı ekonomik sorunu çözmek için düşük ücret politikası güderek işçi emeğini sömürmektedir.

    Eğitim kurumlarımızın, arzu ettiğimizden daha az bir oranda demokrasi ve eşitliğin motoru olarak işlediği gerçeği, giderek daha da açık bir hâle geliyor diyen yazar bu durumu okul değişiminin bile ırkçı yaklaşımlara bir çözüm yolu olmadığı örneğiyle desteklemiş ve çözüm olarak geniş çerçevelerde değişiklik yapılması gerektiği yolunu göstermiştir.

    Apple, okulların eşitsiz bir topluma uyum sağlayabilen ve buna hevesli olan öğrencileri pasif varlıklara dönüştüren açık ve örtülü bilginin karşı konulmaz bir şekilde öğretildiği yeniden üretim kurumlarından ibaret olmadığı ve okulların hakim ideolojilerin yaratıldığı mücade alanlarından biri olduğu kanısındadır.

    Eğitimin liyakata bağlı olmadığını savunan yazar bir bilginin yapabileceği ve olabileceği durumun tek bir işlevi olmayacağını ifade etmiş ve bu duruma Boris ve Moris’e sorduğu bilmece nedir sorusunu örnek olarak vermiştir. Okulların pek çok eğitim araştırmacısının bizi inandırdığı gibi liyakata dayalı yerler olmadığı fikrinde olan yazar gerçekten liyakata bağlı olunması durumunda test sonuçlarının ve yetişkin başarısının ölçütleri arasındaki ilişkinin zaman içersinde artmasının, aile kökeni ve yetişkin başarısı arasındaki ilişkinin de düşmesinin gerekliliğinden bahsetmiştir.

    Apple, okulu sadece dağıtım görevi üstlenen bir kurum olarak görmemiş, üretici işlevinin olduğuna da vurgu yapmıştır. Yazar, okulun toplumsal iş bölümü için gerekli öznelerin üretilmesindeki rolü ile kültürel sermayenin bir üretim aracı olarak rolü arasında oldukça karmaşık bir ilişki bulunduğu görüşündedir.

    Okulların sadece insanların kendilerine uygun yerlere dağıtımı işlevi görmediğini belirten yazar okulların toplumdaki meta üretiminde önemli unsurları olduğunu ifade etmiştir.  

    Apple’a göre devletin sermaye birikimini sürdürerek, hizmetler sağlayarak, eski piyasaları muhafaza ederken biryandan da yeni piyasalar yaratarak,  artık nüfusun büyük kısmını kamuda istihdam ederek, ekonominin tam da merkezine yerleştiği açıkça görülmektedir.

    Apple, okulların sınıf, ırk ve cinsiyetle farklılaştırılmış ve kendilerinin  de parçası olduğu yapısal düzenlemelerin meşrulaştırılmasına yardımcı olan gizli bir müfredatın dağıtımı veya en azından oluşturulmasının koşullarını sağlama çabasında olduğu düşüncesindedir.

    Okulları (özellikle de okulun gizli müfredatında) toplumun aynası olarak gören yazar bir toplumun uysal işçilere ihtiyaç duyduğunu, okulların da toplumsal ilişkiler ve öğretim aracılığıyla alttan alta aktarılanlarla böyle bir uysallığın üretimini garantilediğini ifade etmiştir.

    Gizli müfredatın ekonomik sınıf ve kişinin beklenen ekonomik konumuna bağlı olarak farklıllaştığını düşünen yazar işçi sınıfı çocuklarına dakiklik, derli topluluk, otoriteye saygı ve alışkanlık oluşumunun çeşitli unsurlarının öğretildiğine, daha üst sınıflardan gelen öğrencilere ise entellektüel açık fikirlilik, sorun çözme, esneklik gibi onların vasıfsız veya yarı vasıflı işçiler değilde idareci ve profesyoneller olarak görev yapmasına olanak sağlayan beceri ve davranışların öğretildiğine dikkat çekmiştir.

    Apple,  enformal düzeyde de olsa kadın ve erkeklerin işlerimizde, fabrikalarımızda ve başka yerlerde bilgilerini, insanlıklarını, gururlarını korumak için mücade ettğinin görülmesi halinde  müfredat alanında girişilecek eylemin daha önemli olabileceğine vurgu yapmıştır.

    İşçilerin her düzeyde emekleri üzerinde bir miktar denetim elde edebilmek, zaman, işin hızı ve becerilerinin istihdamı üzerinde ciddi bir enformal iktidar oluşturabilmek için enformal koşullar yaratmaya çalıştığını belirten yazar işçilerin kontrol edilirken bir yandan da bu kontrole karşı çıkmayı dile getirmeye çabaladıklarını ifade etmiştir.  

    Apple, kızların boş zamanının ebeveynleri tarafından daha sıkı bir şekilde denetlendiğini ve kızaların evde başlayan ev içi yemek konusunda çıraklık yaptığını ifade etmiştir. Yazar erkek kadın mücadelesine ilişkin “Erkekler ve kadınlar tarafından devamlı bir mücadele süreci nedeniyle bütün kadınların mesleki rollerine dair geleneksel tanımlar kırılıyor olsa da neredeyse bütün kadınların hem iş yeri hem de evde yaşamı için hazırlandığı gerçeği, şu anlama geliyor: Bir ekonomik kriz yaşandığında -iyi işler oldukça azaldığında- işçi sınıfı kızlarının yaşanan kültürü içerisinde belli alanlar ve kültürel formlar yükselişe geçer” diyor.

    Kadınlar arasındaki işsizlik oranlarına değinen yazar 18-24 yaş grubu arasındaki kadınlar için işsizliğin arttığını, bütün kadınlarda işsizlik oranının %22 olduğunu fakat bu oranın siyah kadınlarda %30 seviyesinde olduğunu belitmiş ve çalışma hayatında yaşanan ırkçılığa vurgu yapmıştır.     

    Vasıfsızlaştırmadan da bahseden yazar vasıfsızlaştırmayı: Emeğin üretkenliği arttırmak verimsizliği azaltmak ve iş gücünün hem maliyetini hem de etkisini kontrol etmek için bölündüğü ve tekrar bölündüğü uzun bir sürecin parçası şeklinde tanımlamıştır. “Vasıfsızlaştırma ve yeniden vasıflılaştırmanın genel olarak tek ve aynı anda ve aynı insanlarla işlemediği ekonominin tersine, okuldaki durum tam da böyle. Önceden tasarlanmış değerlendirme sistemleri kisvesi altında teknik denetim prosedürleri okula girdikçe, öğretmenler vasıfsızlaştırılıyor. Fakat bir yandan da oldukça önemli sonuçlar doğuracak şekilde yeniden vasıflılaştırılıyor” diyor yazar. Öğretmenlerin işlerinin koşullarının diğer işçilerden hâla çok faklı olduğunu belirten yazar öğretmenin ürünlerinin bürolar ve fabrikalardaki kadar görünür olmadığını ifade ediyor.
  • Asimov’dan Öyküler: Dünya Hepimize Yeter
    “Yeryüzünden başka yerlere gitmeden de yapılacak ve düşünülecek bir sürü şey vardır; Dünya hepimize yeter aslında…”

    Bilimkurgunun büyük ustası olarak anılan Isaac Asimov’un 15 öykülük ‘Dünya Hepimize Yeter’ adlı bu derlemesi, Hulusi Özaykun’un çevirisi ile Cep Kitapları Yayınevi tarafından 1984 yılında dilimize kazandırıldı. Tamamı 1951 – 1957 yılları arasında yazılan öykülerle, okuyucuyu her şeyin yaşadığımız gezegende var olduğu fikri etrafında dolaştıran Asimov, öykülerinde kullandığı dini ve tarihsel öğeleri bilimkurgu ile harmanlayarak hayal gücünün sınırı olmadığını da bir kez daha gösteriyor.

    Bilimkurgunun Altın Çağı olarak adlandırılan dönemin son yıllarında, çeşitli öyküleriyle isim yapmış kalem arkadaşlarının uzay operalarına karşılık, Asimov’un bu derlemesi ele alınan konusuyla da dikkat çekiyor. Ayrıca Asimov, din hakkındaki düşüncelerini ve ilerleyen teknolojinin topluma olan zararları hakkındaki korkusunu da öykülerinde açıkça belirtmekten çekinmiyor. Bu nedenle Dünya Hepimize Yeter, günümüzdeki Black Mirror ekolünün de atası sayılabilecek nitelikte bir antoloji.

    Ölü Geçmiş

    Tarih araştırmacısı Arnold Potterley, geçmişi gösterebilen Kronoskop’u kullanmak için devlet yetkililerinden izin istemektedir. Kronoskop’u kullanarak Antik Kartaca medeniyeti hakkında bilgi edinmek isteyen Arnold, sürekli red cevabını alınca olayların arkasında ters giden bir şeylerin olduğunu düşünür. Öykü, Arnold’un Dr. Foster ile tanışması ve ona düşüncelerini açmasıyla toplumsal bir sorunu gün yüzüne çıkartmaktadır.

    Özgür Seçim

    Gelecekte, Amerika Birleşik Devletleri’nde seçimler Multivac adlı bir makine sayesinde gerçekleşmektedir. Böylelikle Multivac seçim günü gelince yılın seçmen adayını rastgele seçer ve ona sorduğu sorulara verilen cevaplar sonucunda kazanan adayı açıklar. Lakin, yılın seçmen adayı olarak belirlenen Bay Muller, kendine tanınan bu ayrıcalığı kabul edip etmemekte kararsızdır.

    Döndüncü Boyut

    Ordudan yeni ayrılan ve kız arkadaşı tarafından terk edilen Isidore Wellby, ruhunu Shapur adlı bir iblise satar. İlk olarak 1956 yılında yayımlanan öykü, geçen 10 yılın ardından yapılan anlaşma sonucunda Şeytanın esiri olan Wellby’nin kendini kurtarma çabalarını anlatır.

    Çocuk Masalı

    Fantezi yazarı Jan Prentiss’in hayatı, yeni öyküsünü yazarken masasının üstünde aniden ortaya çıkan ve kendisinin bir Elf olduğunu söyleyen Avalonyalıyı fark etmesiyle tamamen değişir. Öykü, telepatik güçleri olan Avalonyalı Elfin telefon, televizyon ve araba gibi insanların buluşlarını kendi türü için imal etme fikriyle daha da ilginçleşir.

    Sulak Bir Yer

    Venüs gezegeninden Dünya’yı ziyarete gelen uzaylılar iletişim kurmak için Twin Gluch kasabasının şerifi Bart Cameron’u seçerler. Karşılıklı tanışma amacında olan uzaylılar hiç beklemedikleri bir cevapla kendi gezegenlerine dönmek zorunda kalırlar.

    Issız Gezegendeki Ev

    Her ailenin bir gezegene sahip olduğu gelecekte, Clarence ailesi bulundukları gezegende mutlu bir hayat sürmektedir. Bir gün gezegenlerinde duydukları çekiç sesleri sonucunda kirasını verdikleri bu Dünya’da yalnız olmadıklarını anlarlar.

    Mesaj

    2. Dünya Savaşı’ndaki piyadelerin toplumsal yaşantısı üzerine hazırladığı yazısını daha güvenilir kılmak isteyen George Kilroy, savaşın yaşandığı zamana gider. Birkaç gün süren bu zaman yolculuğu sonunda kendi zamanına dönmeye hazırlanan George, arkasında tarihin bir parçası sayılabilecek mesajı bırakır.

    Tatmin Olmanız Garanti Edilir

    Tonny adıyla çağrılan Robot TN-3, Dr. Susan Calvin’in denetiminde test edilmek amacıyla bir kadınla beraber 3 hafta zaman geçirmek zorundadır. Kendisine sunulan bu teklifi kabul etmekte isteksiz olan Bayan Belmont, Tonny’le geçirdiği vakitlerde hiç beklemediği olaylarla karşılaşır.

    Cehennem Ateşi

    Son derece kısa bir öykü olan Cehennem Ateşi, bir nükleer patlamanın süper yavaşlatılmış bir şekilde gösterime sunulduğu geleceği anlatır.

    Kıyamet Bürosu

    Meclisin emri ve Şef’in onayıyla, kıyamet gününün 1957 yılında Dünya’da olması kararlaştırılır. Dünya’ya karşı sorumlulukları olan genç Melek Etheriel, alınan bu karara engel olmaya çalışır ve belirlenen tarihin anlamsız olduğunu savunur.

    Eski Mutluluklar

    Robotların öğretmen olduğu bir zamanda, Tommy eski bir kitap bulur. Okuldan nefret eden Margie ve Tomy kitabı okumaya başlayınca, geçmişte insanların öğretmen olduğunu ve her çocuğun okul için bir binada toplandıklarını öğrenirler.

    Fıkracı

    Büyük bir usta olan Noel Meyerhof, çevresinde fıkracı olarak da tanınmaktadır. Öykü, bir gün sorumlusu olduğu ‘Multivac’ adlı bilgisayara fıkralar anlatmaya başlayan Meyerhof’un zihnini sürekli meşgul edecek iki soruyu ortaya çıkarmasını anlatır. Fıkralar nereden gelmiştir ve kimler tarafından anlatılmıştır?

    Ölümsüz Ozan

    İki sayfalık bu öykü, Fizik Profesörü Dr. Phineas Welch’in, katıldığı bir organizasyonda diğer öğretmen arkadaşlarına ‘geçici aktarım’ yoluyla geçmişe giderek Arşimet, Newton, Galileo ve Shakespeare gibi ünlü kişileri günümüze getirdiğini açıklamasını ve onların günümüz kültürüne uyum sağlayıp sağlayamadıklarını anlatır.

    Bir Gün

    Hikâye, görevi rastgele bir peri masalı anlatmak olan bilgisayarın, kendisine yeni kelime dağarcıkları yükleyen çocuklardan, bilgisayarların daha da zeki hale geldiklerini öğrenmesini ve bu bilgi ışığında planladığı komployu anlatır.

    Düş Görmek Özel Bir İştir

    İnsanların çoğunluğunun rüya görmediği ve hayal kuramadığı bir gelecekte düş gören çocuklar, şirketler tarafından keşfedilerek eğitime tabi tutulur. Eğitim sonucunda şirketin bir parçası olan çocuklardan alınan hayaller şirketler aracılığı ile insanlara satılır.

    KAYNAK: http://www.bilimkurgukulubu.com/...unya-hepimize-yeter/
  • Bilinçdışını anlamadan sadece bilinci eğitmek, insanın iç çatışma yaşamasına yol açar, hayal kırıklığı ve acı doğurur. Saklı zihin yüzeydeki zihinden çok daha önemlidir. Çoğu eğitimci sadece yüzeydeki zihne bilgi veya malumat vermekle ilgilenir, o zihni bir iş bulmaya ve topluma uyum sağlamaya hazırlar. Böylece saklı zihne hiç dokunulmaz. Bu sözde eğitimcinin yaptığı tek şey zihne bir bilgi ve teknik tabakasını eklemek ve çevreye uyum sağlamaya yarayacak bir kapasite geliştirmektir.
  • Örgün eğitimin getirilerinin mi yoksa götürülerinin mi daha fazla olduğu sorusu şu günlerde birçok kişinin zihnini meşgul ediyor. Çocukların vakitlerinin büyük bölümünü ders saatleriyle ve ödevlerle meşgul eden okulun aldığı vakit, dönütleriyle kıyaslandığında ortaya çıkan tablo pek çok kişiyi tedirgin ediyor.
    Örgün eğitimin norm haline geldiği modern hayatta eğitim ve öğretim üzerine imal-i fikirde bulunan John Holt, ilk defa 1977’de Growing Without Schooling dergisinde yayımlanan yazısında Okulsuz eğitim kavramını ortaya attı. Bu tarihten sonra bu kavram üzerine pek çok şey yazılıp çizildi. İşte Ben Hewitt’in, oğulları Fin ve Rye’ın eğitim serüvenini işleyen Okulsuz Büyümek kitabı söz konusu literatürün güzide örneklerinden biri.
    Ben Hewitt, yazarlıkla geçimini sağlayan, eşiyle beraber kasabadan aldıkları yüz atmış dönümlük bir arazide, kendi inşa ettikleri evde mütevazi bir hayat yaşan birisi. Amerikan eğitiminin çocukların, çocukluklarını yaşamasına, ruhlarının ve zihinlerinin tam olgunluğa ulaşmasına izin vermediğini düşündüğünden iki oğlu Fin ve Rye’ı okula göndermemiş. Bu kitabında da çocuklarının okul dışındaki öğrenme biçimlerini ve öğrendiklerinin içeriğini anlatıyor. Aslında yalnız bunlarla yetinmeyip çiftlikleriyle kurdukları bağı, oradaki çalışmalarının değiştirdiği ve geliştirdiği yaşam biçimi anlayışını ve bunlara ilaveten kendisinin ve eşinin hayat hikayelerini anlatıyor. Ve bu yüzden kitapta anlatılan birçok hikaye, bunların çocukların öğrenimleriyle bir alakası olmadığı intibaı uyandırıyor. Sanırım bu, yazarın eğitim – öğretim tasavvurunun bizden farklı olmasından doğan bir karışıklık. Kitabın ilerleyen sayfalarında daha net anlaşılıyor ki yazar, paylaştığı hikayelerle çocuklarının öğrenimi arasında güçlü bağlar olduğuna inanıyor. Söz uzadıkta ifsat olurmuş. Girizgahı fazla uzatmadan kitabın bölümlerine geçelim.
    İlk bölümde okulun eşi ve kendi hayatında oynadığı rolden bahseden yazar, çocukları için okulsuz eğitimi seçme süreçlerinden kısaca bahsediyor. Ardından okulsuz eğitim kavramı üzerine düşüncelerini aktarıyor. Bu bölümden anladığımız kadarıyla yazarımız, aslında bu kavramdan pek de hoşlanmıyor. Çünkü onun nezdinde bu kavram bir şeylerin tersini yapmak anlamına geliyor ve reddetme içeriyor. Oysa o bir şeyin tersini yapmak yerine kapsayıcı, orta yolu özendiren, aktif, çocuğun doğal merakı ve öğrenme isteğiyle ilerleyen, bedeni, ruhu ve aklı besleyecek bir öğrenme üzerine çaba sarf ettiğini söylüyor.
    Bir de belirtmekte fayda var: Yazar, okulun gereksiz, vakit öldüren bir kurum olmadığını bilakis birtakım faydalarının da bulunduğunu teslim ediyor ve fakat çocuklarının eğitiminde izlediği yolun daha verimli olduğunu düşünüyor.
    Okulsuz eğitim kavramıyla ilgili endişelerini belirttikten sonra yazar, bu kavramın hakkını verdiği birçok şeyin de var olduğunu belirtiyor. Örneğin kısa ve özlü olduğundan, koca bir kitaba ihtiyaç duymadan iki kelimeyle, duyan kişide genel bir kanı yaratabiliyor. Bunun dışında tetikleyici bir kavram olduğuna ve insanları üzerine düşünmeye sevk ettiğine dikkat çekiyor.
    Sonraki bölümde Hewitt, kendi okul macerasından, okulu bırakma sürecinden, akabindeki yıllarda uğraştığı işlerden, daha sonra eşi olacak Penny’le tanışmasından ve eşinin de okulu bırakma sürecinden bahsediyor.
    Bu kısım çocukları için okulsuz eğitim modelini seçen Hewitt ve Penny’nin bu kararı almasında, kendi hayat tecrübelerinin ne denli rol oynadığını göstermesi açısından manidar.
    Kitabın büyük bölümü -doğal olarak- kitabın ana konusu olan Fin ve Rye’ın büyüyüp gelişmeleri ve öğrenim süreçlerine ayrılmış. Debdebeli şehir hayatının gürültüsünden vareste bir çiftlikte büyüyen bu iki kardeşin ilgilendikleri ve değer verdikleri şeyler, şehir hayatında çocukluğunu geçirmiş bir okuyucu için oldukça calibi dikkat. “Dünyada üç şeye sahip olsaydın bunlar ne olurdu?” sorusuna “Birkaç kapan, bir eşek ve bir kulübe.” yanıtını veren, kendi ektiklerini biçen, sarımsak ve patates hasadı yapan, çiftlik hayvanlarını kesebilen, çakal, kokarca, sincap vs. avına çıkan, avladığı hayvanların derisini yüzebilen çocuklardan bahsediyoruz. Tüm bunların şehirde okuluna gidip gelen ve kalan vakitlerini tablet veya Xbox oyunlarıyla geçiren çocuklara aşina birisi için garip gelmesi gayet doğal.
    Fin ve Rye, anne ve babalarına gündelik işlerinde yardım ediyorlar. İşlerini bitirdiklerinde yapmak istedikleri balık tutma, kulübe inşa etme, ava çıkma vs. birçok şeyde özgürler. Kitabın büyük bölümünde de çocukları özgür bırakmanın ve onlara güvenmenin eğitimdeki önemine vurgu yapılıyor. Hewitt’in felsefesine göre, çocukların öğrenebilmeleri için onlara öğretilmesi gerektiği ve öğretmenin uzmanların işi olduğu yanlış bir varsayım. Ona göre çocuklar birinin onlara öğretmesine ihtiyaç duymadan kendileri öğrenebiliyorlar ve onlar için öğrenmek nefes almak kadar doğal ve bariz bir iş. İşte bu, Hewitt ve örgün eğitimi savunanlar arasındaki temel felsefe farkına işaret ediyor.
    Görebildiğim kadarıyla Fin ve Rye için çiftliğe özel hocalar gelmiyor. Okuma – yazmayı, sanat ve elişi çalışmalarını onlara öğreten anne ve babaları. Sadece bazı bölümlerde onlara rehberlik edecek yönderlerden bahsediliyor. Bu kimseler herhangi bir konuda deneyim kazanmış, danışan kişinin hedefine ulaşmasını sağlayacak yolu bulmasına yardımcı kimse olarak anlatılıyor. Fin ve Rye’ın bu kişilerden müzik ve spor dersleri aldıklarından bahsediliyor.
    Pek çoğumuzun aklına Fin ve Rya’nın akranlarının okuldaki seviyelerinden geride olup olmadıkları sorusu gelebilir. Yazarımız bu soruya şöyle cevap veriyor: “Fin sekiz yaşına gelene değin okumayı bilmiyordu ve Rya da onu neredeyse bir yıl geriden takip ediyor. Okula giden veya gitmeyen yaşıtlarının bildiği birçok şeyi bilmedikleri de çok açık. Bunlardan bir kısmını öğrenmeye ihtiyaç duydukları zaman öğrenecekler, bazılarını da hiçbir zaman öğrenmeyecekler.” Anlaşılan o ki yazar okula giden yaşıtlarıyla çocuklarının karşılaştırılmasını doğru bulmuyor. Anladığım kadarıyla bunun arkasında, o yaşlardaki çocuklara okulda öğretilen şeylerin gerekli ve asıl olduğu düşüncesi yatıyor. Oysa Hewitt’e göre çocukları kendi istekleri doğrultusunda işlerine yarayacak şeyleri öğreniyorlar ve bunu topluma kendilerini ispatlamak için veya karşılığında ödül almak için yapmıyorlar. Hewitt okul sisteminin içinde bulunduğu döngüyü şöyle özetliyor: “Okulda iyi performans sergileyen çocuklar öğretmenler, ebeveynler ve toplum tarafından onaylanır, ödüllendirilir. Bu takdir ve ödüllendirme iyi hissettirir ve böylece çocuklar da daha fazlasını isterler, kim istemez ki? Sistemin nasıl çalıştığını öğrenmiş ve kendilerini bu sistemde performans sergilemek üzere eğitmişlerdir” Hewitt’in başarı algısı ise toplumdaki genel algıdan çok daha farklı.
    Kitabın ilerleyen bölümlerinde yazar, çocuklarının öğrendiği şeylerin bir listesini sunuyor. Bunlar arasında; para idaresi, matematik, zaman yönetimi, biyoloji ve yer bilimleri, anatomi (hayvanların iç organlarının tanınması ve deri yüzme vs.), etik, ekip çalışması, coğrafya, okuma ve yazma, insan ilişkileri bulunuyor.
    Son bölümde yazar okura birtakım tavsiyelerde bulunuyor. Bunlar arasından şunları sayabiliriz; haberleri (televizyon haberleri, internet haberleri vs.) dinlemeyin, evde vakit geçirin, çocuğunuzla birlikte bir şey yapın, çocuklarınızın oyunlarından uzak durun, çocuklarınızı işe yarar olmak için donatın, onlara güvenin, tercihlerini önemseyin, uyum sağlamaktan korkmayın.
    Son olarak kitabın olumsuz yönlerinden de kısaca bahsedelim. Kitap şehirde yaşayan ve okulsuz eğitim modelini uygulamak isteyen okuyucuya fazla hitap etmiyor. Çünkü aktarılan hayat hikayesi daha önce de anlatıldığı gibi kasabada bir çiftlik evinde geçiyor. Şehir hayatındaki uğraşların ve yönelimlerin köy ve kasabalardakilerden ne kadar farklı olduğu da izahtan varestedir. Kitabın diğer bir eksik yanı ise hikayelerin anlatımında tarihsel bir sıralamanın gözetilmemiş olması. Örneğin Fin’in sekiz yaşındayken yaşadığı bir olaydan bahsedilen bölümden hemen sonraki bölümde doğumunun anlatıldığını görebiliyorsunuz. Bu da okuyucunun zihninde bir kargaşaya yol açabiliyor.
  • "Hasret çekmek, bir hayalin yerini durmadan değiştirmek demek. Özlemek daha başka, onda bütün dünyayı aynı anda kucaklamak isteği gibi imkansız bir şey var. Birinde hiç kavuşamayacağını bilmenin sancısı, diğerinde yutkundukça fark ettiğin bir yumru."
    Bitirgen ile başladığımız Hayriye'nin yolculuğuna çocukluğundan çıkıp üniversiteye gitmesi ve 40 yaşına kadar geçen zamanı okuyoruz Pala Hayriye'de. Yine söylediğini hiç yumuşatmadan direk söyleyen ama çocukluğundaki haşarılıkların biraz törpülendiği bir Hayriye var. Üniversitede yaşadığı kimlik bunalımı, siyasi bir gruba ait olma zorunluluğu, ev arkadaşlarıyla ilişkileri okul sonrası iş hayatıyla topluma uyum süreci ama hiç bir zaman kendini bi yere ait hissedememe. Kendisiyle bir türlü barışamayan bir kadın portresi çiziliyor bu kitapta. İlk kitabına göre daha hüzünlü ve duygusal. Severek okudum.