• 192 syf.
    ·6 günde·7/10
    Ciddi bir beklentiyle okuduğum kitap beklentilerimi karşılamadı. Kitabın ismiyle içeriği uyumlu değil, tek bir kaynak bile verilmemiş (sağlık mensubu olmayanlara hitap etse de uygun şekilde bazı kaynaklar verilebilirdi), tekrarlar var, gerekli olmadığını düşündüğüm konulara girilmiş (akrodermatitis enteropatika, Wernicke-Korsakoff sendromu, Wilson sendromu gibi), konular yer yer iç içe girmiş. Çelişkili bilgiler var; günlük egzersiz süresi 30 dakika mı (sf. 128, 187), 40 dakika mı (sf. 109), 45 dakika mı (sf. 110) olmalı? Katılmadığım bilgiler/değerlendirmeler var; trans yağların % 10 oranında alınmasını önerip (sf. 91) tereyağını (aşırısını kastetmeden) ‘tehlikeli’ ilan etmesi (sf. 121), şeker yüklemesinde verilen şekerin (50 gram) iki dilim baklavadan fazla olmadığını (halbuki ortalama büyüklükte iki dilim baklavada yaklaşık 25 gram şeker bulunur) iddia etmesi gibi. Yine de kitaptan istifade ettim. Daha özenli kaleme alınsa, kitap yazarın birikimini daha iyi yansıtmış olurdu diye düşünüyorum.
  • 256 syf.
    ·39 günde·Puan vermedi
    Elif Paulo COELHO
    Kitabın ismini tav olup aldım . Tabi diğer okuyucular gibi ama bizim adımızı kullanmış ama ülkemizden bahsetmemiş yakınmalarını yapmayacağım. ülkem o değinmese de değerli ve anlamlı .. ki Hilal anlatılırken BAYRAĞIMIN üzerinde ki simge deyişi unutmayacağım bir his bırakıyor.Benim için elif ismi çok özel çok kıymetli. Şimdiyse daha anlamlı eksiklikleri tamamlanmış hissediyorum. Yazar J’nin Tavsiyesi üzere yola çıktığı Trans-Sibirya 9288 km tren yolculuğunu yapıyor. Kitaba burada vuruluyorum galiba.. babam devlet demir yollarında çalıştığı için her tren kelimesi bana yuvamı anıştırıyor . Şehirleri bu yargıma göre ayırt ediyorum tren istasyonu olanlar ve olmayanlar. Tren istasyonu olmayan şehirler bana daha uzak ve daha çekimser geliyor. İlgimi çeken diğer bir olay ise yazarın Ucunda kıyısında dolandığı reenkarnasyon olayı.. Yazar kitaplarına imza gününde Bir kadınla rastlaşıyor . Kadın kitabını imzalamasını İstemiyor. Onunla Bu yolculuğu yapmak istediğini belirtiyor. Ve orada küçük bir keman konseri veriyor. Hilal keman virtüözü olduğu için çok iyi çalıyor . Ama hilalin ruhunda eksik olan tamamlanamayan bir çok nokta var . Hilal yazarın Kitabında anlattığı iki arkadaşın hikayesini kendi hayatıyla bağdaştırıyor ve yazarla konuşmak istiyor . Hilal bunları sorgularken kendisini trende yolculuk yaparken buluyor.trende bir yer var zamanın mekanın ve insanın birleşimi ile insana umulmadık bir zevk yaşatan bir nokta . Elif işte tam orada yazar Elif’i geçmişe ve bugüne ait küçüklü büyüklü Noktaları içine alan kainatta bir noktadır diye tanımlıyor ve Elif’in ekseriyetle tesadüfen keşfedeceğimizi söylüyor. Hani sizin de olmuş mudur bir noktada kendinize çok iyi hissedersiniz mesela ben ilkbaharda galiba doğumumun bu tarihe Geldiği için yağmurların toprağı gevşettiği Kokuların etrafa saçıldı zamanlar Beni mest ediyor. İşte burada ben hele de yağmur yağıyorsa elifimi keşfediyorum. Hilal on yaşında tacize uğramış ve bunu kimseye açıklamadan kendisinin halledebileceğini düşünmüş küçük bir çocuk.suçu hep kendisinde görmüş ve kendisini cezalandırmıştır.Hilal yazarla Orta çağda buluşmuştur aslında bir Enginezasyon Mahkemesi’nde sekiz kızı öldüren bir rahiptir yazar Ruh göçü olmadan evel .. Hilal ise beşinci kızdır onu seven beşinci kız onun sevmedigi beşinci kız...İşte bu ruh göçünde yarım kalan konuşmayı tamamlıyorlar aslında ..hilal onunla konuşurken parmakları Chopin nin eserlerinde ..eksiklikleri ona müziği sesi anımsatıyor .. trenin o zorlu sarsıntılarında coelho ve müziği tek tutanağı oluyor. Hilal in iç çekişmesi şu cümlelerde su yüzüne çıkıyor ...’sarıl bana ‘ peki sarılmak nedir yazarca .. İnsanlık kadar eski olan bu hareket iki vücudun kavusmasindan çok daha fazlasını ifade eder"
    Sarılmanın anlamı şudur: sende bir tehlike sezmiyorum, yanında olmaktan korkmuyorum, rahatlıyorum, kendimi yuvada hissediyorum, beni koruyan ve anlayan birisi var. Bizde birine isteyerek her sarıldığımız da ömrümüzün bir gün uzadigina inanıyoruz lütfen bana kocaman sarıl" oldu. Yazar aslında Hilal’e sarılmıyor yarı yolda bıraktığı her şeye sarılıyor . Hilal ise her şeyi bağışlıyor o gün .. dünyayı bütün kötülüklerine rağmen bağışlıyor ..merakım o insancık ‘ı da bağışlıyor mu ? Kendisi için belki yükünü bırakıyor .. ve Coelho yu Rusya da Putinle görüşüyor bu yolculuk sonunda ..uzun bir dinlenme hayatın tren istasyonu olmadığını hayatın bir tren olduğunu ölen Yakınlarımız da dahil o trende olduğumuzu ama ayrı vagonlar ayrı kompartmanlarda olduğumuzu söyleyebiliriz. Elifimizi ararken Elifleri kaybetmemek umuduyla 🤞🤞
  • 244 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Okuduğum en güzel düzyazıların başına Haydar Ergülen'den okuduğum bu ilk kitabını ekliyorum. Artık bir yazarın daha hayranıyım. Tez vakitte diğer eserlerini de biriktirmeye başlıyorum.
    Kitabın kapağını ilk gördüğümde aklıma Hasan Ali Toptaş'ın "Gitmek fiilinin altını çift çizgiyle en güzel trenler çizermiş." sözü geldi. Güzel bir yolculuğa benziyor deyip alıverdiğim kitabın daha ilk sayfasında kaleme sarılıp demiryolları gibi çizdim kitabın cümlelerini.
    Kitap; Edip Cansever, Tanpınar, Melih Cevdet Anday, Ülkü Tamer, Atilla İlhan, Cemal Süreya gibi daha nice yazar ve şairleri alıntılıyarak bahsederken, tıpkı dünyayı çepeçevre sarmış demiryolların bölünmesi gibi bu zengin kitap da açılıp saçılırken kendinizi bir trende bir şiirden başka bir şiire yolculuk eder gibi hissediyorsunuz. Kitap sizi anılardan bir trene bindirip istasyon istasyon gezdiriyor.
    Benim de aklıma, yazara sevinerek ortak olduğum, ilk tren yolculuğum geldi. Dünyaya olan bakış açımı inşâ eden, güzel insan babamla beraber yapmıştım. Ankara garında başlayan bu yolculuk, ne güzel bir yolculuktu halen aklımda... Bu kitap beni alıp o yolculuğa kadar götürdü.
    Sonra bir an durup hayallere daldım " Şöyle bir tren olsa da beni ta çocukluğuma götürse " dedim.
    Bir ikindi vakti okuldan çıktığım, koşa koşa soluğu mahallemde aldığım, kaldırımlara otlarla resimler çizdiğim çocukluğuma... Orhan Veli'nin "Mahallemdeki Akşamlar İçin" yazdığı şiiri belki de bu yüzden çok seviyorum. Kitabı okudukça o günlere özlemle çevirdim sayfaları.
    Biraz düşünüp çocukluğuma götürecek böyle bir trene binme imkanım olmasa da hayali yapılacaklar listeme, Moskova'dan başlayan ve Sibirya'yı baştan başa kat ettikten sonra Pekin'de sona eren dünyanın en uzun tren hattına sahip Trans Sibirya'ya binmeyi de ekliyorum. Yazara göre "Hayallerin acelesi yok" nasılsa.
    Gerçekten de içinden tren geçen yazılar insanı nerelere götürüyormuş. Sizi kimbilir bu kitap hangi istasyonlarda indirecek.
    İşte böyle anılarla hayaller arasında yolculuk edip durduğum kitabın son sayfalarına yaklaşırken, genelde geceleri gittiğim evimin yakınında insanın her haline açık bir yerde uzaktan beni izleyen yaşlı bir adam "kitap okuyana saygımız var" deyip bir çay ısmarladı ki o çayın lezzetiyle bitirdim kitabı. O güzel insanın, uzaktan saygısı ve dostça selamı ile içtiğim tek şekerli ikramlık çayın hatrına bu yazıda yeri olsun istedim.
    Şimdi ise hiçbir yerden kalkıp hiçbir yere giderken beni bekleyen o güzel şehri, kitapta öğrendiğim portekizce ilk ve tek kelime olan "saudade"duygusuyla yani olmayana özlemle selamlıyorum.
    Keyifli okumalar.

    "Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider gelirdi...
    Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı Özek uzar giderdi.
    Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demiryoluna göre hesaplanırdı.
    Trenler ise doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider, gelirdi..."

    Cengiz Aytmatov-Gün Olur Asra Bedel
  • 256 syf.
    ·4 günde·7/10
    Yazarın son romanı olan Elif'in anlaşılması güç bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Kitabın ana karakteri Paulo Coelho'nun kendisi ve Trans Sibirya tren seyahatinde ona eşlik eden diğer karakterleri de kitapta açıkça tanıyoruz. Paulo bir dönem durgunluk yaşıyor ve en yakın arkadaşı J. ona seyahat etmesi gerektiğini söylüyor. Bu zamanda bir medyumun ona dediği bir söz -ki gerçekten etkileyici- onun yolculuğa çıkmasını engelliyor. Daha sonra fikrini değiştiren Coelho bu yolculuğa çıkıyor ve yolculuk boyunca ona Hilal eşlik ediyor. Hilal'in kim olduğu, neden ona eşlik ettiği romanın içerisinde sürpriz:) Kitabın adıysa "Elif" ya da "Ki" denilen bir zamandan geliyor. Buraya kadar roman güzel ilerliyor fakat reenkarnasyon, yeniden doğuş vs konu içerisine girince anlam karmaşası yaşanıyor. Konu olarak sevemeyebilir, ilgi duyamayabilirsiniz. Fakat romanı ön plana çıkaran konudan çok yazarın dili, anlatımı, ve kurgusu.. İsteseniz de kitabı bırakamayabilirsiniz. Çünkü Paulo Coelho size okutturuyor güzel cümleleri ile: ) Genel olarak baktığımda yazarın daha çok sevdiğim kitapları var. Elif içerisine girer mi? Belki: ) O yüzden tercih sizin, okuyacaklar için şimdiden iyi okumalar: )
  • 286 syf.
    ·8 günde·Beğendi·8/10·
    Ne Okusam sayesinde okumaya karar verdiğim bu kitabı çok beğendim. Nedense çocukların merkezinde olduğu bütün romanları beğeniyorum. Bu tür kitapları okurken, insanın yüz ifadesi yumuşuyor. Bir çocukla konuşurmuş gibi hissediyor. Herhalde bu yüzden de, kitapla farklı bir bağ kurmuş oluyoruz.

    Daha önce bir okur, kitaplara buçuklu puan da verilebilse keşke deyince garipsemiştim. Şimdi ise daha iyi anlayabiliyorum. Çünkü bu kitaba gerçek puanım 8.5. 9 çok, 8 de az geliyor.

    Kitabı benim için mükemmel yapan asıl şey, ırkçılık ile ilgili noktalar oldu. Kitabı okuyan aklı başında her okur, muhtemelen zencilere yapılan ırkçılıkla ilgili aynı şeyleri hissedecektir. Bunun manasız, insani olmayan şeyler olduğunu düşünecektir. Kitap 1930'lu yıllarda, yani Adolf Hitler'in Yahudi katliamı zamanlarında geçiyor. 'Beyaz' ve 'zenci düşmanı' karakterlerimiz Adolf Hitler'den nefret ediyorlar ve onun zulmünü kınıyorlar. Onun yaptıklarının ırkçı olduğunu açıkça kabul ediyorlar. Aynı anda da zencilere karşı ırkçı duygular besliyorlar. Çocuk karakterimiz de bütün masumluğuyla bunu sorunca duymazdan geliyorlar. Muhtemelen bir okur, basit bir şekilde bu çelişkiyi de fark edecektir. Fakat bu çelişkiyi fark ettikten sonra, kendi çelişkilerimizi de düşünecek cesareti gösterebilirsek, bence bir kitaptan sağlanabilecek maksimum faydayı o zaman sağlamış oluruz. Ya bizim de bu karakterler gibi farkında olmadığımız çelişkilerimiz varsa? Yok mudur sizce? Mesela trans bireyler. Dışlanıyorlar. İş verilmiyorlar. Dövülüyorlar. Bir haberde okumuştum. Bir eşcinsel kadın, bir restaurantta yemek yiyor. Bir başka müşteri de bundan rahatsız olup, çıkarılmasını istiyor. Tuhaf değil mi? Sizde bu olay kaç insanı rahatsız eder, kaç insana normal bir durummuş gibi gelir?
    "Hitler kötü, ırkçı beyazlar kötü ama biz iyiyiz. Ama eşcinseller ayrı. Öyle ama Aleviler ayrı. Öyle ama..." Hiçbir 'ama' ırkçılığı, bir topluluğu dışlamayı meşrulaştıramaz.
    (Sloganımızı da attıysak tamamdır, süper inceleme oldu.)

    Umarım bu yorumu okuyup da, gözünüz korkmaz. Çünkü kitap olay odaklı bir roman. Mesaj odaklı bir kitap değil. Hikayesi çok akıcı. Bir çırpıda okursunuz. Bunlar sadece benim çıkarımım. Kitabı okumanızı öneririm. Özellikle de ırkçı bir tarafınızın olmadığını düşünüyorsanız.
    (Havalı bir gidiş efekti.)
  • 95 syf.
    ———————————————————————
    İL HALK KÜTÜPHANESİNDEN DİZİSİ - 3
    TAVSİYE KİTAPLAR DİZİSİ - 2
    ———————————————————————

    (F. K.+ Ö. H.) x (E. A. P. + S. Z.) = S. H.

    Evet, yukarıdaki formülden de anlaşıldığı üzere bir Sadık Hidayet elde etmek hiç de kolay değildir.. Sözelci arkadaşlarımız için yukarıdaki zımbırtının manası şöyledir: Bir adet Hidayet elde etmek için; Ömer Hayyam felsefesini alıp Franz Kanka'nın bireysel yalnızlık ve toplum içindeki bireyin dışlanmışlığı ile bir araya getiriyoruz.. Sonra da Edgar Allan Poe'nun(bu Stephen King de olabilirdi ama ne yazık ki King o zamanlar meşhur değildi -hatta meşhur olmasını bir kenara bırakalım, daha piyasada yoktu-) karanlık ve gerilimli sahnelerini alıp Stefan Zweig'in psikolojik tahlilleri ile bir araya getiriyoruz.. Sonra iki adımda bir araya getirmiş olduğumuz bu yazarları ve özelliklerini çarptığımız zaman ortaya Sadık Hidayet çıkmış oluyor.. Ee.. Dedik ya!. Bir Sadık Hidayet elde etmek kolay değildir..

    Kör Baykuş'u ilk elime alıp da ilk sayfalarını okumaya başladığım zaman bir tür trans haline girdiğimi hissettim.. Tıpkı kitabın ana kahramanı gibiydim.. Hani, kahraman karısı için "kahpe" diyor ya.. ve bütün hücreleri, zerreleri ile kadına bir açlık hissetmesinin yanı sıra ona dokunamadığı gibi.. Ben de kitabı ne bırakabiliyor, ne de salimen devam edebiliyordum.. Dış dünya ile bağım koptu ve o trans hali ile ilk sayfaları okudum.. Ama mekansızlık ve zamansızlık daha ilk sayfalardan başlıyor olacak ki böyle bir etki yaratmış olsun kitap.. Bu fark, omuzlarımda kendini hissettiren bir yoğunluk olarak sirayet etti bana.. Bu halden kurtulmak için kitabı beş sayfa okuyup hemen kendimi oyuna verdim.. Tekrar beş sayfa ve onbeş dakika oyun.. Bu döngü kitabın havasına alışıncaya kadar devam etti.. Daha önce bu hisleri sadece Tezercim Özlü okurken hissetmiştim.. Kitabın sayfa sayısının azlığına aldanmıştım.. Yoğunluğu altında ezilmiştim..

    En başta kendimce belirlediğim o formül aslında tüm her şeyi açıklamakta.. Ama yine de birkaç lakırdı edeyim..

    Uzun uzun tavsiye baskıları sonucu okumaya başladım.. Ruhumun bir benzerini okudum.. Kitapta: Zaman; Yok!. , Mekan; Yok! , Kahraman; Yok!. Fakat bu, ne zamanın ne mekanın ne de kahramanın hiç olmadığı manası taşımıyor.. Sadece Hidayet, zaman, mekan ve kahraman kalıplarını yıkmış, bu üç kavram aniden değişebiliyor.. Birden odada olan kahraman birdenbire sokakta, başka bir evde veya başka bir odada olabiliyor.. Birden gündüz olan zaman hemen geceye dönebiliyor.. Kahraman, ana kahraman iken yan kahramana dönüşebiliyor.. Daha doğrusu tüm karakterler, bir karakterdir.. Özellikle çıkış dönemini ele alıp değerlendirecek olursak bu uzun öykü, edebiyat alanında bir devrimdir.. Yepyeni bir başyapıttır.. Edebiyat için bir kilometre taşıdır.. Hem İran Edebiyatı, hem de Dünya Edebiyatı için.. Geleneksel anlatının yok edilip modern anlatının ilk örneklerinden sayılması mümkündür.. Bu özelliği ile bu kitap bir "Modern Dünya Klasiği"dir..

    Birçok kimse, eserin karamsar ve gerilimli ve hastalıklı havasından ürküp okumamakta ve okuyacak olanlara da engel olmaktadır.. Yapmayın arkadaşlar.. Bu eserde karamsarlık yok.. Gerilim yok.. Hastalıklı bir hava yok.. Bu eserde sadece tek bir gerçek vardır: O da insan gerçeğidir.. Zaten bu kadar yoğun ve bizi afallatan yönü, (yukarıda saymış olduklarım hariç) insanı ve iç dünyasını -özelikle de Orta Doğu insanın- çırılçıplak, olduğu gibi anlatmasıdır.. Kendi iç alemi ile yüzleşmek istemeyen veya başkası tarafından iç alemi belli olsun istemeyen kimseler bu kitabın okunmasına engel olmaktadırlar..

    Oysa, Sadık Hidayet'in de okunma kaygısı yoktur.. Sadece, anlatması gerekirdi.. Yazması gerekirdi.. Bunun için yazdı.. Ya da kendi sözleri ile okuyalım ve incelemeye noktayı koyalım.. Kitabın 39. sayfasında der ki:

    "Ben gidince de, adam sen de, kim isterse okusun benim bu kağıt parçalarını. Ne gelecek umurumda, ne onlar. Yazıyorsam, yazmak ihtiyacı beni zorluyor da ondan. Mecburum, düşüncelerimi hayalî bir varlığa, gölgeme bildirmek baskısını çok, pek çok hissediyorum."
  • 112 syf.
    ·3 günde
    Tanıl Hoca, "Türkiye'nin Linç Rejimi" isimli eseriyle çok ama çok önemli bir çalışma ortaya koymuş. Açık açık konuşulmasından çekinilen bir olayı -ve toplumumuzda çok ama çok sık görülen bir olayı- incelemiş. Tanıl Hoca'nın yaptığı tanıma göre linç, kalabalığın azlığı çiğnemesidir - bazen, tek birisini. Korunmasız, çaresiz durumdakine saldırmaktır. Köşeye kıstırılmış, kuşatılmış olana çullanmak... Yerdekine bir tekme savurmak... Bireysel sorumluluk üstlenmeden, kalabalığın koynuna sığınmış, ‘anonim’ bir cürmün gölgesine saklanarak... (s.10) Sunum bölümünde lincin ne olduğuna, nasıl ortaya çıktığına, bu konudaki psikolojik ve sosyolojik araştırmalara değinmiş. Ayrıca yine sunuş bölümünde Türkiye topraklarında en çok lince uğrayan kesimlerden örnekler vermiş. Yine bu bölümde faşist demagog Nihal Atsız'ın kan donduran bir mektubundan da bahsetmiş.

    Sunuş bölümünde anlattıklarını toparladıktan sonra Kemalist dönemdeki linç olaylarını veya lince kaymaya müsait olaylardan bahseden Tanıl Bora, yine bu bölümün içinde Türkiye Cumhuriyeti tarihimizin belki de en acı olaylarından biri olan 6-7 Eylül Olayları'ndan bahsederek, olayların vuku bulduğu sıradaki linç atmosferinden söz etmiştir. Bu olaylar sırasında yöneticilerin, emniyet mensuplarının ve halkın tutumunu da aktarmıştır.

    Sonraki on sayfalık görece kısa bir bölümde 'milli refleks', 'linç güruhu', 'intikam dili', 'yas yasağı', 'intikam' gibi kavramlardan bahsedilmiş ve sonraki bölüme geçilmiştir. Sonraki bölümde Recep Tayyip Erdoğan Türkiye'si ile Adolf Hitler Almanya'sındaki linç düzenini, devletin ve kolluk güçlerinin tutumları karşılaştırılmıştır. Bu denli büyük benzerliklerin ortaya çıkması insanın kanını donduruyor.

    'Linç Kültürü Üzerine Birkaç Not' isimli bölüm üzerine pek bir şey bahsetmeyeceğim. Bu kısmı kendinizin okuyarak yorumlamanızın daha sağlıklı olacağı kanaatindeyim. Kitabın 69. sayfasından 83. sayfasına dek olan kısımda Türkiye Cumhuriyeti'nin en büyük başkaldırı hareketi olan Gezi Parkı Eylemleri ve burada gerçekleşen linçler ve tutumlar anlatılmış. Kitabın sayfalarını okurken o günler tekrar ve tekrar aklıma geldi. Son olarak da 2002 yılından 2013 yılına dek Türkiye'de gerçekleşen linçlere örnekler verilmiş. Bu kısımda anlatılan linçlerin hemen hemen tamamı aşırı sağcı bir grup tarafından gerçekleştirilmiş eylemler. Özellikle öne çıkan şehirler ise hiç şaşırtıcı değil. Bursa, Sakarya, Trabzon, Rize, Balıkesir ve İstanbul. Bu kısımda anlatılan linçlerde tamamen bir bahane ile masum (veya değil farketmez bu lincin hukuksuz bir fiil olduğunu değiştirmez) insanların dövüldüğünü, öldürüldüğünü veya bölgesinden sürüldüğünü gösteriyor. Özellikle hedef olarak alınan insanlar Kürtler, trans bireyler, Romanlar, sol görüşlüler, tamamen yasal bir siyasi yapılanmanın altında (HADEP, DTP, BDP) bildiri dağıtan veya anayasal olarak belirlenmiş toplanma ve gösteri yapma hakkı kapsamında toplanan insanlar.

    Kısaca toparlamak gerekirse bu eser büyük bir önem arz ediyor. Lincin tarihi gelişimi, ne olduğu, nasıl gerçekleştiği, arkasında yatan psikolojik veya sosyolojik sürecin anlatıldığı, Türkiye ve Nazi Almanya'sı arasında bir kıyaslamanın yapıldığı ve daha pek çok tarihsel olaya da atıf yapıldığı bir eser olmuş "Türkiye'nin Linç Rejimi". Siyaset, sosyoloji ve tarih ile alakalı tüm okurlara bu eseri öneriyorum. İyi okumalar dilerim.