• "Maşallah cin gibi şimdiki çocuklar. Bütün şarkıları ezbere biliyorlar." dedi adam. Hayret etti öteki: "Allah Allah..."

    Şimdiki Çocuklar Birer Salak!

    "Şimdiki çocuklar bir harika! Maşallah öyle çabuk öğreniyor ki..." dedi bir arkadaşım. Düşündüm, ne öğreniyorlar diye? Dizi filmleri kare kare ezbere bilmek marifet değil. Ya da Davut Güloğlu'nun şarkısını ezberden söylemek:

    "Katula katula güleyirum haluna,
    Bi sözuni geçüremedun karına,
    Etmeyisun etmeyisun,
    Sen bi kalori bile etmeyisun..."

    Eskiden bir şarkı vardı:

    "Hey Corç versene borç!
    Olmaz Maykıl bende de yok."

    Tabi anlayanlar için çok anlamlı sözler bunlar. Ülkemizdeki sanatçılarımız yazıyor bu sözleri. "Toplumun aynası" dediğimiz insanlar yani. Bu sözleri duyunca insanın içi bir tuhaf oluyor. Hele bir şarkı var ki, mest olursun: "Honki ponki torino" diye başlıyor. O kadar derin bir anlamı var ki bu şarkının, hesap et ki ben bile anlayamıyorum. Çok derin o çoooook! :-)

    İnanamıyorum buna. Bu ne boyda bir cüret böyle. Adamlar göz göre göre çocuklarımızın beyinlerine paslı çiviler çakıyorlar ve biz de "Nasıl da ezberlemiş amcası, bak da bi söylesin de dinle honki ponkiyi!" deyip eğleniyoruz. Yazık.

    Çocuklarımızın ne suçu var? Onları bu hale getiren bizleriz. Kusursuz beyinlerine saçma sapan müdahaleler yapılmasını engellemeyen sen ve ben.

    Çocuklar insanlık kuruldu kurulalı harika şeyler. Ama biz büyükler onların pırıl pırıl dehalarına küf bulaştırıp mahvettik onları.
  • 536 syf.
    ·57 günde·Beğendi·10/10
    " Lermontov uzun yaşasaydı, bizler halkın gerçeğini kabullenmiş, belki de halkın acıları için ağıtlar yakan, halkın gerçek savunucusu büyük bir ozana sahip olurduk" demiş Dostoyevski.

    Lermontov' un hayatı kısaca;
    Üç yaşında annesini kaybeder ve kısa bir süre sonra babası evi terkeder. Büyükannesiyle yaşamaya başlayan Lermontov, ilk kez o zaman tanışır, hemen hemen tüm eserlerinde yer bulan Kafkasya ile.
    Gençlik yıllarında asi ruhunun etkileriyle üniversiteden çıkmak zorunda kalır ve asteğmen olarak süvari birliğinde yerini alır. Lâkin insan haksızlık ve adaletsizliğe karşı kavgacı bir ruha sahipse elbetteki onu hiçbir güç durduramaz. Sonrası ise sürgün hayatı olarak Kafkasya dır. Sürgündeyken bile aktif bir şekilde yazarlığına ve şairliğine devam eden Lermontov;
    " Gerçek benim kutsalımdır " diyerek üretmeye devam eder. Kısacık hayatında en çok etkilendiği ve sevdiği yazarlardan olan Puşkin'in komplo düelloda hayatını kaybetmesi onu derinden etkiler ve Rusya da en çok dolaşan şiirler arasına giren Şairin ölümünü yazar.
    " Şair öldü kuluydu namusun
    Düştü karalanmış, söylentilerle."
    Dönemin adalet anlayışını yerden yere vurur ve toplumcu dizelerle göndermeler yapar. Sonra mı? Gelişen olaylar ve yine sürgün...
    Aleksandr Herzenin bir cümlesiyle Lermontov' un Puşkin ' i ne kadar sevdiğini en güzel şekilde açıklar.
    " Puşkin'i vuran tabanca, Lermontov'a da isabet etmişti " der Herzenin.

    1841 yılında henüz 27 yaşındayken ve kısacık ömrüne yığınca eser bırakan Lermontov, güçlü iddialarla dile getirildiği gibi bir komplo düello da yaşamını yitirmiş ve bizi yazacağı şiir, hikaye ve poemalardan mahrum bırakmıştır, ruhu şad olsun.

    Kitaba gelelim.

    ÖZGÜRLÜĞÜN SON OĞLU.
    Poema; duygusal içeriği bakımından şiire benzeyen düzyazıdır. Lermontov bu kitabında da yine Toplumcu yazar olarak çıkar karşımıza. Gerek toplumun aksayan yanlarını, gerek rejimlerin, hükümetlerin adaletsizliklerini dize dize işler satırlarında. Tabiki Kafkasya ' ya olan sevgisini hissetmemek imkansızdır. Kazbek dağlarına sık sık yer verir.
    Elbetteki aşkı da çok iyi harmanlar bu kitabında. Kaderi yalnızlık olan insanları da es geçmez.
    Onu okurken bazen Nazım gelir akla bazen Cem Karaca bazen Barış Manço( çocuklar için masal adlı poeması kitapta mevcuttur.)
    Kimi zaman ihanetin de serpiştirildiği satırlarda kimi zaman keskin bir mizah devreye girer, sonra biraz aşk ve tabiki adaletsizlikler...
    Şair toplumun aynası olmalıdır nitekim onun satırlarında siyasi kokuşmuşluk gizlenemez.
    Lermontov okumamış ve okumayacak olan ne kaybeder bilmem, ancak okunduğunda pişman olunmayacak kadar güzeldir. Incelememi bu kitapta yer almayan ancak Hançer ( Hasan Ali Yücel klasikler dizisi ) kitabında mevcut olan "Şairin ölümü" nün son dizeleriyle bitiriyorum. ( bu şiir en çok sevdiğim şiirlerdendir)

    Ve sizler, kibirli çocukları!
    Bilinen alçaklıkla ün salmış ataların!
    Köle topuklarıyla çiğneyen yıkıntılarını
    Bahtın oyunu ile incinmiş soyların!
    Özgürlük, Deha, ve Şan cellatları!
    Tahtın yanındaki açgözlü yığın!
    Susturun gerçeği ve yargıyı
    Gizlenin örtüsü altına yasanın!
    Fakat ey ahlaksızlar, tanrısal bir yargı
    Ve müthiş bir yargıç bekliyor sizleri!
    Onu kandıramaz altın şıkırtısı
    O bilir önceden her şeyi.
    O zaman boşa gidecek ama
    Kötülemeler, başvuracağınız!
    Ve tüm kara kanınızla, şairin
    Haklı kanını yıkayamayacaksınız!


    Bir gün elbet Lermontov' u seveceksiniz,
    Lermontov' u seviniz...
  • 175 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Öncelikle başlamadan önce şunu belirteyim ben kitaptaki kitaplara geniş manada edebiyata değineceğim lakin şunu da söylemeden geçemem: Herkes kendi dünyasında sadece ve sadece bir insancık değil mi? Kime bu havamız, cakamız kime?? Kitaptaki edebi kısma geçecek olursak kitapta Kadını kitap okudukça yeni dünyaya açılıyor buluyoruz, dertlerinden sıkıntılarından kurtuluyor. Erkek karakter de bir yerde edebiyatın toplumun aynası olduğunu ve toplumu yansıttığını, eğitici olduğunu belirtiyor. Bikof ise edebiyatı ahlak bozucu, şeytani algılıyor. Sanırım edebiyat en önemlisi ruhun aynası olarak kitapta karşımıza çıkıyor. Ruhun nasılsa edebiyatta bunu sana geri yansıtıyor. Çok alakasız biliyorum ama ben Gorşkov öldüğünde daha çok etkilendim, tam aklandığında mutlu olacakken böyle ani bir ölüm; fazla mutluluk bizim gibi insancıkların kalbine zarar mesajını veriyor. Biz insancıklar mutsuz olmaya alışmışız aman ha birden çok mutlu olmayın.
  • 102 syf.
    Yaşar Kemal sevdiğim bir yazar oldu. Bu okuduğum ikinci kitabı. Toplumu bir tahlil laboratuvarı gibi kullanıp insanı çok iyi gözlemliyor. Bu bakış açısına gerek Kemal Tahir’de gerekse günümüz yazarı, Ahmet Ümit’te de rastlıyorum. Bana göre bir yazar; içinden geldiği toplumun aynası olmalı ve o toplumu, kapıldığı girdaptan çıkarmak için çözümler aramalı. Toplumdan beslenip ve kendisi de beslendiği ölçüde, ait olduğu toplumu beslemeli. Her neyse geleyim kitaba…

    Kitabımızın azmettirenleri ve kurbanları var. Hasan da kurbandır, Esme Kadında. Biri masumiyetinin kurbanı, diğeri ise güzelliğinin kurbanıdır. Kitapta Esme’nin istemediği bir adam Halil ile kaçırılarak evlenmesi, toplumda günümüzde de var olan bir olgu. Çocuğu olduktan sonra yuvasını, benimsemesi, analık içgüdüsünden gelen bir haslettir. Severek evlenmek yahut görücü usulü ile evlenme mevzuna girmeyeceğim. Zira her iki durumunda iyi ve kötü örnekleri oldukça fazladır. Halil’in Abbas tarafından öldürülmesinden dolayı Eseme ve çocuk Hasan üzerinde gerek büyükana’nın gerekse köy ahalisinin çok fazla baskısı var. Bizde bir söz vardır “bir şeyi kırk defa söylersen olur” diye. İşte küçük Hasan’a yaptıkları da esasen budur. Aklına girip, ruhunu kirletmişlerdir. Anlatılan uydurmalar, dolduruşlar yüzünden Hasan'a babası, kimi zaman yılan, kimi zaman gamlı baykuş olarak görünmekte. Ve babasının katili, azmettireni anası olarak söylenmektedir. Bu da bir evlada bir anayı öldürtmektedir. Kimileri buna töre diyor anane diyor vs. Hayır arkadaşım bu töre değildir. Ne İslâm töresidir nede Türk töresidir. Bu geri kalmışlıktır, savsataları kendine değer edinmekten, cehaletten başka bir şey değildir.

    Aslında kitap psikolojik tahlil açısından da değerlidir. Bireyin kişiliği üzerinde çevrenin azımsanamayacak ölçüde etkisi var. Hele ki bu birey henüz çocuk ise bu etki oldukça fazla. Çünkü çocuklar yetişkinlere göre duyduklarını, gördüklerini daha fazla kuruyorlar zihnide. Hasan’ın babasını türlü türlü hayvanlar olarak görmesi de bu sebepledir. Buradan da şu sonuç çıkıyor. Çocuklarımızı yetiştirirken gerçekten iyi örnek olmalı anne baba. Çünkü çocuklar da; öncelikli rol model, anne ve babadır. Tabi sadece anne ve baba da iş bitmiyor temiz bir çevre de gerekir. Ama maalesef günümüzde ferah, temiz bir toplum teşkil eden çevremiz yok. Neyse enseyi karartmayalım yarınlar güzel olur inşallah.
  • 80 syf.
    ·3 günde·Beğendi·6/10
    Eğitim sistemindeki amaç bir şey öğretmek mi? Kişiyi eğitmek mi? Ya da hiçbiri. Eğitim ve öğretimden hareketle bazı şeylerin de aydınlatılmasında yarar var. Eğitmekten kastedilen; kendi amaç, felsefe, düşünce, inanç ve ideoloji çerçevesinde bir kalıp oluşturmak yani önce mengenede tutmak sonra fazlalıkları törpülemek. (mi)?

    Eğer bir çocuk eleştirebilir ve sorgulayabilirse gelecek açısından kendini daha da geliştirmiş olmaz mı? Hazır düşüncenin bir kalıp olarak çocuğun önüne gelmesi ve o kalıbı da hap niyetine içip o doğrultuda hareket etmesi ne kadar insani ya da ahlaki?

    Dinin içinde ahlak var mı? Ayrıca ahlakın içinde din var mı? Ve bir ateist, ateist olduğu için ahlaklı olur mu, olmaz mı? Çeşitli sorular arka arkaya sıralanıyor ve benim de ilk aşamada anladıklarım bunlar (ya da anlamaya çalıştıklarım).

    Ahlak ve ahlaksızlık, inanç, felsefe ve toplumlara göre değişkenlik gösterirken, acaba ilkel kabilelerde durum nasıldı diye düşünmeden edemiyor insan. Mesela hırsızlık olayı ilkel diye tarif edilen toplumlarda nasıl görülür. Günümüzde ise hırsızlık, dini, toplumsal, siyaset açısından hor görülen bir durumken nasıl oluyor da hoş görülen bir durum olabiliyor? Bir toplumda örneğin X bir topluluk şöyle bir cümle söylese 'çalıyor ama ...' anlayışı nereye konulabilir? Dini açıdan
    yanlış, siyaset açısından yanlış, toplumsal açıdan yanlış, ahlaki açıdan yanlış ama ortada somut bir olgu var. Bu olguyu Kropotkin'in şu cümlesiyle açıklayabilir miyiz? "Yerleşik ahlakın,
    daha doğrusu bunun yerine geçen ikiyüzlülüğün temelleri yıkıldıkça toplumda ahlak düzeyi yükselir (s10)"
    O zaman bir ikiyüzlülükten bahsetmekte fayda var. Bizden veya bizden değil. Karşıt gibi gözüken ama temelde aynı şekilde hareket eden bir düşüncenin varlığıyla karşı karşıyayız. Bizden o çünkü tanıdık. O yüzden onun yaptıklarını görmemezlikten gelebiliriz. Bizden değil o yabancı. O yüzden onun yaptıklarını görmemezlikten gelemeyiz. Bizden olmayan kişi/toplum/düşünce de bizi aynı şekilde sorguladığında bu görüşler aynı düzlemde buluşmazlar mı?

    Peki anarşizm nedir? Kime anarşist denir? Bu soruya kitap şu şekilde cevap veriyor: "ne kadar saygıdeğer olursa olsun,
    hiçbir otorite önünde eğilmemek, akıl tarafından ortaya konulmadıkça hiçbir ilkeyi benimsememek (s12)". O zaman okuyucu kendisini ne kadar anarşist sayabilir diye ayrı bir soru başlığı açılabilir. Ama buradan hareketle benim anarşist olmadığım ortaya çıkıyor.

    Tüm gelenek, felsefe, din gibi emir kiplerine sahip düşünceleri yıkarak kendilerini kalıpların üstünde görmek ve bunu esas 'erdem' olarak öne sürmek de ne kadar 'ahlaki' ve ne kadar anarşist oluyor o da ayrı bir konu.


    Peki, mutluluk ya da mutsuzluğun anahtarı nerede? gibi bir soru daha ortaya çıkıyor. Buradan hareketle "insan, bilinçli ya da düşünülmüş davranışlarında daima kendisini mutlu edecek şeyi arar (s19)" cümlesi de farklı bir pencere açıyor.

    Kitap 'niçin ahlaklı olayım' sorusunu da yanıtlamaya çalışıyor.

    İyi ve kötü davranış üzerine hem hayvanlar aleminden hem de insan topluluklarından çeşitli örneklerle durumu sorgular.
    Kropotkin bazı sorular sorar. Bir çeşit mantık soruları gibi. Onları düşünmek bile bir beyin jimnastiği olabilir. Somuttan soyuta dönen bir durumun aynası yani tenle ruhun birleşmesi gibi. Eğer tenle ruh birleşmemişse o ayna ---dengenin olmadığı--- ifrat ve tefrit içinde kalmaz mı?

    Hayvanlar aleminden örnekler veriyor: Karınca, kuş, köstebek.
    Ne Musa'yı okumuş ne de aziz pederleri okumuş, yine de iyi ve kötü kavramlarına sahipler diyerek iyi ve kötü düşüncenin din ya da mistik düşünce ile ilgili olmadığını savunur.

    Örneğin, bir hayvan sadece ihtiyacı olacak kadar yiyecek peşinde koşarken, insan sınırsız bir sahip olma dürtüsüyle her şeye sahip olmak ister.

    O zaman ahlak nedir? Ahlaksızlık nedir? İyi insan ya da kötü insan kime denir? Ateist bir memleket -örneğin Çin, Küba gibi-, ahlaksız bir toplum mu oluyor veya olur mu? Ya da Vatikan devleti ile Suudi Arabistan devleti çok mu ahlaklı toplumlardan oluşuyor?

    Uzun ve derin düşünmeyi gerektirecek bir konu ve tartışma. Din, felsefe, mantık, akıl, gelenek gibi çeşitli kavramların birbirleriyle benzerlikleri, ayrılıkları ve tarihsel gelişimleri hakkında kısa bir inceleme okuyoruz.

    Din, dinsizlik apayrı bir tartışma konusu ve ayrıca dini salt ahlaka indirgemek de yanlış olur. Hayvanlar aleminde dayanışmanın, bireysel veya çıkar ilişkisinden daha üstün bir duygu olduğu sonucuna varılabilir diyor yazar.


    Sırf dinler ya da gelenekler bazı şeyleri yasakladı diye mi insanlar bazı şeylerden uzak durur. Yoksa bu yasaklardan -bilimsel sonuç, ahlaki durum veya toplumsal baskı- uzak durması gerektiği için mi uzak durur? Ben sadece anlamaya çalıştığım kadarıyla bir şeyler yazmaya çalıştım. Bu konu da derin bilgisi olan varsa yazarsa da memnun oluruz.

    Anarşist ne ister 'Devleti, Kilise'yi, sömürüyü, yargıcı, papazı, yöneticiyi ortadan kaldırmak (s55)' ister. Ama ileride bu gerçekleşebilir mi o da bilinmez?

    Ezcümle: Ahlakın dinle ve/veya ahlaksızlığın dinsizlikle eş değer tutulması doğru mu? Yaşadığı dönem ve yer itibarıyla (19.yüzyıl Avrupa'sı) özellikle de kilise ve papazların halkı sömürmesine ve buna karşı çıkanların da 'afaroz'la tehdit edilip, toplumun korkutulmasına karşı çıkar.
    Toplumda soyluların yanında din adına ahkam kesen din soylularının (ya da din baronları) da halkı sömürmesine karşı çıkıp, onları eleştirir ve doğal olarak sevilmez, hor görülür. Çünkü yaşadığı çevreden gördükleriyle, ona öğretilen bilginin çatışmasını yaşar.

    Kitabın bazı sayfalarında hem olumlu hem de olumsuz kelimelerin bir arada olması anlaşılmayı güçleştirmiş.

    Kropotkin'i bir arkadaş önermişti. İlk kez duymuştum ve ilk kez bu kitabını okudum. Anarşizm hakkında hiç bir bilgim yok diyebilirim. Anarşist Ahlak ismi ise gerçekten de dikkat çekici bir başlık. Kropotkin de anarşist düşüncenin akıl hocalarından biriymiş. Kitabı okuyup bitirdim. Tavsiye eder miyim. Evet. Ahlak, ahlaksızlık, din, siyaset, kültür gibi kavramlarla bazı olaylar anlatılıyor ama basit bir mevzu da değil. Tekrar okunması gereken bir kitap ve buradan hareketle yeni ufuklara yolculuk bile yapılabilir.

    + 19-22 Aralık 2018 tarihleri arasında okunup, 2 Ocak 2019 tarihinde siteye yazısı eklendi. Bu yazıyı okuyup, gördüğü hatalı yerleri söyleyen site üyesi Ayfer Hanım'a da teşekkür ederim. Yine de hata varsa onlar tabii ki bana ait.
  • Kişi toplumun aynasıysa ve aynası işse kişinin.. Yok bu toplumda çalışmaz bu kuram.
  • 632 syf.
    ·Puan vermedi
    İngiliz edebiyatının aynası, toplumun ve yönetimin hangi temeller üzerinde kurulduğunun resmi. Jane Eyre orta okul sıralarında tanıştığım lisede 2. kez okuduğum ve belki de 3. kez okumaktan çekinmeyeceğim ender bir kitaptır. Masaların ayakları dişiliği çağrıştırıyor diye onları örtme emri veren, insanlar arasındaki toplumsal kademeleşmenin hissedildiği, kibrin ve merhametsizliğin zirveye çıktığı, küçük çocukların köle alınarak evlerde bacaların arasına konularak kullanıldığı bir dönem Viktorya dönemi. Roman baştan başa bir döneme ışık tutuyor. Jane ile Rochester'ın evlenebilmesi için aralarındaki uçurumun kapanması gerekiyordu. Rochester'ın karısının ortaya çıkması bu farkın kapanmasına yardımcı olmuştur, çünkü bu utanç sebebidir. Romanda her olay ve kahraman bir gerçeği ortaya koymaktadır. Jane Eyre'de geçen bu çatı katındaki deli kadın figürü hakkında yazılmış olan Jean Rhys'ın Geniş Geniş Bir Deniz adlı romanı vardır ancak basımı olmadığından maalesef okuyamadım. Roman güzel bir kurguya dayandırılmaktadır. Bakıldığında sosyal eşitsizlikler hemen fark edilir. Jane ile Rochester'ın aşkı bir toplumu yansıtmada araçtır. İngiliz edebiyatının şahane kız kardeşlerinden biri olan Charlotte Bronte'nin bu unutulmayacak eseri beyaz perdeye de uyarlanmıştır. İyi okumalar.