• 'İnsanlar birbiriyle nasıl vedalaşır, Jane?Nasıl yapılır bu tören?Öğret bana.Pek bilmem çünkü.'

    'Birbirlerine, hoşça kal, güle güle, derler, efendim...Ya da beğendikleri başka bir veda sözcüğü seçerler.'
  • Babamın ölümünü siyah beyaz hatırlıyorum. Annemin ölümü ise tören eşliğinde oldu.
  • Dağdan itin biri pişman olup teslim oluyor ve tören düzenleniyor.Elinde Silahla Dolaşırken Niye Sessiz Kaldınız Neden Meydanlara Dökülmediniz. Taşeronluk Yaptınız PKK'ya Neden Şimdi İnkar Ediyorsunuz. Sizin EvIatlarınız bizim canımızı yaktı Varsın Sizinde Ciğeriniz Yansın Samimi Değilsiniz! 🇹🇷
  • evrenin yaradılışı efsanesinin ayinsel olarak söylenişi, özellikle tedavilerde önemlidir; böyle yapılarak insan varlığının diriltilmesi amaçlanmaktadır. Fiji’de yeni bir hükümdarın tahta çıkma törenine "Dünya’nın Yaradılışı" adı verilmektedir ve aynı tören tehlikedeki ürünleri kurtarmak için tekrarlanmaktadır. Evren’in yaradılışı efsanesinin ayinsel kullanımı, herhalde en geniş ölçekte Polinezya’da olmaktadır, lo’nun illo tempore Dünya’yı yaratmak için sarfettiği sözler, ayinsel formüller haline gelmişlerdir. İnsanlar bunları birçok durumda tekrarlamaktadırlar: kısır bir kadını doğurgan hale getirmek için, tedavi için (bedensel hastalıklar kadar, ruhsal hastalıklar için de), savaşa hazırlanmak için, ama aynı zamanda ölüm anında veya şiirsel ilhamı teşvik etmek için de(
  • Kutsal Zaman bizzat doğası gereği, tersine dönebilir, bulunduğu yönde, şimdi haline getirilmiş bir ilksel efsanevi Zamanda. Her dinsel bayram, her manevi tören zamanı, efsanevi bir geçmiş içinde "başlangıçta" meydana gelmiş olan kutsal bir olayın yeniden güncelleştirilmesinden ibarettir.
    Mircea Eliade
    Sayfa 48 - Gece Yayınları, 1991, Çev: Mehmet Ali Kılıçbay
  • Buzdolabından ve kilerden kutu kutu domates, fasulye, şeftali, et, pirinç, un ve çuval çuval patates aldım. Hepsini bir kenara toplayıp birini, "Bunları ne içinde pişireceğim?" diye sordum. "Dolapta tencere var," dedi. Ama dolaba bakınca oradaki iki tencerenin bölükteki yüz adama yemek yapmak için yetmeyeceğini anladım.
    "Neden teğmene sormuyorsun?" dedi biri.
    Bir başkası, "Teğmen eğitimde," dedi.
    "Benim aklım ertmez," dedi biri. "Bizimkiler bu-
    raya geldiklerinde aç olacaklardır, onun için bir şey düşünsen iyi edersin."
    "Ya bu?" diye sordum. Bir köşede iki metre yüksekliğinde ve bir buçuk metre çapında demirden bir şey vardı.
    "O mu? O buhar kazanıdır. Onun içinde yemek
    pişirilmez."
    "Neden?"
    "Bilmem. Senin yerinde olsam elimi sürmezdim."
    "Ama sıcak," dedim. "İçinde de su var."
    "Ne istersen yap," dedi biri. "Bizim kendi işimiz var." Ben de buhar kazanını kullandım. Bütün konserve tenekelerini açtım, patatesleri soydum ve topladığım her şeyle birlikte yirmi şişe kadar salça ile hardalı da içine boca ettim. Bir süre sonra türlü kokmaya başlamıştı.
    "Nasıl gidiyor?" diye biri seslendi.
    "Bir tadayım bakayım," dedim.
    Kazanın kapağını açtım; içerde hepsi fokur fokur kaynıyor, arada sırada bir soğan ya da patates üste çıkıyordu.
    "Bir tadayım bakayım," dedi biri. Bir fincan
    alıp daldırdı.
    "Hey, daha olmamış," dedi. "Isıyı arttır biraz.
    Bizimkiler neredeyse gelirler."
    Kazanın ısısını arttırdım ve gerçekten çok geçmeden bölük eğitimden gelmeye başladı. Kışladan duş sesleri geliyor, millet akşam yemeği için giyiniyordu. Az sonra da yemekhaneye dolmaya başladılar.
    Ama türlü hala hazır değildi, tattığımda ağzıma çiğ parçalar geliyordu. Yemekhanede ise homurdanmalar başlamıştı. Bu nedenle ısıyı biraz daha artırdım. Yarım saat sonra cezaevinde isyan varmış gibi
    bıçak ve çatallarıyla masalara vurmaya başladıklarında hemen bir şeyler yapmam gerektiğini düşündüm ve düğmeyi sonuna kadar çevirdim. Heyecandan ne yapacağımı bilemeyerek orada öylece oturup kazana bakarken birden başçavuş içeri daldı.
    "Neler oluyor burada?" diye sordu. "Adamların
    yemekleri nerede?"
    "Şimdi hazır olacak," diyordum gibi kazan birden homurdanıp sarsılmaya başladı. Kenarlarından buharlar fışkırdı, yere bağlı ayaklarından biri koptu.
    "Bu da ne?" diye sordu başçavuş. "O kazanın
    içinde bir şey mi pişiriyorsun yoksa?"
    "Akşam yemeği o işte," dedim. Başçavuşun yüzünde şaşkın bir ifade belirdi, sonra otomobil kazası geçirmek üzereymiş gibi bir korku ifadesi gördüm ve kazan da o an patladı. Bundan sonra neler olduğunu pek bilemiyorum. Kazanın çatıyı delip havaya uçtuğunu ve bütün pencere ve kapılarından da yerlerinden kopup uçtuklarını hatırlar gibiyim.
    Bulaşıkçı ile tabakları kurulayan iki kişi sanki
    roket adamlarmış gibi duvarın içinden geçip dışarı fırladılar. Başçavuşla ben mucize eseri olarak kurtulduk. Zaten el bombasına en yakın olanların da pek zarar görmediklerini öğretmişlerdi bize. Ama her nasıl
    da ikimizin de elbiseleri uçup gitmiş , sadece benim başımdaki aşçıbaşı şapkası kalmıştı.
    Yemekhanede oturanlara da bir şey olmadı. Sadece hepsi türlüye bulanmış olarak sanki savaş şoku geçiriyorlarmış gibi öylece kaldılar oturdukları yerlerde. Ama yemeğin ne olduğu hakkında soruları da kesilmişti.
    O sırada bölük komutanı geldi.
    "Neydi o?" diye bağırdı. "Ne oldu?" İkimize şöyle bir baktı. "Başçavuş Krantz, o sen misin?"
    "Gump - Kazan - Türlü!"dedi başçavuş ve sonra birden kendini toplayıp duvardan bir satır kaptı. "Gump -Kazan -Türlü!" diye bağırarak satırı kaldırdığı gibi bana doğru gelirken ben kapıdan fırlayıp koşmaya başladım. Beni tören alanında, Subaylar Kulübü'nde ve otoparkta kovaladı ama yetişemedi. Yetişemezdi ama; koşmak benim işimdi. Ama şunu da söyleyim ki, bu kere gerçekten hapı yuttuğuma emindim.
    Winston Groom
    Sayfa 53 - İnkılap Kitabevi
  • Tören bitince, adlarını bilmediğim, kısa, zayıf, uzun boylu, gözlüklü, sarışın, esmer birçok kişi gelip beni hararetle tebrik ettiler. Bir Müslüman kadının böyle bir konuşma yapmasına hayret etmiş olabilirlerdi. Çünkü biz nasıl Nijeryalıyı Senegalliden, Maliliyi Namibyalıdan ayıramıyorsak, Afrikalı deyip geçiyorsak; nasıl Koreli, Çinli, Kamboçyalı ayrımı yapmadan hepsine Uzakdoğulu diyorsak; Batılılar da Türk, Arap, İranlı, Afgan diye ayırmadan hepimize kısaca Müslüman diyor ve aynı kültüre sahip olduğumuzu sanıyorlardı. Ya da ben önyargılarımın esiri oluyor, bütün Batılıların bize karşı önyargılı olduğunu sanıyordum.