• 222 syf.
    "Aleksandr Puşkin üzerine düşünmek Rus edebiyatının tü­mü üzerine düşünmekle eşanlamlıdır." diye başlıyor önsöz ve sayfalarda ilerledikçe bunu daha iyi anlıyoruz.

    Günümüzdeki Rusya 250 yıl Tatar- Moğol istilası altında kalır ve bu durum, Rus Ortaçağı'nın uzamasına neden olur. 1. Petro ile hızlı ve köklü Batılılaşma sürecine giren Rusya'nın feodal düzeni, mutlakıyetçi bir yapıya evrilecektir. Bununla birlikte, kilise devlet gözetimine alınacak, eğitimde laiklik esas alınacak, bilim akademileri ve modern okullar açılıp bu işlerin daha iyi düzene oturması için Avrupa'dan yüzlerce uzman getirilecek, tiyatrolar açılacak, harf, takvim gibi kültürel konularda yenilikler ardından gelecek ve tüm bu köklü dönüşüm, başkentin Moskova'da Petrograd'a (Petersburg'a) taşınmasıyla simgeleşecektir. Tüm bu işleri yapan Petro deli lakabiyla anılacak aynı zamanda, ne de olsa köklü değişimlere imza atanlar hep deli ve türevi lakaplarla anılmışlardır. Ama aynı zamanda Rusya'yı Ortaçağ düzeninden çıkaran isim olarak da tarihe adını yazdıracaktır.

    Bu değişimlerin edebiyat alanına da yansımaları olacaktır. Sözlü bir kültüre dayanan Rus edebiyatında ilk yazılı eserler İncil ve başka dini kitaplarla kendini gösterecek, bundan dolayı yazılı kültürde yenilikler gecikmeye uğrayacaktır. Uzun bir süreç içinde masal, destan ve buna benzer anlatılar yavaş yavaş bizi, Puşkin'e taşıyacaktır. Ama öncesinde Rusya'nın her alanda olduğu gibi edebiyat alanında da örnek aldığı Avrupa'daki edebiyatın gelişimine bakıyoruz. Evrensel ve değişmez insan anlayışıyla klasikçilik uzun süren hakimiyetini, Avrupa'nın yüzünü değiştiren köklü yenilikler sonucunda ve burjuvanın öncülüğünde sosyal ve siyasal hayatta kiliseye ve feodal düzene karşı insanın doğası gereği özgürlüğüne duyulan mutlak güven ve inançla değişime uğrayacak. Ancak bu aşırı güven ve inanç, burjuvanın baştaki amaçlarından tersine sapmasıyla, yerini güvensizliğe ve inancın sarsılmasina evrilecek. Bu duruma tepki olarak doğan romantizmle, folklor ve halk kültürlerine, aynı zamanda tarihe yönelim kendisini insanın edebiyatta romantik kahraman olarak öne çıkmasına ve böylelikle hem bir yandan hüzün duygusunu yukarı çıkaracak hem de zorluklardan hep mutluluğa ve umuda çıkışı merkeze alacak. Ancak yine eksik bir şeyler vardır, bu kahraman gerçek hayattan ve çevreden kopuk bir izlenim verecek. İnsanın doğası daha iyi anlatılabilir denilecek ve gerçekçi kahramanlarla edebiyatta, çevresi ve toplumunun etkilerini üzerinde daha çok hisseden bir yapı ortaya çıkacaktır.

    Tekrar gözleri Rusya'nın soğuk coğrafyasına çevirdiğimizde tahtta baskıcı bir yönetimi göreceğiz ama aynı zamanda Rus edebiyatına yön verecek ismin yani Puşkin'in doğumunu… Soylu bir ailede gözlerini dünyaya açacak Puşkin, evinde çok iyi öğretmenlerden eğitim alacak ve henüz küçük yaşta ülkesinin rehberi konumunda olan Fransızların edebiyatını ve düşünsel yapıtlarını aslından okuyacak. Bunun etkisi onun üzerinde sonuna kadar aydınlanmacı etki bırakacak. Ancak ilk yapıtlarını henüz gençken klasik akimda verecek ve ismi yıldız olmaya doğru evrilecek. Dekabristler içinde yer alması ve yergisel eserleri kendisini Sibirya'da bulmasına neden olacakken, sevdiklerinin araya girmesiyle kendini Rusya'nın güneyinde bulacak. Hep aklında ve kaleminde kendine yer bulan yazgısı onu, sürgünde örnek alacağı ve hayranlık duyacağı İngiliz edebiyatının romantik ve tutkulu şairi Lord Byron'la ve insanı çözümleme ustası diyebileceğimiz ve bir ayağıyla Rönesans'ta bir ayağıyla gelecekte olan Shakespeare'le ve öte yandan ise farklı kültürlerle buluşturacaktır.

    Sürgündeyken Dekabristlerin ayaklanmasi yaşanacak, sürgünden döndüğünde kendisine Çar tarafından, eğer başkentte olsa bu ayaklanmaya katılır miydi sorusu sorulacak ve o, hiç korkmadan "evet" yanıtı verecek. Ama aynı zamanda, ayaklanma dürtüsünün halkta belli birikimlerin sonucunda kendiliğinden ortaya çıkmak üzere saklı duran tehlikeli, korku veren ama bir o kadar da hak olan bir olgu olarak zihninde yer bulacak. Birçok eserinde halk ayaklanmasi böyle verilecek.

    Romantizmine kattığı özgünlükle, devrimci romantizmle daha liberal denilebilecek romantizmi birleştirecek ama yavaş yavaş dehası ve toplumunun özünü başarılı analizi ve gözlemiyle gerçekçiliğe doğru yelken açacak. Çingeneler eserinde, mevcut dünyanın hakim bireysel ve benmerkezci anlayışına gömülen ve bundan kaçarak kendini Çingeneler içinde bularak bir Çingene kızına aşık olan Aleko, kızın kendisini bırakması ve başka biriyle olması sonucunda tekrar bir yıkıma uğrayacak. Böylelikle, Rousseau gibi ön romantiklerin insanın mutlak özgürlüğe yönelmesinin, doğaya saf bir özgür yaratık olarak gelmesinin gerçekçi olmadığını ilan edecek. Çünkü insan bir ayağıyla hep toplumun karakterine bağlı kalacaktır. Aynı Çingene kız gibi…

    Rus Tarihi üzerine dev bir eserin sahibi Karamzin'i okuyarak tarihsel olarak Rus halkını görecek olan Puşkin, bu bilgisini Shakespeare'den etkilenerek tarihsel eserler yazarak taçlandıracak ama yine bu eserlerinde de insanı gerçekçi şekilde ele alacak. Nihayetinde yedi yılda yazdığı baş yapıtı Yevgeni Onegin'de, Batıcılık ile kökleri arasında ve yenilikler karşısında hareketsiz kalmış Rus insanını, toplumun her katmanıyla kaleme dökecek. Bu nedenle ki, pek çok edebiyat araştırmacısı tarafından bu eseri gerçekçi türde ilk ve büyük eserler arasında gösterilecek. Aynı zamanda o, Batı'dan farklı olarak burjuva yapısını bünyesinde barindirmadan Batılılaşan Rusya'da kimsenin farkına varamadığı, bu yenilik hareketinin bireyi benmerkezci ve yalnız hale getirişinin bunalımını sezecek ve anlayacak. Yine Yevgeni Onegin'de edebiyatın yönünü olağandışından olağana, sıradana ve yaşanılmakta olana çevirecek; bunu yaparken
    "karakterlerin psikolojisi ile karak­terleri meydana getiren çevre" arasındaki "organik bir­lik"i de sağlayarak, sadece Rus edebiyatı­nın değil, dünya gerçekçi edebiyatının en büyük ve ilk ya­zarları arasında yer alacaktır.

    Malesef Puşkin'in bu büyük eserini henüz okuma fırsatı bulamadım ama Ataol Behramoğlu'nun kendi birikimi ve oldukça geniş edebiyat eleştirmeni ve yazar çevresinin fikirlerinden faydalanarak ortaya koyduğu şekliyle fazlasıyla bilgi sahibi olduğumu söyleyebilirim ama tabi bu yeterli olmaz, ileride bu eseri mutlaka okuyacağım.

    Bilindiği üzere Puşkin, eşini kiskanarak biriyle düello yapar ve bu saçma olay sonucunda onu kaybederiz. Ama onun istediği gibi dünya edebiyat tarihinde ve Rus edebiyat ve genel tarihinde adı kalıcı olarak belleklere yerleşmiştir. İncelemeyi onun şu güzel şiiriyle bitirmek istiyorum:

    Ben insanüstü bir anıt diktim kendime,
    Halkın yolu geçemeyecek üstünden,
    Boyun eğmez başıyla daha da yükseklerde Çıkacak o Aleksandr kulesinden.

    Hayır, büsbütün ölmem ben-ruhum kutsal lirdedir
    Yaşayacak bedenim ve kaçacak çürüme-
    Şu yeryüzünde kaldıkça tek bir şair
    Duyulacak ünüm her yerde

    Adım dilden dile dolaşacak tüm Rusya' da,
    Ona özgü her dilde herkes bilecek onu
    Gururlu torunu Slav'ın, Finli, şimdilik yabanıl Tunguz,
    Ve Kalmuk, bozkırların dostu.

    Ve halk gönlünde taşıyacak beni uzun zaman, İyi duygular uyandırdığım için lirimle, Özgürlüğü övdüğüm için şu acımasız çağda
    Ve merhamet uyandırdığım için düşenlere

    Ey esin, boyun eğ buyruğuna Tanrı'nın,
    Övgüyü de iftirayı da umursama,
    Ne hakaretten kork ne çelenk iste
    Ve tartışma aptalla.


    Not: Kitapta yer alan en beğendiğim şiiri ise bu, gerçekten harika!

    #84664562


    İyi okumalar
  • "... Ama emin olabileceğimiz bir nokta var: Merakların özgürce tatmin edilmesini engelleyen toplumun, geleceğe bırakacak çok şeyi olmayacaktır."
  • 414 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Müslüman Dünyada Çağdaş Düşünce 2 Cilt Mısır Düşüncesi


    Serinin ikinci kitabı olan Mısır Düşüncesi, Türk ve yabancı akademisyenler tarafından kaleme alınan makalelerden oluşmaktadır. Türk akademisyenlerin bazıları Batıdaki üniversitelerde görev yaparken yabancı akademisyenlerden de  Turkiye'de görev yapanlar bulunmaktadır. Kitap, Mısır'da milliyetçilik, islami söylem, sosyalist düşünce, liberal düşünce, Batılılaşma başlıkları halinde Mısır'da faal olan düşünceleri incelemektedir.


    Mısır, antik, Helenizm, Roma  ve Islamiyet dönemini içinde barındıran dört önemli dönemden geçerek günümüze ulaşmış her dönem cazibe merkezi olmuş bir coğrafyadır.  Böyle köklü bir tarihe sahip olmasına rağmen Antik döneme ait piramitler ve bazı tapınaklar ile Fatımiler döneminde Şiiliği yaymak için kurulan daha sonra ise Sünnileşerek günümüze ulaşan El Ezher dışında pek bir şeyi kalmamıştır.


    Mısır, 1798 yılında Napolyon liderliğindeki Fransa'nin işgaline uğrar.  Bu işgal uzun sürmese de Fransız etkisini hakim kılmak adına başlatılan girişimler modernleşme alanında Mısır'ı özel bir konuma getirmiştir. Fransızların Mısır'dan kovulmasının ardından vali olarak atanan Mehmet Ali Paşa, Fransızlar tarafından başlatılan modernleşme faaliyetlerini devam ettirdi. Batılı ölçülerde bir ordu kurdu. Fransa'ya öğrenci gönderdi. Tercüme faaliyetleriyle Mısır'ın kültür hayatına katkı sundu.  Bu süreç aynı zamanda Mısır'ın Osmanlı Devleti'nden kopmaya başlama süreci oldu.  Mısır, modernleşme çalışmalarında o kadar ileri bir adım attı ki Osmanlı Devleti bile bir vilayeti olan Mısır moderleşmesini örnek alır pozisyona geldi. 


    Neticede kökleri çok eskiye dayanan aşiret yapılarının hakim olduğu bir coğrafyada modernleşme çabaları da belirli bir seviyeden öteye geçemedi.1885 yılında Mısır, Ingiltere tarafından işgal edildi. 1936 yılında ise Ingiltere kontrolünde bağımsız bir devlet oldu.



    Bağımsızlığına kavuşan Mısır'da Fransız ve Ingiliz işgalinin önemli etkileri oldu. Dönemin islami ve muhafazakar kesimleri nasıl olurda musluman bir toplum kâfir bir topluma yenilir diyerekten kendini sorgulamaya başladı.  Aydın olarak tabir edilen Batıda eğitim görmüş kesim de geri kalmışlığı sorgularken Fransız işgali ile başlayan Mehmet Ali Paşa ile devam eden modernleşme dönemini baz alarak Mısır'ın moderleşmeye devam etmesi gerektiğini ifade etti.  


    Bu dönemin Batılı düşünceye sahip aydınlarında Mısır'ın uzun yıllar bölgeye hakim olan Türkler ve Islamiyet nedeniyle geri kalmış olduğu düşüncesi oluştu. Bu tür düşünceye Iran'da da rastlamak mümkündür. Iranlılar ise Araplar ve Türkler nedeniyle geri kaldıklarını düşünmektedir.



    Batı düşüncesine sahip aydınlar ile Mısır'ın gelişmesinin ancak Müslüman toplumun özüne dönmesiyle mümkün olacağına inanan kesim Mısır'da iki keskin tarafı oluşturmaktadır. 1917 yılında Rusya'da Sovyet rejimimin kurulması nedeniyle sosyalizm  de Mısır'da kendisine taraftar bulmuştur.  Bu dönemin en önemli yanı gerek muhafazakar ve islami olsun gerek Batıcı, gerek sosyalist gerekse milliyetçi tüm düşünceler Ingiliz etkisinin Mısır'da son bulması konusunda birleşmektedir.


    Tüm bu düşünceler içinde ilk kurulan oluşum Genç Muslumanlar Birliğidir. Aynı dönemde kurulan Genç Hıristiyanlar Birliğinden esinlenerek kurulmuştur. Genç Muslumanlar Birliği uzun ömürlü olmamış bundan sonra kurulan Müslüman Kardeşler ise kurulduğu günden bugüne Mısır'ın tüm süreçlerine etki etmiştir.


    Müslüman Kardeşler, islami kesimden büyük destek görmüştür.  Gördüğü destekle siyasetle içli dişli olmuştur. Zaman zaman askeri darbeleri destekleyerek etki alanını genişletmiş, zaman zaman da devlet adamlarıyla ters düşmesi sonucunda soruşturmalara uğrayarak işkence süreçlerinden geçmiştir.  Müslüman Kardeşler Hasan El Benna tarafından kurulmuştur. Benna 1949 yılında silahlı saldırıda ölmüştür.  1952 yılında Hur Subaylar diye ifade edilen subayların darbesini desteklemiş, Cemal Abdulnasir'ın Hür Subaylar grubu içinden sıyrılarak yönetimi ele geçirmesiyle Cemal Abdulnasır ve Müslüman Kardeşlerin arasi bozulmuştur. 


    Müslüman Kardeşlerden sırt çeviren Cemal Abdulnasir, sosyalisti ve milliyetçi bir söylemle hareket ederek bir taraftan Sovyetlerden destek görmüş diğer taraftan da Filistin meselesinde on plana çıkmaya çalışmıştır. Misir- Irak ve Suriye ile Birleşik Arap Cumhuriyetini kurarak kısa ömürlü 3'lü bir devlet organizasyonuna imza atmıştır. ingilizler elindeki Süveyş Kanalını millileştirmesi popülerliğini artırsa da 1967 Arap -Israil Savaşında yaşadıkları büyük yenilgi sebebiyle sosyalist ve milliyetçi söylemi çokmustur. 


    Müslüman Kardeşler içinde Seyyid Kutub'u ayrı bir yere koymak lazım. 1952 yılından sonra Müslüman Kardeşlere yönelik başlatılan baskılar döneminde Seyyid Kutub önemli bir figür olarak öne çıkmıştır. Söylemleri Müslüman Kardeşler  içinde bir kesimi radikallestirmiştir. Bu radikal kesim, daha sonra Müslüman Kardeşlerden bağımsız olarak yoluna devam etme kararı almıştır. Seyyid Kutub ise 1968 yılında idam edilmiştir. 



    Mısır'da ülkenin kurtuluşu için bir cik fikir öne sürülmüş ancak hiçbiri toplumun tamamı tarafından kabul görecek bir reçete sunamamıştır. Halktan destek görme bakımından en geniş tabana Müslüman Kardeşler ulaşsa da o da zaman zaman söylemlerinin sertleşmesi nedeniyle toplumda kendi tabanı dışında destek girmemiştir. Yine de Mısır'daki en organize gruptur. 


    Mısırda devleti yönetenler zaman zaman Müslüman Kardeslere zaman zaman sosyalist ve milliyetçilere sırtını dayamış ancak günü kurtarma derdine düşmüştür. Kimse akılcı bir politika girmemiştir.


    2011 yılında başlayan sokak olaylarında en organize ve örgütlü grup olan Müslüman Kardeşler on plana çıksa da grubun sahip olduğu fikirler nedeniyle ileriye gitmesi engellenmiştir.  Bir kitapta ABD'nin Islam Dünyasındaki grupları 4 kategoriye ayırdığını okumuştum. Bunlar, köktenciler, gelenekselciler, seküler laikler ve ılımlılardır. ABD, seküler laikleri daimi müttefik olarak gormezken işlerine yaradığı sürece ilişkilerini devam etme taraftarıdır. Ilımlılar ve gekenekselciler ise müttefik olarak kabul görürken radikalizme kaymamaları için kontrol altında tutulması gereken grup olarak değerlendiriliyor. Koktenciler ise faaliyetleri ifşa edilmesi gereken bir grup olarak tanımlanmaktadır. Müslüman Kardeşler de bu sıralamada köktenci tavırları nedeniyle başlattıkları mücadeleyi sona erdiremeden Batı destekli bir darbeyle önleri kesilmiştir.



    Birbiriyle kavgalı olan düşüncelerin faal olduğu Mısır'da her kesim  kendisinden olmayanı öteki gördüğü sürece de hicbir düşünce bir adım ileriye gidemeyecektir.
  • 442 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Müslüman Dünyada Çağdaş Düşünce Cilt 1 Türk Düşüncesi 


    Yurtdışı Turkler vs Akraba Topluluklar Baskanligi tarafından basımi yapılan 4 ciltlik serinin ilk kitabıdır. Kitap Medeniyet Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr.Lutfi Sunar editörlüğünde Turk, Mısır, Iran ve Hint alt kıtası başlıklarında akademisyenler tarafından yazılan makalelerden oluşuyor.  4 kitap, karton kapak olarak 100 lira ciltli almak isteyenler için 180 lira. Ben ciltli aldım. Şimdiye kadar okuduğum gerek Türk Düşüncesi cildi gerekse Mısır Düşüncesi cildi oldukça doyurucu aydınlatıcı bilgiler içeriyor. 


    Osmanlı Devletini yönetenler, devletin  artık eski gücünü yitirmiş ve sahip olduğu toprak parçasında hakim güç olmadığının farkına varınca kurtuluş yolları olarak yeni fikirler ortaya çıktı. Batılılaşma, Osmanlıcılık, Islamcılık, Türkçülük ve Sosyalizm bunların en başında gelen düşüncelerdi. Bu düşünceler içinde Osmanlıcılık, Balkan topraklarının elden çıkmasıyla Islamcılık Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki toprakların kaybıyla etkisini yitirdi. Sosyalizm ise etkili bile olamamıştı. 


    Osmanlı'dan Cumhuriyete geçişte elimizde Batılılaşma ve Türkçülük  kaldı. Batılılaşma ağır aksak da ilerlese Osmanlı'dan Cumhuriyete, Cumhuriyetten günümüze varlığıni korudu. Türkçülük ise, Osmanlı Devleti zamanında oldukça geniş bir coğrafyayı ele alıyordu. Cumhuriyetle birlikte Türkiye sınırları içini baz alan bir milliyetçilik anlayışına evrildi. Boylece Cumhuriyetin ilanıyla birlikte yeni sistem, Batılılaşma ve milliyetçilik üzerine inşa edildi. 


    Osmanli'dan Cumhuriyete geçiş sürecinde yapılmak istenen reformlar sık sık kesintiye uğramış, devlet adamlarının kabiliyetine göre yürütülmeye çalışılmıştı. Bundan hareketle olsa gerek ki  Cumhuriyet, yeni sınırlar içinde tesis edilirken Batılılaşma devlet politikası haline getirildi. Batılılaşma hayata geçirilirken devletin eski ile bağlantısı her noktada kesildi. Bu sosyolojik bir süreçle şeklinde  değil de devletin zorlayıcı unsurlarıyla yapıldı. 


    Osmanlı'da yenileşme hareketlerine gösterilen tepkilerin Cumhuriyette de devam ettiğini düşünürsek devletin zorlayıcı güç kullanmaktan başka çaresi de yoktu. Batılılaşma, yeni sistemin iktidar olan fikriydi. Bir fikrin iktidar olmadan hayata geçirilmesi, arkasına devlet gücü almadan başarıya ulaşması mümkün değildir. Bu serinin ikinci kitabı olan Mısır Dusuncesi'ni okudum. Orada gördüğüm Mısır Devletinin geleceği için bir çok fikrin ortaya atıldığı ancak hiçbirinin uzun süre devam etmediği olmuştur. Böylece Misir'da her yönetim değişikliğinde devletin kurtuluşu için öne sürülen fikir değişmiş ama devlet asla kurtuluşa erememiştir. Turkiye'de ise ağır aksak da olsa Batılılaşma devamlılık esasıyla zaman zaman yavaşlasa da yoluna devam etmiştir. Bu konuyu Mısır Düşüncesi kitabını incelerken daha detaylı ele alacağız.



    Cumhuriyetle birlikte saltanat ve hilâfet başta olmak üzere Cumhuriyetin eski ile olan bağını çağrıştıran, gösteren her şey kaldırıldı. O günün şartlarını düşündüğümüzde belli bir çerçevede hareket edenler dışında halktan bu konuda bir tepki de gelmemişti. Saltanat ve Halifeligin kaldırılması, aslinda savaştan çıkan yaralarını sarmaya çalışan halkın çok da umrunda miydi?? 


    Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşananları halkın bir tepkisi olarak mı görmeliyiz yoksa varlığı ve geleceğini  eski sistemin devamında görenlerin bir serzenişi olarak mı görmeliyiz?? Esasında halkın yaşamında ne değişti?  Cumhuriyeti anlamamiz adına bu soruya verilecek doğru cevaplar süreci anlamamiza da yardımcı olacaktır.


    Yeni sistemin lokomotif fikirleri Batılılaşma ve milliyetçilik olsa da yeraltında da olsa Islamcilik, Batılılaşma görünümünde Sosyalizmin de tartışıldığını görüyoruz. Kitapta Atatürkçülüğün devlet bürokrasisi tarafından benimsenen katı hali Kemalizm olarak tanımlanmış. Kendini toplumun üzerinde gören bürokratik elitler, kendilerini Kemalist olarak tanımlayarak aslında halkın benimsediği ve de rahatlıkla benimseyeceği ilke ve inkılapları dar bir alanda tutmaya çalışarak kendi tekellerine almışlardır. Bürokratik elitlerin bu tutumu olmasa  hayata geçirilen devrimler halkın rahatlıkla benimseyeceği yenilikler olarak duracaktı. 


    Bugün Atatürkçülük halk nezdinde benimsenmisse en ücra köyde bile genç ihtiyar herkeste bir Atatürk sevgisi varsa bu hem Atatürkün bu ülke için yaptıklarında hem de hayata geçirdiği yeniliklerin halk tarafından benimsenmesinde yatmaktadır.   Bugün Atatürkçülüğü kendi tekeline almış elit bir kesim yok ve halk Ataturku ve yeniliklerini bağrına basmış durumda. Üstelik bunu Atatürk'u bir insan olarak değil ilahlaştirilmis kutsallastıtirilmis bir varlık olarak görenlere rağmen yaptı.  Bugün Atatürkçülük ekseninde ipe sapa gelmez tartışmalar yapılıyorsa bunu Atatürk'ü kutsallaştiranlarin yaptıklarında aramak gerekir. 


    Bu kitapta Islamcılık, sosyalizm, komünizm, Türkçülük, liberalizm düşüncelerinin Osmanlıdan günümüze olan seyri de birer makale halinde ele alınmış değerlendirilmiştir. Islamcılık, Türk milletinin tarihi kökleri itibariyle insanlara hep yakın olagelmiştir. Türkçülük ise Türk Milletinin varoluş olarak yakın olduğu bir düşüncedir. Buna rağmen Türkçülük de başta olmak üzere sosyalizm komünizm dar bir çerçevede belirli dergiler etrafında tartışılmıştır. Halka inmemiştir. Istanbulda bir dernekte tartışılan Türkçülüğun Giresundaki bir köylü için ne önemi olabilir. Evet varoluş olarak kendisine yakın hissedebilir ancak bunun ötesine geçemez. Turkiye'de gerek Türkçülük gerek Sosyalizm ve Komünizm hep halktan uzakta halka inmeden tartışılmıştır. Bu sebeple asla da halka inemeyecektir.   


    Bu sebeple olsa gerek Türkçülük düşüncesi ve Sosyalizm 1960'lı yıllardan itibaren yeni ayrışmaların içine suruklenmistir. Bugün Milliyetçi Hareket Partisi'nin başını çektiği anlayış 1967 yılında Adana kongresinde Nihal Atsiz'ın düşüncesinden farklılaşmış ve yeni bir anlayışla yoluna devam kararı almıştır. Bunu bir takım çevreler Milliyetçi Hareket Partisinin Islamcı bir hüviyete bürünmesi olarak yorumlamistir oysa bu milliyetçi düşüncenin halka inmesi olarak da yorumlanmalidir.  Ortaya konulan her fikir neticede halk için değil midir ? Halk için olmayacak düşünceyi fildişi kulelerde sırça köşklerde yaşamanın bir mantığı olabilir mi? 


    Kitap, Türk sosyal, siyasal ve modernleşme yaşamına bir şekilde etki eden her düşünceyi önyargısız değerlendirmiştir. Eleştiri getirilen noktalar yapıcı boyuttadır. Kitap sadece akademik bir çalışma olmayıp bahsi geçen düşünceleri savunanların kendilerini kontrol etmesine yarayacak bilgiler içermektedir. 
  • Halk uyumu ile şehirli çatışması arasındaki zıtlığın kökleri evrimsel varsayımdan gelmektedir, şöyle ki; Amerika yerlileri gibi halk toplumlarında bulunan insanlar uyumlu yaşam biçimine ulaşmayı başarırken, aynı zamanda çevrelerini yok etmeden ve zarar vermeden adapte olmasına yardımcı olan geleneksel inanç ve uygulamaları da geliştirmişlerdir. Jean Jacques Rousseau Asil Vahşi düşüncesini ortak dilimizin parçası yapmıştır ve bir sekilde de birçok çağdaş akademisyen bu görüşü halen sürdürmektedir. Birçok modern toplumun baş belası olan sosyal patolojiyi ispatlayan kanıtlar elimizde yeterince mevcut olmasina rağmen, ilkel düzene ilişkin güvenilir kanıtların mevcudiyeti çok daha azdır.
    Robert B. Edgerton
    Sayfa 16 - Buzdağı Yayınevi
  • 551 syf.
    ·19 günde·Beğendi·9/10
    Alman Politikacı ve sosyalist yazar Bebel'in 19 yy sonlarına doğru yazdığı kitap, 4 bölümden oluşuyor.

    Ilk bölümde, kadının Ilkçağ'daki konumundan bahsediliyor.
    Aile biçimleri ve analık hukuku, Yunan mitlerinden de örneklendirilerek açıklanıyor. Ardından babalık hukuku kavramı da ele alınıyor. Hristiyanlığın tahakküm altına aldığı toplulukların sayısı arttıkça, iki cins arasındaki rekabet kızışıyor. Bir de Ortaçağ karanlığına gömülen Avrupa'da, kadının konumu feodalizm, kentleşme ve şövalyelik süreçleriyle farklı bir kisveye bürünüyor. Luther ile birlikte gelişen reform hareketleri de yine kadının konumuna tesir ediyor.

    Ikinci bölümde, 19 yy kadınından söz ediliyor. Sanayi Devrimi ile birlikte belirginleşen Proleter&Burjuva savaşı, kadınları da etkiliyor. Zira kadın ve işçinin ortak yanları, ikisinin de sömürülen olmasıdır. Özellikle Ingiltere'de günde 18 saat çalışan proleter erkeklerin, günün geri kalanında yapabileceği iki eylem kalıyordu: Içki ve Seks.
    Bu durum da beraberinde fuhşiyatı getiriyordu. Kapitalist düzen, kadını, insan türünün ayrılmaz bir parçası olarak değil, erkeklerin cinsel objesi haline getirmesinin kökleri, bu dönemde daha da kalınlaşıyor. Böylece çözülen aile yapısı ve toplum birliği, burjuva tarafından daha kolay lokma haline geliyordu.

    Üçüncü bölüm, devletin toplum üzerindeki gücünü konu ediniyor. Devleti yöneten burjuva, kanunları toplumun tamamının değil kendi çıkarlarının lehine yapması, polis ve askerin toplum düzeni için değil burjuvanın safahatı için kullanılması gibi durumlar ifade edilirken, özel mülkiyet kutsallığı adıyla, toprakları zimmetine geçirerek toplumu baskı altına almasına dikkat çekiliyor. Devleti yönetenlerin, toprakların büyük kısmını elde edip toplumu topraksız ve kendisine bağımlı hale getirdiği de yine bu bölümde işleniyor. Peki bu duruma başkaldıran insanlara ne oluyor? Ya burjuva menfaatlerine uygun kanunlar aracılığıyla öldürülüyor ya da burjuva menfaatlerine uygun polisler tarafından işkencelere tabi tutularak şindiriliyor.

    Gelelim kitabın en iç açıcı, en heyecanlandırıcı dördüncü bölümüne...
    Bu bölüm sosyal devrim ile başlıyor;
    "Çalışan sınıfların kurtuluşu için mücadele, ayrıcalıklar için mücadele değildir. Bilakis eşit haklar ve eşit görevler için ve tüm ayrıcalıkların ortadan kaldırılması için bir mücadeledir."
    Sosyal Devrim'in özünü bu cümle oluşturuyor. Kimsenin kimseyi sömürmediği bir ortamın, hangi şartlarda gerçekleşeceğini yazıyor. Bunun için en temel zaruriyet, özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasıdır. Yani "mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi"
    Bu düşünce Atsız kafasındakiler için "vatansızlaşma" olarak anlatılıyor.
    HAYIR!
    Bu düşünce, toprağa hakim olanların, toprağı olmayanları sömürmesini engellemek içindir.
    Sosyalizmde hiç kimse, herhangi bir savaş ya da rekabet içerisinde değildir. Başta toprak olmak üzere tüm mülkler, toplumundur. Bu demek değildir ki "herkesin malı herkesindir."
    Herkese ihtiyacı kadarını tahsis ederek bireylerarası rekabeti ve zenginleşme hırsını ortadan kaldırmaktır.
    Sosyalizmde en güzel yemeği yemek, en iyi evde oturmak, en iyi okularda okumak ya da en lüks arabaya binmek, sadece parası olanların değil, insan olarak doğup öyle kalmayı başaran herkesin hakkıdır.
    Çalışabilir durumda olan herkesin çalışması, üretime herkesin katılması sosyalizmin temel prensibidir. Bu ise, günde iki buçuk saatlik çalışmayı zorunlu kılıyor. Yine sosyalizmde fazla para veren iş değil, kişinin en yatkın olduğu iş yapılacağı için bu iki buçuk saatlik çalışma süresi de keyifli biçimde yerine getiriliyor. Günün geri kalan kısmında birey, sanata edebiyata geziye... Istediği her şeyi yapabilmeye zaman bulabiliyor.

    Kitap, kadın üzerinden, sömürünün dünü ve bugününü anlatırken yarın için de ümitvar olunmasını söyleyerek noktalanıyor;
    GELECEK SOSYALİZMİNDİR
    YANİ ILK PLANDA KADININ VE İŞÇİNİN!