• 304 syf.
    ·10/10
    Kitap otobiyografi olarak yazılmıştır. Muzaffer İzgü Adana doğumludur. Çukurova insanı olmasından mı yoksa Anadolu insanının talihsiz yazgısından mı bilinmez kitaplarınada yoksulluk, varoş hayatı, toplum ve ailelerin demografik yapısını irdeler.

    Ailesi ile birlikte çocukluğundan itibaren yoksulluğu ama gerçek manada yoksulluğu iliklerine kadar hissederek büyür, kendi deyimiyle babası Adana 'nın ilk gecekondusunu yapan kişidir. Her fırsatta babasının yoksulluğun getirdiği problemleri çözmek için yaratıcı fikirlerle dolu olduğunu vurgulamıştır.

    Babasına verdiği bir söz vardır, ne olursa olsun okuyup öğretmen olacaktır. Eğitim hayatı boyunca birçok meslek kolunda çalışmıştır. En çok getirisi olanın sinemada gazoz satmak olduğunu söyler.

    Bu kitabı neden okumalıyız sorusunun cevabı yazarın haytında gizlidir. Toplumun en alt kesimlerinde yaşayan hayatların bire bir aynası niteliğinde ki bu kitap sizi yanı başımızda 'hayatta kalma' mücadelesi veren insanlarımızla empati yapmaya zorlayacaktır.

    Babasına verdiği sözü tutup öğretmen olmuştur, böylesine kutsal bir meslek için kendisinin ve ailesinin harcadığı çaba taktire şayandır.

    Site imkan vermiş olsa idi bir 10 puan daha verirdim.
  • "Bir romanı bir toplumun aynası gibi göremezsin, toplumun, hayatın gerçeği olarak alamazsın onu. Roman en kötü ihtimalle bir yazarın ütopyasıdır, gerçeğin bir iz düşümü olmaya çalışan, yazarın düşlerinin toplamıdır."
  • ‘’Şu dünyada her şey ne kadar da önemsiz ayrıntılara bağlıdır. Gerçekte şu çocuk topluluğu, toplumun bir aynası değil miydi ve daha yaşamın başlangıcında çocuklar, «yarının büyükleri» olduklarını kanıtlamıyorlar mıydı?’’
  • 1285 syf.
    ·8/10
    -İncelemede kitabın içeriği hakkında ayrıntılı bilgi bulunmaktadır.-

    KABALCI YAYINEVİ – EYLÜL 2008
    2.BASIM (ŞARK KLASİKLERİ SERİSİ 4)
    ÇEVİRİ - REŞİD RAHMETİ ARAT

    Yusuf Has Hacib 1019 yılı civarında Balasagun’da doğmuştur. Balasagun’da yazmaya başladığı Kutadgu Bilig adlı eserini 1070 yılında , 50 yaşındayken Kaşgar’da tamamlamıştır. Kitapta “Yıl 462’idi bu eseri yazıp tamamladım” (6495.beyit) ifadesi yer almaktadır. Eseri tamamlaması 18 ay sürmüştür. Yazmış olduğu eseri Karahanlı hükümdarı Tavgaç Buğra Han’ın huzurunda okumuş , eser hükümdar tarafından çok beğenilmiş ve kendisine Has Hacib ünvanı verilmiştir. Yusuf Has Hacib 1077 yılında Kaşgar’da hayatını kaybetmiştir. Yusuf Has Hacib’in türbesi Doğu Türkistan , Sincan Uygur Özerk Bölgesi , Kaşgar şehrinde bulunmaktadır.

    Okuduğum kitap toplam 1285 sayfadan oluşmaktadır ve tek cilt halinde basılmıştır. Eserin tam metin çevirisidir.

    Kutadgu Bilig 85 bölüm ve Yusuf Has Hacib tarafından sonradan eklenen üç bölümle birlikte toplam 88 bölümden oluşur. Bu 88 bölümde toplam 6645 beyit mevcuttur.

    Yusuf Has Hacib anlatmak istediği değerleri ve düşüncelerini dört sembol kişi üzerinden okuyucuya aktarmıştır.
    Kün-Toğdı kanunu ve adaleti ,
    Ay-Toldı saadet ve mutluluğu ,
    Öğdülmiş bilgi ve akılı ,
    Odgurmış akıbeti ve kanaati (353-358 beyitler) ifade eden sembolik kişilerdir.

    Kitabın ilk üç bölümünde sırası ile Allah-u Zülcelal , Peygamber Efendimiz(s.a.v) ve Dört Halife övgüyle anlatılır. Allah’ın birliği ve yaratıcı gücü , Peygamber Efendimizin(s.a.v) elçiliği ve insani değerleri , Dört Halife’nin belirgin kişilik özellikleri anlatıldıktan sonra , her bölüm sonu dua ve şefaat dilekleriyle bitirilmiştir.

    Kitabın dördüncü bölümünde parlak bahar mevsimi anlatılırken ; doğaya yeşil örtü giydiren baharın , göç ederken birbiri ardına dizilerek uçan turnaların , gagası kan kırmızısı olan kınalı kekliklerin ötüşünün günümüzden bin yıl öncede aynı ahenge sahip olduğunu okumak insanda farklı duygular uyandırıyor. Yine bu bölümde Karahanlı hükümdarı Tavgaç Buğra Han’dan övgü dolu sözlerle bahsediliyor.(88.beyit)

    Beşinci bölümde yedi yıldız (Satürn,Jüpiter,Mars,Güneş, Venüs, Utarit,Ay) ve oniki burç anlatılır.

    Kitabın altıncı bölümünde insanlık değerlerinin bilgi , akıl ve anlayışla kazanılacağı anlatılır.

    Yedinci bölümde dilin erdemi ve kusuru , faydası ve zararı anlatılırken “Sözüne dikkat et ki başın gitmesin , dilini sıkı tut ki dişin kırılmasın” (167.beyit) ifadesi kullanılmıştır. Türk milleti hangi coğrafyada , hangi tarihte yaşarsa yaşasın şairleri ve ozanları boş laf etmenin , gereksiz söz söylemenin , yalan konuşmanın insanın başına bela getireceğini yazmış ve söylemişlerdir.

    Yusuf Has Hacib sekizinci bölümde sözlerini bilgiye değer veren insanlara söylediğini , insanın yanılabileceğini , sözlerinde yanılırsa kitabı okuyandan anlayış beklediğini ifade eder.

    “Halkın dili kötüdür , seni çekiştirir. Kişinin doğası kıskançtır etini yer.” (194.beyit) Yusuf Has Hacib’in bu beyitte “etini yer” tabirini kullanması Peygamber Efendimizin(s.a.v) “Gıybet eden kişi ölmüş kardeşinin etini yemiş gibidir” Hadis-i Şerifinden dolayı olabilir.

    Yusuf Has Hacib bilgiyi altına benzetmiş ve şöyle demiştir “Toprağın altındaki altın taştan farksızdır. Altın toprağın üstüne çıkınca kıymetlenir.” (213.beyit)

    Gereksiz ve boş lafın zararını anlatan Yusuf Has Hacib kişinin bildiğini söylememesi , bilgisini paylaşmamasının zararlarını da anlatır.

    Kitabın dokuzuncu bölümünde iyilik konusu üzerinde durulmuştur. “Kötüye sövülür , iyi övülür” (239.beyit) İyilik yapmanın ve iyi anılmanın yüceliğinden sözedilir. Bu bölümde meşhur Türk hükümdarı Alp-Er Tonga da anlatılır. (277.beyit) İyilikle , adaletle , anlayışla , bilgi ve akılla hükmeden bir bey olarak isminin anıldığından bahsedilir. İnsanın iyi anılması için ömrü boyunca iyilik yapması gerektiği anlatılır. Kötülüğün insanın kendisine de çevresine de faydası yoktur.

    Kitabın onuncu bölümünde bilgi ve aklın faydaları anlatılır. 290. 291. ve 6550. beyitlerde Peygamber Efendimizin övgüsüne mazhar olan Sasani hükümdarı Nuşirevan’dan bahsedilmektedir. Nuşirevan’ın aklı ve bilgisiyle itibar gördüğü , iyi olarak anıldığı örnek gösterilir.

    Yusuf Has Hacib Onbirinci bölümde kendi ihtiyarlığıyla gençliği arasındaki farkı anlatır. Gençliğin güzelliği , zevki , değeri ve kıymetini anlatarak bu bölümüde dua ile bitirir.

    Kitapta onikinci bölüm itibariyle Yusuf Has Hacib bilgisini , öğütlerini ve söylemek istediklerini Kün-Toğdı , Ay-Toldı , Öğdülmiş , Odgulmış karakterleriyle hikayeleştirerek okuyucuya anlatmaya başlar. Bu ana karakterlerin yanı sıra Küsemiş , Hacip , Kumaru karakterleri dört ana karakter arasındaki irtibatı sağlamak için hikayede sıraları geldikçe ortaya çıkmış , hikayedeki görevleri bitince kaybolmuşlardır.

    Kitapta onikinci bölüm ve seksenbeşinci bölümler dahil olmak üzere bu bölümler arasındaki toplam yetmişdört bölümde bu hikaye anlatılır.

    Hikayede Kün-Toğdı hükümdar ve kanun koyucudur. Ay-Toldı ve Öğdülmiş hükümdarın vezirleridir. Aynı zamanda Ay-Toldı ve Öğdülmiş baba-oğul olarak anlatılmıştır. Ay-Toldı bilge bir insandır. Kendisine uyulduğunda mutluluğu ve saadeti getirecek kişidir. Öğdülmiş Ay-Toldı’ın oğludur ve babası öldüğünde onun yerine geçmiş hükümdara vezirlik yapmıştır. Bilgili ve akıllı bir vezirdir. Yusuf Has Hacib düşüncelerini Ay-Toldı ve Öğdülmiş karakterlerine bürünerek okuyucuya anlatmaya çalışmıştır. Akıbet ve kanaat sembolü olan Odgulmış ise dünyadan elini çekmiş , yalnız Allah’a ibadetle uğraşan ulu bir kişi , bir evliya olarak anlatılır.

    Kitapta 47. ve 66. bölümler arasında Öğdülmiş Odgulmış’ın alim , tabib , şair , çiftçi , tüccar gibi kişilerle olan münasebetinde nasıl davranması gerektiği hakkında öğütler verir. Bu kısımlarda Yusuf Has Hacib yine Öğdülmiş karakterine bürünerek kendi fikir ve düşüncelerini okuyucuya aktarmaya çalışır.

    Hikaye içerisinde Ay-toldı ve Odgulmış hayatını kaybeder. Hikaye sonunda Kün-toldı ve Öğdülmiş ülkelerini birlik ve düzen içerisinde yönetir , insanlar mutlu ve mesut şekilde yaşarlar. Yusuf Has Hacib hikayeyi bu şekilde bitirir.

    Yusuf Has Hacib kitabın sonuna eklediği son üç bölümde artık ihtiyarladığını, gençliğini boşa geçirdiğini , gençliğin önemini , pişmanlığını , zamanın ve insanların bozulduğunu , iyi insanları bulmakta zorlandığını anlatır ve kendisine nasihat ederken aynı zamanda kitabını okuyanlara da öğütlerde bulunarak eserini bitirir.

    Bu kitabı okurken büyük bir keyif aldığımı söyleyebilirim. Yusuf Has Hacib eserinde evrensel nitelikte olan değerler hakkında çok etkili örnekler ve öğütler vermiştir. Ancak kitapta anlam veremediğim , yanlış olduğunu düşündüğüm beyitlerde mevcuttur. (4361)(4362)(4363) (4511) (4512)(4518) Bu beyitlerden hareketle kitabın yazıldığı tarihte toplumdaki bazı İslami ve insani değerlerin tam anlaşılamadığı , tam sindirilemediği yorumu yapılabilir. Yusuf Has Hacib 205. beyitinde şöyle der: “Sözü söyleyen yanılabilir ve şaşırır , anlayışlı isterse bunu düzeltir ve tashih eder.” Bende Yusuf Has Hacib’in bu altı beyiti yazarken yanıldığını , bu yanılgının da toplumun o tarihlerde bazı durumlar karşısında yanlış algılar içerisinde olduğundan kaynaklandığını söyleyebilirim. Bu yanılgı zamanla yine toplum içerisinde düzeltilmiş , meselenin tashihi Kutadgu Bilig’in yazıldığı tarihten yaklaşık 450 yıl önce İslam diniyle Peygamber Efendimiz (s.a.v) tarafından yapılmıştır.

    Kutadgu Bilig Türk-İslam fikir ve sanat hayatının en eski örneklerinden biridir. Türk toplumunun teşkilatı ve fikir hayatı açısından bir devrin aynası durumundadır. Türk toplum bilimi , Türk tarihi , Türk kültürü ile ilgili birçok unsur içerisinde bulunabilir.

    Yusuf Has Hacib yalnız yaşadığı dönem için değil , günümüz içinde birçok değere sahip bir kitap ortaya koymuştur. Bugün birçok toplumsal meselede fikir sahibi olunamazken , bir çözüm üretilemezken bin yıl önce nasıl halledildiğini, fikirler üretildiğini görebiliriz. Buradan hareketle Yusuf Has Hacib’in kendisinden sonraki nesillere faydalı olmak , yol göstermek arzusu içerisinde olduğunu söyleyebiliriz. Bu amaca ulaşmak içinde böyle bir kitap meydana getirmiştir.

    Yusuf Has Hacib’in toplumsal meselelere duyarlılığı , çözüm yolları araması , fikir üretmesi ve bu fikirlerini sonraki nesillere aktarmak istemesi eğitimci yapısının en önemli göstergesidir.

    Kutadgu Bilig ilk bakışta yazıldığı dönemin devlet adamları , devlet teşkilatı ile ilgili gibi görünsede aslında toplumu oluşturan bireyler ile bireylerin toplumdaki konumu ve görevlerini de açıklamaya çalışır. Birbirleriyle çok sıkı bağı olan birey , toplum ve devlet hayatının ideal bir şekilde düzenlenmesi için gereken anlayış , bilgi ve erdemlerin ne olduğu, bunların ne şekilde elde edileceği , nasıl kullanılacağı ve nasıl korunacağı üzerine oluşturulmuştur.

    Son olarak Balasagunlu Yusuf Has Hacib’in “Ey bu kitabı okuyan canlı, ben bu dünyayı bırakıp toprağa düşünce, beni unutma” (6507.Beyit) sözlerini hatırlayıp kendisini ve söylediklerini unutmayacağımızı ve unutmamamız gerektiğini söylemek isterim. Allah ondan razı olsun ve Allah ona rahmet eylesin.
  • 336 syf.
    ·12 günde·Beğendi·9/10
    Jose Sarramago’nun en bilindik, en sevilen ve hatta kendisine Nobel ödülü’nün yollarını açan kitabı Körlük, trafikte bir adamın bir anda kör olması ile başlar. Her şeyin beyaz görülmesi dışında gözlerde fiziksel hiçbir belirtiye sebep olmayan bu hastalığın diğer körlüklerden en büyük farkı ise bulaşıcı olmasıdır. Hükümetin hızlı harekete geçmesi ve hastalığa yakalananlar ile hastalık mikrobunu taşıma ihtimali bulunanların ilk etapta karantina altına alınmasına rağmen; hastalığın yayılması engellenemez ve tüm şehir kör olur. Yalnızca mucizevi şekilde tek bir kişi bu hastalığa yakalanmaz ki o da bu serüven boyunca hem etrafındaki dostlarının hem de milyonlarca okuyucunun gözleri olacaktır.

    Kitapta geçen bir konuşmada, gözlerin ruhun aynası olduğundan ve görme yetisini kaybetmiş bir toplumun ruhunu da kaybettiğinden bahsedilir. Aslında bir nevi, zulme gözlerimizi kapatıp görmezden gelirsek, bizim de o zulmeden bir farkımız kalmaz.

    Kitap, içinde insan ve toplum, ahlak, devlet ve yönetim gibi konularda çok derin eleştiri ve tespitlere sahip. Her ne kadar yazarın diline alışkın olmayanlar için noktalama işaretleri biraz zorlayıcı olsa da kesinlikle okunması gereken bir baş yapıt.
  • Kitapla 1 dakika!
    Ajans Press’in yaptığı bir araştırmaya göre, günün ortalama 2 saat 59 dakikasını cep telefonu ile geçiriyormuşuz. Günlük ortalama 2 saat 14 dakikamız ise televizyon başında geçiyormuş.
    Şimdi sıkı durun! Türkiye İstatistik Kurumu’ndan elde edilen bilgilere göre de, Türkiye’de bireyler kitap okumaya günde yalnızca 1 dakika vakit ayırıyorlarmış.
    Rakamlar her zaman olmasa da çoğu zaman toplumun aynasıdır. Tabii o aynada neler göründüğünü öncelikle toplumbilimcilere, toplumun ruhunu okumakta uzmanlaşanlara sormalı. Mutlaka çok ilginç yorumlar yapacaklardır.
    Ama bazen de toplumun kendisi istatistiklerin aynası değil midir? Topluma dayatılan eğitim sistemine, düşünce biçimine, yaşama tarzına bakın, cep telefonu, televizyon ve kitapla ilgili istatistikleri az çok kestirebilirsiniz.
    Daha on, on beş yıl öncesine kadar, anımsıyorum, televizyon dizilerinin yapımcıları yayınevlerini ararlar, dizinin bir sahnesinde görünecek çok sayıda kitap isterlerdi. Şimdilerde, günlük ortalama 2 saat 14 dakikamızı verdiğimiz televizyonlarda bir araba dizi izliyoruz. Hemen hepsinde dört çeker arabalardan geçilmiyor, ama hiçbirinde bir tek kitaba bile rastlanmıyor. Eh, diziler de toplumun aynası anlaşılan...
    Bireylerin kitap okumaya günde yalnızca 1 dakika ayırdıkları ülkemizde, Kuzey Avrupa Rönesansı’nın bilgesi Rotterdamlı Erasmus’un, bağnazlığa karşı kaleme alınmış en yetkin kitaplardan biri olan “Deliliğe Övgü”sü ne kadar okunuyor, bilmiyorum. Ama “hümanistlerin prensi” diye bilinen Erasmus’un bir sözü aklımdan çıkmıyor: “Elime biraz para geçti mi kitap alırım; geriye kalanla da yiyecek ve giyecek...”

    Son zamanlarda tek tük de olsa metroda kitap okuyan gençlere rastlıyorum. Yüreğime en çok umut salan görüntü bu...

    Celal Üster
  • 96 syf.
    ·8/10
    Bu Zweig eseri incelemesinde, ben de Zweig gibi kısa keseceğim, dolandırmadan, sözün özünü diyeceğim. Kitapta 4 hikaye bulunmakta.

    Kitaba adını veren Mürebbiye hikayesiyle başlıyor maceramız. İki küçük kız kardeşin, henüz saf ve kirli düşünceler karışmamış dünyalarından seyreyliyoruz olayları. Ahlâki değerlerle kafayı bozmuş bir toplum ve haliyle o toplumun bir aynası olan ortalama üstü bir ailenin evindeyiz. Bu katı ahlâk muhasebesinden ebeveynlerimiz de payını almıştır. Bu uğurda masraftan kaçınmamış, devrin modası olan eğitimci rolü mürebbiyeyi tutmuşlardır. Nitekim bir zaman sonra tüm evin keşfedeceği ve mürebbiyenin istese de gizleyemeyeceği minik sırla, çocukların dünyası alt üst olur. Yaşlarını düşünmeksizin yaşama, aile, ahlâk olgusuna karşı olan tutumları birden yön değiştirir. Yazarın da dediği gibi artık o çocukluk çizgisini geçmişlerdir bir kere ve geriye dönüş yoktur. Sorgulamaya başlamışlardır çünkü. Zira kişisel fikrim de şudur ki; herhangi bir şey kişisel olarak da olsa sorgulanmaya başlıyorsa, o şey her neyse gayri sonsuz tatmin vermez olur. Su bir kere bulanmıştır çünkü. İki kız kardeşin, birkaç gün içinde nasıl büyüdüğüne ve kendilerini nasıl bir zihniyetin ortasında bulduklarına onlarla birlikte şahitlik edeceğiz. Hikayenin sonu bana kalırsa açık bırakılmış. Öylesine yazmak istiyorum ki, ama yazamıyorum. Mürebbiyeyi düşündükçe cız ediyor bir parçam.



    İkinci hikayemiz, Bir Yaz Novellası adında. Yaptığı seyahatler esnasında tanıştığı bir centilmenin küçük çapkınlık oyununu anlatışına tanık oluyoruz. Bu hikayede benim ilgimi çeken, beyefendinin yaşadığını iddia ettiği şeyleri anlatması değil de Zweig’ın ya da hikayede bahsi geçen birincil kişili ağzın edebi bir eserin nasıl verilmesi konusunda aktardığı minik ipuçlarıdır. Hatta bana kalırsa yazar, bu kısımlarıyla birçok edebiyatçıyı da eleştiri oklarına tutar.


    Üçüncü hikaye -ya da bir başka deyişle benim kitapta en ilgimi çekeni- Geç Ödenen Borç isminde. Kitabın arka kapağında geçen minik cümle olayın nasıl geliştiği hakkında bir fikir veriyor zaten: yıllar öncesinden kalan gönül borcunu hiç sezdirmeden usulca ve nazikçe ödeyen bir kadın.... Eskilerde esip gürleyen, güneş gibi parlayan fakat şimdilerde esamesi bile okunmayan, gülüp alay edilen bir aktör eskisi... Aktörün, kadının hayatını bir anlamda kurtarması... Çok özel bir hikaye benim nezdimde. Belki daha sonra uzun uzadıya düşüncelerimi yazarım tekrar.


    Son hikaye, okurlar arasında genellikle çok tercih edilmeyen Kadın ve Yeryüzü isimli bir hikaye. Konusu hakkında bir şey demeyeceğim ama gerek üslubu, gerek olay örgüsünün fantastikliği bu hikayeyi yeterince rahatsız edici yapıyor ve bu benim çok hoşuma gidiyor. Zweig’ın bu hikayede okuyucusuna tamamen hissettirmek istediği ana duygu bence rahatsızlık. Her bir satırında sanki o ortamdaymışım gibi terledim, gerildim ve hatta damarlarım çekildi. Öykünün ‘hoppalaaa’ diye bitişi tek olumsuz yönü sayılabilir diyeceğim ama vardır bunda da Zweig demekle yetiniyorum.


    Tek oturuşta bitirdiğiniz ama sonra ismi bile aklınıza gelmeyen kitaplardan değil, edinin, okuyun!