• 80 syf.
    ·1 günde
    29 Haziran 1931: Sevim Burak: “SİZ BÜYÜTMÜŞSÜNÜZ BÖYLE KALP DOĞUŞTAN OLMAZ"Türkiye Yahudilerinden çıkıp geniş toplumda ünlenmiş, Türkiye edebiyatına damgasını vurmuş olan Sevim Burak’ı yeterince tanımıyor, onu bir sonraki nesillere anlatamıyoruz. Deneysel tarzı ve bilinç akışını ustaca kullanışıyla bilinen Sevim Burak kimdir?

    Edebiyatında ve hayatındaki amacını açıklarken Burak şöyle diyor: “Yaşamla aramdaki bağları koparmak; imgesel bir yaşam yaratmak yeniden. Günün her saatinde bunu düşünüyorum.”

    Burak'ın hem bir kadın hem de Yahudi kökenli bir birey olarak topluma entegre olamaması, toplum tarafından kendine yönelen normalleştirme pratiklerini reddetmesi, onun öykülerinde dilin içerikle olan beraberliğindeki "semiotic" çıkışlarla kendini göstermektedir. Kimi zaman cümlelerin ya da paragrafların tire(-)' ve 'eğik çizgi (/)'lerle ayrılması biçiminde ortaya çıkmakta, Türk kültürü içinde yer bulamamaya ve ataerkil yapı içinde özgürleşememeye karşılık gelen bir isyan biçiminde öyküleri tehditkar metinler haline getirmektedir. Burak'ın öyküleri içinde yaşadığı toplumsal düzene çeşitli açılardan bir saldırı biçimindedir.

    (Seher Özkök, Yaşama Teğelli Öyküler, 8-9)



    Sevim Burak Türk edebiyatında okuduğum en özgün kalemlerden biri olmakla beraber en aykırı edebiyatçı sıfatını da tek başına üstleniyor benim açımdan. "Sahibini Sesi" kitabı ile tanıştım Sevim Burak ile lakin ilk incelemeyi Afrika Dansı için yapacağım, ben edebiyat dünyasında körelmemek için her zaman uyanık bir zihne her zaman araştırmacı bir zihne sahip olunması gerektiğini savunurum, herkes bir başkasının tavsiyesi üzerine kitaplar okur bu yönlendirilmiş okumalara eğer bizi yönlendiren kişiye bir sempati besliyorsak pozitif bir sonuç alacak şekilde bir bilinçaltı hazırlığı ile başlarız bu da bizim okur olarak yeni yönlendirmelere kapı açmamıza neden olur. Tabii ki daima bizden daha iyi okuyanlar, daha birikimli olanlar olacak ve tabii ki onların yorumlarını önemseyeceğiz lakin kendi kendimize keşfedeceğimiz yazarlar bizi bu okuma sürecinde daha fazla huzura eriştirir. Sevim Burak benim için böyle bir yazar bazen kütüphanelerde arayışlarım olur lakin bazen kitap sitelerinde ya da yüzlerce PDF dosyalarında onlarca yazarı kurcalarım ne aradığımı bilemem lakin o günün sonunda yeni bir yazarı bulacağımı bilirim böyle bir arayışta da Sevim Burak'ı buldum.

    https://imgyukle.com/i/VW6CNp

    Ford Mach 1 yazarın son kitabı tamamlayamadan öldü ustalık eseri olacaktı, Mach 1'den mektuplarda çok büyük bir çalışma oldu içinden yüzlerce öykü, acayip eserlerin çıktığı bir makine adeta Ford Mach 1 onun içinden Afrika Dansı, Palyaço Ruşen, Everest My Lord çıkmıştı tamamlayamadı çünkü içinden sürekli yeni kitaplar çıkarıyordu Ford Mach 1'in çocuklarından biri üzerine konuşacağım biraz...

    Afrika Dansı...

    Bir makinesel düşünce..

    İstanbul ve Lagos'taki hastanelerde bağlı olduğu makine ile ilişkisi metnin temasını oluşturacaktır.

    Büyük ve küçük harflerin standart dışı kullanımları, parantez içi müdahaleleri, metnin bazı bölümlerinde soldan sağa ve yukarıdan aşağıya akışlar ile aykırı bir çizgiselliğin mimarisiyle karşımıza çıkacak Afrika Dansı..

    Afrika Dansı'nın ilk satırlarında karşımıza bir makine çıkar: (eserde olduğu gibi büyük harflerle yazıyorum)

    "İTHAL MALI
    BİR MAKİNE
    HEM DE DEĞİL
    ÇÜNKÜ KONUŞUYOR
    FAKAT KENDİ SÖYLEDİĞİ KELİMELERİ KENDİSİNİN DE BİLDİGİ YOK
    YA DA
    KENDİ KENDİNİN DE NE İSTEDİĞİNİ BİLMİYOR
    BİR GÜN SUSMAK UMUDU YOK (Susturun şunu denemez/kimse sustura susturamaz onu genelde bilimsel bir kural bu çünkü /EZBERCİ)
    YORUMLAMALARIN ÖTESİNDE
    YALNIZ KENDİ SESİNİ OLUŞTURUYOR
    SABAH 7.30'DA BAŞLIYOR KONUŞMAYA SAAT 17.00'YE KADAR (Maddi varlığından dışına ancak önceden hesaplanmış kelimeleri söyleyerek taşabiliyor/çıkabiliyor/bu kelimelere çıkmak denilebilirse eğer/çıksa da onu yakalamak imkansız/çünkü sözlerinin hepsi aynı değil/birbirini tutan bir tarafı yok/cümleleri düz değil/eğri büğrü yontu gibi)

    Makine bize Sevim Burak'ın yazı stilinden de bahsediyor aslında ilk sayfada nasıl bir tarzı bulacağınızı ifade ediyor buna rağmen okuyanların yorumları hep anlaşılmama üzerine kurulu, cümleleri düz değil eğri büğrü yontu gibi diyor bize ve biz hâlâ standart okumalarla diretmeye çalışırız ben başka bir şekilde yazıyorum biraz zihni zorlayın diyor ve bizim okuyucular hâlâ anlamadık diyor böyle olunca bu makine yazarımıza eziyet ediyor anlaşılmamanın acısını ölüm döşeğinde dans eden bu kadından çıkaracaktır.

    "KİM BU
    BİR MAKİNE Mİ
    GİZLİ BİR YÖNETİCİ Mİ
    YOKSA GİZLİ BİR GÜÇ MÜ
    DÜŞ GÖREN BİRİ Mİ
    BİR AŞIK MI
    BİR ERKEK Mİ"

    Evet makine kim sizce? Sabah 7 de konuşmaya başlayan, yalnız kendi sesini oluşturan bir güç mü bir yönetici mi olduğu belli olmayan bu makine kim?

    Evet makine bir aşık veya bir erkek değildir sadece makine bir düzeni temsil ediyor makine Ataerkil sistemdir. Bu sistemin önemsemediği kadın cinsinin bir bireyi olan Sevim Burak ise aykırı çizgisi ile tüm sisteme bir başkaldırı gerçekleştiriyor.


    KIPIRDAMAYIN
    NEFES ALMAYIN
    NEFES ALMAYIN(Nefes almayın dedikten sonra)
    SOLUK ALMAYIN(Aynı şey oysa/yanlış/ haysiyet kırıcı)
    KIPIRDAMAYIN (Kendisi ölümsüz/ bu hastaneden başka bir hastaneye gidecek/ama gitse de/mutlaka aynı sekilde konuşmak hevesine kapılacak)

    Makineye göre yapılan tüm bu müdahaleler (eziyetler) kadınlar için ya da hastalar için belki ikisi de makine için eş değerdir. Sonra şöyle devam ediyor Burak:

    BOYUNA EMREDİYOR
    DURUN
    KIPIRDAMAYIN DİYORUM SİZE
    MAKİNEDEN GELEN SES BU
    KİME SÖYLÜYOR
    BÜTÜN UMUTSUZ İNSANLARA
    ONLARIN KADERLERİNİ BİLİYOR (Niçin sabahtan akşama kadar / sözde onların iyiliği için / bakalım iyiliği için mi / bakalım öyle mi?)

    Makine hasta olanı belirler, çaresi olmayanı belirler ve onu yok eder:

    YOKSA
    BU MAKİNE BENİM DE HESABIMI GÖRECEK ALT KAPIDAN
    GİZLİCE ÇIKARILAN
    BİR CESET Mİ OLACAĞIM
    ÖLÜ MİVES KARUB GELİYOR MU OLACAĞIM
    NİYE GİZLİ ÇIKARILACAĞIM


    Neden gizli çıkarılacak MİVES KARUB çünkü o zaten normalleşmenin uzağında toplum tarafından iyileştirilemeyen bir kişilik o yüzden SEVİM BURAK olarak değil MİVES KARUB olarak gizlice çıkarılmaya çalışılacak.

    İkinci öyküyle devam etmek istiyorum ki bu öyküde gerçekten farklı bir teknik eseridir. Bu öykü baştan sona kadar eğik çizgilerle ayrılmış cümlelerden oluşur. İlk cümle bitince metne aitken ikinci cümle ikince metne ait, üstelik iki metin arasında bir bağlantı bulunmamaktadır. Böylece iki metni bir arada tek satırda okuma serüveni başlamış oluyor metinlerin bir aile bağlarını sorgularken diğeri ise bireyin yalnızlığını ön plana çıkarmaktadır. Aile bağlarının anlatıldığı metin Büyük harflerle ifade edilirken yalnızlığın bireysel süreci ise küçük harflerle anlatılır. Toplum düzeninde aile kurumuna verilen önemin yanında bireyin küçüklüğü bu şekilde daha iyi anlaşılmış oluyor.

    Bu iki metni bir alıntı ile gösterelim.

    EVLENİRKEN BANA HABER VERMEDİLER
    Ve avucunun içindeki kağıtları bana uzattı
    VE BİR SENE SONRA OĞLU OLUYOR ONU FA HABER VERMİYOR
    "Şimdi çekin" dedi
    DOĞAN ÇOCUĞU DOKUZ AYLIKKEN GÖREBİLDİM
    "Ben de gözlerimi kapayarak" çektim
    BEN GİTTİM AYAKLARINA
    "Ve kendine verip okuttum"
    SON DERECE SOĞUK KARŞILANDIM

    ....

    Foto Febüs öyküsünde Osmanlı Kültürü ve Cumhuriyet sonrası modernleşen topuk yaoisinin çatışmaları ile karşılaşırız.

    ...

    Osmanlı Bankası öyküsünde Yahudiler ve kedilerin başına gelenlere değinir.

    YÜZLERİ KASABA DÖNÜK
    CANLI MI CANSIZ MI
    ÖYLE DURUYORLAR
    GÖRÜNÜRLERDE KİMSE YOK
    SFENKS BUNLAR
    İCADİYE'DEKİ HANELERE BAKIYORUM
    BU HANELER SENİN YAHUDİ KOMŞULARIN
    HANELERİNE BENZİYOR MU
    CEVAP YOK
    PSİ PSİ PSİ
    GEL BENİM YAHUDİ KEDİM
    ZAVALLI YAHUDİ KEDİLER

    ...


    Son öykü ise bir kaç kelimenin tekrarından oluşmuş gibi gözüken ÜMMÜ GÜLSÜM öyküsüdür. Bu öykü Muhammed ile Hatice'nin kızının rahme düşüşünü anlatan bir metindir. Sadece ses ve ritimle bir eleştiri getirmek de ancak Sevim Burak'ın kaleminden çıkacak bir şey olurdu sanırım...

    Değinmeden geçtiğim birkaç öykü daha var lakin Sevim Burak'ın eserleine inceleme yazmak onları okumaktan çok daha zor bir faaliyet umarım bu satırlar onunla buluşmak için birkaç okura vesile olur, Ben standartları paramparça eden bu kadına hayran kaldım ve ikinci sınıf muamele gören kadınların erkeklerden çok daha yüce çok daha etkili kalemler olacağının örneklerinden biridir Sevim Burak. Ona Osmanlı Bankası öyküsünden bir alıntı ile şimdilik veda edelim..

    "Bir öksüze vuran hain elin ardından iki damla gözyaşı/iki su damlası ikişer gül goncası pembe yanacıklarda/o pembe gül yanacıklar kuruyup birer kin tohumu haline gelmeden/o gül goncası iki yanacıkta iki su damlası iki gül yanacıktan/iki gül yanacıktan da yuvarlanmadan aşağı/toz toprağın içine işlemeden/toprağın içine sızıp da çanakçı çamuru olarak ortaya çıkmadan/o çanakçı çamuru bin yıl sonra kindar kaşı çatık bir Bizans vazosu olmadan gelsin anneannemin entarisinin püsküllü uçkuru....
  • 385 syf.
    ·Puan vermedi
    Saramoga bir iddia ile kitabını yazıyor.
    İncil'i okuyun ve inancınızı kaybedeceksiniz” diyor.
    Saramoga İnsanlara “İncil'de tasvir edilen Tanrı'ya güvenmemelerini Tanrının sadece aklımızda var olduğunu söyleyebilir. Karşı çıkabilir, Red edebilir, Eleştirebilir.

    ANCAK;
    Saramoga İsa’ya göre İncil’i yazarken ; Bel altı bir dil kullanarak, dalga geçerek değersizleşen Tanrı algısı yaratarak aslında “tüm dinlere karşı” yazmıştır.
    Aşağıda maddeler halinde kitaptan alıntı ve yorumlarımı detaylandırıyorum ki Saramoga’ya haksızlık etmediğimi düşünün.:)
    Bu bel altı dil deyip küçümsemeyelim. İnsanlarda oluşturulan algı önemli. Bu dili kullanarak Saramoga beyinlere çakıyor. En en basitinden tıpkı İsa’nın babası kim diye sorsak kitabı okuyan herkes YUSUF der. Kafalara Saramoga YUSUF diye çaktı!!
    *****
    Google’da Mit/ Söylence :nedir diye sorduğumda; kuşaktan kuşağa yayılan, toplumun düş gücü etkisiyle zamanla biçim değiştiren, tanrılar, tanrıçalar, evrenin doğuşu vb.yle ilgili, imgesel, alegorik bir anlatımı olan halk öyküleridir.
    Mitoloji kelimesi sözlükte; Bir din veya bir halkın kültüründe tanrılar, kahramanlar, evren ve insanın yaratılışına dair tüm sözlü ve yazılı efsane/söylencedir. Der.
    Siz hiç bugüne kadar, mitolojik (Yunan ,Mısır gibi) söylencelerin bu denli değersizleştirilmiş basitleştirilmiş, bel altı yapılmış, istediği yer alınıp istemediği yerle dalga geçilmiş,( Nobel ödülü almış bir roman demiyorum ) bir metin bir yazı okudunuz mu merak ediyorum
    Aksine ciddiyetle konuşulup, değer atfedip mitoloji yani söylence gerçek gibi değerlendirilip felsefedeki karşılığı aranmıştır.
    Örneğin Yunanlı yazar Kazancacis /Zorba romanında da kahramanımız Allah’a inanmayan ateist biri idi. Ancak romandaki dil tarz hiçbir zaman Saramoga kadar basit saldırgan düzeysiz bütünlüksüz ahlaksız bel altı değil idi. O nedenle okurken hiçbir rahatsızlık duymadan hatta keyifle okuduk.Kısaca yazarın inançlı inançsız olması önemli değildir.

    İncelediğim 4 İncil’den (Matta, Luka, Markos ve Yuhanna) Saramoga İncil Luka üzerinden Hıristiyan Teolojisinin işine geldiği yerini almış, işine gelmeyen yerinde dalga geçmiştir.
    Saramoga kısaca şunu diyorum
    Ya topyekun al.. Ya da topyekun dalga geç!
    Karşı çıkabilirsin, reddebilirsin, eleştirebilirsin ancak
    Basitleştiremezsin, Dalga geçemezsin , Bel altı yapamazsın!

    ***********
    Saramoga’ya İncil’i dert ettiysen bir inceleme nasıl yapılır sorusuna;
    Ünlü Arkeolog Shimon Gibson’un ‘İSA’nın son günleri ‘kitabı incelemede çok iyi cevap vermiştir. Söz konusu kitaptan alıntılarla ilginizi çekmek isterim.
    ‘’…..Kudüs’te yaşayan İsa ile ilgili anlatıları desteklemek veya yalanlamak için veya bu anlatıların tarihselliğini reddetmek amacıyla kullanılmamalıdır. İncil anlatılarını ‘sınamak’ bunları tarih çalışmalarıyla karşılaştırmak ve farklılıklarını saptamak üzere kullanılan bağımsız bir araç olmalıdır.Arkeoloji İsa’nın yargılanması gibi belirli olaylar hakkında yapısal açıklamalar ve yorumlar yapabilir, ancak bu açıklama ve yorumların sonradan sınanması ve tarihsel perspektif içine yerleştirilmesi gerekir…
    ..Metinsel anlatılar gibi arkeoloji de çok katmanlıdır. Her ikisi de açımlanmaya geçmisin ‘gerçekleri’nin ortaya çıkarılması için derinlemesine incelenmeye muhtaçtır. Herkesin kabul edeceği gibi bu son derece zor ve karmaşık bir iştir…
    …İlk üç İncil (Matta, Markos ve Luka) İsa’nın ölümünden yaklaşık 40 ila 60 yıl sonra kaleme alınmıştır. Bu durumda İncil’lerin hiçbirinin görgü tanığı anlatılarına dayanmadığı, sadece Yuhanna İncili diğer üçünün erişemediği birçok tarihsel veriden yararlanmıştır. Tartışmalar sonucunda gerçekte ne olduğu konusunda belirli bir doğruluk derecesine ulaşmanın en iyi yolunun İncilleri ve olası kaynaklarını tarihsel ve edebi açıdan dikkatle incelemekten geçtiğine hükmedilmiştir….. ‘’


    ********
    Aşağıda Saramoga’dan alıntılarım ve parantez içinde yorumlarımı bulacaksınız.
    1- ...Tanrı, her zaman hazır ve nazır olduğundan, oradaydı, ama malum, kendisi saf ruhtur ve bu sebeple Yusuf’un etinin Meryem’inkine değdiğini, etin nasıl ete girdiğini, etin nasıl etle birleştiğini göremedi, ve belki o an orada değildi, Yusuf’un kutsal dölü Meryem’in kutsal rahmine düştü, hayat pınarı ve hayatın beşiği, ikisi de kutsaldı. Çünkü aslında, her şeyi bizzat kendisi yaratmış olsa da, Tanrı’nın da anlayamadığı bazı şeyler vardır. Tanrı bahçede, ne Yusuf’un boşalırken attığı çığlığı ne de Meryem’in bastıramadığı iniltiyi duyabildi. Yusuf karısının üzerinde bir dakikadan fazla kalmadı….

    ((kısaca Allah’a senin oğlunun annesini düdüklerken sen neredesin der ? ve Mahremiyeti ahlakı alaşağı yaparak kutsallığı yerle bir eder.
    İlişkilerde bile mahremiyetimiz açık edilmemeli derken iki kisi arasındaki kutsallıktır deriz. Ki bu kutsal Hz. İsa’nın kıssası ‘dır))
    2-…dilenci kardeşimiz yoksul bir evin önünde olduğunun farkına varmamış olamaz…
    ((dili tarzı çok göze sokar gibi alaycı ve saygısız))

    3-…Bir gün bir adam çıkıp gelecek ve insanı göbek bağına, düşünceyi ise kaynağına bağlayan kordonun nereden kesilmesi gerektiğini söyleyecek…
    ((bebeğin annenin memesini emmesine genetik diyen zihniyet işlerine gelince genetik diyorlar. işlerine gelmeyince göbek bağını kesmeyi nerden ögrendin sorusunu soruyor))

    4-…bir düşün, onu dünyaya getiren baba tarafından öldürülecekti,…
    ((Hikayenin bütünü üzerinden değil part part kelime kelime Allahı yok saymak icin saramoga nın tarzı))

    5-….Tanrı insana sizinle düzüşmeyi yasak etmiş, öyleyse artık korkmayın, ama sizi kırkmakta, yok saymada, kesip yemekte özgürmüşüz, çünkü Rabbin yasasıyla bunun için yaratılmışsınız,canlarınız sizlere bunun için bağışlanmış…..

    ((Saramoga hangi düzdüğü hayvanı yiyor merak ettim. Sadece inançlı insanı değil inançsız insan içinde hakarettir. Saramoga sadece insanların zihnini bulandırıyor. ))

    6-…Bunlar İsa’nın, çobanı imansızlığı, ve hatırlatmamı mazur görün ama cinsel meselelerdeki zayıflığı sebebiyle azarladığı o ilk tartışmalarına yakın bir zamanda olmuştu. İsa bu dünyada, terk edip unuttuğu ailesiyle bu çobandan başka kimsesi olmadığını anlamıştı. Ama herkesi unutsa da ona can veren anasını unutamazdı, dünyaya geldiğine pişmandı ama yine de unutamazdı, aslında kız kardeşi Lisya’yı da unutamamıştı,neden, o da bilmiyor, hafıza böyledir, olayları ve insanları deftere işlemesinin veya defterden silmesinin kendince sebepleri vardır…..

    ((önce karpuz kabuğunu aklına sok sonra arkadan kardeşini annesini konuş ,cinsel meselelerin zayıflığndan bahsedip anne ve kızkardeş lisa’dan bahsediyor. arkadan neden hatırladı bilmiyoruz ama kendince bizim bilmedigimiz sebebi vardır-- direk ensest algısı yaratmak))

    7-….Meryem, dönüp yanı başında yatan Lisya’ya baktığında kızın çıplak olduğunu gördü ve dehşete düştü, tuniği göğüslerini açıkta bırakacak şekilde yukarı sıyrılmıştı ve yüzü gülüyordu, nemli alnı ve üst dudağı öpücüklerden kızarmış parlıyordu. Meryem eve bir tek meleğin girdiğinden emin olmasaydı, konuşmaya daldığı sırada, uyuyan kızların ırzına geçmekle ünlü inkubilerden birinin fırsattan istifade genç kıza yanaştığını düşünecekti. Biz fark etmeyiz ama
    bu her zaman her yerde olur, bu melekler çoğunlukla çiftler halinde gönüllerince gezer ve biri peri masalları anlatıp dikkat dağıtırken diğeri kötü emellerine ulaşır, Lisya’yı baştan çıkaran melek geri döndü mü dönmedi mi kimse
    asla öğrenemedi…..
    ((Melekler İsa’nın kız kardeşi ile …))

    8- …Bu duyu ne görme duyuşuydu ne koku ne de tat duyusu, Tanrı yardımcısı olsun, bir şekilde bütün duyuların bir arada bulunduğu başka bir duyunun uyandırdığı bu heyecanı her şeyiyle hissediyordu. Kadın onu avluya götürdü ve oturttu…..
    ((Saramoga elinde…geziyor..başka bir şey diyemeyecegim.))

    9-… bir duman bulutu gördü diye vakit tamamlandığında Tanrı’yla olmanın
    neye benzeyeceğini hayal edebiliyorsa, çıplak bir kadını da,söylediği şarkıyı dinleyerek hayalinde canlandırabilir.İsa irkildi, böyle anlarda her
    insanda ve hayvanda olduğu gibi, kan bacaklarının arasına hücum etti ve orası şişerken, acıları diniverdi. Tanrım, bu beden çok güçlü, yine de İsa gidip kadını aramadı, elleri etin vahşi arzularına direndi, Kendini sevmediğin sürece hiç kimse değilsin, bedenini sevmediğin sürece Tanrı’ya ulaşamazsın,…..
    /((Saramoga elinde…geziyor..başka bir şey diyemeyecegim.))

    10-..…bir kadının ifadesine benziyordu, iyi dinleyin sözümü, kadının,özellikle de masum görüneninin ikiyüzlülüğü sınır tanımaz….
    ((meryem kimin torunu iffetsizlik yapılması mümkün değil . O dönemde dedesi zekeriya peygamber ..mümkün mü yapması))

    11-…Zakay cevap verdi, kâse buraya gömülsün ama önce kâsenin üzeri örtülsün, o toprak gerçek toprakla bir araya gelmesin, zira Tanrı’nın lütfü, gömülse de kaybedilmiş sayılmaz,ama şeytanın gücü toprağın altında, gözden uzakta azalacaktır….

    ((Bütün dinlerde şeytanın insana herhangi bir eylem gücü yoktur. sadece insana fısıldar yoldan çıkarır. Bunuda gerçek papazlar zaten bilir. şeytan kaseyi veremez. Gerçek papaz şeytanın insana müdahalesini bilir. Ancak sistemde ki ayakta kalmak için din otoriterileri şeytan argumanına ihtiyaçları vardır ve bunu kullanırlar.))

    12-….Çok şey beklememek gerek, ne de olsa Tanrı’nın gücünün bir sınırı olduğu gibi meleğin gücünün de bir sınırı var Yusuf uzun uzun düşündükten sonra şöyle bir sonuca varırdı, Mağarada görünen melek şeytanın uşağı olmalı, daha önce çoban kılığına girmiş olan iblis, bunlar en fazla kadının zaafını ve safdilliğini
    kanıtlayan deliller olabilir, düşmüş bir meleğin kadını kolayca baştan çıkardığının delilleri…..

    ((Meleği Allah ile denkliğini eşliğini kurup, Allahın kulu ile aynı değere indirip melekle Allah’ı eşleştirdikten sonra iblis şeytan kadını baştan çıkaran gibi cümlelerle Allah’ı basit diliyle aşağılıyor.) )
    13-...Rab lejyonların Tanrı’sıdır…
    ((Rab iaşe eden doyuran demektir. Çocugun Rabbı annesi babasıdır. Allahı ihtiyaç üzerinden tanımlıyor. o nedenle insanın çıkarları üzerinden Allahı değerlendirmek insanlaştırmak bizi yanlış sorulara götürür.
    Biz KULUZ. Bunu kabul edip ordan başlarsak Allahı anlatabiliiriz. Biz insanı sorgularlarla onu aşağı cekip yanlış yorumlarız.))

    14-….Rab neden seçilmiş halkıyla yüzleşip cezamızı kendisi vermiyor da Roma ordusunu üzerimize salıyor…..
    ((Kuranda Allah belayı bela ile def eder. Roma’da Allahın kulu Allah sahaya inmesine gerek yoktur))

    15-..…biz sonsuz ruhlarının huzuru demeyeceğiz, ruhlarının huzuru demekle yetineceğiz…..
    (insan için sonsuzluk yoktur. Allahtan gayri hiçbir şey ebedi değildir. Allah için ezeli ve ebedi değil der Kuran-ı Kerim.. yani başlangıç ve sonu yoktur)
    16-….Tanrı’nın aksine şeytan, erkek ve kadına hiçbir şeyi yasak etmemiş, bu sebeple de şeytanın dünyasında ilk günah diye bir şey asla olmamıştı…..

    ((Saramoga İncilinde şeytanı kabul ediyor)
    şeytanı kabul ediyorsan Allah’ıda kabul ediyor anlamına gelir ))

    17-..…Öyleyse Tanrı her şeyi sahiplenip bacaklarının arasındakini inkâr edecek değildir….
    ((saramoga edep yok ahlak yok diyor.Allah edebide ahlakıda öğretti. Allah edebi ve örtünmeyi de o gösterdi . Yasak elma adem ile hava birleşince safiyet bozuldu. ve incir yaprağı ile edebi örtüldü) )

    18-…Bu Rabbin sözüdür, Hayvanla cima eden adam ölümle cezalandırılacak, hayvan da kesilecektir, ve Rab dedi ki,Hayvanla günaha giren adamın vay haline, o artık lanetlidir.Bunların hepsini Rabbin mi dedi……

    ((bütün evrenin bütünlüğünü ayırıp dogayı evrimi insan için bozuyor. Bütün bu kurallar doğum ölüm enerjı ahlak bunları insan için bozuyor sırf Allahı yok saymak için))

    19-….Tapınaktan çıkan duman bulutu, tapınağa kurban kesmeye gelen herkesin uzaktan ya da yakından, sürünün ilk doğanlarını ve onların yağlarını Rabbe sunan, Âdem ve Havva’dan olma Habil’le bir akrabalığı olduğunu kanıtlıyor, Rab bu adağı memnuniyetle kabul etmiş, öte yandan yapabileceği tek şey toprağın semeresinden takdimde bulunmak olan Kabil, çabasının Rabbi memnun etmediğini görmüştü. Kabil, Habil’i bu sebeple öldürdüyse, rahat bir nefes alabiliriz, çünkü öyleyse, hepsi aynı adaktan takdimde bulunan bu imanlıların birbirlerini öldürmeleri için bir sebep yok, şişlere dizilen taze etin yağı mangallarda yanarken çıkan koku tapınaktan çıkan dumana karışıp göğe yükselirken, yüce gökte bunları soluyan Tanrı memnun oluyor. Kuzuyu göğsüne bastıran İsa, Tanrı’nın neden, sunağa dökülen bir tas sütle, ya da bir avuç buğdayla tatmin olmadığını anlayamıyor, bir canlıdan diğerine aktarılan özsuyunun ya da ebedi ekmeğin ham maddesi olan buğdayın neden değersiz olduğuna akıl erdiremiyor. Cömert ihtiyarın ona hediye ettiği, kısa bir süre için onun kurusu olan ve bugün güneşin battığını örmeyecek olan kurbanlığından çok yakında ayrılmak zorunda kalacak, çünkü tapınağın merdivenlerini tırmanmanın, zavallı küçük kuzuyu sanki artık var olmaya hakkı yokmuş, hayat pınarından içtiği için masallarla efsanelerin ebedi gardiyanı tarafından cezalandırılıyormuş gibi bıçağa ve ateşe teslim etmenin vakti
    geldi. Sonra İsa sinagogun yasasını ve Tanrı’nın sözünü karşısına alarak, bu kuzuyu kesmemeye, tapınağa adaması için ona verilen bu canı bağışlamaya, dolayısıyla aklanmaya geldiği Kudüs’ü, daha günahkâr bir kimse olarak terk etmeye karar verdi. Önceki günahları yetmezmiş gibi, bir de bu günahı işliyordu, ama vakti gelince günahlarının cezasını çekecekti, çünkü Tanrı asla unutmaz…..

    ((saramoga Habil ile Kabil meselesinde de yanıltıyor.
    Habil kendi yetiştirdigi sürünün icindeki en iyisini Allah’a sunuyor.
    Kabil ise kendi yetiştirdiğinin ortancalarını Alllah’a sunuyor.Büyüğünü kendine saklıyor. Allah Kabilin verdigini kabul etmeyince Kabil kıskanıyor. ve Habili öldürüyor.Kıssas bu.
    Saramoga sunulanın iyi ve kötü olan değil sanki nevi için yani Allah kuzu yu seviyorda bugdayı sevmiyor gibi yanlış yorum var))

    20-…Anam, ben tapınağa gitmiyorum. Neden, hak kuzunu bile almışsın. Kuzu da tapınağa gitmiyor. Bir sakatlığı mı var.Hayır, ama vakti gelince, eceliyle ölecek. Oğlum, anlamıyorum. Anlaman gerekmiyor, ben bu kuzuyu kurtarıyorsam, biri de beni Kurtaracaktır..
    ((saramoga sen kuzuyu kurtariyorsunda senin tanrın seni niye kurtarmadı. sorgulamasını alttan veriyor.))

    SARAMOGA’YA SONSÖZ;

    Kutsal kitap ile dini hikayeler arasındaki uyumsuzlukları yaparak bir tür Şatiye yaparak insanların gerçek dini aramasına yardımcı oluyor. Burada da Saramogo’ya gerçekten teşekur ediyorum.
    Tarih söylencesine göre Allah’a varılmaz insanın girdiği her yerde yalan vardır .
  • Allahım ürpermeyen kalpten, doymayan nefisten, kabul olunmayan duadan, fayda vermeyen ilimden sana sığınırım.”

    Allahım ürpermeyen kalpten sana sığınıyorum. Hissetmeyen bir kalpten sana sığınıyorum. Güzellikleri fark edemeyen, acı duymayan, merhametsiz, yanlış yol üzere olan ama bunu fark edemeyen kalpten sana sığınıyorum. Kanıksanan haramlar yüzünden ürpermeyen bir kalpten sana sığınıyorum. Ve Allahım kalbi ürpermeden yalan söyleyebilen, art niyetli her türlü insandan ve onların düşüncelerinden, şerrinden de sana sığınıyorum.

    Allahım doymayan nefisten sana sığınıyorum. Bizi israfın her türlüsünden koru. Maddî her türlü israftan, vakit israfından, fikir ve duygu israfından, ilim israfından sana sığınıyorum. Bize verdiğin her türlü nimeti, aklımızı, bedenimizi, sağlığımızı olması gerektiği şekilde kullanabilmemizi bize nasip et. Bu nimetlere karşı şükürsüzlük etmekten de koru bizi.

    Allahım kabul olunmayan duadan sana sığınıyorum. Duanın da en güzelini, en hayırlısını doğru bir şekilde yapabilmeyi nasip et bize. Duasız geçen vakitleri, şükürsüz geçecek vakitleri, ziyanda geçecek vakitleri bizden uzak eyle.

    Allahım fayda vermeyen ilimden de sana sığınıyorum. Belki şu an en çok da bundan sığınıyorum. Öğrendiğimiz şeyleri, bildiklerimizi senin rızan için kullanabilmenin yollarını göster bize. Bize güzel kapılar, hayırlı yollar aç. Ve bunlar aracılığı ile ümmete faydalı işler yapabilmemizi, ümmete faydalı insanlar olabilmemizi nasip eyle.

    Allahım bizi doğru yoldan ayırma. Kendi içimizde ayrılığa düşmekten bizi koru. Her türlü iftiradan, şerden, haramdan ve musibetten sana sığınıyoruz. Bizi İslam üzere sabit kıl ve ahlakımızı güzelleştir, imanımızı kuvvetlendir. Bize dünyada da iyilik ve güzellik nasip eyle, ahirette de iyilik ve güzellik nasip eyle ve bizi cehennem azabından koru.




    Abdullah bin Amr -radıyallâhu anh-’ın rivâyet ettiğine göre Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle duâ ederdi:
    “Allâh’ım! Huşû duymayan kalpten, kabul olunmayan duâdan, doymayan nefisten ve fayda vermeyen ilimden Sana sığınırım. Bu dört şeyden Sana sığınırım.” (Tirmizî, Deavât, 68)
    BİR MESAJ: “Huşû duymayan kalpten, kabul olunmayan duâdan, doymayan nefisten ve fayda vermeyen ilimden Allâh’a sığın!”

    Ey Muhammed ümmeti! Dört şey ki dâimâOndan istiâze hem Rabbe ilticâ gerek:Fayda vermeyen ilim, dinlenilmeyen duâ,Doyma bilmeyen nefis, Hak’tan ürkmeyen yürek!
    (Nazmen trc. Tâlî)
    Sevgili Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in dilinden günlük hayatında duâ hiç eksik olmazdı. O’nun yaptığı güzel ve mânâlı duâlardan biri de istiâze duâlarıydı. İstiâze, kısaca Allâh’a sığınmak anlamına gelir. Fahr-i Âlem Efendimiz; neticesi kötü olabilecek durumlardan hep Allâh’a sığınır, O’na duâ ederdi.
    İşte bu istiâze duâlarından birinde şu dört şeyden Allâh’a sığınmıştır:
    • Huşû Duymayan Kalp,
    • Kabul Olunmayan Duâ,
    • Doymayan Nefis,
    • Fayda Vermeyen İlim.
    Şimdi bunları sırasıyla ele almaya çalışalım:
    Huşû Duymayan Kalp
    Kalp, Cenâb-ı Hakk’ın insana lutfettiği en değerli nimetlerden biridir. Kalp; insanın maddî âleminin merkezi olduğu gibi, daha önemli bir şekilde mânevî âleminin de merkezidir. Dolayısıyla kalp, îmânın da merkezidir.
    Bu bakımdan kalbin ne söylediği, nelere muhabbet beslediği, nelerle heyecan duyduğu vs. bütün bunlar, îmânımızın hangi noktada olduğunu işaret etmesi ve göstermesi bakımından çok mühimdir.
    Onun için bir mü’minin kalbi, Kur’ân tilâvetiyle huzur bulur. Ezân-ı Muhammedî okunduğunda veya yüce Rabbimiz’in bir âyeti okunduğunda kalbi titrer. Nitekim Rabbimiz, bir âyet-i kerîmede gerçek mü’minlerin vasıflarından bahsederken;
    Allâh’ın adı anıldığında o mü’minlerin kalplerinin titrediğini, Allâh’ın âyetleri kendilerine okunduğunda da bunun îmanlarını ziyadeleştirdiğini (el-Enfâl, 8/2) ifade buyurmaktadır.
    Bu mânâda Allâh’ın âyetleri okunduğunda kalbinde bir ürperti hissetmeyen veya ezân-ı Muhammedî okunduğunda kalbinde bir tesir oluşmayan bir mü’minin kalbi, gerçekten Allâh’a sığınılacak bir kalptir.
    Bu öyle bir kalptir ki; yüce Allâh’ın kapısına kilit vurduğu kalptir. Artık kişinin o kalpten, hak ve hakikate yol bulması çok zordur. Bu öyle bir kalptir ki; Kur’ân’ın ifadesiyle taştan bile katı bir kalptir. Zira nice taşlar vardır ki, yukarıdan aşağı yuvarlanırken Allâh’ın adını zikrederek yuvarlanır. Yine nice taşlar vardır ki içinden su kaynar; bir başka deyişle hayat vardır, hassâsiyet vardır bu taşlarda. Ama katı kalplerde böyle bir hassâsiyeti bulamayız. Çünkü bu kalpler, gaflete dalmış kalplerdir.
    Allâh’ım! Huşû duymayan kalpten Sana sığınırız!
    Kabul Olunmayan Duâ
    Duâ, mü’mini huzura erdiren çıkış kapılarından biridir. Duâ; mü’minin aracı olmadan Rabbine ulaşabildiği bir vasıta, aynı zamanda emniyetli bir sığınaktır. Cenâb-ı Hak, mü’minin başka kapıya değil de kendi katına gelmesinden çok hoşnut oluyor. Duâ, mü’mini önemli kılan bir husus. Nitekim âyet-i kerimede;
    “Duânız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin!..” buyurulmaktadır. (el-Furkān, 25/77)
    Yine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz;
    “Allah Teâlâ katında duâdan daha kıymetli bir şey yoktur.” (Tirmizî, Deavât, 1) buyurarak duânın Allah katında ne denli mühim olduğunu vurgulamıştır.
    Allah -celle celâlühû-, duâları kabul edendir. Ancak şu kadar var ki âyet ve hadislerde belirtildiği üzere, bazı duâlar kabul görmemektedir. Meselâ dünya hayatının belki de en büyük mânevî hastalığı gaflet ile yapılan duâlar kabul edilmemektedir. Yine midesinde haram olan veya kazancında haram olan bir mü’minin duâsının kabul görmeyeceği belirtilmektedir.
    Buna göre duâsı kabul olmayan mü’min; kulluk nazarından kendinin bir muhasebesini yapmalı; «Nerede hata yapıyorum?» diye inceden inceye düşünmelidir.
    Allâh’ım! Kabul olmayan duâdan Sana sığınırız!
    Doymayan Nefis
    Her insanda bir nefis vardır ve bu nefis, daima kötülükleri emreder. Nefis, bir türlü doymak bilmez. Bitmek tükenmek bilmeyen arzular, istekler… Onun gözünü ancak toprak doyurur. Nitekim Sevgili Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; Âdemoğlunun gözünü ancak toprağın yani ölümün doyuracağını ifade etmektedir. Yeryüzü; doymak bilmeyen nefis sahibi insanların hırsları yüzünden, fesada uğramıştır.
    Nefse fırsat vermeye gelmez. Fahr-i Kâinât Efendimiz, sık sık;
    “Allâh’ım! Göz açıp kapayıncaya kadar bile nefsime fırsat verme!” diye duâ ederdi.
    Onun için nefis tezkiyesi zarurîdir, nefsi terbiye etmek elzemdir.
    Allâh’ım! Doymayan nefisten Sana sığınırız!
    Fayda Vermeyen İlim
    Yüce dînimiz İslâm’da ilmin fazîlet ve üstünlüğü vardır. Amel ve irfanla bezenmiş ilim, mü’minin cennet yolunu kolaylaştırır. Zira Sevgili Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
    “İlim elde etmek isteyen kişiye Allah, cennete giden yolda kolaylık gösterir.” (Buhârî, İlim, 10) İlme talip olan mü’min, Allah yolundadır. Bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:
    “İlim talebi için yola çıkan kimse dönünceye kadar Allah yolundadır.” (Tirmizî, İlim, 2)
    İlim, yücedir; ilim, mübârektir; ilim, mukaddestir. Ama bütün bu özelliklere sahip olan ilim, mü’minin dünya ve âhireti için faydalı olan ve rızâ-yı ilâhîye muvâfık olan ilimdir. Yoksa incir çekirdeğini bile dolduramayacak kadar lüzumsuz, değersiz bilgiler değil.
    Ne hazindir ki günümüz dünyasında yaşayan müslümanlardan niceleri; beyinlerini öyle lüzumsuz bilgilerle doldurdular ki beyinleri, bilgi çöplüğüne döndü. Yine kalplerine Allah ve Rasûlü’nün dışında para, makam, şehvet gibi öyle lüzumsuz sevgileri yerleştirdiler ki kalpleri, sevgi çöplüğüne dönüştü.
    Allâh’ım! Fayda vermeyen ilimden Sana sığınırız!..
    Ne mutlu insanı helâke götüren bu dört husustan Allâh’a sığınanlara!..
    Allâh’ım! Huşû duymayan kalpten, kabul olunmayan duâdan, doymak bilmeyen nefisten ve fayda vermeyen ilimden Sana sığınırız!..
    Âmîn…
  • gerilir zorlu bir yay
    oku fırlatmak için;
    gece gökte doğar ay
    yükselip batmak için.
    mecnûn inler, kanını
    leylâ'ya katmak için.
    cilve yapar sevgili
    gönül kanatmak için.
    şair neden gam çeker?
    şiir yaratmak için.
    dağda niçin bağrılır?
    feleğe çatmak için.
    açılır tatlı güller
    arılar tatmak için.
    göğse çiçek takılır
    solunca atmak için.
    tanrı kızlar yaratmış
    erlere satmak için.
    insan büyür beşikte
    mezarda yatmak için.
    ve.............................
    kahramanlar can verir
    yurdu yaşatmak için...

    (1931)

    01.09.2006 03:25 selim pusat 

    erkeği ağlamaya iten anlardandır. özellikle sevdiğini korurken şehit olan askeri düşünüp içi cız etmeyen bir insan daha tanımadım şimdiye kadar. ha tabi o alnı öpülesi şehit sevdiceğini korurken kimi şuursuz, kendi varlığından habersiz adamı da korumuş olmaktadır ya orası acıdır işte. bin yılın propaganda sözüdür ama doğrudur ne yazık, amerikan bayrağını göğsünden indirmeyen, ayağına kıçına başına nerde marka bulsa onu geçiren, yediğinin nerde ne şartlarda üretildiğini düşünmeyen, ağzı burnu kan içinde gotic ayağı altında resim çektiren, ancak ölüme ilk yaklaştığı anda salya sümük kaçışan insan müsvettelerini korumuş olduğu için bile hakkı ödenemeyecek olan askerimin, ayağına taş değmesin inşallah. o yüzdendir ki ne zaman çanakkale şehitliğinin yanından geçerim, ayakkabılarımı seyrederim yarım saat. biliyorum biraz daha onları düşünsem gözlerim dolar. ağlamak da olmuyor öyle otobüste. "neyin var" dese biri "her şeyim var ulan ben bunu nasıl öderim" diyesim gelir. hakkı ödenmez hiç birisinin, allah mekanlarını cennet eylesin.

    bir de boromir vardır zamanında. onun ölümünün anlatıldığı bölümü okurken ayağa kalkıp "delikanlı olun lan" diye bağırasım gelmişti serviste. o zaman mustafa abiden çekinmiştim, çok psikopat bir servis şöförüydü kendisi. eminim fırsat verilse buz pistinde bile kusursuz kullanırdı o minibüsü. imkan meselasi tabi aynı adam avrupada olsa kesin şumaher olur, raikonen olur. burda servis şöförü oluyor. çok da güzel oluyor ama bak korkudan delikanlı olun bile diyemedik bağıra bağıra, saygı duyduk. şumaher olsa servisin camını kırıp "her ne kadar ork varsa onun anası fahişedir" diye haykırırdım bile, ama mustafa abiye yapamıyoruz, adam koymuş karizmayı.

    devamını okuyayım...

    01.09.2006 04:25 ~ 02.09.2006 01:34 limon kimyon zorro 

    dağ 2 filminde keskin nişancı arif'in film boyunca atışlar öncesinde dizelerini okuduğu şiir.

    06.11.2016 13:28 tumanhan 

    (bkz: dağ 2) astsubay kıdemli üstçavuş arif sayar'ın sniper ile düşman avlarken mısra mısra işlediği şiir.

    07.11.2016 01:33 iribass 

    dağ 2 filminde keskin nişancı arif'in söylediği şiirdir.

    12.11.2016 22:33 peregrintook 

    kahraman türk askerini anlatan dağ 2 filminde yer yer mısralarına yer verilmiş olan epik şiir.

    13.11.2016 15:50 ratinho 

    vaktiyle bir atsız varmış!

    13.11.2016 22:58 siradanbiedebiyatogretmeni 

    2 haftadır dağ 2'de arifin bu şiiri okuduğu sahneleri arıyorum, yok. bulan, duyan olursa lütfen yeşillendirsin. sırf o sahneler için tekrar gideceğim de zamanım yok.

    edit: dayanamadım ben yaptım. video linki
    youtube linki telif hakkı sebebiyle silinmiş. neden olduğunu bilmiyorum, benim gibi bir çok insanın etkileneceği bir sahneydi, kendilerine mail attım ve filme bir zararı olup olmadığını sordum cevap gelmedi henüz. eğer zararı olursa sonradan eklediğim iki siteden de kaldıracağım.

    dailymotion linki
    yandex disk linki

    devamını okuyayım...

    17.11.2016 13:11 ~ 05.12.2016 11:20 rozzenans 

    vaktiyle araz elses'in besteleyip çok güzel okuduğu bir şiir: https://www.youtube.com/watch?v=vumyqzlxn4m

    tam dinlerken sol frame'de çıkması da cabası.

    17.11.2016 13:15 nostalgiaman 

    dağ 2 sonrası gündeme gelen, atsız kaleminin en güzel eserlerinden birisidir. bir şehidin büyük hatırasına yazılan şiir, aslında toprağın kara bağrında sıra dağlar gibi dizilenlere aittir.

    en güzel yorumu tabii ki araz elses'ten dinlenir, daha iyisi de söylenmez.

    "insan büyür beşikte
    mezarda yatmak için.
    ve...
    kahramanlar can verir
    yurdu yaşatmak için... "

    19.11.2016 01:34 tamerlane 

    12/2»

    

     

     

     

    iletişim reklam kariyer kullanım koşulları gizlilik politikamız sss istatistikler sub-etha instagram twitter facebook

    size daha iyi hizmet sunmak için ekşi'de çerezler kullanıyoruz. ekşi'yi kullanarak çerezlere izin 

    Hüseyin Nihal Atsız
  • 558 syf.
    ·21 günde·Beğendi·9/10
    Bazı türküler var.Bakın türkü diyorum şarkı değil ikinci seçenek denince benim kafamın içinde,"o sen olsan bari"çalıyor.Ama dediğim türkü(ler),insan nerede duysa,hangi ruh halinde olursa olsun, boğazını düğümleyip,içe işleyen kuvvetli bir hakimiyeti oluyor.Daha girizgahındaki ezgiler sizi ele geçiriyor,direkt canınıza kast ediyor.Bazı kitaplarda öyle."Devletin derinlikleri,toprağın derinliklerinden daha derindir."cümlesini Ahmet Ümit kullanıyorsa elbette sizi bu söylediğine ikna edecektir.Her ne kadar beşyüz sayfa civarı olsa da,puntoları gereği bence daha fazlaydı.Fakat öyle akıcı ve sürükleyici bir dili vardı ki,(çok yersiz uzunuza diye çekiştirdiği tasvirler hariç)kitabı elinizden bırakamıyorsunuz.

    "Elveda güzel vatanım"derken o titreyen sesi mutlaka duyacaktır vatanından ayrılması gereken insanların hikayesini dinleyen,bire bir şahit olanlar.
    Ben de duydum.O sesi duyduğum için merak ettim öyküsünü.Vatanını terk etmek zorunda kalmış,her şeyini,herkesi kaybetmiş kafası karışık idealist bir adam olan Selanik'li İttihat ve Terakki üyesi Şehsuvar Sami'nin 1908-1926 döneminde yaşanan ve yaşadığı olayları bir zamanlar sevdiği Selanik'li Yahudi kızı Ester'e mektuplarla anlatıyor.Tarih sevmeyenleri yorabilir ama fazla bilgisi olmayan okuyucuyu bile içine alacak bir anlatımdı.Daha önce Bab-ı Esrar kitabında bu kadar etkilendiğimi hatırlıyorum.
    Günümüz türkçesi ile yazılması yerine o dönemin kelimeleriyle mektup şeklinde kaleme alması bende çok daha güzel etki bıraktı.

    Osmanlı'nın son demlerini,2.Meşrutiyet,31 Mart vakası,Bab-ı Ali baskını,Balkan savaşları,2.Abdülhamid'in tahttan indirmesini ve tüm dünyanın kaderini etkileyen dünya savaşını,Mustafa Kemal'e yapılmak istenen hain suikastı kısacası döneme ait ne varsa sırasıyla en ince ayrıntısına kadar o dopdolu tarih bilgisiyle anlatıyor.Ve anlatırken öyle güzel yerlerden vuruyor ki Ümit,kitabı bırakıp bahsettiği dönemi araştırma hevesi uyandırıyor insanda.Bir çok bilmediğim,araştırınca vay be dediğim,haleti ruhaniyemi şaşırtan bilgiler öğrendim.Misal Truva atını herkes bilir ama Yavuz ve Midilli'nin hikayesini bu sayede öğrendim.

    **************
    *Alıntı*
    -Alman donanmasına ait Goben ve Breslau adlı iki savaş gemisinin Akdeniz’de, İngiliz donanmasının takibi altında önce Çanakkale’ye sığınıp ardından Karadeniz sahillerine gelmesi o sıralarda Alman Genelkurmayı ile görüşme halinde olan Osmanlı Devleti için aslında beklenmedik bir gelişmeydi. Ancak olan olmuş bu iki Alman gemisi Enver Paşa’nın da etkisiyle Karadeniz’deki Rus sahillerini bombalayarak Osmanlı Devleti’ni geri dönülmez bir yola sokmuştu.
    Alman Donanması’na ait Goben (Prusyalı General August Karl Von Goeben adına ithafen) ve Breslau (Bir Polonya şehri olan Wroclaw’in Almanca ifadesi) adlı savaş gemileri büyük savaş öncesi İngiliz ve Fransız donanmalarına karşı bir güç dengesi oluşturabilmek için Akdeniz’de sürekli olarak sefer yapmaktaydı. Bu gemiler hem hız hem de teknik açıdan rakip donanmalara ait gemilerden üstündü. 1914 yılının Ağustos ayında Fransa, Almanya’ya savaş ilan edince Alman Akdeniz Filosu Komutanı Wilhelm Souchon’un komutasındaki bu iki kruvazör Fransa’nın Cezayir’deki üslerini bombalamaya başladı. Bu saldırının ardından aldıkları emir gereği Çanakkale Boğazı istikametine doğru hareket eden gemiler, 4 Ağustos günü İngiliz savaş gemileri ile karşılaşmış ancak aralarında bir savaş durumu olmadığı için sadece birbirlerini takip etmekle yetinmişlerdi. İngilizler 5 Ağustos’ta, Goben ve Breslau’ın kömür ihtiyacını karşılamak için İtalya’nın Messina limanına geldikleri gün Almanlar’a savaş ilan etti. Düşmana görünmeden Çanakkale’ye gitmeye çalışan Alman mürettebat, 6 Ağustos günü Stinners adlı Alman şirketinin önceden getirdiği kömürle ikmal işlemlerini yaptıktan sonra yeniden yola koyuldu. Amiral Souchon, düşmanı şaşırtmak için önce Adriyatik’e doğru bir seyir takip eder gibi yapıp gemilerin yönünü Çanakkale’ye çevirdi. Mora Yarımadası’nda bulunan Matapan Burnu’nda bir ikmal daha yapan gemiler, 10 Ağustos 1914 günü Çanakkale’ye ulaştı. O tarihlerde Osmanlı ve Alman genelkurmayları savaş için henüz bir mutabakat sağlayamadıklarından sahilde bulunan Türk bataryaları Goben ve Breslau isimli gemilerin Boğaz’ı geçmesine müsaade etmemiş ve durum hemen Harbiye Nazırı Enver Paşa’ya arz edilmişti. Bu arada takipteki İngiliz savaş gemilerinin de Çanakkale’ye varmaları an meselesiydi. Alman askeri heyetinden Albay Hans Kannengiesser yaşanan bu olayı şöyle anlatıyor: “Enver Paşa ile Harbiye Nezaretinde bir hususu görüşüyordum. Bu sırada Enver Paşa’nın yaveri içeri girdi ve Alman heyetinden Von Kress’in hemen kendisiyle görüşmek istediğini söyledi. Enver Paşa ‘Şu an bir toplantı halindeyim daha sonra’ deyince yaver meselenin çok mühim olduğunu Von Kress’in acilen görüşmek isteğini bir kez daha tekrar edince Enver Paşa görüşmeyi kabul etti. İçeri giren Von Kress, Enver Paşa’dan iki geminin Çanakkale Boğazı’ndan giriş yapabilmeleri için izin istediklerini aksi takdirde yaklaşan İngiliz gemilerinin kendilerini batıracağını ayrıca bu iki geminin Alman İmparatoru’nun Osmanlı’ya birer hediyeleri olduğunu söyledi. Enver Paşa bunun üzerine gerekli emirleri verdi.”

    Enver Paşa bu oldu-bittiyi akşam vakti Sadrazam Said Halim Paşa’ya “Paşam nur topu gibi iki evladınız dünya’ya geldi” diyerek haber verecekti. İngiliz ve Fransızların bu duruma gösterecekleri tepkiyi en aza indirgemek için gemilerin sancakları değiştirildi, Alman bahriyelilere fes giyilmesi talimatı verildi ve gemilerin satın alındığı açıklaması yapıldı.

    Hatta Goben’e Yavuz; Breslav’a Midilli adı verildi. Aslında bu açıklama İngiltere’ye daha önce sipariş edilen üstelik parasını ödediğimiz ancak alamadığımız savaş gemilerine karşı bir tepki niteliği de taşıyordu. 27 Ekim 1914 tarihinde Enver Paşa’nın yardımları ile Çanakkale’den Karadeniz’e de geçmeyi başaran Yavuz ve Midilli, diğer Türk savaş gemileri ile birlikte Amiral Souchon komutasında tatbikat bahanesiyle Rus sahillerini bombaladı ve böylece Osmanlı Devleti faturasını çok ağır ödeyeceği bir savaşa girmiş oldu.-
    ************
    Belki bu civarda tek bilmeyen benimdir bilemiyorum ama benim gibi daha önce duymayalar için alıntıladım.Tabii bu kadar uzun incelemeyi kim okuyacak ama burası benim dijital not defterim olduğundan bir problem yok diye düşünüyorum.

    Her neyse tekrar baş kahramanımıza dönüp bitireyim.Aklının iplerini salabilse belki bir nebze huzura erecekti Sami.Fakat asla gururu elden vermediği,içinde yaşadığı kararsızlığını kimselere belli etmeden kafa tutması yordu en çok içinde yeterince sevda yükü olan bu adamı.Dostluk,hasret,savaş,entrika,aşk ve yenilginin nefis bir dilde anlatıldığı bu nefis romanı tavsiye ederim.Nevzat komiserden çok daha fazla sevdim ben.Cinayet ve kan kokusu eksik olmadı tabii takdir edersiniz bir Ümit romanı olduğunu hatırlatarak.Rahatsız olacak gibi oldum fakat sonra tarihin tekerrürden ibaret olduğunu,Habil ile Kabil'den günümüze malesef değişmeyen gerçeğini ortaya koyduğunu anlayınca,'haklısın başgan'deyip devam ettim okumaya.

    İncelemenin başında bahsettiğim türkü ise,benim
    çok sevdiğim Selanik türküsüydü;
    https://youtu.be/O1IAn0nYiIU
    Kitabın öyle güzel yerinde geldiki,film izlerken duygumuzun en yoğun anında fonda çalan ve ruh halimizi taçlandıran o ezgiler gibi buradada yakaladı beni.Hikayesini bilmeden bile sözlerinden dolu dolu bir yaşan(ma)mışlık olduğunu anlıyor daha bir hüzünlenerek dinliyoruz ya hani.Bundan sonra her dinlediğimde,aklıma Selanik halkının o derin üzüntüsü ve acısını bir daha duyacağım.
    Fransız şair Ester Dauphin'in söylediği gibi;
    Tortusu genzi yakan bir roman...

    Beraber okumaya başladığım hatta sizden önce başladığım,ama sizden yine çok sonra bitirdiğim (aradan bir yıl geçti)bu güzel kitabı sizin sayenizde okudum.Yoksa hiç cesaret edemezdim kendim okumaya.Elimde sürünecek diye korkmaktan.Yine tekrar nicelerine Öznur İlayda
  • Madem ki ölüm denen olay, bizim ahirete giden yolculuğumuzun ilk basamağıdır. Öyleyse ben de öncelikle ölümden söz ederek giriş yapayım.

    Kardeşim! Bilmelisin ki, ölüm, insanlar için en büyük öğüt veren ve en büyük ders almamız gereken ibret dolu bir olaydır. Yazık ki, katı yürekler hiç de bundan bir öğüt almadıkları gibi kendileri adına bir ders de çıkarmıyorlar. Eğer ölümden bir ders alınsaydı, bu, zaten bir vaiz olarak bize yeterdi. Nitekim Peygamber (as) de buna bu manada dikkat çekmişti.




    Allah Resulü (as) şöyle buyurmuştur: “Vaiz ve uyarıcı olarak ölüm yeter, zenginlik olarak da kesin iman yeter ” [1]

    Kardeşim! İyi bil ki, ölüm hepimiz içindir, kabir de bizi bağrına basacaktır. Kıyamet günü ise hepimizi bir araya toplayacaktır. Aramızda hükmünü ise Allah verecektir. Çünkü Allah, hâkimlerin en hayırlısıdır.

    Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Her canlı ölümü tadacaktır ve ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise aldatma metaından başka bir şey değildir.” (Ali İmran, 3/185)

    Başka bir ayette de yüce Allah şöyle buyuruyor: “De ki: Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır. Sonra da görüleni ve görülmeyeni bilen Allah'a döndürüleceksiniz de O size bütün yaptıklarınızı haber verecektir.” (Cuma, 62/8 )

    Şanı yüce olan Allah yine buyuruyor: “Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır. Sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile.” (Nisa, 4/78 )




    Aslında ölüm denen olay, gerçekleşmesinde asla bir şüphe bulunmayan bir şeydir. Aksine bu, teslim edilmiş, kesin kabul edilmiş bir olgudur. Çünkü bu olay görülebilen, duyularla anlaşılan şeylerdendir. Bununla beraber yazık ki insanların çoğu bundan gaflet içindedirler, hala aymıyorlar.

    Müslüman'a düşen görev, ölümü çokça hatırlamak olmalıdır. Onun için gerekli olan yol hazırlığını yapmalıdır. Çünkü ölümü hatırlayan insan için, dünya tasaları, üzüntü ve kederleri gerçekten hafif ve basit gelir. Dolayısıyla kişinin dünyaya bağlanmasını önler. Nitekim bu durum onun günahlarının da silinmesine, yok olasına yarar.

    İbn Ebuddünya'nın rivayetine göre Peygamber (as) şöyle buyurmuştur: “Ölümü çokça hatırlayın. Çünkü ölümü hatırlamak günah işlenmesini önler, yok eder ve dünyaya bağlanmamayı sağlar. Eğer zenginlik halinizde ölümü hatırlarsanız, bu, zenginlikle gururlanmayı ortadan kaldırır. Eğer ölümü fakirlik halinizle hatırlarsanız, bu, sizi yaşantınızdan memnun kalacak hale getirir.” [2]

    Yine Peygamber (as) şöyle buyurmaktadır: “Tüm lezzetlerin tadını kaçıran ölümü hatırlayın.” [3]

    Şairin biri de şöyle sesleniyor:

    “Hazırlan, mutlak bir gün gelmesinden şüphe olmayan gün için
    Çünkü ölüm olayı kulların ameliyle baş başa kalmasıdır bil
    İster misin herkesin azığı varken, sen azıksız kalasın yoldaşından
    Onlar hazırlıklı çıkmışken yola, sen azıksız ve hazırlıksız”

    Öyleyse Müslümanın görevi, henüz beklenen an gelmeden önce bu dünyada iken ahireti için hazırlık yapmasıdır.

    Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ey müminler! Ahiret için azık edinin. Bilin ki azığın en hayırlısı takvadır. Ey akıl sahipleri! Benden (emirlerime karşı gelmekten) sakının” (Bakara, 2/197)

    Behey kardeşim! Bir kimsenin uzun bir yolculuğa çıkacağında bunun için hazırlık yapmamsı mümkün mü? Yolda açlıktan perişan düşmemesi için azığını almaması düşünülür mü hiç.

    Doğrusu bizim ahirete giden yolculuğumuz oldukça uzundur. Bu yolda azığa ihtiyacımız vardır. Bizim ise bu yoldaki azığımız, her şeyden yüce ve münezzeh olan Allah'ın emirlerine yapışmak, yasaklarından uzak durmak suretiyle takva ile yaşamaktır. Kim bu şekilde azığını hazırlar ve azık edinirse kurtulur ve yolunu sağ salim geçip gider. Kim de bu söyleneler doğrultusunda hazırlamazsa azığını, sunu hüsrandır, zarar ve ziyandır iyi bilsin bunu. Doğrusu saadete ermeyi murat eden insan, bu yolculuğa hazırlık yapandır, bunun için gerekli olan malzemeyi ve azığı hazırlayandır. Katı yürekli şaki insan ise, bu dünyaya aldanıp da ona dalıp durandır. Şehevi duygularının, haz ve lezzetlerin içine dalıp da ansızın kendisini yakalayacak ölümden habersiz yaşayandır. Oysa ölüm gelmiş çalmaktadır kapısını, o hala isyandadır, tanımaz Rabbısını. Unutmuş itaati terk etmiş hak yolunu. İşte bu gibilerine Rabbi şöyle buyurarak gösteriyor dönülmez yolunu:

    “Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında: Rabbim! der, beni geri gönder; Ta ki boşa geçirdiğim dünyada iyi işler ve hareketler yapayım. Hayır! Onun söylediği bu söz boş laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar süren bir berzah (kabir âlemi) vardır.” (Müminun, 23/99–100)

    Yine yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır.

    Herhangi birinize ölüm gelip de: Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam! demesinden önce, size verdiğimiz rızktan harcayın.

    Allah, eceli geldiğinde hiç kimseyi (ölümünü) ertelemez. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (Münafikun, 63/9–11)

    Ahmed b. Hanbel, Beyhaki ve sahih olduğunu belirterek Hakim İbn Abbas'tan rivayet etmişlerdir. Allah Resulü (as) şöyle buyurmuştur:

    “Beş şey gelip çatmazdan önce beş şeyi ganimet ve fırsat bil. Şöyle ki, ölümünden önce bu hayatının değerini bil, hastalığa yakalanmadan önce sağlığının değerini bil, meşguliyet gelip çatmazdan önce boş zamanının değerini bil, yaşlılık gelip çatmazdan önce gençliğinin kıymetini bil, yoksul düşmezden önce zenginliğinin değerini bil,” [4]

    Şairin biri de şöyle sesleniyor:

    “Ey dünyası kendisini meşgul eden insan
    Uzun emellerine aldanmamalı, etmemeli isyan
    Ansızın gelir ölüm behey gafil
    Kabir ise sandığıdır amelin bil”



    Behey kardeşim şunu iyice bilmelisin ki, Allah beni ve seni gaflet uykusundan uyarıyor. Çünkü her insanın vardır Rabbini ezeli ilminde takdir olunmuş, belirlenmiş bir eceli. O anı ne bir an öne alır, ne de erteler, geldi mi saati ansızın yakalar.

    Yüce Allah şöyle buyuruyor:

    “Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler.” (Araf, 7/34)

    Gerçek şu ki, her insanın eceli müphemdir, ne zaman ve nerede öleceği bilinemez ve ölümün ne zaman gelip kendisini yakalayacağını da bilemez.




    Belki de çoğu kez olduğu gibi ölüm, onu, kendisine haber vermeksizin ve herhangi bir uyarıya gerek duymaksızın gelip gaflet içerisinde onu yakalayıverecektir. Oysa o, dünyada pek uzun emeller ve olması pek de olası olmayan hayaller peşindedir. Sakın gençliğine güvenip aldanmayasın. Hep yaşlılar ölür diye de bir zanna kapılmayasın. Nice gençliğin baharında iken bu hayata veda edenler ve nice orta yaşlı delikanlılar ölüp gitmişlerdir. Nice ölen yaşlılar var ki, bu dünya hayatında onlar senden daha çok ve uzun emeller peşinde idiler, dünyaya düşkünlükleri senden daha ileride idiler, hiçbirini gerçekleştiremeden bu dünyaya veda ettiler. Nice evler, saraylar yapıp da bir gün bile içinde oturmak nasip olmadan göçüp gittiler. Nice çiftçiler vardı ki ektiklerini biçip yemeden göç ettiler. Nice nişanlı delikanlılar ve genç kızlar vardı ki hayatlarının muradını göremeden bu dünyadan ayrıldılar. Nice yazarlar var ki yazdıklarını ve yazmak istediklerini bitiremeden geçip gittiler.

    Bak hele bir kez bilge bir kişi ne diyor da dinle ve düşün:

    Ey ne zaman yola çıkacağını unutan insan
    Görüyorum ki, seni ayırıp yalnızlığa iten ölümü umursamayan
    Yokluk yolculuğuna çıkıp kaybolanları unutmuşsun sen



    Oysa hepsi de olduğu gibi dünyayı bırakıp gittiler, bir bilsen
    Hepsi de bir parça bez ve bir hırka ile çıktılar yola
    Dibinde gölgelenmeyi hayal ettikleri bir ev yapamadan gittiler kabre
    Ki onlar toprağın altında sara hastalığına tutulmuş kalmış yapayalnız
    Oysa önceden dost idiler, can ciğer arkadaş, onlardan hiç kalmadı yoldaş
    Sen de yarın ya da bir gün sonra olacaksın komşusu onların
    Kabirlerde tek başına yapayalnız kalacaksın uzak onlardan
    Dostluk ve samimiyet kurduğun sevdiklerin kestiler bağını



    Sözün de duran biri görmedin, kopardılar tüm bağlarını
    Hazır ol, bekle ölümünü, gitme azıksız
    O yakındır dalma gaflete, düşe boş umutlara be akılsız.

    Behey kardeşim! Artık uyan bu aymazlıktan. Daldığın derin uykudan kaldır başını bir gör etrafını. Bilmelisin ki, mutlaka ölüm gelip seni de uyuduğun yatağında karşılayacak, oysa sen hep ruhunla hayat bulacaksın diye hayal kurmaktasın. Çevrende ailen, çocukların ve sevdiklerin seninle isterler konuşmak ama nerede sende cevap vermek. Aksine sen, ölümün şiddet ve dehşetinden, ölüm sarhoşluğundan kendinde değilsin ki duyasın seslerini onların. Gözlerin çevreyi ve onları tarayıp durur, bakar kalırsın, imdat dercesine! Onlar ise sana sesleniyorlar ve: işte etrafında dört dolanıyor şu çocuğun, bu da kardeşin filan, şu ise falan dostundur, bak hele tanıdın mı birini. Sanki kulağında sağırlık var da, duyamaz oldun onları. Sadece yapmadıklarının üzüntüsünden ve Allah'tan yana yapmadıkların amellerinden dolayı bakmaktasın adeta veda bakışlarıyla onlara.

    Ne bir çocuğun senin ruhunu geri getirebilir, ne bir kardeşin, ne annen, ne baban, ne de eşin senin. Artık sana bir yarar sağlayamaz sıkıntılarla biriktirdiğin ve üzerinde titrediğin malın. Oysa hep onları toplamak ve yığmak için o yolda yormuştun kendini, unutmuştun kefeni. Öyleyse dinle bu konudaki Rabbinin kelamını; çünkü O şöyle buyuruyor fermanını:

    “Hele can boğaza dayandığı zaman, o vakit siz bakar durursunuz. O anda biz ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz. Mademki ceza görmeyecekmişsiniz, Onu (can) geri çevirsenize, şayet iddianızda doğru iseniz! Fakat ölen kişi Allah'a yakın olanlardan ise, Ona rahatlık, güzel rızık ve Naim cenneti vardır. Eğer o sağdakilerden ise, Ey sağdaki! Sana selam olsun! Ama yalanlayıcı sapıklardan ise, işte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır ve onun sonu cehenneme atılmaktır. Şüphesiz ki bu, kesin gerçektir. Öyleyse ulu Rabbinin adını tenzih ile an.” (Vakıa, 56/83–96)

    Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Artık gözünüzü açın! Ne zaman ki can köprücük kemiğine dayanır, tedavi edebilecek kimdir? denir. Can çekişen bunun gerçek bir ayrılış olduğunu anlar Ve bacak bacağa dolaşır. İşte o gün sevk edilecek yer, sadece Rabbinin huzurudur.” (Kıyame, 75/26–30)

    Mana şöyle olmaktadır: Can köprücük kemiğine dayanınca, işte tam bu andan itibaren insan kesin olarak bu dünyadan ayrılacağına inanır. İşte bu andan itibaren ruh yani can artık buradan çıkıp ayrılmıştır. Oysa onun çevresindekiler ise, “acaba onu tedavi edip iyileştirecek birileri yok mu der dururlar. Çünkü onlar hep tedavi ile iyileşeceğine inanıyorlardı.

    Fakat can çekişme anında ise onlar; hemen bir doktor çağırın, ona tıbben yardımcı olabilecek birini çağırın! Oysa doktor'un yapabileceği bir şeyi, ona canının geri çevireceği imkânı yok ki! Eğer doktorun böyle bir mahareti var olsaydı, birinin canını kurtarabilseydi, önce kendi canını ölümden kurtarırdı. Ancak gelen doktor hastayı görünce, elinden yapabileceği bir şey gelmeyeceğini anlar ve hasta yakınlarına:

    —Biraz onu dinlendirin, demek olur ya da Allah ondan sonra sizlere hayırlı ve uzun ömürler versin, olacaktır ya da da buna benzer birtakım ifadeler olacaktır. Nitekim Şair şöyle seslenir:

    Bir kez atmasın pençesin ölüm
    Tüm tedaviler geçersiz kalır bilin

    Artık bundan sonra cenaze hazırlıklarına girişilir, Allah'a doğru yol alması için gereken işlemler yapılır. Artık dünyadan beraberinde hiçbir şeyi yanın almaksızın, tıpkı annesinden doğduğu ilk günkü gibi çıplak olarak ve üzerinde kendisini örten bir kefen parçasıyla döner. Yüce Allah doğru söyler; çünkü O şöyle buyurur:

    “Andolsun ki sizi ilk defasında yarattığımız şekilde bize geldiniz. Oysa size vaat edilenlerin tahakkuk edeceği bir zaman tayin etmediğimizi sanmıştınız, değil mi?” (Kehf, 18/48 )

    Yine yüce Mevla buyuruyor: “Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz ve dünyada size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız. Yaratılışınızda ortaklarımız sandığınız şefaatçılarınızı da yanınızda göremeyeceğiz. Andolsun, aranız açılmış ve ilah sandığınız şeyler sizden kaybolup gitmiştir.” (En'am, 6/94)

    Söyleyen ne de doğru söylemiş:

    Ne kadar sağlıklı yaşarsa yaşasın ana kuzusu
    Birgün gelir, tabut ile yola koyulur ölüsü

    O halde artık bundan böyle ailesi bireylerini terk etmiş, uğrunda ter döküp bel büktüğü, zorluklarla toplayıp kasaya doldurduğu şeyleri de bırakıp gitmiştir. Oysa o varlığı, serveti edinmek için ne kadar da hırslıydı. Hatta kimi zaman öylesine cimrilik ederdi ki, kendi nefsi de dâhil ailesi biteyleri için bile harcama yapmazdı. Peki, öyleyse şimdi ne oldu, evet o mal şimdi varislere kaldı.

    Mal, mülk ve çocuklar hep emanettirler
    Gün gelir asıl sahibi onları tekrar alır

    Hz. Ebu Bekir ölüm döşeğinde iken, başucunda annemiz kızı Hz. Aişe, bakar ki babası ruhunu teslim etmektedir, sinesi adeta dışarı fırlayacakmış gibi ses çıkarmaktadır. İşte bu anda bir şiirin şu mısraına sarılır ve der ki:

    Varlığıma yemin olsun ki hiçbir genç kurtulamaz ölümden
    Eğer o gün gelirse, göğüs dışarı fırlar dehşetten

    Ebu Bekir (ra) kızına bakar ve ona şöyle der, kızım şiir okuma, ancak şu ayeti oku!

    “Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de: İşte bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir, denir.” (Kaf, 50/19)

    Ey Ebu Bekir! Allah senden razı olsun. Sen şu anda hayatın son demlerini yaşıyorsun, ölümün en şiddetli sıkıntısını taşımaktasın ve tam da ölüm sarhoşluğunda iken yine de yüce Rabbinin kitabını hatırlamaktasın, konuyla ilgili ayetleri okumaktasın. Nasıl olmasın ki, bu, adeta onun damarlarında dolaşan kan misali içine işlemiz Rabbinin kelamıdır, hatırlamaz mı o hiç? [5]

    Kardeşim! Bilmelisin ki eğer herhangi bir insanın ölümden kurtulabilmesi mümkün olabilseydi bu, peygamberlerin efendisi, yaratılmışların en şereflisi, önce gelenlerin ve sonradan gelecek olanların seyidi, âlemlerin Rabbinin sevgilisi, habibi, efendimiz Hz. Muhammed (as) olurdu.

    Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Biz, senden önce de hiçbir beşere ebedilik vermedik. Şimdi sen ölürsen, sanki onlar ebedi mi kalacaklar?” (Enbiya, 21/34)

    Yine yüce Allah buyuruyor: “Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler.” (Zümer, 39/30) [6]
  • Dünyada aslında iki ırk vardır. Dolandırılanlar ve tecavüz edilenler. Beyazlar dolandırılır. Onun dışındaki renklerinse ırzına geçilir, aynı beyazlar tarafından. Küçük boyutlu dolandırıcılıklar, ülkenin kadınlarından yeraltı ve yer üstü zenginliklerine kadar her şeyine sahip beyazların göz yummak zorunda kaldıkları bir durumdur. Sosyal patlamayı engelleyici bir görevi vardır. Beyaz adamın,tecavüz edilenler için uydurduğu başka bir katlanma yoludur. Geri kalmaya mahkûm ülkenin insanı,beyazdan çarptığı parayla yetinir. Sokakta uyumasının, kız kardeşini satmasının, kentin beyaz semtlerine adım atamamasının bedelidir bu. Uygarlığa köle olmanın maaşıdır. Kuzey Avrupa politikacılarının övdüğü sosyal adalettir. Ve dolayısıyla turizmi, Üçüncü Dünya ülkelerine bırakmıştır medeniyet. Irzına geçtiği halklara karşılığını verebilmek için. Böylece rahat uyurlar geceleri.Vicdanları zencilerden, Kızılderililerden, Uzak doğululardan, Araplardan korunur böylece... Bu ufak kazıklamalar bir zırhtır, yüzyılın imparatorlarının vicdanlarına. Kinyas ve Kayra

    Kelimeler taş, ağızlar sapan olduğunda sakin olmak şarttı

    Satmak için ortada bir malolması gerekmez. Satmak için bir alıcının olması yeter. Alıcı olduğunu bilmese bile.

    Ön cephenin balina grisirengindeki duvarı, hayat geçirmez camdan üretilmiş kapılar taşır.

    “Tevazu, iki kez iltifat almanın yoludur. Örnek: Ne kadar güzelsiniz! Hayır, değilim. Evet,öylesiniz. Etti iki!”

    İnsanın en zor dayanabildiği çalışma koşulu olan tekrar, sağlıklı bir aklın ani ölümüne neden olur.

    Dünya üzerinde dört değerli ve yüzlerce yarı değerli taş vardır. Dört taşın değerli olmasının nedeni tabiî ki nadir oluşlarıdır. Sertlik oranı ve nadirlik açısından sıralarsak önce elmas gelir. Elması Güney Afrika’dan alır ve kesilmesi için Anvers’e yollarız. Dünyanın en iyi elmas kesim atölyeleri Anvers’tedir. Atölyelerimizde kullanılan taşların hepsini aracısız olarak madenlerden alırız.Dolayısıyla fiyat düşer. Kesilmiş taşlar buraya gelir ve önceden hazırlanmış modellerin üzerine mıhlanır. Kırmızı taş yakut Burma’dan, mavi taş safir Kaşmir’den, yeşil taş zümrütse Kolombiya’dan gelir.”

    Tezgâhtarlar, hayatlarındaki disiplinsizliği işlerine nadiren yansıtırlar. Bir planları vardır. Ancak planlarının tek kötü yanı kendi hayatlarına dair olmamasıdır. Müşteriyi görür ve tezgâhı kurarlar.Müşteri gittiğindeyse, hayatsız kalırlar. Çünkü tezgâhtar tezgâhsız yaşayamaz. Tezgâhtar başka hiçbiriş yapamaz. Bu yüzden Antalya, işsiz tezgâhtarlarla dolu bir kenttir. Tezgâhtarlık ilk değil, son iştir.Herkesin tezgâhtar olduğu bir dünyada hiçbir şeye şaşırmamak gerekir çünkü üreticilik dönemi sona ermiş, aracılık dönemi başlamıştır. Ancak aracılığın yan etkisiyse deliliktir

    Bir zamanlar Batı’yı Doğu’dan ayıran sadece Berlin Duvarı’yken artık ülke sayısı kadar duvar vardır. Ve o duvarlarda delik açmak için kime ne verilmesi gerektiği çok iyi bilinmelidir.

    Çünkü sosyal düzenin tembelleştirdiği halkın en büyük düşmanı çalışanlardır. Elleri ve terleriyle çalışanlar. Tembellikten aptallaşmış olanlar kendilerini sizinle kıyaslar ve her gece onların kabuslarındaki başrolü oynarsın

    Kontramanyak tezgâh bir gösteridir. Yüksek tezgâhtar elastikiyeti gerektirir. Çünkü insan,kendisine yöneltilmiş bir soruya yönlenmeye şartlanmıştı

    “Yolculuklar insana her şeyi öğretir. Bazen kendimizi o kadar hayatımıza kapatıyoruz ki dışarıda neler olup bittiğini unutuyoruz. Hatta dünyayı öğrenemeden ölüyoruz. Hayatımız çalışmakla,kazandıklarımızı biriktirmekle geçiyor. Peki ya sonra? Evet, çocuklarımız için yapıyoruz her şeyi.Bizden sonrası için. Ama para harcarken yaptığımız tercihler belirliyor kimliğimizi. Bazen durup düşünmek gerekiyor. Neden çalışıyorum? Rahat bir hayat için. Peki o rahat hayatı yaşayacak olan kişi yani kendim için ne yapıyorum? Hiçbir şey. İnsanın kendini şımartması ruhsal dengesini sağlaması için şart. Çünkü ancak ruhsal dengeye sahip biri her sabah kendisini sorgulamadan yatağından kalkıp çalışmaya gidebilir. Belki de burası, bunun için vardır. İnsanların kendilerini şımartmalarına yardımcı olmak için. Matematikle hesaplanan hayatlara biraz romantizm katmak için. Bu yüzden tatile çıkmıyor muyuz? Bu yüzden sinemaya gitmiyor muyuz? Bu yüzden birbirimize ‘Seni seviyorum!’demiyor muyuz

    “İnsanlar çoğu zaman gerçekleştiremeyecekleri hayaller kuruyorlar. Hayallerini gerçekleştirememelerinin nedeni, nasıl yapacaklarını bilememeleri ve karşılarına fırsatların çıkmaması. Ama her şey bir karşılaşmadan ibaret. Bir çok şeyin yan yana gelmesinden. Bu kolyeyi size neden gösteriyorum? Çünkü bir hikayesi var.”

    Geleceğe hazırlanmak için o kadar zaman harcanıyor ki bugün kaybolup gidiyor

    Mücevher gerekli bir emtia değildir. Ancak hayal, gerçeğe katlanmak için gereklidir. Temel gıda,giyinme ve barınma gibi bedene yönelik harcamalar eti, hayaller ruhu doyur

    Burası, karanlık bir gökyüzünün altına yayılmış vahşi ve işlenmesi zor bir toprak..

    Yeryüzündeki olanakların sınırlı oluşu ülkeleri doğal düşmanlar haline getirmiştir. Sıcak ya da soğuk savaşlar, insan kadar eskidir. Turizm, doğal düşmanlıklar arasında savaşsız var olmayı savunan bir ideolojidir. Çünkü savaşlarda güçlüler kazanır, oysa turizmde zayıfların da şansı vardı

    Her tezgâhtarın, kendisini tezgâhtar olma noktasına getirmiş bir günahı vardır: tembellik, suç,ihanet.

    Tezgâhtarlar bir mal için saatlerce pazarlık edebilen, ancak kendi çıkarlarını ancak bir çocuk kadar koruyabilen, gerçek hayata düşmüş hayal kahramanlarına benzerler.Mantığın hiçbir şey ifade etmediği romantik dünyalarında aşktan ölür, aşktan doğarlar. Gündüz o kadar çok yalan söylerler ki, gece her duyduklarına inanırlar. Beyaz lekeler taşıyan ruhları,umursamamak ve umursanmamaktan, kaynağı belirsiz radyasyon yemiş astronotlar kadar mesleki deformasyona uğramıştır

    Satma hastalığına yakalanmış insanların çalıştırılmasıysa suçtur. Ancak günümüz dünyasının hiçbir yasal düzeneğinde cezası yoktur. Defalarca düşüp defalarca kalkmaktan dizleri kan çanağına dönmüş tezgâhtarlar, bolluk ve boşluk içinde yaşar. Hayatlarındaki bütün farklar tek harfliktir. Satmak her şeyi herkese ve saçmak her şeyi her yere. O ve U harfleri Türk alfabesinde canlı olarak bilinir ve sesleri yakından geldiği için yazıldıkları gibi okunur. Diri diri gömüldükleri takdirde,üzerlerine atılan toprağı simgeleyen iki nokta vardır. Yerin altındaki O ve U harfleri Ö ve Ü diye okunur. Çünkü sesleri toprağın altından geldiği için incelmiştir. Buna göre: insan turist olur. İnsan tezgâhtar ölür. Tezgâhın hangi tarafında olduğunun da, hangi tarafında öldüğünün de bir önemi yoktur.Müşteri de orospu kadar öröspüdür

    Sokağın sahne,konunun hayat olduğu bir oyunda, sürekli konuşabilmek, dikkatlerini odaklamak ve saatlerce ayakta kalabilmek için pafküf ve pıt kullanan atıcılar kendilerini insanların yolunu değiştiren bir tanrı olarak görürler. Haklıdırlar. Turizmde tek kullu dinler, tanrı sayısı kadardır.

    “İnsanların foyası elbet çıkar. Bilir misin, foyanın nereden geldiğini? Sadece üst tabladan ibaret boktan elmasları mıhlamadan önce altlarına folyo kâğıdı yerleştirirler. Taşı mıhlarlar. Böylece sanki taş birinci kaliteymiş gibi parlar, oysa yarısı yoktur. Yansıyan ışık taştan değil, altındaki folyodan geliyordur. Ancak bir gün mal, bir kuyumcuya gider de taşı sökülürse, müşteri meterlendiğini anlar.Çünkü taşın altındaki folyo kâğıdı tabak gibi ortaya çıkar. Folyo, zaman içinde foya kelimesinedönüşmüştür. Elmasın da, insanın da ne mal olduğu elbet anlaşılır. Yeter ki taşı sök.

    Diplomasi ve turizm, insanlık olimpiyatının benzer kurallara göre oynanan iki disiplinidir. İkisinde de disiplinsizlik şarttır. Sonuç önemlidir. Sonuca varana kadar geçilen bütün yollar, arkeoloji karaştırmalara neden olacak kadar tarihe karışır. Yolların otoban ya da patika olmasının hiçbir önemi yoktur. Bireyler arasındaki diplomasi ve turizmde kazanan taraf, genellikle hayat şartlarının çarpıklığından ötürü tali yollar bulmak zorunda kalmış ülkelerin vatandaşlarıdır. Yol yoksa açılır.Greyder ya da tırnakla. Türkler, doğru bir örnektir. Bireysel çatışmaları zihinsel elastikiyetleriyle çözebilmeye alışmış yapıları, kartezyen mantığın anasını meterler. Ancak elastikiyetin fazla geliştiği bir toplumda sosyal ve siyasî ahenk yok olduğu için söz konusu toplumu yönetenler zayıf düşer ve mermer bir duvarı andıran kırık haçlı dünyaya çarpıp stratejik kazıklar yer.

    Çünkü pişmanlık ilk insandan torunlarına mirastı.

    İnsan her şeyi düşünebilir. Düşünce, zemini sonsuzluk olan bir oyundaki piyondur. İstediği yere gider. Hayal kırıklığı, varoluş uykusuzluğu ya da sadece merak kurbanı olan insan, yeryüzündeki benzerlerinin tamamını öldürüp Tanrı’yla yalnız kalmak isteyebilir. Eğer oralarda bir yerdeyse,Tanrı’yla konuşmak için en yüksek dağın zirvesine çıkıp “Neden?” diye sorabilir. “Artık yalnızız. Ne mucizelerinden korkacak yığınlar var, ne de cennet ve cehennemine yollayabileceğin iki ayaklı hesap makineleri. Sadece sen ve ben. Anlat şimdi. Neden?” Düşünce, insanın ölümsüz olan tek organıdır.Sonsuza kadar, yeryüzünün sırtında zıplayan tenis topları gibi, bir kafatasından diğerine çarpar.Çarpma anında, kişi aklına bir düşünce geldiğini sanır ancak kafatası tenis topunun içeri girmesine izin vermezse zıplama devam eder. Geçirgen bir kafatası bulana kadar düşünceler seker ve zıplar. Taki beyinlerine süzülecekleri insanları bulup, onlar tarafından uygulamaya geçirilene kadar. Ancak ozaman düşünce davranışa dönüşür

    Dışları dolu, içleri boş ahçikler, içleri dolu, dışları boş martları görünce sevgi doğururlar. Bir tür hastalık. Suçiçeği gibi.

    Çünkü aşk, Akdeniz’in tuzlu suyunda gözlerini açamayan geçici körlere sunulmuş bir deliliktir. Takım elbiseli hastabakıcılara tezgâhtar denir.“Yenge, bir çay daha alırsın, değil mi?”

    Başka bir yolu olmalı, diye düşündü. Kimsenin bilmediği bir yol. Ancak kimse bilmediği için o yol da yoktu

    Aklının korunması için Tanrı’ya ilk yalvaran insanın dileği yerine getirildi. O günden bu yana insanın aklı, Tanrı tarafından korundu. Belki bir kasada, belki de cennette. Çünkü aklın, insan bedeninden kaçabileceği beş delik ve akıl yoksunu bedende delilik vardı. Akıl, insandan korundu.İnsan, beş duyulu bir hayvan oldu. Bedeni ölümlü, aklı korunan, beş duyulu bir hayvan. Tanrı’nın insan olarak doğacağı güne kadar böyle sürecek. Aklı, insanla öldüğü gün öpüşecek. Hayattakilerse son ana kadar koklayacak, duyacak, görecek, tadacak, dokunacak ama asla düşünemeyecek. Çünkü aklı alınmış insana bırakılmış olan beyin, sahibine sadece hayal veren bir organdır. Var olanın üzerine kurulan hayaller. Oysa akıl, yoktan düşünce yaratır. Yoktan var etmek bir düşünce, yoktan var ettiğini düşünmek bir hayaldir. İnsan düşünmez, düşündüğünü hayal eder. Akıl sadece Tanrı, beyinse bir çocuk tarafından korunabilir. İnsanı koruyansa ölümdür. Bir hayal organıyla yaşadığı sürece kendine zarar verecek olan insanı sonsuz acıdan kurtaran ölüm, doğumdan üstündür.“Amin!”

    Tabiî ki bütün tezgâhtarlar ahlaksız ve suçlu değildir. Ancak tezgâhtarlık, ahlaksız ve suçluların,kişilik özelliklerini değiştirmeden, yasal olarak yapabilecekleri ender mesleklerdendir. Belki de bütün meslekler böyledir. Bütün insanların ahlaksız ve suçlu olabileceği gibi. Her şey bütün ihtimallere eşit uzaklıktadır. Yakınlaşıp uzaklaşmaları geçicidir.

    Bazı insanlar, inanması ne kadar güç olursa olsun, zihinlerini boşaltabilirler. Bilgiler, deneyimler,duygular, kişilik özellikleri buharlaşır. Unutmak, var olanı yok etmektir.

    İyiliğin ne olduğunu biliyoruz ama iyi olamıyoruz. Çünkü içimizde Tanrı’nın sadece küçük bir parçasını taşıyoruz. İyilik ve kötülük çelişkisi buradan geliyor.Gücümüzün asla yetmeyeceği hayallerimiz var: erdem, yüksek değerler, sonsuz kardeşlik, insanlık barışı gibi. Ama birleşmediğimiz sürece ne yazık ki hiçbiri gerçekleşmeyecek

    Zeki bir adamsın. Evet, düşünmek. Sevgili dostum, insanlar düşünmeyi unutmakla başlarlar hayvanlaşmaya. Neden ile sonucu eşleştirmeyi unutmakla başlarlar insanlıklarından uzaklaşmaya.Dürüstlükten vazgeçmenin tek nedeni düşünmeyi unutmaktır. Yalan söyleyerek gündelik sorunlarından kurtulan ve yüzeysel acılarını sonlandıran insanın ödeyeceği bedel, yalan söylediği için duyacağı pişmanlık acısıdır.

    İki milyon yıl. Bir elmasın oluşması için geçmesi gereken yıl sayısı. İki milyon yıl. Elimde,dünyanın tarihi var. Her şeyden ve herkesten eski..

    . İnsanlar ölür.Her şey ölür. Ama sadece iki şey ayakta kalır: aşk ve pırlanta. Sonsuza kadar parlarlar. Bir deniz feneri gibi. İnsanlara neyin değerli olduğunu anımsatırlar. İnsan âşık olunca, taş pırlanta olunca ölümsüzleşir.

    Kendinden ilham alan kişi her şeyi yapabilir. Eseriyle karışmıştır. Neyin kurgu neyin gerçek olduğu anlaşılamaz. Bir sanat eseri olarak yaşar ve kendinden eser kalmaz.


    Batı’da insanların kökü birdir. Dalları gelişir. Kökten bağlı olanlar, sosyal düzen tarafından birbirine benzer hallere sokulmuş insanlardır. Ancak bunlar büyüyüp gelişir ve ayakları sosyal güvenlik numaralarına saplanmışken elleriyle gidebildikleri kadar uzağa yükselirler. Oysa Doğu,kapalıdır. Kök ve dallar birlikte yaşar. Bunun nedeni, dalları koruyacak tarafsız bir sosyal düzeneğin olmamasıdır. Dal, ancak köküne yakınsa yaşar. Otuz beş kişilik aileler, tek evin içinde birlikte ölür.Evden kaçılmaz. Çünkü bu deliliktir. Evden kaçanı kimse koruyamaz. Batı’daysa evden kaçmak,gelişmenin tek yoludur. Aslında her ne kadar Doğu doğaya daha yakınmış gibi dursa da, hayvanların yavrularıyla ilişkileri düşünüldüğünde Batı toprağa çok daha yakındır. Toplumların bir el olduğunu düşünürsek, Batı’da eller açıktır. Avuç toplum, parmaklar bireydir. Doğu’daysa eller yumruk olmuştur. Bu yüzden, Doğulularla savaşmak için hepsini birden yok etmek gerekir. Yumruk bilekten kesilmelidir. Batılılarsa, parmak kırar gibi tek tek alt edilmelidir. Parmaklar teker teker kesilmelidir.Size, sen diyebilir miyim?

    Doğu, Batı’nın sırtıdır. Batı’nın zayıflığı, kendini sırtından bıçaklayabilecek kadar uzun kollara sahip ve kör olmasıdır. Dünya etrafında kovalamaca oynamanın sonu yorgunluktan ölmektir. Kendi kuyruğunu yiyen bir yılan ne kadar yaşayabilir? Yönler, sadece denizciler ve pilotlar içindir. Sorulması gereken dünyanın nerede olduğudur. Doğuda mı, batıda mı? Ve bu yönlerin merkezinde ne olduğu merak edilmelidir. Her şey matematiktir. Dünyadan ne çıkarsa sonuç sıfır olur?

    Nobel ödüllü Doktor Ferdinand Henri Moissan’ın, Arizona’daki Diablo Kanyonu’na düşmüş olan meteorda karşılaştığı dünya dışı mineral, 1905 yılında, kâşifinin adıyla tescillenmiştir: Moissan,moissanite, mosanit. Bu mineral, doğadaki elmasla benzer niteliklere sahiptir. Doksanların ikinci yarısında laboratuvarda üretilmiş ve termal denetleyiciler bile elmastan ayırt edememiştir. Uzayın,yeryüzündeki dolandırıcılara en büyük armağanıdır. Mosanit dedektörleri icat edilene kadar birçok kişiyi zengin etmiştir

    Kimin tezgâhtar olduğu tezgâhın sonunda belli olur