• Patti Smith'e ne kadar teşekkür etsem azdır. M Treni sayesinde tanıştığım ve hayran kaldığım ikinci Japon yazar Ryunosuke Akutagava. 24 yaşında (1916) çıktığı edebiyat sahnesinden 35 yaşında (1927) hayatına son vererek ayrıldığında geride öykü, roman, gezi, anı gibi tümü 19 ciltte toplanmış 150'yi geçen eser bırakmış.

    Hayatı detaylı olarak incelenmesi gereken bir yazar Akutagava. Raşömon ve Diğer Öyküler, 13 öyküden oluşuyor. Kitabın en arkasında yazarın yaşamı ve yapıtlarına yer veren 21 sayfalık bir bölüm var. Kitabın çevirisini yapan aynı zamanda önsözü, yaşamını ve yapıtlarını anlatan Oğuz Baykara Boğaziçi Üniversitesi Çeviribilim bölümünde Öğretim Üyeliği yapan bir Japon dili uzmanı. Eserlerine ve eğitimine kısaca bakmak bile, kitabın çevirisinin neden bu kadar başarılı olduğunu anlamaya yetiyor.

    Raşömon'u internet sayfalarında arattığınızda karşınıza çıkan ilk bilgi Kurosawa'nın yönetmenliğini yaptığı aynı adı taşıyan filmi "Raşomon 1950 Japonya yapımı dramatik filmdir. Özgün adı Rashōmon'dur. Japon kısa hikâyesinin babası olarak anılan Ryūnosuke Akutagawa'nın 1915 tarihinde yazdığı Rashomon ve Korulukta adlı iki kısa hikâyesinden uyarlanan filmi Akira Kurosawa yönetmiştir. Vikipedi"

    Filme adını veren iki öykü de - Raşömon ve Çalılıklar Arasında- kitapta yer almakta. Diğerleri; Burun, Mendil, Örümcek İpi, Cehennem Tablosu, Mandalinalar, Çinli İsa, Toşişun, Sonbahar, Balo, Vagon, Çarklar, Serap.

    Raşömon (1915), işini kaybetmiş bir uşağın açlık karşısında yaşadığı ahlaki ikilemi anlatıyor kısaca. Ölüm ve yaşam karşısında insanların tercihleri ne kadar uç noktaya ulaşabilir, hayatta kalmak için hangi sınırlar zorlanabilir. Kısa ve etkileyici bir öykü olan Raşömon, Akutagava'yı edebiyat dünyasına tanıtan ilk öyküdür.

    Burun (1916), bir rahibin aşırı büyük burnu yüzünden yaşadıklarını ironik bir dille anlatıyor.

    "İnsanların doğasında birbiriyle çelişkili iki duygu vardır. Başkasının felaketine gülecek insan kuşkusuz düşünülemez. Ancak, dara düşen bir insanın tam sorununu halledip düze çıkmaya başladığı an, onun bu rahatlığının karşısındaki insana battığı, onun bu mutluluğunun karşısındaki insanı rahatsız ettiği durumlar da vardır."

    Mendil (1916), Batı değerleri ile Japon Buşido felsefesine, Profesör Hasegava gözünden oğlunu yitirmiş bir kadını baş kahraman yaparak bakıyor.

    Örümcek Ağı (1918), kitap bu öykü için "bencilliğin kötülükleri hakkında çocuklara kıssadan hisse vermek için Akutagava'nın kaleme aldığı en kısa ve belki de en ünlü öyküsüdür" diyor.
    Bir masal örgüsünde geçen öykü, Buda'nın cennette gezerken aşağıda cehenneme gözünün ilişmesi ve hırsız Kandata'yı görmesiyle başlıyor.

    Cehennem Tablosu (1918), benim oldukça etkilendiğim bir öykü. Karakterler, olay ve anlatım biçimi yazarın iç dünyasına ışık tutuyor. Muhteşem Horikava Hazretleri, ünlü, küstah, aksi ressam Yoşihide, onun güzel kızı ve trajik sonları. Gerisini kitaptan okuyun.

    Mandalinalar (1919), sıcak sevgi işleyen, sonunda yüzde gülümseme bırakan bir öykü mandalinalar.

    Çinli İsa (1920), inanç ile gerçekçiliği karşılaştıran, ahlak, iyilik, doğruluk üzerine yazılmış egzotik bir öykü.

    Toşişun (1920), öykü bir zamanları zengin ama şimdi fakir olan Toşişun'u ve onun karşısına çıkan evliya Tekkanşi'yi anlatıyor.

    Sonbahar (1920), iki kız kardeş arasında yaşanan kıskançlık, sevgi, özveri ve mücadeleyi anlatan çok başarılı bir öykü.

    Balo (1920), Pierre Loti'yi şaşırtıcı bir biçimde karşımıza çıkartan bir öykü.

    Çalılıklar Arasında (1922), bir cinayetin aydınlanması için tarafların verdiği ifadelerden oluşuyor öykü. Taraflar arasında kurban, katil, kurbanın karısı da olunca öykü oldukça değişik bir hal alıyor.

    Vagon (1922), çocukluk ruhuyla yazılmış kısa bir öykü.

    Çarklar (1927), Akutagawa'nın kendi hayatından bir kesit. Her ne kadar biyografi öykü türüne karşı çıkmış olsa da, bu öykü türün başarılı bir örneği.

    Serap (1927), yazarın son yazdığı öykü olduğunu söylüyor kitap. Temasız öykü örneklerinden biri.

    Japon kısa öykücülüğünün babası olarak anılan Akutagava'yı mutlaka okunacaklar listenize alın benden söylemesi.
  • Gerçekten de her trajik gösteri bir çatışma gösterisidir. İç sıkıntısı , umut ya da uysallık , bazen de zaferle kesilen , ama her zaman , lirik şarkılara varıncaya kadar bir çatışma olan, bizi soluksuz kılan bir mücadeledir; çünkü biz seyirciler , sanki kendi kaderimiz söz konusuymuş gibi, korku ve umut arasında kalmış olarak katılırız ona: Dört arış (iki metre) boyunda bir adam , der Aristophenes , öne çıkmış bir kahraman, aşılmaz gibi verilen ve öyle de olan bir engelle karşılaşan bir kahraman...
    Andre Bonnard
    Sayfa 182 - Evrensel Basım Yayın
  • Leon uris'in İnkılap Kitabevi'nden 1985 tarihinde çıkan kitabı 'HACI' Filistinli Arap bir ailenin hayatını anlatmakla başlayıp, kısa bir ortadoğu tarihini de içinde barındıran tarihi roman. Hikaye 1922 yılında genç İbrahim'in babasının ölüm döşeğinde son nefesini verirken, babasının ona mücevver kakmalı bir hançer verip, onu kendisinin devamı olarak seçmesiyle başlar. Kudüs'ün yakınlarında Ayalon vadisinde bulunan Tabah köyünde geçen bir hikaye. Buradan hareketle köy yaşamı, Arap kültürü, yaşamı, aşiret hayatı gibi konular işlenirken, bir anda köyün yakınına yerleşmeye başlayan yabancıların varlığıyla sükunet içinde yaşamlarını sürdürdükleri köylerinde yabancılarla tanışmak ve mücadeleye girişmek yeni bir şey olur. Çünkü yabancılar hiç de kovulacak kadar basit insanlar olmadıklarını yaşayarak şahit olmaları yanında ve zaman içinde
    o yabancıların topraklarını genişletme çabaları ve çölü imece usulüyle bir bir vahaya çevirmelerini de adım adım takip edeceğiz. Peki kim bu yabancılar?

    İbrahim, Tabah köyünün muhtarı ama o da birilerin adamı. Aşiret, güç onda ama o da bir yer kadar. Gideon Asch, bir Arap gibi Arapça bilen, Arap kabileler içinde uzun yıllar yaşayan, İngiliz ordusunda görevli bir asker ve bu bölgeye yerleşen Yahudilerin yani yabancıların koruyucusu.

    Yahudilerin zor şartlar altında yaşamları ve bir yurt kurma sevdasıyla çektikleri çile ayrıntılı bir şekilde anlatılır. Kitap anlatıcının gözünden Yahudi olmayan tüm unsurların hepsinin kötü. Yani Osmanlı, İngiliz, Fransız, Araplar hep kötü, bu coğrafyaya ihanet eden, birşey yapmayan, sadece kendi
    çıkarlarını düşünen kişiler olurken, Yahudiler bu coğrafyaya sahip olması gereken, çünkü bu çöl ve bataklık araziyi inşa eden çevik, çalışkan insnalar olarak tasvir edilir.

    «Bir konuda yanılıyorsun. Yahudiler buraya aittir. Biz sizinle aynı babanın çocuklarıyız. Hazreti İbrahim’in soyundanız. Babamızın evinde bize de biraz yer olmalı. Tek istediğimiz küçük bir oda.» (s69)

    Çok etkileyici bir cümle. Gerçekten de bu toprakların sahibi kim? Filistinliler mi yoksa Yahudiler mi?

    Yazarın kendisinin de bir Yahudi olması dolaysıyla bazı yerlerde anlatıcının dışına çıkıp, kendi düşüncelerini de aktardığını görüyoruz. Yani kitabın yazarı, yazarlıktan çıkıp anlatıcı olmuş bazı yerlerde. Belki anlatıcı bu kadar öznel düşünmeye bilirdi?

    O zaman şu soru insanın aklına takılıyor. Bir yazar kimliğini açık etmeden ne kadar nesnel davranabilir ya da davranabilir mi?

    Romanı okurken araya serpiştirilen tarihi bilgiler insanı daha da araştırma, daha da derine inmesine yol açıyor. Bu kitabın içinde de daha ayrıntılı ve daha derine inilmesi gereken kişi, yer, zaman mefhumları da var. Ama okura bazen sıkıcı da gelebilir.

    Roman içinde öyle süslü, ağdalı kelime, tasvirler yok. Bize yakın bir coğrafyada yaşananlar sade bir şekilde anlatılmış.

    İlerleyen bölümlerde İsmail'in yani oğulun gözleriyle anlatım devreye girer. Bir çocuğun gözünden 2.Dünya Savaşı öncesi ve sonrası durumu kendi duydukları, dinledikleri ve anlayabildikleri kadar anlatımı ile savaş yıllarına dönüşlere tanıklık edip, Arap dünyası içinde bir nüve gibi duran
    bir aşiret yaşamını içinde bulunan kadınların yaşamını, töreleri, evlilik, sosyal hayat, tarım, hayvancılık, ikili ilşkiler, dini bilgiler
    anlatılır.

    Leon Uris, HACI adlı romanında Ortadoğu'nun 1.Dünya Savaşından İsrail Devleti'nin kuruluşunun ilk yıllarına kadar geçen zaman içinde yaşanan trajik olayları destansı bir hikaye olarak anlatıyor.

    Tarihi roman içinde, tarihin içinden tekrar bizler için kitap sayfalarına gelen insanların mücadelelerine tanıklık ediyoruz. Arapların-Yahudilerle; Arapların-Araplarla yaptıkları çatışma ne tesadüf ya da tarihin tekrarı gibi aynen bu zaman dilimi içinde de devam etmekte.

    Ortadoğu coğrafyasında suni sınırlar yüzünden geniş halk kitlelerinin karşılaştıkları zorlukları okuyoruz. paranın her kapıyı açtığı bazen inancın paradan da üstün olduğu durumu da görüyoruz.

    Bir kişi yani HACI İbrahim'in gençliğinden yaşlılığına kadar geçen sürede yaşanan değişimlere de tanıklık ediyoruz. Filistin bölgesinde yaşayan Arap bir aşiret reisinin geçmişi, bugünü ve yarını için yaptığı mücadeleyi okuyoruz. Geleneklerin ağır bastığı bir Ortadoğu coğrafyasında yaşanan olumsuzlukları görüyoruz. Dünden bugüne Ortadoğu'da çok fazla şeyin değişmediğini de görüyoruz.

    HACI İbrahim, Filistinli bir Arap, geleneksel yapıyı korumayı amaçlayan ama elinden çok da fazla bir şey gelmediğin de farkında bir karakter.

    Oğul İsmail, geleneksel yapıda babadan sonra gelen kişiyi temsil ediyor.

    Araplar: Kendi aralarında yüzlerce parçaya bölünmüş, birlik düşüncesinin sadece kağıt üzerinde (o birlikleri de hangi devletlerin kurduğu malum) olduğu, parayla herşeyin satın alınabileceğini coğrafyada zenginlerin zenginliklerini, fakirlerin ise orda ölmeye veya sürgünde ölmeye mahkum edildiği bir yer ve onun çok kısa hikayesi. Ürdün gibi yapay devletlerin kendi öz çocuğuna (yani Filistinlilere ) sahip çıkmadığı,
    sahipsiz anasız-babasız, yersiz-yurtsuz bir yapının içinden sesleniyor.

    Yahudiler: En kararlı, en istikrarlı en bilinçli toplum. Şu denilebilir: Yazardan kaynaklı bir yazarın taraf tutması var. Doğrudur. Var. Ama şu da unutulmasın ki yazar bazen taraf tutsada çoğu zaman ayna tutmuş. Niçin Araplar birlik olamadığının cevabı kitabın içinde yazıyor aynı şekilde
    Yahudi yerleşimciler o toprakları da oradan bulunan Filistinlilerden aldıkları malum.

    1.Dünya Savaşından İsrail Devleti'nin kuruluşu ve Arap-İsrail savaşlarının başlangıcına kadar dönemde meydana gelen olayları Filistinli baba ve oğuldan hareketle çalkantılı dönemi anlatmaya çalışan uzun bir hikaye okunacak.

    2 ana karakter yani baba ve oğulun gözünden bu coğrafyanın bitmez kara yazısını okuyoruz. Ama araya giren ve romana derinlik, akıcılık kazandıran karakter ve unsurlar da yok değil. Ama kahraman yok. Kadınlarda genel de geleneksel kültürün aynası olarak silik.

    Notlar: Kitabı kendime okuduğum için acelem yoktu yani bir yerlere bir şeyler yetiştirmiyordum. O yüzden bu kitabı çok dinlendirdim zaten dinlendirmeden de olmuyor çünkü bazı kısımları çok ayrıntılı olduğundan ve mecburiyetim de olmadığı için yavaş yavaş sindire sindire okudum ama uzun sürdü.

    + Tarihi roman sevenlere tavsiye ederim. (Eğer bu kitap bir şekilde sayfa sayısı azaltılıp tekrar basılsa güzel bir şeye hizmet etmiş olurlar.)
    + Bu kitabı 6/Mart/2018 - 22/Ağustos/2018 tarihleri arasında okuyup, yazısının ve siteye eklenmesi ise 19/Kasım/2018 tarihinde gerçekleşmiştir.
    + Kitabı ancak sahaflarda bulabilirsiniz.
  • Hadım edilmiş Afrikalı bir zenci kölenin ağzından anlatılıyor roman. Bazen korkak bir hizmetkâr, bazen kahraman, bazen de değersiz başı ezilesi bir böcek..

    Başta bir tarih kitabı gibi görünse de ne bir padişah ne de vezir isimlerinden bahsedilmiş.

    Topkapı Sarayı`nda geçiyor roman. Osmanlı İmparatorluğu'nun en karışık, en kelle koltukta gezmeli dönemlerinden birini anlatıyor gibi görünse de insan psikolojisinin karmaşık dünyası ele alınmış daha çok.
    İktidarın göz kamaştırıcı görkemi uğruna kardeş kardeşi..ana oğlunu..babanne torununu gözünü kırpmadan öldürebiliyor. Sokaktaki adam sırf at arabası kullandı diye kellesi uçuruluyor ve bu normal karşılanıyor.

    " 'Ya devlet başa, ya kuzgun leşe' deyimini yaratan biziz. İktidara yakın çevreler hep kelle koltukta yaşarlar ve çoğunun hikâyesi trajik bir idamla noktalanır; Osmanlı vezirlerinden Adnan Menderes'e kadar. Osmanlı tarihçilerini okuduğumuz zaman, padişaha yakın olmanın, devlet sorumluluğu üstlenmenin korkunç tehlikeli bir iş olduğunu anlıyoruz. Buna rağmen insanlar o tehlikeli makamlara gelebilmek için çırpınıp duruyorlar. Bu normal bir davranış değil ama siyasetin öyle bir büyüsü var ki insanın aklını başından alabiliyor.."demiş Livaneli .

    Okudum,beğendim,tavsiye ediyorum sevgili okurlar. Keyifli okumalar dilerim..
  • Bilime yön verenler adı altında okuduğum 10 kitaptan en iyisi bu kitaptı.Hayatı boyunca insanlık adına,savaş karşıtı barış için çeşitli alanlarda çalışmalar yapıp,o dönenim basın ve yönlendirilmiş halkı tarafından özellikle inşaat ve maden sanayisi alanında hayatı kolaylaştıracak patlayıcı maddeler konusunda bulduklarından sonra ''Ölüm Taciri,kitle katliamcısı,insan kılığına girmiş şeytan'' gibi cümlerlel itibarsızlaştırılmış bir bilim adamı.
    Nitrogliserinden geliştirdiğiı şu anda her alanda kullanılan Dinamit'in bir savaş aleti olarak kullanılmasından dolayı kendince çok bunalımlar yaşamış biri.Vicdanen rahatlamak için toplum tarafından ''Gaddar,Ruhsuz'' damgası yediği için tüm servetini ölümünden sonra barışçıl faaliyetler çerçevesinde bilim adına 4 ve edebiyat adına 1 toplamda 5 ödülün(sonradan iktisat da eklenerek 6 adet) verildiği bir Nobel Barış Ödüllerinin oluşmasını sağlamıştır.
    İlk Ödül ölümünden 5 yıl sonra her yıl öldüğü tarih olan aralık ayının 10'unda saat 17.00 de İsveç Kralı,ailesi seçkin kişiler ve ödül alanlar tarafından verilmektedir.
    2006 yılında Orhan Pamuk Edebiyat dalında,2015 yılında Kimya dalında da Aziz Sancar bu ödülü almışlardır
    Hayatı boyunca öldüğü zaman diri diri gömülmekten korktuğu için,vasiyetine öldükten sonra damarlarının kesilip,sonrasında krematoryumda yakılmak olduğunu eklemiştir.
    Kitap son bölümlerinde Nobel ödülü almış kişiler ve ödülleri de ekleyerek geniş bir zenginlik sağlamış.
  • D. 15 Ekim 1844 Almanya
    Ö.25 Ağustos 1900 Almanya

    "Normal insan sadece maddi tatminkarlıklar peşinde koşar. Üstün insan eylemleri uğruna hayatını feda etmeye hazırdır. Üstün insan iyinin ve kötünün ötesinde durur.
    "İnsan bir iptir ki hayvanla üstün insan arasına gerilmiştir. Uçurumun üstünde bir ip. Tehlikeli bir geçiş, tehlikeli bir yolculuk, tehlikeli bir geriye bakış, tehlikeli bir ürperiş ve duraksayış." (Nietzsche Böyle Buyurdu Zerdüşt, sf13)
    "Çünkü insanlar eşit değildirler. Gerçek budur. Ve benim istediğim şeyi onlar istemezler." (Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, Sf:121)
    "Ey üstün insanlar, içten adamlar, açık kalpliler; güvensiz olun! Derinliklerinizi gizli tutun; çünkü bugün halk tabakasının günüdür." (Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, Sf:271)"

    Nietzsche 15 Ekim’de, Lützen yakınlarındaki Röcken’de doğdu. Babası Karl Ludwig papaz annesi Fransizka ise papaz ailesinden gelmektedir.

    Nietzsche henüz beş yaşındayken babasını kaybeder. Bir yıl sonra ise erkek kardeşinin ölümü üzerine, annesi ve kızkardeşiyle birlikte Naumbourg’daki büyük annesinin yanına taşınır.

    İLK KOMPOZİSYONU 10 YAŞINDA YAZDI

    1851 yılında Weber Enstitüsü’nde, eğitimine başlar. Annesinin ona piyano hediye etmesiyle ilk müzik derslerini alır. 10 yaşında ilk kompozisyon denemelerine başlar. Ortaöğrenimi sürecinde birkaç deneme çok sayıda şiir ve kompozisyon kaleme alır.

    1864 yılında Bonn Üniversitesi’nde ilahiyat eğitimine başlar. Ancak bir yıl sonra kararını filoloji eğitimi yönünde değiştirir.

    FELSEFEYE İLK SCHOPENHAUER İLE BAŞLADI

    1866 yılında Schopenhauer okumalarına başlar bir yandan da Yunan filolojisi üzerine denemeler kaleme alır. Felsefeye olan ilgisinin giderek arttığı bir dönemde Richard Wagner’le tanışır.

    1869 yılında henüz 24 yaşında ve doktorasını dahi tamamlamamışken Ritschl’nin kendisini tavsiyesi üzerine Basel Üniversitesi’nde klasik filoloji profesörü seçilir.

    1870 yılında Fransa ve Almanya arasındaki savaşa hastabakıcı olarak katılır. Bu esnada yaralanır ve hastalanır. Bale’aya geri döndüğünde tragedyanın doğuşu’ nun ana temalarını yerli yerine oturtmaya çalışır.

    1872’de Müziğin Ruhundan Tragedyanın doğuşu adlı eseri yayınlanır. Bu sırada derslerine devam etmektedir. Yunan felsefe ve tragedyası üzerine dersler verir.

    İLK BAŞ AĞRILARI BAŞLADI

    1873 yılında Zamana Aykırı Düşünceler’in birincisi yayınlanır. Aynı yıl Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe’yi kaleme alır. Bu dönemde Nietzsche’nin şiddetli migren krizleri baş gösterir. Görme bozukluğu nedeniyle düşüncelerini yazdırmak zorunda kalır. Bu süreçte başağrıları mide ağrıları giderek artar ve iki yada üç haftada bir yatağa düşmesine sebep olur.

    1874’de Zamana Aykırı Düşünceler’in ikincisi yayınlanır. 1876’da artan sağlık problemleri nedeniyle bazı derslerinden muaf tutulur. 1876 yılında Zamana Aykırı Düşünceler’in sonuncusu olan ‘Richard Wagner Bayreuth’ta’yı yayınlar. Sonbaharda Paul Ree ile İtalya’ya yolculuk yapar. Sorrente’de bulunan Wagner’lerle son kez burada görüşür.

    F. NİETZSCHE'NİN ESERLERİ

    1877’de Nietzsche İnsanca, Pek İnsanca’nın elyazmasını Köselitz’e yazdırmaya başlar. Bu dönemde Voltaire, Dİderot, Michelet,Ranke, ve Mark Twain okumaları gerçekleştirir.

    1878 yılında Nietzsche sağlık problemleri nedeniyle derslere son vermeyi düşünür. Cenevre ve Nice seyehatlerini gerçekleştiri. Bu yıl aynı zamanda Wagner’le aralarındaki kopukluğun gerçekleştiği yıldır. 1879’da şiddetli baş ağrıları nedeniyle derslerine son verir.

    1880’de sağlık durumu ciddileşir. ve her şeyi dostlarına yazdırmak zorunda kalır. Bu dönemde yalnızca Chopin’nin müziğine katlanabilmektedir.

    1880 yılında Nietzsche Tan Kızıllığı’nı yazmaya başlar. Sağlık durumu nedeniyle dostlarına yazdırmaktadır. Bu yıl İtalya ve Naumbourg arasında gidip gelmektedir.

    1881’Tan Kızıllığı yayımlanır. Cenevre’ye gider bu esnada Şen Bilgi’nin hazırlıkları gerçekleştirilir.

    21 yaşında sorunları nedeniyle annesi ile beraber Roma’ya gitmek zorunda kalınca annesinin çok yakın arkadaşı olan dönemin ateşli devrimcilerinden Malwida von Meysenbug’un evinde kalmaya başladılar. Malwida, Paul Ree’nin ve Nietzsche’nin arkadaşı idi ve 1882 yılında Lou, Nietzsche ile arkadaşlık yapmaya başladı. Özellikle din konusunda yaptıkları sohbetlerden ve kafeslenemeyen ruhundan etkilenen Nietzsche tek taraflı bir aşk hikayesi yaşamaya başladı. O dönemde 37 yaşında olan tarihin en karamsar filozofu, insanoğlunun büyük acılara sürükleyen zevklerden uzak durması gerektiğini savunan öğretilerden kurtulmaya çalışıyor, geç de olsa hayatında ilk defa mutluluğu arıyordu. Belki de Nietzsche’nin kadın düşmanı olmasına neden olan en önemli etkenlerden birisi de buydu…

    Nietzsche Ağladığında isimli kitapta şöyle bahseder:

    “Hangi yıldızlardan düşüp birbirimizi bulduk biz. Bu kadar düz bir cümlenin bu kadar karmaşık olmasına neden olan kadın.”

    ☆Nietzsche’nin sevgilisi Lou Salome’ye gönderdiği bir mektuptan :

    "Öyle bir hayat yaşıyorum ki ,
    Cenneti de gördüm , cehennemi de
    Öyle bir aşk yaşadım ki
    Tutkuyu da gördüm ,pes etmeyi de.
    Bazıları seyrederken hayati en önden,
    Kendime bir sahne buldum oynadım.
    Öyle bir rol vermişler ki ,
    Okudum okudum anlamadım.
    Kendi kendime konuştum bazen evimde,
    Hem kızdım hem güldüm halime,
    Sonra dedim ki "söz ver kendine"
    Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin,
    Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin,
    Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin.
    Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin.
    Öyle bir hayat yaşadım ki ,
    son yolculukları erken tanıdım
    Öyle çok değerliymiş ki zaman,
    Hep acele etmem bundan, anladım...

    1883 Nietzsce için oldukça zor bir yıldır. Kızkardeşinin Yahudi düşmanı Bernhardt ile nişanlanması kızkardeşi ve annesiyle olan ilişkisini giderek daha gergin bir hale sokar. Aynı yıl Paul Rée ile de arası açılır. Artık ailesiyle kalmak istemez ve Nice’ye yerleşir. 1884 Böyle Buyurdu Zerdüşt ve Herkes İçin ve Hiç Kimse İçin Bir Kitap yayımlanır.

    1885 Yılı kızkardeşinin evliliği ve yaşadığı derin çöküşler. Editörüyle yaşadığı sıkıntı ve onu mahkeme verişi.1886 yılında yeni bir editör tarafından İyinin ve Kötünün Ötesinde, Gelecek Felsefesine Giriş basılır. 1889’da durumu ağırlaşan Nietzsche’nin bakımı annesi tarafından üstlenilir. İyi olduğu nadir anlarda piyano çalmakta ve gezintiler yapmaktadır.

    NİETZSCHE'NİN ÖLÜMÜ

    1894 yılında kızkardeşi Nietzsche’nin tüm eserlerinin yayımına girişir ve onun sorumluluğunda Naumbourg’da Nietzsche Arşivi’nin temelleri atılır. 1897'de annesinin ölümünden üç yıl sonra 25 ağostos 1900’de Nietzsche geçirdiği inme sonucu hayatını kaybeder.

    ☆Nietzsche’nin Türkçeye tercüme edilmiş olan eserleri şunlardır:

    + Tragedya’nın Doğuşu (çev:İsmet Zeki Eyüpoğlu)
    + Ecce Homo (çev: Can Alkor),
    + Böyle Buyurdu Zerdüşt (çev: A.Turan Oflazoğlu),
    + Tan Kızıllığı (çev: Hüseyin Salihoğlu- Ümit Özdağ),
    + Nietzsche Wagner’e Karşı-Wagner Olayı (çev: M.Osman Toklu),
    + İyinin ve Kötünün Ötesinde (çev: Ahmet İnam),
    + Gezgin ile Gölgesi (çev: İsmet Zeki Eyüboğlu),
    + Gelecekteki Felsefe (çev: Emel Tan), Yönelim , Ankara, 1997
    + Ecco Homo (çev: Emel Tan),
    + Dionysos Dithrambosları (çev: Oruç Aruoba),
    + Deccal (çev: Hüseyin Kahraman), Yönelim, Ankara, 1992
    + Ahlakın Soykütüğü Üstüne (çev: Ahmet İnam),
    + Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe (çev: Aydın Öz), 1996
    + Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe (çev: Nusret Hızır),
    + Putların Alacakaranlığı (çev: Hüseyin Kaytan),
    + Tarih Üzerine (çev: Nejat Bozkurt),
  • İnsanlar inanmayı bıraktığı anda buharlaşacak tek şey para değildir. Aynı şey yasalar, tanrılar, hatta koca koca imparatorluklar için de geçerlidir. Dünyayı şekillendirenler bir bakmışsınız bir anda yok olmuşlar. Akdeniz Havzası’nın bir zamanlar en kıymetli tanrıları olan Zeus ve Hera, bugün kimse onlara inanmadığı için artık tarihsel birer figürdür. İnsan ırkını topyekun ortadan kaldırabilecek Sovyetler Birliği bir kalem dokunuşuyla sona ermiştir. 8 Aralık 1991’de öğleden sonra saat 14:00’te, Viskuli yakınlarında devlete ait bir sayfiye evinde Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusya liderleri bir araya gelip Belavezha Mutabakatı’nı imzalar: “SSCB’nin kurucu devletleri olan bizler; Beyaz Rusya Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu ve Ukrayna, 1922’de imzaladığımız uluslararası kanuna tabi ve jeopolitik bir varlık olarak kurduğumuz SSCB’nin varlığının sona erdiğini ilan ederiz.” Hepsi bu kadar işte, Sovyetler sona erer.

    Parayı öznelerarası bir gerçeklik olarak kabul etmek görece daha kolaydır. Çoğu insan antik Yunan tanrılarının, kötü imparatorlukların ya da yabancı kültürlerin de sadece hayal gücümüzde var olduğunu benimsemeye açıktır. Ne var ki hayatımıza anlam veren kendi tanrımızın, kendi ulusumuzun ya da kendi değerlerimizin kurgudan ibaret olduğunu kabullenmek istemeyiz. Hayatlarımızın nesnel bir anlam taşıdığına, fedakarlıklarımızın zihnimizdeki hikayelerin ötesinde bir değeri olduğuna inanmak isteriz. Gelgelelim birçok insanın yaşamı sadece anlatılan hikayelerle var olur.

    Anlam insanların birlikte ördüğü ortak hikayeler ağıdır. Kilisede evlenmek, Ramazan’da oruç tutmak ya da seçimlerde oy kullanmak gibi belirli davranışlar neden bizim için anlamlıdır? Çünkü ebeveynlerimiz de böyle düşünüp kardeşim de oruç tutar ve tüm komşularımız, diğer şehirlerdeki hatta uzak diyarlardaki insanlar bile oy kullanır. Peki tüm bu insanlar neden anlatıları anlamlı bulur? Çünkü arkadaşları ve komşuları da aynı görüşleri paylaşır. İnsanlar kendi kendini çeviren bu döngüde devamlı birbirlerinin görüşlerini destekler. Karşılıklı her kabul, anlam örgüsünü herkesin düşüncesine inanmaktan başka bir çareniz kalmayıncaya kadar güçlendirip sıkılaştırır.

    Gel zaman git zaman anlam örgüsü çözülür ve yerini yenileri alır. Tarihi araştırmak, bu örgülerin çözülme ve oluşma süreçlerini izleyerek belirli bir çağda insanlara hayattaki en önemli olguymuş gibi gelen şeylerin, gelecek nesillerin gözünde ne kadar anlamsızlaştığını fark ettirir.

    1187’de Selahaddin Eyyübi, Hıttin Muharebesi’nde Haçlıları yenerek Kudüs’ü fetheder. Papa kutsal şehri geri almak için III. Haçlı Seferi’ni başlatarak karşılık verir. Selahaddin Eyyübi’ye karşı savaşmak için yurdunu terk eden John adında genç bir İngiliz asili düşünün. John tercihlerinin nesnel bir anlamı olduğuna inanırdı. Bu savaş uğruna yaşamını feda ettiğinde, ruhunun cennete yükselerek uhrevi zevklerle dolu sonsuzlukta keyif çatacağından emindi. John cennet ve ruhların insanlar tarafından uydurulmuş hikayeler olduğunu duysaydı dehşete kapılırdı herhalde. Eğer kutsal topraklara ulaşabilirse Müslüman bir savaşçının indirdiği balta darbesiyle acı içinde kulakları çınlarken gözleri kararıp yere yığıldığı an, göz alıcı bir ışığın etrafını saracağına, ahenkli arp notaları eşliğinde parlak kanatlı meleklerin onu muhteşem altın kapıdan içeri çağıracağına inancı tamdı.

    John inanılmaz sıkı ve güçlü bir anlam örgüsünün tuzağına düştüğü için tüm bunlara inanır. Hatırlayabildiği en eski anılarında, kalenin ana salonunda büyükbabası Henry’nin paslı kılıcı asılıdır. Çocukluğundan beri II. Haçlı Seferi’nde ölen büyükbabası Henry’nin artık cennette meleklerle dinlendiğini ve gökyüzünden John’la ailesini izlediğini dinler. Zaman zaman kaleyi ziyaret eden halk ozanları, kutsal topraklarda çarpışmış cesur Haçlılara methiyeler düzerler. Kiliseye gittiğinde izlemeyi sevdiği vitray camlardan birinde, at üzerindeki ortaçağ şövalyesi Godfrey de Bouillon, kötücül bakışlı Müslümanı mızrağıyla delip geçer; bir başkasındaysa cehennemde yanan günahkar ruhlar resmedilir. Hayatında gördüğü en bilgili adam olan yerel rahibi her zaman dikkatle dinler John. Neredeyse her pazar, özenle derlenmiş meseller ve herkesin gülmekten kırıldığı şakalar eşliğinde Katolik Kilisesi’nden başka bir kurtuluş olmadığını açıklar rahip; Roma’daki Papa kutsal babamızdın onun emirlerine uymalı ve sözünden çıkmamalıyızdır. Çaldığımızda ya da öldürdüğümüzde bizi cehenneme gönderecek olan Tanrı, Müslümanları öldürdüğümüzdeyse bizi cennetinde karşılayacaktır.

    John on sekizine yaklaşırken bir gün, darmaduman hâlde bir şövalye kaleye girer ve nefes nefese yeni havadisi ilan eder: Selahaddin Eyyübi Hıttin’de Haçlı ordusunu dağıttı! Kudüs düştü! Papa yeni sefer kararı aldı, ölen herkese ebedi kurtuluş bahşediyor!” İnsanlar korku ve şaşkınlıkla bakışırken, John’un yüzü uhrevi bir coşkuyla aydınlanır: “Kafirlerle savaşmaya, kutsal toprakları özgürleştirmeye gidiyorum!” Herkes bir anlığına sessizleşir, haberi gözyaşları ve kahkahalarla karşılar. Annesi gözlerini silerek John’a sarılır ve oğluyla gurur duyduğunu söyler. Babası sırtını sıvazlayarak: “Ah senin yaşında olaydım, yalnız bırakmazdım seni. Ailemizin onuru söz konusu, bizi hayal kırıklığına uğratmayacağını biliyorum!” der. İki arkadaşı daha John’a katılır. Nehrin karşı kıyısındaki can düşmanı baron bile iyi dileklerini iletmek için ziyaretine gelir.

    John kaleden ayrılırken köy sakinleri viranelerinden çıkıp ona el sallar, güzel kızlar kafirlerle savaşmak üzere yola düşmüş Haçlı şövalyenin arkasından hayranlıkla bakar. İngiltere’den yelken açıp Normandiya, Provence, Sicilya üzerinden uzak ve yabancı diyarlara doğru yol alır, aynı inançla aynı hedefe doğru yürüyen tanımadığı şövalye grupları kendisine katılır. Ordu, sonunda kutsal topraklara varıp da Selahaddin Eyyübi’yle savaşa tutuştuğunda, John en fanatik Sarazenlerin bile kendisiyle aynı inancı paylaşmasına şaşırır. Yalnız kafaları bir parça karışıktır; onlara göre Hıristiyanlar kafir, Müslümanlar inançlıdır. Ancak temel bir konuda hemfikirdirler, Kudüs ve Tanrı için savaşanlar dosdoğru cennete gidecektir.

    Ortaçağ medeniyeti böylece kendi anlam örgüsünü oluşturur, John ve çağdaşları da sinekler gibi bu anlam örgüsüne yakalanır. John’un gözünde tüm bu hikayelerin hayal gücünün birer ürünü olması akıl alır gibi değildir. Belki ailesi ve akrabaları yanılıyordur, peki ya tüm o halk ozanları, arkadaşları, kasabadaki kızlar, o âlim rahip, nehrin karşısındaki baron, Roma’daki Papa, Provence ve Sicilya’daki şövalyeler, hatta ve hatta Müslümanlar bile, hepsinin sanrılar içinde olması mümkün müdür?

    Sonra yıllar geçer. Tarihçiler bu anlam örgüsünü incelerken biri çözülür ve yerine bir yenisi oluşturulur. John’un ailesi ve arkadaşları sırayla ölür. Halk ozanlarının Haçlılar hakkında çalıp söyledikleri, yerini trajik aşk hikayeleri üzerine sahnelenen oyunlara bırakır. Ailenin yerle bir olan kalesi yeniden inşa edildiğinde hiçbir yerde büyükbaba Henry’nin kılıcının izine rastlanmaz. Fırtınada parçalanan kilise camları yenilendiğinde, ortaçağ şövalyesi Godfrey de Bouillon ve cehennemdeki günahkarların yerini, İngiliz Kralı’nın Fransa’ya karşı kazandığı muhteşem zafer almıştır artık. Rahip, Papa’ya kutsal babamız değil, “Roma’daki o şeytan” diye hitap etmektedir. Yakınlardaki üniversitede âlimler antik Yunan metinlerine dalmış, ölü bedenleri kesip incelerken kapalı kapılar ardında birbirlerine ruh diye bir şey olmadığını fısıldamaktadır.

    Yıllar geçmeye devam eder. Bir zamanlar kalenin yükseldiği tepede bir alışveriş merkezi vardır artık. Köşedeki sinemada kim bilir kaçıncı defa Monty Python ve Kutsal Kase gösterilmektedir. Kilisede yalnızlıktan sıkılmış bir papaz, ziyarete gelen iki Japon turisti ağzı kulaklarında karşılayıp uzun uzun vitrayların hikayesini anlatırken, dinlediklerinin anlamsızlığı karşısında kafa sallayan turistler kibarca gülümserler. Kilisenin merdivenlerine oturmuş gürültücü gençler iPhone’larından, YouTube’da John Lennon’ın “Imagine” [Hayal et] şarkısının yeni bir yorumunu dinliyordur. “Cennetin olmadığını hayal et,” der Lennon, “denersen kolay olduğunu göreceksin.” Pakistanlı bir çöpçü kaldırımları süpürürken, radyoda haberler başlar: “Suriye’deki katliam devam ediyor. Güvenlik Konseyi görüşmelerinden bir karar çıkmadı.” Bir anda zamanda bir kırılma olur ve gençlerden birinin yüzü gizemli bir ışık huzmesiyle aydınlanır: “Kafirlerle savaşmaya, kutsal toprakları özgürleştirmeye gidiyorum!”

    Kafirler ve kutsal topraklar ne demek? Bu kelimeler İngiltere’de pek çok kişi için bugün hiçbir anlam ifade etmiyor. Muhtemelen papaz bile kafirlerle savaşmaya niyetlenen gencin psikotik bir nöbet geçirdiğini düşünecektir, öte yandan Uluslararası Af örgütü’ne katılıp göçmenlerin haklarını korumak adına Suriye’ye gitmeye karar veren genç bir İngiliz, ortaçağda deli muamelesi görecekken bugün kahraman gibi değerlendirilecektir. 12. yüzyılda İngiltere’de kimse insan haklarının ne olduğunu bilmiyordu. Ortadoğu’ya canınız pahasına gidip Müslümanları öldürmek yerine, bir Müslüman topluluğunu diğerinden korumak istediğinizden mi bahsediyorsunuz? Aklınızı kaçırmış olmalısınız.

    İşte tarih böyle gözler önüne seriliyor. İnsanlar bir anlam örgüsü oluşturup tüm kalpleriyle buna inanıyor; ancak er ya da geç örgü çözüldüğünde nasıl da tüm bu hikayeyi ciddiye aldıklarına anlam veremiyorlar. Soğuk Savaş çılgınlık gibi görünmeye başladı bile. Otuz yıl önce nasıl oldu da insanlar komünist bir cennete inandıkları için nükleer bir katliamı göze alabildiler? önümüzdeki yüzyılda demokrasi ve insan haklarına duyduğumuz inanç da gelecek nesillere aynı şekilde anlamsız görünebilir.