• 536 syf.
    ·57 günde·Beğendi·10/10
    " Lermontov uzun yaşasaydı, bizler halkın gerçeğini kabullenmiş, belki de halkın acıları için ağıtlar yakan, halkın gerçek savunucusu büyük bir ozana sahip olurduk" demiş Dostoyevski.

    Lermontov' un hayatı kısaca;
    Üç yaşında annesini kaybeder ve kısa bir süre sonra babası evi terkeder. Büyükannesiyle yaşamaya başlayan Lermontov, ilk kez o zaman tanışır, hemen hemen tüm eserlerinde yer bulan Kafkasya ile.
    Gençlik yıllarında asi ruhunun etkileriyle üniversiteden çıkmak zorunda kalır ve asteğmen olarak süvari birliğinde yerini alır. Lâkin insan haksızlık ve adaletsizliğe karşı kavgacı bir ruha sahipse elbetteki onu hiçbir güç durduramaz. Sonrası ise sürgün hayatı olarak Kafkasya dır. Sürgündeyken bile aktif bir şekilde yazarlığına ve şairliğine devam eden Lermontov;
    " Gerçek benim kutsalımdır " diyerek üretmeye devam eder. Kısacık hayatında en çok etkilendiği ve sevdiği yazarlardan olan Puşkin'in komplo düelloda hayatını kaybetmesi onu derinden etkiler ve Rusya da en çok dolaşan şiirler arasına giren Şairin ölümünü yazar.
    " Şair öldü kuluydu namusun
    Düştü karalanmış, söylentilerle."
    Dönemin adalet anlayışını yerden yere vurur ve toplumcu dizelerle göndermeler yapar. Sonra mı? Gelişen olaylar ve yine sürgün...
    Aleksandr Herzenin bir cümlesiyle Lermontov' un Puşkin ' i ne kadar sevdiğini en güzel şekilde açıklar.
    " Puşkin'i vuran tabanca, Lermontov'a da isabet etmişti " der Herzenin.

    1841 yılında henüz 27 yaşındayken ve kısacık ömrüne yığınca eser bırakan Lermontov, güçlü iddialarla dile getirildiği gibi bir komplo düello da yaşamını yitirmiş ve bizi yazacağı şiir, hikaye ve poemalardan mahrum bırakmıştır, ruhu şad olsun.

    Kitaba gelelim.

    ÖZGÜRLÜĞÜN SON OĞLU.
    Poema; duygusal içeriği bakımından şiire benzeyen düzyazıdır. Lermontov bu kitabında da yine Toplumcu yazar olarak çıkar karşımıza. Gerek toplumun aksayan yanlarını, gerek rejimlerin, hükümetlerin adaletsizliklerini dize dize işler satırlarında. Tabiki Kafkasya ' ya olan sevgisini hissetmemek imkansızdır. Kazbek dağlarına sık sık yer verir.
    Elbetteki aşkı da çok iyi harmanlar bu kitabında. Kaderi yalnızlık olan insanları da es geçmez.
    Onu okurken bazen Nazım gelir akla bazen Cem Karaca bazen Barış Manço( çocuklar için masal adlı poeması kitapta mevcuttur.)
    Kimi zaman ihanetin de serpiştirildiği satırlarda kimi zaman keskin bir mizah devreye girer, sonra biraz aşk ve tabiki adaletsizlikler...
    Şair toplumun aynası olmalıdır nitekim onun satırlarında siyasi kokuşmuşluk gizlenemez.
    Lermontov okumamış ve okumayacak olan ne kaybeder bilmem, ancak okunduğunda pişman olunmayacak kadar güzeldir. Incelememi bu kitapta yer almayan ancak Hançer ( Hasan Ali Yücel klasikler dizisi ) kitabında mevcut olan "Şairin ölümü" nün son dizeleriyle bitiriyorum. ( bu şiir en çok sevdiğim şiirlerdendir)

    Ve sizler, kibirli çocukları!
    Bilinen alçaklıkla ün salmış ataların!
    Köle topuklarıyla çiğneyen yıkıntılarını
    Bahtın oyunu ile incinmiş soyların!
    Özgürlük, Deha, ve Şan cellatları!
    Tahtın yanındaki açgözlü yığın!
    Susturun gerçeği ve yargıyı
    Gizlenin örtüsü altına yasanın!
    Fakat ey ahlaksızlar, tanrısal bir yargı
    Ve müthiş bir yargıç bekliyor sizleri!
    Onu kandıramaz altın şıkırtısı
    O bilir önceden her şeyi.
    O zaman boşa gidecek ama
    Kötülemeler, başvuracağınız!
    Ve tüm kara kanınızla, şairin
    Haklı kanını yıkayamayacaksınız!


    Bir gün elbet Lermontov' u seveceksiniz,
    Lermontov' u seviniz...
  • 175 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Öncelikle başlamadan önce şunu belirteyim ben kitaptaki kitaplara geniş manada edebiyata değineceğim lakin şunu da söylemeden geçemem: Herkes kendi dünyasında sadece ve sadece bir insancık değil mi? Kime bu havamız, cakamız kime?? Kitaptaki edebi kısma geçecek olursak kitapta Kadını kitap okudukça yeni dünyaya açılıyor buluyoruz, dertlerinden sıkıntılarından kurtuluyor. Erkek karakter de bir yerde edebiyatın toplumun aynası olduğunu ve toplumu yansıttığını, eğitici olduğunu belirtiyor. Bikof ise edebiyatı ahlak bozucu, şeytani algılıyor. Sanırım edebiyat en önemlisi ruhun aynası olarak kitapta karşımıza çıkıyor. Ruhun nasılsa edebiyatta bunu sana geri yansıtıyor. Çok alakasız biliyorum ama ben Gorşkov öldüğünde daha çok etkilendim, tam aklandığında mutlu olacakken böyle ani bir ölüm; fazla mutluluk bizim gibi insancıkların kalbine zarar mesajını veriyor. Biz insancıklar mutsuz olmaya alışmışız aman ha birden çok mutlu olmayın.
  • 102 syf.
    Yaşar Kemal sevdiğim bir yazar oldu. Bu okuduğum ikinci kitabı. Toplumu bir tahlil laboratuvarı gibi kullanıp insanı çok iyi gözlemliyor. Bu bakış açısına gerek Kemal Tahir’de gerekse günümüz yazarı, Ahmet Ümit’te de rastlıyorum. Bana göre bir yazar; içinden geldiği toplumun aynası olmalı ve o toplumu, kapıldığı girdaptan çıkarmak için çözümler aramalı. Toplumdan beslenip ve kendisi de beslendiği ölçüde, ait olduğu toplumu beslemeli. Her neyse geleyim kitaba…

    Kitabımızın azmettirenleri ve kurbanları var. Hasan da kurbandır, Esme Kadında. Biri masumiyetinin kurbanı, diğeri ise güzelliğinin kurbanıdır. Kitapta Esme’nin istemediği bir adam Halil ile kaçırılarak evlenmesi, toplumda günümüzde de var olan bir olgu. Çocuğu olduktan sonra yuvasını, benimsemesi, analık içgüdüsünden gelen bir haslettir. Severek evlenmek yahut görücü usulü ile evlenme mevzuna girmeyeceğim. Zira her iki durumunda iyi ve kötü örnekleri oldukça fazladır. Halil’in Abbas tarafından öldürülmesinden dolayı Eseme ve çocuk Hasan üzerinde gerek büyükana’nın gerekse köy ahalisinin çok fazla baskısı var. Bizde bir söz vardır “bir şeyi kırk defa söylersen olur” diye. İşte küçük Hasan’a yaptıkları da esasen budur. Aklına girip, ruhunu kirletmişlerdir. Anlatılan uydurmalar, dolduruşlar yüzünden Hasan'a babası, kimi zaman yılan, kimi zaman gamlı baykuş olarak görünmekte. Ve babasının katili, azmettireni anası olarak söylenmektedir. Bu da bir evlada bir anayı öldürtmektedir. Kimileri buna töre diyor anane diyor vs. Hayır arkadaşım bu töre değildir. Ne İslâm töresidir nede Türk töresidir. Bu geri kalmışlıktır, savsataları kendine değer edinmekten, cehaletten başka bir şey değildir.

    Aslında kitap psikolojik tahlil açısından da değerlidir. Bireyin kişiliği üzerinde çevrenin azımsanamayacak ölçüde etkisi var. Hele ki bu birey henüz çocuk ise bu etki oldukça fazla. Çünkü çocuklar yetişkinlere göre duyduklarını, gördüklerini daha fazla kuruyorlar zihnide. Hasan’ın babasını türlü türlü hayvanlar olarak görmesi de bu sebepledir. Buradan da şu sonuç çıkıyor. Çocuklarımızı yetiştirirken gerçekten iyi örnek olmalı anne baba. Çünkü çocuklar da; öncelikli rol model, anne ve babadır. Tabi sadece anne ve baba da iş bitmiyor temiz bir çevre de gerekir. Ama maalesef günümüzde ferah, temiz bir toplum teşkil eden çevremiz yok. Neyse enseyi karartmayalım yarınlar güzel olur inşallah.
  • 80 syf.
    ·3 günde·Beğendi·6/10
    Eğitim sistemindeki amaç bir şey öğretmek mi? Kişiyi eğitmek mi? Ya da hiçbiri. Eğitim ve öğretimden hareketle bazı şeylerin de aydınlatılmasında yarar var. Eğitmekten kastedilen; kendi amaç, felsefe, düşünce, inanç ve ideoloji çerçevesinde bir kalıp oluşturmak yani önce mengenede tutmak sonra fazlalıkları törpülemek. (mi)?

    Eğer bir çocuk eleştirebilir ve sorgulayabilirse gelecek açısından kendini daha da geliştirmiş olmaz mı? Hazır düşüncenin bir kalıp olarak çocuğun önüne gelmesi ve o kalıbı da hap niyetine içip o doğrultuda hareket etmesi ne kadar insani ya da ahlaki?

    Dinin içinde ahlak var mı? Ayrıca ahlakın içinde din var mı? Ve bir ateist, ateist olduğu için ahlaklı olur mu, olmaz mı? Çeşitli sorular arka arkaya sıralanıyor ve benim de ilk aşamada anladıklarım bunlar (ya da anlamaya çalıştıklarım).

    Ahlak ve ahlaksızlık, inanç, felsefe ve toplumlara göre değişkenlik gösterirken, acaba ilkel kabilelerde durum nasıldı diye düşünmeden edemiyor insan. Mesela hırsızlık olayı ilkel diye tarif edilen toplumlarda nasıl görülür. Günümüzde ise hırsızlık, dini, toplumsal, siyaset açısından hor görülen bir durumken nasıl oluyor da hoş görülen bir durum olabiliyor? Bir toplumda örneğin X bir topluluk şöyle bir cümle söylese 'çalıyor ama ...' anlayışı nereye konulabilir? Dini açıdan
    yanlış, siyaset açısından yanlış, toplumsal açıdan yanlış, ahlaki açıdan yanlış ama ortada somut bir olgu var. Bu olguyu Kropotkin'in şu cümlesiyle açıklayabilir miyiz? "Yerleşik ahlakın,
    daha doğrusu bunun yerine geçen ikiyüzlülüğün temelleri yıkıldıkça toplumda ahlak düzeyi yükselir (s10)"
    O zaman bir ikiyüzlülükten bahsetmekte fayda var. Bizden veya bizden değil. Karşıt gibi gözüken ama temelde aynı şekilde hareket eden bir düşüncenin varlığıyla karşı karşıyayız. Bizden o çünkü tanıdık. O yüzden onun yaptıklarını görmemezlikten gelebiliriz. Bizden değil o yabancı. O yüzden onun yaptıklarını görmemezlikten gelemeyiz. Bizden olmayan kişi/toplum/düşünce de bizi aynı şekilde sorguladığında bu görüşler aynı düzlemde buluşmazlar mı?

    Peki anarşizm nedir? Kime anarşist denir? Bu soruya kitap şu şekilde cevap veriyor: "ne kadar saygıdeğer olursa olsun,
    hiçbir otorite önünde eğilmemek, akıl tarafından ortaya konulmadıkça hiçbir ilkeyi benimsememek (s12)". O zaman okuyucu kendisini ne kadar anarşist sayabilir diye ayrı bir soru başlığı açılabilir. Ama buradan hareketle benim anarşist olmadığım ortaya çıkıyor.

    Tüm gelenek, felsefe, din gibi emir kiplerine sahip düşünceleri yıkarak kendilerini kalıpların üstünde görmek ve bunu esas 'erdem' olarak öne sürmek de ne kadar 'ahlaki' ve ne kadar anarşist oluyor o da ayrı bir konu.


    Peki, mutluluk ya da mutsuzluğun anahtarı nerede? gibi bir soru daha ortaya çıkıyor. Buradan hareketle "insan, bilinçli ya da düşünülmüş davranışlarında daima kendisini mutlu edecek şeyi arar (s19)" cümlesi de farklı bir pencere açıyor.

    Kitap 'niçin ahlaklı olayım' sorusunu da yanıtlamaya çalışıyor.

    İyi ve kötü davranış üzerine hem hayvanlar aleminden hem de insan topluluklarından çeşitli örneklerle durumu sorgular.
    Kropotkin bazı sorular sorar. Bir çeşit mantık soruları gibi. Onları düşünmek bile bir beyin jimnastiği olabilir. Somuttan soyuta dönen bir durumun aynası yani tenle ruhun birleşmesi gibi. Eğer tenle ruh birleşmemişse o ayna ---dengenin olmadığı--- ifrat ve tefrit içinde kalmaz mı?

    Hayvanlar aleminden örnekler veriyor: Karınca, kuş, köstebek.
    Ne Musa'yı okumuş ne de aziz pederleri okumuş, yine de iyi ve kötü kavramlarına sahipler diyerek iyi ve kötü düşüncenin din ya da mistik düşünce ile ilgili olmadığını savunur.

    Örneğin, bir hayvan sadece ihtiyacı olacak kadar yiyecek peşinde koşarken, insan sınırsız bir sahip olma dürtüsüyle her şeye sahip olmak ister.

    O zaman ahlak nedir? Ahlaksızlık nedir? İyi insan ya da kötü insan kime denir? Ateist bir memleket -örneğin Çin, Küba gibi-, ahlaksız bir toplum mu oluyor veya olur mu? Ya da Vatikan devleti ile Suudi Arabistan devleti çok mu ahlaklı toplumlardan oluşuyor?

    Uzun ve derin düşünmeyi gerektirecek bir konu ve tartışma. Din, felsefe, mantık, akıl, gelenek gibi çeşitli kavramların birbirleriyle benzerlikleri, ayrılıkları ve tarihsel gelişimleri hakkında kısa bir inceleme okuyoruz.

    Din, dinsizlik apayrı bir tartışma konusu ve ayrıca dini salt ahlaka indirgemek de yanlış olur. Hayvanlar aleminde dayanışmanın, bireysel veya çıkar ilişkisinden daha üstün bir duygu olduğu sonucuna varılabilir diyor yazar.


    Sırf dinler ya da gelenekler bazı şeyleri yasakladı diye mi insanlar bazı şeylerden uzak durur. Yoksa bu yasaklardan -bilimsel sonuç, ahlaki durum veya toplumsal baskı- uzak durması gerektiği için mi uzak durur? Ben sadece anlamaya çalıştığım kadarıyla bir şeyler yazmaya çalıştım. Bu konu da derin bilgisi olan varsa yazarsa da memnun oluruz.

    Anarşist ne ister 'Devleti, Kilise'yi, sömürüyü, yargıcı, papazı, yöneticiyi ortadan kaldırmak (s55)' ister. Ama ileride bu gerçekleşebilir mi o da bilinmez?

    Ezcümle: Ahlakın dinle ve/veya ahlaksızlığın dinsizlikle eş değer tutulması doğru mu? Yaşadığı dönem ve yer itibarıyla (19.yüzyıl Avrupa'sı) özellikle de kilise ve papazların halkı sömürmesine ve buna karşı çıkanların da 'afaroz'la tehdit edilip, toplumun korkutulmasına karşı çıkar.
    Toplumda soyluların yanında din adına ahkam kesen din soylularının (ya da din baronları) da halkı sömürmesine karşı çıkıp, onları eleştirir ve doğal olarak sevilmez, hor görülür. Çünkü yaşadığı çevreden gördükleriyle, ona öğretilen bilginin çatışmasını yaşar.

    Kitabın bazı sayfalarında hem olumlu hem de olumsuz kelimelerin bir arada olması anlaşılmayı güçleştirmiş.

    Kropotkin'i bir arkadaş önermişti. İlk kez duymuştum ve ilk kez bu kitabını okudum. Anarşizm hakkında hiç bir bilgim yok diyebilirim. Anarşist Ahlak ismi ise gerçekten de dikkat çekici bir başlık. Kropotkin de anarşist düşüncenin akıl hocalarından biriymiş. Kitabı okuyup bitirdim. Tavsiye eder miyim. Evet. Ahlak, ahlaksızlık, din, siyaset, kültür gibi kavramlarla bazı olaylar anlatılıyor ama basit bir mevzu da değil. Tekrar okunması gereken bir kitap ve buradan hareketle yeni ufuklara yolculuk bile yapılabilir.

    + 19-22 Aralık 2018 tarihleri arasında okunup, 2 Ocak 2019 tarihinde siteye yazısı eklendi. Bu yazıyı okuyup, gördüğü hatalı yerleri söyleyen site üyesi Ayfer Hanım'a da teşekkür ederim. Yine de hata varsa onlar tabii ki bana ait.
  • 632 syf.
    ·Puan vermedi
    İngiliz edebiyatının aynası, toplumun ve yönetimin hangi temeller üzerinde kurulduğunun resmi. Jane Eyre orta okul sıralarında tanıştığım lisede 2. kez okuduğum ve belki de 3. kez okumaktan çekinmeyeceğim ender bir kitaptır. Masaların ayakları dişiliği çağrıştırıyor diye onları örtme emri veren, insanlar arasındaki toplumsal kademeleşmenin hissedildiği, kibrin ve merhametsizliğin zirveye çıktığı, küçük çocukların köle alınarak evlerde bacaların arasına konularak kullanıldığı bir dönem Viktorya dönemi. Roman baştan başa bir döneme ışık tutuyor. Jane ile Rochester'ın evlenebilmesi için aralarındaki uçurumun kapanması gerekiyordu. Rochester'ın karısının ortaya çıkması bu farkın kapanmasına yardımcı olmuştur, çünkü bu utanç sebebidir. Romanda her olay ve kahraman bir gerçeği ortaya koymaktadır. Jane Eyre'de geçen bu çatı katındaki deli kadın figürü hakkında yazılmış olan Jean Rhys'ın Geniş Geniş Bir Deniz adlı romanı vardır ancak basımı olmadığından maalesef okuyamadım. Roman güzel bir kurguya dayandırılmaktadır. Bakıldığında sosyal eşitsizlikler hemen fark edilir. Jane ile Rochester'ın aşkı bir toplumu yansıtmada araçtır. İngiliz edebiyatının şahane kız kardeşlerinden biri olan Charlotte Bronte'nin bu unutulmayacak eseri beyaz perdeye de uyarlanmıştır. İyi okumalar.
  • 984 syf.
    Burada, kitap hakkında birkaç cümle okumak yaklaşık 1000 sayfalık bir eserden alacağınız bilgiyi, tadı derinden etkilememeli, yine de hassas ruhlara saygım sonsuz, onlar için ufak bir uyarı: Spoiler ve kitaptan alıntı içerir! İncelemeyi okumayacaklara kitabı tavsiye ettiğimi belirteyim.

    Şimdiye kadar okuduğum en uzun soluklu kitap, aynı zamanda yazarın okuduğum ilk kitabı. Bu yüzden de kendime sorduğum ilk soru şu oldu: "Bu kadar uzatmaya gerçekten gerek var mıydı, Ayn Rand?" İncelememi bu kadar uzatmama gerek var mıydı, belki de vardı, kim bilir?

    Kitapta öyle kısımlar vardı ki; insanı derinden etkileyen, okuyanı düşünmeye ve sorgulamaya iten, toplumun aynası olan, yazarın anlatmak istediklerini açıkça dile getirdiği yerler gerçekten çok etkileyiciydi. Ancak öyle bölümler vardı ki, yazar sanki anlatacağı hikayede kaybolmuş, boğulmuş. En azından ben okurken böyle hissettim. Her bölümden aynı vuruculuğu beklemek tabii ki doğru olmazdı. Hissettirilen duygu ve aktarılan fikir bakımından her kitapta inişler ve çıkışlar vardır. Bu durumu kabul ediyorum. Yine de kitap, sabredip bitirebilene, sona ulaşabilene sunulan bir ödül gibi.

    Hazır sondan bahsetmişken, yazarın başka kitabını okumadığım için bizleri nasıl bir sona götüreceği hakkında fikirler yürütmek, bende biraz olsun merak unsuru oluşturdu. Yani bizleri her şeye rağmen klişe mutlu bir son mu bekliyordu yoksa yazar "Hayat budur işte, böyle acıdır!" mı diyecekti? Bunu son ana kadar tahmin edememek güzel. Ama bu durum sadece benim için geçerli, siz medyumlar tabii ki en baştan tahmin ettiniz.

    Kitap 4 ana bölümden oluşuyor. Bu bölümler isimlerini kitaptaki karakterlerden almışlar. Her karakter bir şeyleri temsil etmekte. Bu isimlerden hariç bir de Dominique var, kitap bitene kadar anlayamadığım yegane karakter. Amacı nedir, neden kendine ve başkalarına eziyet etmektedir, neden düşünce dünyasında neredeyse o kişiye taptığı halde ondan bahsederken onun için sıradan bir insan gibi konuşmaktadır? Yazar acaba kadınların meşhur anlaşılmazlığını kitabında işlemek mi istemiş? Yoksa aşk hikayesi olmazsa olmaz, kuru kuru olmasın biraz gizem katayım mı demiş? Ya da felsefe ve edebiyatın oluşturduğu güzel karışımın derinlerinde kayıp mı oldum? Anlayan bana da anlatsın lütfen. :)

    Klasikler arasına giren eserlerin, ya da unutulmayan eserlerin ortak özelliklerinden bir tanesi zamandan bağımsız olmalarıdır. Bu kitabı da bugünlere getirebilen önemli özelliklerden birisi budur. Kitaptan çok basit bir örnek vermem gerekirse, "insanın güce olan arzusu" insanlığın her döneminde vardır. İstersek insanın içindeki hayvansal içgüdü diyelim, ya da insanın evrimsel sürecinde inceleyebileceğimiz özelliklerinden bir tanesi diyelim fark etmez. İnsanlığın her döneminde gücü elinde tutan insanlar vardır ve bu insanlar istediği her şeyi yapabileceğini düşünür.
    Bir de bu güç karşısında çaresiz olan ya da çaresiz olduğunu düşünen topluluklar vardır. Sinsi bir şekilde eline fırsat geçmesini bekleyen, kendi çabalarıyla elde edemedikleri güç için fırsat kollayan, kendisiyle aynı durumda olanlardan tiksinen ancak başkalarının kuyusunu kazmak dışında elinden bir şey gelmeyen insanlar. Kısaca her toplumdu muhakkak olan insanlar. Kitap yazıldığından bu yana kaç yıl geçmiş olursa olsun sizin için bir anlam ifade edebilmesi bu insanları zaten tanıdığınız içindir. Kitapta kendimizden bir şeyler bulduğumuz için.

    Bu durumda kitapta bizleri etkileyen nedir buna karar vermek gerekir, insan topluma bakınca mı daha çok dehşete düşer yoksa aynaya bakınca mı? Bir sürü kitapta anlatılan bu toplumlardaki bireyler; ben değilsem, siz değilseniz, kim bu insanlar? Toplum için değil sadece kendi adına, gerçek bir çözüme ulaşmak isteyen her insan önce ortadaki sorunu görüp, içten bir şekilde kabul etmelidir.

    Yazar kolektivizmden yola çıkarak, dinlerin aslında insanları düşünmekten uzaklaştırıp kolayca yönetmek için var olduğunu savunmuş. Nesnellik, birey ve insanın egosu konularına değinmiş. Bencilliğin aslında insanların düşündüğü gibi bir kavram olmadığını savunmuş. Bu kitabı okuyup neden incelemelerde eleştirel yaklaşılmadığını anlayamadım doğrusu. Yazarın okurlardan beklediği şeyin; "başkalarının fikirlerini sorgulamadan özümsememek gerektiği ve her insanın önce kendi fikirlerine sahip olması gerektiği" olduğunu düşünüyorum. Herkes yazarın fikirlerine sonuna kadar katılıyor mu? Bu kitap, sadece bitirdim demek için okunacak bir kitap değil, bunun için çok uzun. Fikirlerimi desteklemesi adına kitaptan birkaç alıntı bırakıyorum:

    "Bir fikri yargılamaktansa, bir insanı yargılamak çok daha kolay gelir"

    "Düşünmeye çalışma, hisset, dersin. İnanman gerek dersin. Mantığı bir kere kenara ittirdin mi, artık meydan senindir. Ne zaman, neye ihtiyacın olsa elinde sayılır. Düşünen adamı yönetebilir misin? Biz düşünen adamlar istemiyoruz."

    "O dünyada her adamın kafasındaki düşünce, kendi düşüncesi olmayacak, komşusunun kafasındaki düşünceyi keşfetmeye çalışmak olacak, o komşunun da kendi düşüncesi olmayacak, o da öbür komşunun düşüncesini keşfetmeye çalışacak, tabii onun da düşüncesi olmayacak..."

    "İtaattan başka bir şey öğrenmemiş insanlardan, sınırsız itaat görmenin zevkini tadacağız. Ona "hizmet" diyeceğiz."

    Son olarak incelememi buraya kadar okuyanlara seslenmek istiyorum. Manyak mısınız? :D Teşekkürler.
  • 430 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    "Deniz size küsecek, deniz bize küsecek, bu yaptığımız kötülükten sonra deniz bize bir çaça bile vermeyecek... Deniz bize küsecek...
    İşte o zaman Selim'in adını balıkçılar,
    Deniz Küstü Selim koydular" (s.50)

    Bitti... Bir süre kıpırtısız, hiç bir ses çıkarmadı göl. Denizin küstüğünden bi haber... İçindeki balıkları ve tekneleri sallıyordu.
    Göl bu kitabı okuduğumu görüyordu. Hayırsızada değildi benim gördüğüm belki ama Akdamar adasının da dünyaya küsüp gölden kopuk, Selim balıkçı gibi herşeyden ve herkesten uzak durduğunu hissedebiliyordum. Ne desem eksik kalır, biliyorum ama Yaşar Kemal' in büyüsüne uzun bir aradan sonra tekrar kapılmak...

    Menekşe mahallesi... Bildiğimiz bütün mahalleler gibi. Bir duyanın üstüne bin ekleyip kulaktan kulağa aktardığı, içinde iyi insanlarla birlikte birçok kötüyü de barındırdığı yer.

    SELİM BALIKÇI
    Algı o kadar önemli ki... ilk başlarda Selim balıkçı gözünüzde dünya kötüsü bir adam gibi canlanıyor. Oysa kuştan, pamuktan yüreği...
    Öyle ki askerdeyken yediği bir kurşun ve tedavi esnasında tanıştığı sarı saçlı kadın. Bütün ömrünü ona bir ev yapmak için yemeden içmeden çalışarak geçirir ama asla onu görmeye gitmez. Fakir fukara babasıdır yine de. Herkes çok sever, herkes çok korkar ama herkes arkasından atıp tutmaktan kendini alamamaktadır.
    Yunus balıkları onun biricik familyasıdır. O pamuktan yüreği, yağları için katledilen bu denizlerin gerçek sahiplerinin kıyımı karşısında paramparça olur. Yunuslar katledilirken kapitalist düzen tarafindan, kendi aşık olduğu, sırtında beni olan, bir kanadı kırık yunusunun da ölüsünü görür. Dünyası başına yıkılmıştır.
    İnsanlara biraz ısınacakken yeniden kendi kabuğuna çekilir ve olaylar...
    Mahalleli boş durmaz...

    ZEYNEL
    Bütün ailesinin katledilişine şahit olur, kendisi kurtulur ve bir şekilde o da menekşe deki yerini alır. Üzgün, kırgın, itilip kakılan bir çocuktur artık menekşede. Altın gibi bir kalbi, Sadece iyilikle bembeyaz bir zihni... Bu çocuk büyür... Bir cinayet, bir banka soygunu, bir, bir...
    Türkiye' deki medyanın o zamanlar ki müthiş çarpıtıcılığı sayesinde Zeynel Çelik bütün İstanbul 'u kana bulayan, çetesi her gün büyüyen azılı bir katil, gözü dönmüş bir canavardır artık. Aynı anda İstanbul' un dört, birbirinden uzak semtinde cinayetler, kundaklamalar, tecavüzler... Gazete haberlerinde kendisini kasteden, habere çıkan ve kendisi olmayan Zeynel Çelik e büyük bir hayranlık duyar. Iri yarı bir adamdır ya gazetedeki, bizim Zeynel ise çelimsiz, sıska... Tüm ülkenin gündemi kendisi olmasına rağmen, yolda görenler onun Zeynel oldugunu bilmezler. Zeynel iri yarı, Zeynel gangster, Zeynel bıyıklı... İşine gelmektedir elbet.
    Mahalleli yine boş durmaz...

    Kitap bitti... Kalkıp kalkmama arasında gidip geliyorum, o kadar hızlı okudum ki son 50 sayfayı başım dönüyor. Sebep ne bilmiyorum ah ulan Zeynel ne vardı uyacak şu mahalleliye.
    Neyse...
    Bir yandan göle, bir yandan da birbirini çekiştiren insanlara kayıyor gözüm. Yine bire bin. Üst mahalledeki o N.. varya. Alt kattaki komşumun oğlu... Taş yağacak başımıza taş... Kulaklarını kopartacan ya aslında S..' nın... Ş ' nın kocası varya... Yıllar geçse de insanlar hep aynı kalmayı başarıyor. Kötülüklerini teknoloji geliştikçe geliştiriyorlar sadece. Herkesin adı birbirinin ağzında. Tanıdık birkaç yüz görünce garip oldum kitabın etkisiyle. Gerçekten de insanlar hiç bilmedikleri herşeyi o kadar çok eleştirip, olmadık şeyler söyleyebiliyorlar ki...
    Her mahalleye bir karakutu şart bence...
    Neyse Usulca kalktım Selim ve Zeynel ' i düşünerek göl kıyısından. Ne de olsa Mahalleli boş durmaz...
    Toplumun aynası Büyük Usta' yı Saygı ve Şükran ile anıyoruz...