• Jean Paul Sartre
    - Başkaları Cehennem' dir.
    Firdevs'in başkaları hep cehennem...
    Babası
    Akrabaları
    Aşık olduğu adam
    Öğrenilmiş çaresizlik yaşayan hemcinsleri
    Ve diğer güç müsveddeleri yabancılar...

    Dünyanın neresinde olursan ol bu gerçekle karşılaşıyorsun. Baba put gibi bir evin direği.Bir kız çocuğu en küçük toplumsal kurumda dünyanın döngüsünde gerçekleşen o aşağılık şiddete bu kurumda şahit olmaya başlıyor. Erkeklerden göreceği bu şiddeti ilk olarak annesinin ögrenilmiş çaresizliğinde babasının davranış biçimlerinde görüyor ve yaşıyor.
    Çocukluk bir tür filozofluk çağı benim gözümde sorgular sorgular ama sorulara bir türlü cevap bulamaz. Çünkü gördüğü dünya ile düşlediği dünya çelişmeye başlar. Bu arada kalan boşlukta tutunmaya çalışacak bir şeyler arasa da ona kimse kulak vermez ve o boşlukta bırakılırsa o çocuğun çocukluğu elinden alınır.

    Her kızın zihnindeki erkek imajı babasından başladığı gibi Firdevs'inde hayal kırıklığı babasıyla başlar. Firdevsin çocukluk yıllarına şahit olmaya başladığım an Livaneli' nin Orta Zekalılar Cenneti'ndeki " Savaş bir erkek davranışıdır." cümlesi geliyor aklıma.
    Savaşı doğuran nedir ? Savaş sadece topla tüfekle kanla canla baş edilen bir şey değildir. Şiddet savaşın en en sadık askeridir. Bu askeri içinde insanlıktan nasibini almamış her güç müsveddesi kadına ya da bir çocuğa karşı rahatlıkla kullanabilmektedir. Toplumun en küçük yapısında hükmeden devletler gibi Baba hegemonyasını kuruyor ailenin diğer bireyleri üzerinde. Anne başkomutan erkek çocuklar padişaha sadık askerler. Annenin kızına öğretebildiği tek şey padişahım çok yaşa ! öğrenilmiş çaresizliği. Böyle bir yapıyı hiçbir güç yıkamaz babadan başka...
    Güç denilen o illet elbette ki erkeklerde var sonuna kadar. Çünkü kadına tek gercekliğin bilek gücü olduğu empoze edilmiş bilincin sınırlarının bileyin gücünü bile aşıp nasıl birlik, beraberlik ve özgürlük içinde yaşanacağı gerçeği düpedüz saklanıp bunları düşleyenlerelin üzerine korkular salınmıştır ne yazık ki.


    Biz Kadınların en büyük mücadelesi güçle değil üzerimize salınan korkuyla olmalıdır. Düşleyen bir kadının belki ulaşamayacağı bir gerçeklik olsa dahi kurtulamayacağı bir pranga yoktur.

    Firdevs okumaya küçük yaşlardan heves eden kitaplara aşkla sarılan ortaokul yıllarına kadar hayatındaki boşluklara rağmen herkesten farklı bir çizgi çizen gelecekte kendini saygın bir meslekte düşleyen okulunu dereceyle bitiren bir kız çocuğu.
    Firdevs bu boşluklara rağmen azimle tek tutunduğu şeye ortaokul diplomasına sarılır fakat ona yine ayağına çelme takan ailesi olur. Genç yaşta yürümek istediği yoldan ait olmadığı bir dünyanın içinde başkalarına karşı mücadele verir. Keşke Firdevs ve firdevs gibiler de mücadelesini başkalarına karşı değil de dünyaya karşı verebilseydi.

    Okumak, kız çocuklarının okuması dünya tarihinin bence en çok gereksinim duyduğu ve bir türlü başaramadığı bir gerçek. Bir ortaokul diplomasının bir kız çocuğuna verdiği özgüven üç beş kitabın onun yoluna tuttuğu ışık hiç kimsenin dilinden düşen öğüt bu emek kadar güç veremez ona.
    Belki bileğiyle değil ama aklıyla fikriyle bilinciyle göğüs gerer dünyaya. Söküp atar üzerine biçilmiş kalkanları.

    Ne kadar güce sahip olursa olsun bir erdem yoksunu erkek gücünü kullanabilmek için bir canlıya bir nesneye bir varlığa sığınacağı üc beş hurafeye ihtiyaç duyar ya da onu yaratır. Bir kadın ruhunun gücünü kullanırken erdem yoksunu bir erkek kadar aciz olamaz.

    Firdevs bütün olanlara rağmen Fahişelik kalıbından uzaklaşıp ruhuyla yaşamayı seçtiği hayata adım atar edebildiği kadar mücadele eder ve başkalarının onu içine soktuğu dünyayı geride bırakır artık ruhunun görmek istediği saygınlığı görür ama bu kez Firdevs'e en büyük yıkımı yaşatan aşk olur.
    Firdevsin bu yaşadığına şahit olurken aşkın insanı en yüce duygulara götürebileceğini insanın dünyada aradığı huzur ve mutluluğun sevginin kanatları altında olabilceğini ve aynı zamanda bu kanatların kırılıp o yücelikten düşüşünde en sert düşüş olabileceğini görüyorum.
    Sait Faik'in demesi gibi bir insanı sevmekle başlıyor her şey . Fakat bazen aynı zamanda bir insanı sevmekle de bitebiliyor. Firdevs' in yaşamaya dair umutları da böyle söndü. Firdevsin yaşamak istedeği dünya da böyle gerçekliğini yitirdi.
    " Yeryüzündeki ve gökyüzündeki her iki dünyayı da erkeklerin ellerinde tuttuklarını biliyordum."

    Firdevs Fahişelik yaşantısına geri döner fakat bu kez erkeklerin ona icad ettiği bu mesleğin oyunuyla saygınlığı elde eder.
    Dünyada hiçbir şey para kadar saygınlık vermiyor insana. Neden mi? Çünkü dünyanın beklediği saygınlık paradan geçiyor, insanın değil...

    Bu kez onların dünyasında onlarla onlar gibi oynadığında Firdevsin bu duruşuna katlanamıyorlar. Bu kez sözde gücünü korumaya çalışıyorlar Halbuki Firdevs'in gücü onlar gibi bileğinde değil bilincinde ve hiçbir kuvvet bu güce pranga takamaz, zincirler vuramaz.
    Bir sineye bile zarar veremeyen kendi hayatını yakıp sonra tekrar dirilten bu kadın en sonunda bu duruma engel olamayacağını anlayıp bu çıldırmış zihniyeti korkularını aşıp yok etmekle buluyor. Kendi canını kaybetme pahasına da olsa...

    " Kim demiş yumuşak insanlar adam öldüremez diye ?. Sinek değil ama adam öldurebilirim."

    Firdevs belki canını kaybedeceği bir yolu seçmiştir ama artık hiçbir gerçeğin onu korkutamayacağı bir yol olmuştur bu yol. Şimdi hiçbir korku onun ruhuna prangalar takamaz ve bu korkutucu gerçekle güç müsveddelerine meydan okuyacak.

    Güç müsveddeleri bunu sezdikleri an Firdevs'i yok etme kararı alır ve Firdevs idam edilir.
    Bu korkutucu gerçeklik Firdevs'in sonu gözükse de onun dünya kadınlarına bıraktığı sesidir.

    Ve ne kadar severse sevsin, ne kadar umutlu olursa olsun insanın insana yaptığı zulme kayıtsız kalamadığını şu satırlarla Livaneli özetliyor “ İnsan, kendi cinsini kitle halinde yok eden tek canlı türü! Bunu hiçbir hayvan yapmıyor. Kendi cinsinden olanı öldürmüyor. Kendi türüne işkence yapmıyor. İşkence kavramı başlı başına bir insan icadı! Doğada işkence yok. Kısacası dünyanın en vahşi yaratıkları bile, insanların birbirine uyguladığı zulmü bilmiyor, tanımıyor.” 


    Firdevs de kadın sünettini yaşamış bir çocuk.
    "Kadın sünnetinin kadına ve çocuklara yönelik bir şiddet biçimi olduğu bunun hiçbir şekilde meşrulaştırılmayacağına değin bir görüş ortaya çıkmışsa da bununla mücadele konusunda ortak bir politika belirlenememiştir. Kimi ülkeler kadın sünnetini hukuksal olarak yasaklama yolunu tutarken kimi ülkelerde daha yumuşak tedbirlerle ve kitlesel kampanyalarla mücadele etmeye çalışmaktadırlar."
    Dünyanın neresinde olursa olsun en başta dibimiz de yaşanan kadına karşı her türlü aşağılama ve şiddete karşı hiç bir zaman hukuksal yasaklar çıkarılan yasalar ne şiddet için ne kadınlar için ne de insanlık için yeterli değildir.
    Bunun yanında kadınlarımızın kız çocuklarımızın en çok korkuya karşı mücadele etmesi öğretilmelidir ve sonuna kadar çocuklarımız bilinçlendirilmelidir. Unutmayalım ki her şey çocuklukta başlıyor önemli olan bir çocuğa bilinciyle yürüyebileceği bir dünya sunmak, bunun mücadelesini verebilmek.

    Toplumsal bir farkındalık açısından" Şişşst Kızlar Bağırmaz " filmini de izlemenizi ve farkındalığı arttırmanızı temenni ediyorum.

    Ve buna karşılık sonuna kadar :
    Heyy Kadın Susma!!! Eyy insanlık Aldanma Unutma Unutturma !!!
  • Hayatımın son üç yılında savunduğum ve inandığım benim için çok büyük bir gerçekle karşılatım, Cemile'de... Aşk hiçbir yasa ve hiçbir prosedürü dinlemez. Bunu okuyan çoğu insan Cemile'ye kızar, yaşananın adı yasak aşktır da. İnsanın yaşı genç iken; sevmek, sevilmek ister. Aşk'ın peşine düşmek ister. Cemile de öyle yaptı, Danyar'ın eski bir kaputu ve yırtık çizmelerinden başka hiçbir şeyi yoktu... Ama Cemile'yi anlardı, Cemile'nin gönlü daralsa bir türkü okurdu ve her şey yok olup giderdi... Aşk sadece birbirini anlamaktan ibaret, bundan öteye yol yok!!! Aşk'ın önüne ne din ne de toplumsal ahlak kuralları geçebilir..
  • Aşk toplumsal bir düşünce değil, kişisel bir başkaldırıdır...
    Sevgi kişisel bir mücadele hiç değil, tamamıyla toplumsal bir düşünce olmalıdır...
  • Bilindiği üzere 1925 yılında yayımlanan ilk Batılı eser olarak bilinmektedir. Halit Ziya Uşaklıgil, Servet-i Fünun ve Cumhuriyet dönemi ses getiren en önemli ilk yazarlar arasındadır. Aşk- ı Memnu en başarılı eseri olarak biliniyor. Kurgusu ve olay örgüsü ile çok dikkat çeken bir eserdir. Toplumsal olaydan ziyade, aşk ve kişisel duygu zinciri içerisinde toplanmıştır. Adnan Ziyagil, zengin bir adamdır.Hayata daha rahat devam edebilmek adına sevgi adı altında maddiyata önem veren Bihter evliliğe adım atar fakat beklenmedik bir şekilde eşinin yiğenine aşık olur. Uzun bir birliktelik sonunda işler karışır. Bihter ile olmaktan hem mutlu hem de sıkıntı içinde olan Behlül, Firdevs Hanımın sözü ile Nihal' le nişanlanır. Beşir ile gerçekler gün yüzüne çıkar fakat olay ne yazık ki hiç ummadık şekilde sonlanır. Bihter daha fazla dayanamaz ve intihar eder. Behlül çeker gider. Bunun üzerine aldıkları ağır ihanet darbesi üzerine baba kız birbirine adayarak hayata iki kişilik çerçeveden devam ederler. Unutmak adına çekip gitmek sadece acı soğutur geride kalan unutmak kelimesi mümkün olmayanlar arasında adını korumaya devam eder. Halit Ziya Uşaklıgil, romanındaki kahramanlarını yüksek kesim, zengin, kültürlü ve aşka önem veren insan topluluğundan oluşturmaktadır. Ne yazık ki romanın en eksik tarafı da bu olmaktadır. Toplumda olan insanları kültür ile değerlendirmesi henüz Cumhuriyet dönemi edebiyatında bir yer bulmuştur. Onun dışında olay örgüsü hayal dünyam kadar zengin, alaycı, aşağılık ve bir o kadar boşluktur.
    Ne yazık ki insan hayatı iki kişilik duygu halatından ibaret değildir. Toplum hayatını geride tutması insanı ister istemez hayal dünyasına sürüklüyor. Hayal dünyası yaşanılabilir olduğu kadar yaşanılması boş bir film gibidir. Hayaller kitap, masal, hikaye, film vs. yerinde değerlendirme bulabiliyor, onun dışında insanı bir süre sonra boşluğa itiyor.
    Huzurlu Okumalar
  • Goethe bu romanı, 1772 yılında Wetzler şehrinde avukatlık stajı yaptığı sırada tanışıp ve aşık olduğu Charlotte Buff’un kendisini reddetmesi üzerine kaleme almıştır. Roman kahramanız Werther’in, arkadaşı Wilhelm’e yazdığı mektuplar üzerinden ilerliyor. Başka bir kasabaya yerleşip, yeni çevresini ve hayatını anlattığı mektuplar zamanla aşk itiraflarına dönüşüyor. Ben, romanda özellikle dönemin toplumsal eleştirilerini kendi düşüncelerimi okuyor gibi okudum ve buraları hiç alıntılamadım. Sanırım yüzyıllar da geçse çevreye ve insana ait sorunlar hiç değişmiyor.

    Kitabımızda bir de hayali bir editör var ve bu nedense benim çok hoşuma gitti. Goethe, romanda okurun kafasında soru işareti bırakmamak adına hayali bir editörle bazı yerleri kendisi tahlil ediyor.

    Benim için en dikkat çeken nokta; ilk mektupta, dostum dediği Wilhelm’in kız kardeşinin, kendisine beklenmedik şekilde aşık olması üzerine ona karşılık verememesinden kısaca bir söz etmesi. Ve sonunda da kendisi bu durumun aynısını yaşaması. Sanırım, yaşattığını yaşamadan ölmezsin sözü burası için en uygun söz.

    Kasvetli bir roman. Öyle alelade okuyayım derseniz eminim yarım bırakırsınız. Onun için önce iyi bir araştırma yapıp, daha sonra ne zaman okumak isteyeceğiniz sizin ruh durumunuzun keyfine kalmış. :)

    Ben genellikle toplum eleştirelerini dikkate aldım ama yaşadığı aşk acısına da ortak olmaya çalıştım diyebilirim. Ama ne derece başarılı oldum bilmiyorum. Wilhelm gibi sabırlı bir dostu da kıskanmadım değil.

    Sanırım yazarımız kendisi intihar edemediği için, bir eser yazarak, kahramanımız Werther’i bu yola doğru sürükledi. Ne diyelim, toprağı bol olsun.
  • Elveda insan

    Ağıttır yüreğine dokunan
    Konuştuğunda duyan tüm kulaklar
    Anlamaksızın hüznüne kapılır, yüceltinin
    Sadece bir nefes yuvarlanmış tahtadan
    Tüm dillerin anavatanı ki mutluluğu seslendiremez
    Herkeste ayrı aynı hisler uyanır
    Nostaljiye duyulan özlem
    Küçük zamanların getirdiği mutluluğu
    Sahip olamayanlara acılarını anlatır
    Istırap hafifler duymaz acıyı
    Anavatanı yok bu sesin
    Üflenen nefes olur ülkesi
    Gezgindir göçer
    Ne kadar ıstırap duyarsan o denli ağlar yüreğine
    Ateşini alır yüreğinden nefesine verir
    Soluduğun hava alır sükunu
    Belirip sonrasında kaybolan ay ve güneşin
    Sesleridir
    Denkleri vardır ki aynı yürekten çalar tınısı
    Birbirlerine dokunmadan yoğrulur
    Aşk duyar ahenge
    Başka bir boyuttan gelindiği sanılır
    Çoklu dünyaların büyüsü sarmalar bizleri
    Dum dum dum
    Nefese karışır aynı tahtanın içinde
    Post giymiş bir hayvanın sesidir ölümünün
    Öyle ki yuvarlanan nefes derisine çarpar bu kez
    İsrafil in sur u dalgalar yaratır çarpmalar
    Her bir çarpma postlandırır dum daha da
    Coşkulanır dev boyut alır kaos
    Kıyamet kopmakta dönüşüyor canlılar
    Tek tek ölüme
    Dans eşliğinde gömülüyor her bir dirim
    Bu coşku karşısında dans eder melekler
    Bir ahenk yuvarlanan nefes şarkıya
    Dokunulan her bir şey ritme akar
    Yerini terk eder öte canlılar
    Melekler şehrine akın eder
    Ve tüm melekler dans eder göçer dünyamıza
    Tahtaya tel gerilir ayrı bir tını duyulur
    Her nefes el ve parmaklar
    Meleklerden koro oluşur
    Tek ağızdan şarkılarını okumaya başlarlar
    Elveda insan
    Türler dönüşür aynı duygularla
    Bu dünyaya ait olmayan
    Tüm sesler çekilir göğe
    Yeryüzündeki cehennem kitaplarda
    Anlatıldığı gibi çekilir sonsuz ıstırabına
    Dünyayı kavuracak tek bir insan kalmadı
    Büründü melekler bireye
    Oluşturdu toplumsal bağları
    Ne alt ne üst ne de eşitlik
    İnsanla çekildi kıyamet kızılında
    Akıl akla uygun davranmaya başladı
    Kötü olanı kötü kabul ederek
    Bir başkasının iyisi herkese iyi
    Bir başkasının kötüsü herkese kötü
    Duygular akla direnmeyi bıraktı
    Merhamet yok artık kıvraklık yoksulluktur
    Dalkavukluk
    Bir kadın kadındır keza erkekde öyle
    Terazinin hangi yanında durduğunu kimse anlayamıyor
    Bir kadın kadar erkek duygusal
    Bir erkek kadar kadın akli
    Şarkımızı söyleyin
    İnsanların küllerinden doğanlar
    Elveda insan
    Bir isyan duyuluyor yitirdi gök maviliğini
    Kızıla döndü
    Cehennem ateşi yayılmış
    Alevler arasında tutuşuyor bulutlar
    Kızgın çakışma sesleri feryad eder
    Yağamıyor tek bir bulut
    Aşk duyduğu toprağına
    Gözyaşı ateş olmuş katlanmalı acısına
    Tepelenmişti insan sırtlarına bulutların
    Birey toplumu şarkısını söyler
    Elveda insan unut artık yaygın kötülüğünü
    Çalınır tokmaklarla ölü derilere
    Sen bedendin soluyan
    Şimdi sadece derisinden icrasısın sanatın
    Kov şeytanları dünyadan
    Sesinle doğsun batsın güneş
    Yaşayan en küçük hücren kadar
    Dengesiydin bu dünyanın
    En küçük ölü hücren kadar
    Dengeleyen dünyanın sesisin
    Bırak şarkılarını söylesinler yaşayanlar
    Danslarla
    Elveda desinler her bir insana
    Kemikten üflenen melodi
    Merhamet eder
    Bırak cesedin yaygın kötülüğü engellesin
    Kovulmuş şeytanları tek tek çeksin cehennemine
    Toprağından çekilen insan
    Tepesine bindi göğün
    Sil göğünden sadece külleri savrulsun
    Sınırı çizilemeyen evrenin ötelerine
    Hep beraber okuyalım şarkımızı
    Elveda insan

    (Minervanın Tanrıları) Uygar Taner
  • Not: Romanın hikayesi hakkında bilgiler içermektedir.
    *
    Dobrolyubov özetlemiş;
    '' Bu kitapta önemli olan
    Oblomov değil, Oblomovluktur. ''
    *
    Oblomov; dostu Ştolts'a ''Düşün bir kere'' diyordu.
    '' Bir tek solgun, üzgün bir çehre görmeyeceksin; hiçbir derdin olmayacak, ne Danıştay davaları, ne borsa, ne şirket, ne rapor, ne bakan, ne rütbe, ne terfi.... Bütün konuşmalar candan olacak. Evden taşınma derdin olmayacak.... Yalnız bu nelere değmez! Bir de buna hayat değil diyorsun. ''
    Ştolts; ''Değil kardeşim, '' dedi.
    Ve biraz düşünüp bu hayata bir isim aradı;
    - Bu bir çeşit Oblomovluk'tur.''
    *
    İş Bankası yayınlarında Sabahattin Eyüpoğlu ve Erol Güney çevirisinde ön sözde yazıldığı gibi, ''Toplumsal bir kaderin Oblomov'u içine düşürdüğü bu kaçınılmaz uyuşmayı rasgele bir tembellikle karıştırmamak gerekir. ''
    *
    Oblomov, çiftlik sahibi bir ailenin soylu çocuğu olarak dünyaya gelir.
    19. yüzyıl ortaları Rusya'dayız.
    Yepyeni bir dünyanın içine doğru sürüklenen bir Doğu dünyası....
    Oblomov yarım kalan bir insandır. Teşebbüs eden ve netice alamayan bir Doğulu..
    Hani bir söz vardı; ''Doğuya doğru giden bir geminin içinde Batıya doğru koşuyoruz'' ,.diye.
    Oblomov rıhtımda hareketsiz kalan adamdır.
    Doğduğu köyün masalsı hayatıyla büyülenmiş, ve geleceğe doğru attığı adım havada kalmıştır.
    *
    ''Oblomov evinin temiz pak, döşeli olmasını istiyordu; ama bütün bunların, Tanrı bilir nasıl, hiç farkına varılmadan olup bitmesi gerekti.''
    *
    ''Oblomov, 'Ah yarabbi! Ne budala insanlar var! Evleniyorlar. '' diye içini çekti ve sırt üstü yattı.''
    *
    '' - Ah yarabbi, hayat bir türlü yakamı bırakmıyor, nereye gitsem peşimde! ''
    *
    Ah Oblomov!
    '' - Zavallı dostum, batmışsın sen, boğazına kadar batmışsın, batağa gidiyorsun. '' demişti henüz 29. sayfada Ştolts; 607. sayfada ise kelimeler bir isyan ıslığı gibi, bir acıklı küfür gibi çıkıyordu artık : ''Senin işin bitmiş Oblomov!''
    *
    Onun tertemiz bir ruhu, okyanuslar kadar derin bir sezgi yeteneği, hayatı genişliğine kavrayacak kuvvetli bir dimağı vardı oysaki.
    O heyecanını yitirmiş, ümidini çaldırmıştı; hayata tutunan elleri çözülmüştü...
    Hiçir şey düşünmek istemiyordu.
    Hiçbir şey.
    Dünyaya ait herhangi bir mesele onun gözünde çözümlenemez bir problem gibi ağır ve karışıktı.
    Hiçbir şey düşünmek istemiyordu.
    Hiçbir şey...
    Yatmak, uyumak, derin uykulara dalmak....
    Ve bu kadarcık bir yaşamanın içinde bütün ihtiyaçlarının kendisi dışında ve kendisine fark ettirilmeden görülmesini istiyordu...
    *
    Oblomovluk o dönemde meşhur olan hayalet figürü gibi dolaşıyor roman boyunca.
    Palto'daki hayalet gibi....
    Marks'ın sözünü ettiği hayalet gibi....
    *
    Bir aşk, onun yüreğini tutuşturur gibi olur..
    Lakin yerinde sayan bir adam gibi mesafesiz koşturduğunu anlar Oblomov.
    Yatağına uzanır. Uyumak, uyumak, uyumak ister.
    *
    Uyuyan Doğu'dur. Bütün bir zenginliği, gizemi, derinliğiyle Doğu.
    *
    Kapitalistleşen bir dünyada kaybolmaya yüz tutan küçük bir derebeyi mirasyedisi olmuştur Oblomov.
    Dostu Ştolts sorar:
    '' - Pekala, farz et ki biri sana üç yüz bin ruble daha verdi, ne yapardın?
    - Bankaya koyar, faiziyle geçinirdim.
    - Banka fazla faiz vermiyor; niçin bir şirkete, mesela bizim şirkete koymazdın?
    - Yo, Andrey, beni kafese koyamazsın.
    - Neden bana da mı güvenin yok?
    - Sana var tabii, ama her şey olabilir: Şirketiniz iflas eder, beş parasız kalırım. Banka daha sağlam. ''
    *
    Burjuva değil, işçi değil, köylü değildir Oblomov. Memuriyete girmiş, çıkmıştır. Memur değildir. Bürokrat değildir.
    Kimdir bu Oblomov?
    '' - Peki ya sen nesin?
    Oblomov sustu.
    - Kendini toplumun hangi sınıfına koyuyorsun?
    - Zahar'a sor. ( Zahar Oblomov'un uşağıdır.)
    ...
    Ştolts; ''Kimdir şurada yatan'' dedi.
    - Amma da tuhaf. Bizim efendi işte, İlya İlyiç. ''
    *
    ''Efendi''dir o.
    Gitmediği bir köyü, ilgilenmediği bir toprağı, o toprakta çalışan tanımadığı köylüleri vardır.
    Efendidir o.
    Çoraplarını bile uşağına giydiren bir efendi.
    Artı değer üretmeyen, çalışmadan yaşamanın düşünü kuran bir efendi.
    Temiz ruhlu, iyi niyetli, dürüst, samimi, saf bir efendi ama...
    Züğürt Ağa filminde Şener Şen'in canlandırdığı her şeyini yitirmiş güzel toprak ağası gibidir o.
    Kentili de olamamıştır.
    Doğunun adı Oblomov'dur.
    Çoraplarını kendi giymeyen bir Doğu ve iş, proje, üretim peşinde koşan bir Batı.
    Kim ''efendi'' olmuştur sonunda?
    *
    Ön sözde denildiği gibi; ''Büyük Petro'dan beri Rusya'da devam eden büyük Rusya- Avrupa kavgasında, Gonçarov hiç gözünü kırpmadan Avrupa'nın tarafını tutuyor. ''
    *
    Oblomov kendi doğduğu coğrafyanın bile gelişiminden habersiz bir kuytuda sıkışıp kalmıştır.
    Ştolts şunları Oblomov'a bile söylemeye gerek duymaz:
    ''Oblomovka'nın artık ıssız karanlıklardan kurtulduğunu, onun da yavaş yavaş gün ışığına çıktığını sana söylemeye gerek yok. Dört yıl sonra bir istasyon olacağını, köylülerin tren yolunda çalışacağını, buğdayın artık ırmağa kadar trenle taşınacağını... Okullar açılacağını, eğitimin yayılacağını sana ne diye söylemeli?.. Hayır, yeni mutluluğun fecri seni telaşa düşürür, karanlığa alışmış gözlerini rahatsız eder. ''
    *
    Oblomov'un ilkgençlik zamanlarında sahip olduğu hayalleri; o büyük ve gelişmiş Rusya hayalini, peşini bıraktığı bu hayalleri; annesi Rus, babası Alman karakter, Oblomov'un çocukluk ve okul arkadaşı Andreyin Ştolts sahiplenmiştir. O Oblomov kadar derin ruh, geniş dimağ sahibi değildir; ama başladığı işi tamamlayan, çalışkan, üretken, neticelendiren bir adamdır.
    Ve Oblomov'un kendi adını verdiği çoçuğuna sahip çıkacaktır.
    Bir nesil sonra başka olacaktır her şey:
    '' Andreyini senin gidemeyeceğin yere götüreceğim... Onunla beraber gençlik hülyalarımızı gerçekleştireceğim.''
    *
    Bu romanı sadece bir ay gibi kısa zamanda yazan Gonçarov, ümidini Oblomov'un oğluna teslim ederken; Oblomov'a kısa bir ömür biçer ve onu bütün iyiniyeti ve temiz ruhuyla roman arasında hepimize nefis bir soluk aldıran dost bir elin diktiği tatlı leylak kokusu içinde bir taşın altında dinlendirir.
    *
    ''Gece leylak ve tomurcuk kokuyor'' ...

    10 Nisan 2018