• Doğuda ilim adamı olmak, sadece kitaptan malumat nakletmek demek değildir. Gerçek manada ilim adamı olmak; kitabın ibaresini anlamak, mefhumunu kavramak, çağı okumak, yaşadığı toplumu anlamak, bir ayağı Kur'an ve Sünnet'e sabitleyip diğer ayağı toplumun sorunları etrafında gezdirmek ve sorunlara bu çerçevede çözüm üretmeye çalışmak, kötü gidişatın yönünü değiştirmek vs. vs. demektir. Doğuda ilim adamı olmak, sadece bilen kişi olmak değildir. Doğuda alim olmak, aynı zamanda hâkim olmak, insanlar arasında Allah'ın dinine göre hükmetmek demektir. Bu, çok ulvî bir vazifedir. Ve herkesin yapabileceği bir iş değildir. Ulviliği nispetinde mükâfatı olan bu meziyet, hiç şüphesiz bazı sıkıntıları, imtihanları da bağrında taşımaktadır. İşte bugün bütün bu sıkıntılara rağmen bu vazifeyi omuzlayan değerli bir ilim adamı, İslam ahlakından nasibini almamış biri tarafından katledildi. Allah'tan onu şehitlerle beraber haşretmesini diliyorum. Toplumumuzu alimlerden mahrum bırakmamasını, mahrum bırakmak isteyenlere fırsat vermemesini niyaz ediyorum.
  • İslâm'ın misyonu direkt olarak insanlığın geleceğine yöneliktir. dolayısıyla İslâm ne sadece bireye yönelik bir dindir ve nede sadece topluma yönelik bir dindir, İslâm hem bireyi ve hem de toplumu kapsayan bir dindir.
  • 256 syf.
    ·3 günde·9/10
    Akademik dili daha önce Baudrillard okumamış birisi için ağır olabilir. Bunun dışında yazarın değindiği noktalar içinde bulunduğumuz toplumu-kültürü anlamak için son derece önemli. Galbraith e atıflarda bulunarak ekonomik perspektiften bahsettiği 2. Bölüm mühim tespitlerin yapıldığı vurucu bir bölüm. Ayrıca kültür tüketimi ile değindiği ve kültürün artık kalıcı olarak üretilemeyeceğini söylediği bölümde yazar kültürün sanayinin üretimine nasıl girdiğini güzel analiz etmiş.
  • 724 syf.
    ·34 günde·10/10
    Tutunamayanlar

    “Bu kitap ne ciddi kavgaların ne büyük ve yaygın sıkıntıların ne de ezilen insanların romanıdır; bu kitap, mustarip bir ruhun iç çekişlerinin romanıdır. “

    Oğuz Atay-Tutunamayanlar, 1970

    Ben de yazarın hissiyatı, kelimeleri ve bilhassa üslubuyla sizlere seslenmek istiyorum. Kitabı, anlatılmaz bir duygu ile okudum. Sahiden neye benziyordu bu kitap? Nasıl yazıya dökebilirim, en ufak bir fikrim yok. Karakterlerin tutunamayan ve kaybolup giden hayatlarını gözümün önünden silmeden, bir bakıma boş vermişlikle yazıyorum. Beni de kötü yetiştirdiler dostum! Güzeli ifade gücünden yoksun bıraktılar. Tıpkı filmlerdeki gibi diyebiliyorum ancak. Ne acıklı değil mi?

    Her insan, esasında hayata atılmakla Tehlikeli bir Oyuna atılmış oluyordu. Bu tehlikeli oyunun birilerince koyulmuş kuralları vardı elbet. Seçime zorlanıyorduk. Maskeler dağıtılmıştı. Ya gidip kurallara uyacak, istenildiği gibi yaşayacak ya da kaybolup gidecektik iç çekişlerimizle. Güzel ödüllerle aldatılıyorduk, iş, mal, mülk veya evlilik gibi aldatıcı kurumların çatısı altında seslerimiz kısılsın isteniyordu. Maskeler takıyorduk yanlarında, sevilmek başarılı olmak istiyorduk. Hırslarımız her geçen gün daha da artıyordu, yükselmek hep yükselmek istiyorduk. Hep daha fazlası diyorduk. İstemekle geçiyordu günlerimiz, aylarımız ve yıllarımız. Ta ki tutunamayanlar tarafından yargılanana dek.

    Bir anda sahne kuruldu kendimi mahkeme salonunda buldum. Sesleri çıktı, ihtimal yalnız ben duydum… Bana dediler ki; Bir gün bütün değer yargıları değişecek ve yargılananlar yargıç, eziyet edenler de suçlu sandalyesine oturacaklardır ve onlar o kadar utanacaklar, o kadar utanacaklardır ki utançlarının ve suçlarının ağırlığı yüzünden ayağa kalkamayacaklardır. Kalkamadım… Devam ettiler; Hesaplaşma günü geldi şimdiye kadar yalnız din kitaplarında yargılandınız. Biz fakirler zavallılar, yarım yamalaklar, bu kitapları okuyup teselli olurken içinizden güldünüz. Ve çıkarlarınıza baktınız. Her ne kadar bugün siz suçlu, biz yargıç sandalyesinde oturuyorsak da gene acınacak durumda olan bizleriz. Herkes bir şeyler yapabilsin diye biz, bir şey yapmamak suretiyle, hep sizler için bir şeyler yapmaya çalıştık. Bütün bunlar olurken birtakım adamlar da anlayamadığımız sebeplerle anlayamadığımız davalar uğruna yalnız başlarına ölüp gittiler. Böylece bugüne kadar iyi (siz) kötü (biz) geldik.

    Aralarında hukukçu olmadığı için söz uzatılmadı, sanık olan bana savunma izni verilmedi. Gereği düşünüldü. Sanık Anıl’ın elinden başarılarının alınmasına oybirliğiyle karar verildi.

    Hayatları, ciddiye alınmasını istedikleri bir oyundu. Tehlikeli bir oyundu. Oyunlarla yaşayan bu insanları anlamak, fark etmek fazlasıyla zordu. Zira kendilerini kolaylıkla gizleyebiliyorlardı. Kendileri ile dalga geçildiğinde içselleştirmiş olmalarına rağmen herkesle beraber gülüyorlardı. Nitekim bu hataya Selim özelinde Turgut da düşmüştü. Bu nedenle onları anlamak, fark etmek için yapılacak en kolay iş Oğuz Beyi okumaktı, ben de öyle yaptım. Oğuz Beyin anlatımı diğer yazarlara nispeten daha farklıydı, dikkatli olmak, çalışkan olmak ve anlattıklarından kopmamak gerekiyordu. Düşüncelerini dile getirirken bir iç sesin daha ona eşlik ettiğini, karşılık verdiğini fark ettim, dalgınlığa yer yoktu. Kendisi konuşuyor, iç sesi konuşuyor bir de sahnedeki diğer kişiler konuşuyordu. Sahne bir anda ev, ev bir anda sahne oluyordu. Anlatı, aniden tiyatro oyununa evirilebiliyordu. Mahkeme salonu kuruluyor, yargıçlar, sanıklar doluşuyor birileri yargılanabiliyordu. Aslında ciddiye alınması gereken oyunlar sahneleniyordu. Tutunamayanları, kaybetmemek adına ciddiye almak gerekiyordu. Kaç tutunamayanın, farkında olmayan kaç katili vardır aramızda, kim bilir… bilebilir?

    Haşarı çocuklar vardır, her şeyi kurcalayan, sorgulayan ve hep eğlencesinde olan çocuklar. Oğuz Bey de tıpkı otuzlarında olan haşarı bir çocuk gibiydi. Deşeleyen aynı zamanda toplumu, sabit düşünceleri ve bireyleri sorgulayan, tespitlerde bulunan fazlasıyla zeki, nüktedan bir çocuk ruhu taşımaktaydı. Türk toplumuna fazla bir eğlencesi vardı, gülümseten ve sevecen bir dili en çekici yanıydı. İroniktir ki karakterleri eğlenceden yoksundu. Mayaları tutmamıştı. Kendisi de tutunamayan karakterlerini çok yerinde simgesel anlatımlarla okuruna yansıtıyordu. O muhteşem simgesel anlatı şöyledir;

    Sürekli akan çeşmenin yanına geldi. Selim, böyle çeşmelerde her tarafını ıslatırdı; suyu da içemezdi istediği kadar. Oysa, bazı insanlar vardır; en çamurlu yerlerden bile kolalı beyaz gömleklerini ve açık renk pantolonlarını kirletmeden çıkarlar. Böyle adamlar hayatta başarıya ulaşırlar Olric. Selim nereye tutunacağını bilemezdi. Bir eliyle çeşmenin duvarına dayanmaya çalışırken, öbür elini suya uzatır: dengesini bulamaz bir türlü. Ayakları çamura batar, dudakları suya yetişmez. Islanırız, gene kururuz; ne yapalım? derdi.

    O, toplumda bir hücreydi, “Anarşist Hücre” tıpkı Bay C. gibi fakat yazarından farklı olarak Oğuz Beyin beyninde gerçek bir anarşist hücre vardı!.. 43 yaşında 34. Ağır Ceza Mahkemesince yargılanması sonucu aramızdan ayrıldı.

    Şimdi tekrardan bana sesleniyorlar.

    - Bizler için kapı kapı dolaşıp bizleri anlatma yetkisini sana kim verdi Anıl?
    - (Onlar gibi cevap vermeliyim!) Ruhsatsız çalışıyorum beyler!

    İstediği gibi yaşayamayıp istediği gibi ölenlere,
    Tutunamayanlara,

    12.01.2020
  • 296 syf.
    ·Beğendi·9/10
    "...Marx, Weber ve Durkheim'ın eserlerine toplumbilim diyorsak; Balzac, Dickens ve Tanpınar'ın yazdıklarına da romanbilim demeliyiz. İki grup da birey ve toplumu anlamaya çalışıyor, üstelik ikincilerin bir de ruhu var!" a.g.e s.11
    Okumaya başlayan ve gittikçe artan iştahla kitaplar okuyan bir insan devamlı roman okuyarak okurlukta gelişebilir mi? Nicelik olarak artırdığını nitelik olarak artırabilir, zihinsel olarak derinleşebilir mi? Benim cevabım ;Hayır! Gelişemez, derinleşemez.
    Okuma zevki dışında hayatı anlamak, insanları, yaşadığı çağı ve toplumu anlamak gerektir. Malumatfuruş olmak değil bilgelik gerektir.
    Berna Moran'ın Edebiyat Kuramları ve Eleştiri eseri sonrası Mustafa Özel'in bu kitabı (ve devam eden serisi) okurun ufkunu açması, derinleşmesi için mükemmel kaynaklar.
    Boş değil dolu okumak için okuyun ve okutun.
  • Atatürk'ün Kur'an tercümesinden beklediği amaç bazen iddia
    edildiği gibi toplumu dindarlaştırmak veya dinsizleştirmek
    değildir. Atatürk'ün Kur'an'ı tercüme ettirmek istemesi özünde
    laik bir çabadır. Çünkü burada Atatürk'ün temel amacı, büyük
    bir çoğunluğu Müslüman olan Türk toplumunun kutsal kitabını
    okuyup anlamasını sağlamaktır. Çünkü düşünmek ve sorgulamak
    için önce anlamak gerekir. Anladıktan sonra düşünerek
    dine bağlanmak veya dinden uzaklaşmak ise tamamen insanların
    kendi bileceği iştir.
  • 176 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10
    Muhteşem Gatsby, üslubunun sade, fakat arka planının çok güzel yansıtıldığı bir kitaptı.

    Amerikan edebiyatı için önemli olan bu kitapta sembolik anlatım vardı.
    Karakterler ve olayların geçtiği coğrafya, yirminci yüzyıl başları Amerika'sındaki sosyal sınıfları temsil ediyordu.

    Kitabın anlatmak istediğini iyi anlamak gerekiyor, çünkü bugüne kadar gelmesinin, Amerika'da müfredatlara sokulmasının nedeni, sembollerle yansıttığı yirminci yüzyıl başlarındaki Amerikan toplumu.

    West Egg adıyla geçen uydurma muhit, tüketim toplumunu anlayıp girişim yapmış ve zengin olmuş kişilerin bulunduğu Batı toplumunu temsil ederken, East Egg evvelden beri zengin, varlığını nesilden nesle aktarmış toplumu temsil ediyor.

    Yeni aristokrasi ve eski aristokrasi de bu iki bölge ile yansıtılmış. Karakterlerden Gatsby ve Nick yeni aristokrasiyi temsil ederken, Daisy ve Tom eski aristokrasiyi temsil ediyor. Tom'un çok da çabalamadan elde edip aldatabildiği Daisy, Gatsby için ulaşılmaz. Kitap eski aristokratların bir adım önde olduğunu söylüyor bizlere.

    Yazar, romanla hem eski hem de yeni aristokrasiyi eleştiriyor. Sonradan zengin olmuş kişilerin görüntüde eskiden beri varlıklı olan kişilerden farksız olsalar da detaylara inildiğinde zevksiz, görmemiş ve aşırı hırslı olduğunu düşünüyor. Eskiden beri varlıklı kişilerin ise zevkli, görgü kurallarına hâkim olduğunu düşünse de onların sahip olduğu çürümüş ahlakı eleştiriyor. Birinci Dünya Savaşı'na katılmış genç nesil, bu görüşlerden ne kadar içi boş olduklarını fark ederek sıyrılıyor. Ortaya herhangi bir ahlaki duruşu olmayan bir zengin nesil çıkıyor. Her iki sınıfa mensup olan kişilerin de sadece kendi zevkleri için yaşadıklarını, zenginlik ve eğlence için arayışta olduklarını eleştiriyor.

    Gatsby'nin malikânesinde düzenlenen delicesine tüketime dayalı devasa partileri, bu gösterişli yaşamın altında yatan çürümüşlüğü eleştiriyor Fitzgerald.

    Günümüz insanları bu kitabı Leonardo DiCaprio'nun da başrolünde oynadığı filmden az çok bilse de kitabın arka planı pek anlaşılmıyor, öyle ki yapılan yorumlarda da bunu görebiliyoruz.

    Benim şahsi fikrim kitabı okuduktan sonra filmin izlenmesi kanaâtinde, zira filmin kitaba ne kadar sadık kalıp kalmadığını, görselin kitap ile ne kadar uyuşup uyuşmadığını ve belli pasajların nasıl kullanıldığını görmek size daha fazla heyecan vereceğini düşünüyorum nacizâne.


    Bu kitaptaki zengin olma ve sınıf atlama teması başka romanlarda da var. Zenginliğe erişmek, Amerikan edebiyatı için önemli bir tema olsa gerek.

    Kitabı ve Filmi izleyenler için: Karavandaki Adam youtube kanalında Hakan Bey'in sunduğu videoyu izlemenizi öneririm.
    https://youtu.be/O0tZ2-9PzVo


    Okuyacak olan okurlara keyifli okumalar dilerim..