• Uzun süredir okumak istediğim kitabı sonunda bitirdim. Bu güzel eseri okumak isteyenlere fikir oluşturması açısından kitaba dair ufak bir analiz yapmak istiyorum. Taşrada yaşayan ve beş bekar kıza sahip olan Bennet ailesinin, zengin ve soylu bir beyefendinin kendilerine komşu olmasıyla değişen hayatını konu ediniyor kitap. Olaylar Bennet ailesinin kızlarından olan Elizabeth Bennet'in bakış açısıyla anlatılmış. Dönemin getirdiği sosyal sınıf farkı bariz derecede işlenmiş. İnsanların evlilik yaparken sececekleri eşin özellikle maddi durum ve asalet açısından kendilerine denk olmasi, daha aşağı seviyede olanların hakir görülme durumuyla karşı karşıya kalması çok güzel anlatılmış. Bunun yanı sıra gurur ve önyargının insanların kararlarını gelecekleri adına nasıl etkilediği Elizabeth Bennet ve Mr.Darcy arasındaki münasebet ile okuyucuya yansıtılıyor. Genç ve soylu bir adamın tutkulu bir sevgiye karşı gururu ve önyargısıyla verdiği mücadeleyi de içeriyor eser. Sevginin var olan gurur ve önyargıyı yıkıp, insana faziletler yüklediği gerçeğiyle karşılaşıyor okuyucu. Kitap içerisinde yer alan diyaloglar insanı içine çekiyor. Kurgu o kadar sağlam kurulmuş ki, bu eser için sadece aşk kitabı söylemini kabul etmiyorum. İçerisinde aşk var tabi ki fakat bu aşkın yanı sıra toplumsal ilişkiler, insanların iki yüzlülükleri, karakterlerin analizi görmezden gelinmemeli. Kitap bu unsurların aşk ile birleşmesiyle anlam kazanıyor. Okurken sayfalar nasıl aktı gitti anlayamadım doğrusu. Anlatım biçimi, karakterlerin net olarak yansıtılması, nokta atışı yapan sözler ve dahası beni kitaba gönüllü bir esir yaptı. :) Kitabı okumadan filmi izleyerek büyüyü bozmak istememiştim. Şimdi sıra filmde. Bakalım kitap kadar iddialı mı. Okuyacak olanlara keyifli okumalar dilerim..
  • Ama ona olan duygularımın çok özel olduğunu nasıl anlatacaktım? Aşk, bağlılık ya da tutku gibi sözcükler bir aşk öyküleri silsilesi içinde, başkalarının kullanımıyla biriken anlam katmanlarıyla ağırlığını yitirmişti. Dilin özgün, kişisel ve bütünüyle özel olmasını en çok istediğim şu anda, yürek dilinin değişmez toplumsal doğasının duvarlarına çarpıyordum.
  • Hayvanlar, halkaları peş peşe gelen ve biri diğerinin yerini alan bir güdüler zinciri sunarken, insanın davranışı çok iyi örgütlenmiş bir heyecan, eğer psikolojide kullanılan teknik terimiyle söyleyecek olursak, bir duygusal davranış görünümü altında ortaya çıkar. Hayvanlar bize, organizmanın içinde geçen ve her biri doğuştan gelen tepkilerle belirlenen bir dizi fizyolojik olaylar sunarken, insanda sürekli gelişen bir heyecanlar sistemi buluruz. Birbirlerine aşık olacaklar karşılaştıkları andan itibaren, giderek zenginleşen bir heyecan sisteminin aşamalı gelişimine katılmış olurlar; mutlu ve uyumlu bir ilişkinin koşulu, bu ilişkinin sürekliliğine ve kararlılığına bağlıdır. Bu karmaşık davranışın bileşimine doğuştan gelen tepkilerden başka ahlaksal kurallar, ekonomik umutlar ve zihinsel ilgiler gibi toplumsal öğeler de katılır. Evlilik sevgisinin daha sonraki evrelerini büyük ölçüde belirleyen, ilk aşk girişimlerinde gerçekleştirilen biçimler olur. Öte yandan, iki sevgilinin aşk girişimlerini ve birbirlerine gösterdikleri ilgiyi belirleyen bu kez tasarlanan evliliğin olasılıkları ve yararları olur.
    Bronislaw Malinowski
    Sayfa 138 - Kabalcı Yayınları (epub)
  • Roman yazmayı, ülkeleri fethetmeye benzeten Honoré de Balzac, Vadideki Zambağı bitirebilmek için yirmi yılını vermiş.

    Vadideki Zambak, irade üzerinde durması ve bir Aşk üçgenini anlatması bakımından süreli ilgi gören bir kitap olmuş. Sosyolojik açıdan, toplumu ivmelendiren kuvvetler ve toplumsal algı üzerinde durması; Psikolojik açıdan Bireysel bilinç ve bütün bunların Bireysel karar alma sürecine etkileri anlatması yönüyle Vadideki Zambak eşsiz bir eserdir.

    Günümüzde Vadideki Zambağı okumak isteyen okurlar, Vadideki Zambağı sıkıcı bulmakta. Bunun ilk sebebi eserin klasik bir eser olması. Klasik eserler günümüz popüler kültürüne göreceli bir uzaklıkta yazılmış olması ve birde çeviri olması hasebiyle okurla bir bütünlük kurup, kitabın özüne ulaşmakta zorluk çekilmekte ve okurlar sıkılmaktadır. Bu etki birçok klasik eserde görülmektedir. Bütün bu etkilerden kurtulmanın yolu çok okuyup nitelikli bir okur olmaktan geçmektedir.

    Yazarların işi sadece kelimeler değildir; yazarlar kelimeleri kullanarak, okuyucu üzerinde bir duygu yaratmaya çalışırlar. Kitapların özüne ulaşarak okunan bir eserde okuyucu o duyguyu yakalar ve çok büyük bir hazza ulaşır. Vadideki Zambak'ta derin bir öz vardır; anlaşılmadığında sıkıcı gelebilir. Klasikleri birkaç defa okumakta yarar görüyorum. Daha önce okumuş olduğum bu kitabı tekrar okudum ve aldığım keyfi anlatma isteği duyup bu incelemeyi yazıyorum.

    Vadideki Zambak'ta bir bakıma Balzac’ın kendisi olan Felix, romanın asıl kahramanıdır. Soylu ama sevgi yoksunu bir aileden gelir. Geçmişten getirdiği ıstırabı ise oldukça derindir:
    Alıntı:
    “Çocukluğum bir hastalık gibi geçti.” der ve Aşk başlar..
  • Cinsiyetler arası çatışmanın ilgası, ancak cinsiyetler arası, duygusal ve cinsel her türden bağımlı ilişkilerin son bulması ile gerçekleşecektir.Çünkü cinsiyetler arasındaki her türden duyusal fiziksel sosyal ve cinsel ilişki temelde zorunlu tahakkümlere dayanır bir üstyapı olarak cinsel ahlak iktisadi ve toplumsal devinimler ile birlikte değişir dönüşür. 20 yy. sonrası cinsellik üremeye dayalı formel bir ödev olmaktan çıkmış sembolik alanını yitirmiştir. Günümüzde ise cinsellik aşkın çekim alanından sıyrılarak tamamen öznel bir istek olarak anılmaktadır.Evrimsel bir angarya olarak aşk, çağımızda değerini ve saygınlığını yitirmiştir.Üremenin kolektif zorunlu payandası, olarak ise cinsellik ise yakın gelecekte , teknolojik devrimler sayesinde, öznel bir deneyim halini alarak bireyselleşecektir. Cinsiyet ile ilgili eski epistemolojik temel yıkılırken, cinsiyetin geleceğini trans-hümanist-teknolojik devrimlerin belirleyeceği yeni post-materyalist değerler şekilendirecektir
  • Bir İstanbul portresi!

    Bir otel açılışında toplanan İstanbul’un önde gelen simalarının masalarında dolaşarak başlıyor roman.
    Oradan garsonların, güvenlikçilerin, kat görevlilerinin hayatlarına dokunuyor.
    Onlardan yola çıkarak sokaklarda, mahallelerde dolaşıyor…
    Yeri geliyor sıradan bir taksiciyi romanın baş kahramanı oluyor, yeri geliyor İstanbul’un geçmişinde yaşamış tarihi kişilikler sahneye çıkıyor…
    Köyden kente göç etmiş ve İstanbul’da yeni bir hayat, yeni bir kültür oluşturmuş ‘öteki Türkiye’ye’; hep üçüncü sayfa haberlerinde okuyup artık milletçe kanıksayıp yadırgamadığımız kadın cinayetlerine; ailesini geçindirmek için hırsızlık yapmak zorunda kalan sokak çocuklarına; zenginine-yoksuluna; zenginlik yolunda yoldan çıkana, bir şekilde yolunu bulana, çok kültürlülükten, ‘alt kültür’e geçerken, zevksizleşen, bayağılaşan, sıradanlaşan insan ırkına, çok bilene, az bilene, hiç bilmeyene, bildiğini sanana, bildiğiyle yetinip mutlu olana da dem vuruyor!

    Bize bizi anlatan bu bir çeşit toplumsal eleştiri romanının asıl baş kahramanı ise İstanbul!

    Romanda bir çok kahraman var ama Zehra ile Emre karakterleri biraz daha ön planda.
    Zehra karakteri, işinde başarılı, hırslı, yaşı 30’u geçkin, çalışkan, güzel ve bakımlı, günümüz İstanbul kadınını temsil ediyor. Çok şey anlatmak isteyen bu romanda kendisini derinlemesine tanıyamasak da, okudukça anlıyoruz ki Zehra, gerçekçi ve sağlam dış kabuğunun altında gizlenen duyarlı tavrı ile aslında paralel bir hayat yaşıyor.

    Emre ise edebiyat tutkusu, aşırı duyarlı ve hassas kişiliği, toplumsal gelişimi sanatı baz alarak eleştiren, sorgulayan ve kendini bir şekilde bu topluma ait hissetmeyen romantik tavrıyla Zehra’ya taban tabana zıt bir portre çizse de; bu iki insan, toplumsal duyarlılıklarının onları buluşturduğu Gezi Parkı Direnişi’nde tesadüfen bir araya gelip tutkulu bir aşk yaşamaya başlıyorlar.

    Bu iki modern çağın duyarlı kişiliğinin aşkları fonda çalan bir müzik gibi ara ara kulağımıza çalınırken, biz, kapı aralıklarından, pencerelerden, yer altından, gök kubbeden gelen her türlü sesi de duyuyor, İstanbul’u dinliyoruz ilmek ilmek dokunmuş roman boyunca…

    Herşey var bu romanda; İstanbul’un tarihi boyunca yaşanmış trajediler, ölümler, hastalıklar, savaşlar, barışlar, sefaletler de; zenginleşen, büyüyen, gelişen ve kimine göre mutlu kimine göre ise son derece sakil insan hayatları da…

    Sorgusuz sualsiz, gözü kapalı aldığım bir Zülfü Livaneli kitabıydı bu da.
    Açıkçası diğer kitaplarındaki tat kalmadı damağımda.
    Okurken çok hak verdim, çok etkilendim bir çok hikayeden..
    Bir İstanbul portresi çizip herşeyi içine katmaya çalışırken, hepsini bir romanda bütün halde sunmanın imkansızlığında kayboldum ben de zaman zaman…
    Ama başka türlü anlatılabilir miydi derseniz, burada Zülfü Livaneli’nin romancılıktaki ustalığına şapka çıkararak başka türlüsünün mümkün olmadığını da kabullenmek gerekir diye düşünüyorum.

    Diğer romanlarındaki tadın kalmama sebebine gelince..
    O romanlardaki kurgu, bütünlük, akıcılık ve ana hikayenin kuvveti bu kitapta yok ne yazık ki.
    Kitabın neredeyse ortalarına kadar tek tek anlatılan bu hikayelerin bir yerde bağlanmasını ve bir olay örgüsü ile şaşırtıcı bir noktaya varmasını bekliyorsunuz.. Sonra bir bakıyorsunuz ki kitabın amacı zaten o değil! Bu nedenle bu kitabı böyle bir beklentiyle okursanız hayal kırıklığı kaçınılmaz.
    Ben de romana adaptasyonda yaşadığım bu hezimeti üzerimden atlatıp romanın tadını çıkarmaya bıraktım kendimi sonunda.

    Ve tüm bunların sonunda damağımda kalan o acı-ekşi tat, anlatıcının da ara ara yinelediği gibi, zaman ne kadar değişirse değişsin, insanlık ne kadar yeni keşiflerle ilerlerse ilerlesin, tek bir şehrin tarihine bile bakarak anlaşılan, bu sonrasız döngü içinde herşeyin tekrarlandığı gerçeği oldu…